Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1617
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
703896

2017 LEUSDEN DERSLERİ 4

DÖRDÜNCÜ DERS

24 Şubat 2017 Cuma

BAŞKALARININ YÜZÜNDEN BAŞA GELEN SORUNLAR

 

-İnsanın başına gelen şeyler üçüncü şahıslar tarafından olabilir

Bunlarda ya zalimler, yaramazlar, çıkarcılar, kıskançlar, ya da şeytandır.

Kişiliğini Kur’an’ın inşa ettiği mü’min, zulmeden, hak yiyen, rahatsız ve bîzar eden, huzursuzluk çıkaran; kısaca o eşrar (şerli) ve eşkıya (bedbaht olan ve bedbahtlık veren) değildir.

Tam tersine hayırhâhtır; yani insanların hayrına çalışır. En azından kötülüğünü onlardan uzak tutar. Bu durum da onun için mutluluk, huzur ve sevap kazanma sebebidir.

Kişi başkaları ve şeytanın yüzünden, yani onların yanlışları, kandırmaları, fitneleri sebebiyle zarara uğrayabilir, rahatsız edilebilir, haksızlığa uğrayabilir.

O başkaları dediğimiz kişiler, komşusu, iş arkadaşı, okul arkadaşı, iş ortağı, toplumdaki herhangi biri olabilir. Bunlar insana dilleri ve elleri ile, sanal ortamda veya masa başında zarar verebilirler.

Siz arabanızı kurallara uygun kullanırsınız da delinin biri kazaya sebep olur, sizi üzebilir zarara uğratabilir.

Siz sokakta veya apartmanda sakin bir şekilde yaşarsınız ama dengesizin, ırkçının, yaramazın biri sizi bir şekilde rahatsız edebilir. Şerefinize veya malınıza tasallut edebilir.

Siz kimseyi incitmemeye çalışırken birileri sizi bir şekilde rahatsız etmekten zevk alabilir.

Savaş halini düşünün. Birileri çıkar için savaşır, olan garibanlara, sıradan vatandaşlara olur. Kimisi ölür, kimisi yaralanıp sakat kalır. Kimisi düşmanı eline geçer, akla hayale gelmez işkencelere uğrar. Kimisinin serveti elden çıkar, tutunacak dalları kırılır, değerleri yağma edilir. Kimisi evini, barkını, yurdunu terketmek zorunda kalır.

Kendi dahli olmayan bir svaşın ortasına düşen gariban bir kişi ne yapsın?

Karşısına çıkan ceberrut yapılı silahlı birisi “bizden misin, karşı taraftan mı” derse, o ne yapsın?

Aşağılık menfeatleri uğruna birbirleriyle çarpışan müstekbirlerin kurbanı olan mazlumlar ne yapsın?

Bazı zamanlarda, bazı ülkelerde, bazı durumlarda karar verenler adaletsiz davranırlar, birilerini mağdur ederler, haksız hapis ve para cezaları verirler. Bu haksızlığa muhatap olanlar da üzülür, mutsuz olurlar.

Siz kul hakkı konusunda son derece titiz davranırken, birileri size ait olanı sizden izinsiz elinizden alabilir, hırsızlama yapabilir, sizin hakkınıza tecavüz edebilir. Bu yüzden siz huzursuz olabilirsiniz.

Akrabalar, arkadaşlar, cemaat arasında hır-gür, çekişme, kavga olabilir. Hatta kimileri ağzını bozabilir, çok ileri gidebilir. Böyle bir şeye karışanlar da bundan dolayı öfkelenebilir, mutsuz olabilir.

Kardeşimizin, çocuğumuzun, torunumuzun, eşimizin veya akrabalarımızın evde veya dışarıda yaptıkları yüzünden üzülebilir, zarara uğrayabilir, strese girebilir, zıvanadan çıkabiliriz. Bu da bizi mutsuz edebilir.

Bazı zamanlarda bazıları müslümanları rahatsız edebilir. Eldeki imkanlarıyla (günümüzde medya ve siyaset aracılığıyla) müslümanlarla alay edebiler, hakaret edebilirler,  aşağılayabilirler, ev, işyeri, mabed yakma, darpetme, köşeye sıkıştırma gibi fiziki rahatszılıklar verebilirler, ellerine fırsat geçtiği zaman haklarını kısıtlayabilirler. Aleyhlerine kampanya düzenleyebilir, önlerine engel koyabilir, ayaklarını kaydırmak için her türlü hileye başvurabilir, tuzak kurabilirler.

Kur’an insanlar birbirlerina karşı tutumları açısından imtihan edildiklerini söylüyor.

وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يرًا۟ ﴿20﴾

“(Ey Muhammed) Biz senden önce de yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan (ölümlü) insanların dışında kimseyi elçi olarak göndermedik. (Böyle yaparak ey insanlar), kiminizi kiminiz için fitne-sınama vesilesi kıldık (ki), sabredecek misiniz? (Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa) Allah zaten her şeyi olduğu gibi görmektedir.” (Furkan 25/20. Ayrıca bkz: Mümtehine 60/5) 

Bu âyet; yalnızca peygamberler değil; her insanın toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır: “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.” (Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/730)

Bu âyet şunu da haber veriyor:

Demek ki insanlara arasındaki ilişkiler gelişigüzel yürütelemez. Bu ilişkiler belli insanî ve ahlâkî kurallara dayanmalı. Bu kurallara uymak kişisel çıkarları bir tarafa bırakıp hak ve adaletle davranmayı öngörür. (Heyet, Kur’an Yolu, 4/134)

Bunun dışına çıkanlar da kendilerine ve çevrelerine zarar verirler, fitneye ve kargaşaya sebep olurlar, insanların haklarına engel olurlar.

Bu âyete göre inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur. Demek ki müslüman olmaktan dolayı başa gelen zorluklar onun için bir imtihan sebebi olabilir. O böyle bir durumu felâket sayıp umutsuz olmamalı. Bu konuda inancı uğruna baskı ve işkenceye maruz kalan geçmiş müslümanlar örnektir.

Elbette bütün bunlar da işte başkaları yüzünden kişinin karşılaştığı zararlardır, insanı mutsuz eden, istenmeyen şeylerdir.

Böyle durumlarla karşılaşan bir müslüman ne yapabilir?

Öncelikle bu gibi durumlarda kendi dahli, hatası, ihmali, dikkatsizliği, hırsı, gafleti var mı, ona bakmalıdır.

Başkaları yüzünden hesapsız zarara uğrayan, en acımasız işkence ve baskılara, alay ve hakaretlere, haksızlık ve ğadre uğrayan bir müslüman esef etmemeli, bundan dolayı mutsuz olmamalı, umutsuz olmamalı. Zira “kötülerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır.”

Bundan başka kişinin başına başkalarının hataları ve haksızlık yapmaları sebebiyle bir sıkıntı geliyorsa, birileri onu rahatsız ediyorsa, mutsuzluğuna sebep oluyorsa; o elinden geldiği kadar meşru araçlarla, yani daha büyük zarara yol açmayacak bir şekilde onunla mücadele eder. Kanunî yollara başvurur, hakkını aramaya çalışır.

Buna gücü yetmiyorsa kendisine, ailesine, toplumuna zarar verecek eylemlere girişmez. Kanunsuz yolları denemez. İntikam almaya kalkmaz.

Kanun hakimiyetin olduğu yerde kişiler kendi başlarına suçlulara ceza vermeye ehliyetli değillerdir. Hele mahkeme olmadan, suç sabit olmadan hiç bir yerde ceza verilemez. Bize zarar veren bizim gözümüzde azılı bir cani, gözü dönmüş bir eşrar, iflah olmaz bir suçlu olabilir. Ama bunun yetkili bir otorite tarafından tesbit edilmesi, isbat edilmesi şarttır. O zaman belki hak ettiği cezayı alır. “Mahkemelere güvenmiyorum. Onlar taraflı ve rüşvetçi” diyebilirsin. Bunda haklı da olabilirsin. Böyle de olsa sonuçta onlar yasaların geçerli olduğu bir ülkede yetkilidir.

Müslüman bu gibi durumlarda yerine göre sabreder, tahammül gösterir, Allah’tan yardım ister.

Yerine göre nefsi müdafa, meşru savunma yapar. Ama bunu yaparken dikkatli olur, Şartları, imkanları, kârı ve zararı gözden geçirir; ona göre hareket eder. Yani adam dağ başında, polisin kanunun elinin ulaşamayacağı bir yerde, karşısında eli bıçaklı birisini görse, gel işimi bitir, ya da dur polise haber vereyim deyip beklemez. Tam tersine o anda elinden geleni yapmaya çalışır. Ancak Hollanda’da evine giren hırsızı yakalayıp polise teslim etmek yerine, kendisi bıçaklamaya kalkışırsa haklı iken haksız olur.

Bununla birlikte başkasından zarar gelmesin diye tedbir almak da gerekir. Mesela kapısını sağlam yapmak, sağlam kilitlemek, evine, arabasına, işyerine alarm taktırmak, hassas yerlerde dolaşmamak, üstüne vazife olmayan işlere karışmamak, kimseyi rahatsız etmemek, zarar vermemek, gerekirse sıvışmak... gibi.

Kişiler veya aile arasında olabilecek hır-gür’den önce az konuşmak, dedi kodu yapmamak, duyulan her her şeye hemen inanıp hüküm vermemek, bazı şeyleri abartmamak, olaylara olumlu yaklaşıp çözmeye çalışmak, öfkeye hakim olmak, ilerisini gerisini hesaba katmak gibi.

Müslüman duruma göre bazı şeyleri Allah’a havale etmesini bilir. “Allah (cc) onun müstehakkını versin”, “Allah onu bildiği gibi yapsın” demesini bilir. Zira müslüman bilir ki başkaları eziyet, zulüm, haksızlık yaparsa; kendisi alacaklıdır. İnanır ki Allah (cc) bir gün mutlaka hakkını haksızlık yapanlardan alıp kendisine verecektir. İster bu dünyada isterse öteki dünyada.

Âhirete alacaklı gitmek borçlu gitmekten iyidir.

Her ikisi de iyi değildir ama mazlum olmak ile zalim olmak arasındaki tercihte mazlum olmak zalim olmaktan yeğdir.

Her ikisi de iyi değildir ama haksızlık yapmak ile haksızlığa uğramak arasında tercihte haksızlığa uğramak yeğdir.

Unutmamak gerekir ki eden bulur. Evet, günün birinde; eden bulur. Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz. Âhirete inanmayan ve oradaki Hisab’ı hesaba katmayan zalimler, despotlar, hırsızlar, hak yeyiciler, ırkçılar bugün yaptıklarının kâr olduğunu, kimsenin kendilerine ceza veremediğini düşünürler. Kapalı kapılar arkasında, polisin veya kanunun görmediği yerde yaptıkları hataların, haksızlıkların, kurdukları hile ve tuzakları, yaptıkları işkencelerin orada kalacağını zannederler.

Ancak ilâhi adalet, sünnetullah, eşyanın tabiatı unutmaz ve asla ihmal etmez. 

Şöyle bir hikaye anlatılır:

Abbasilerin beşinci halifesi Harun Reşid, sarayının bahçesindeki bir gül fidanını çok beğenir. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir verir: 

-Bahçeye her geldiğimde bu güle bakarak dinleniyorum. Bunu özel korumaya al, suyunu sık ver, yapraklarını tezden dökmesin. 

Bahçıvan üzerine titremeye başlar gülün. Ne var ki, bir sabah bahçeye gelen bahçıvan bakar ki, gülün dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini de gagalayarak yere düşürmüş, tek yaprak bırakmamış gülün başında. Telaşla koşar halifeye: 

-Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış gülün başında. 

Tecrübe sahibi halife telaş etmeden cevap verir: 

-Üzülme efendi üzülme, der, bülbülün yaptığı yanına kalmaz. 

Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner. Bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalayıp ağzına almış, yutmak üzere otların arasında kayıp gidiyor. Heyecanla yine halifeye gelir: 

-Sultanım der, yaprakları yere düşüren bülbülü bir yılan yakalamış, götürürken gördüm. Sultan yine telaşsız: 

-Merak etme efendi der, yılanın yaptığı da yanına kalmaz. 

Bahçıvan yine işine döner. Bir ara bahçede çalışırken otların arasında yılanı görür. Hemen elindeki küreğiyle darbe üstüne darbe indirerek yılanı orada öldürür. Sevinçle geldiği halifeye de durumu anlatır: 

-Sultanım der, bülbülü yakalayan yılanı ben de bahçede otlar arasında yakalayıp küreğimle öldürdüm. Harun Reşid yine sakin: 

-Bekle efendi bekle der, senin de yaptığın yanına kalmaz. 

Nitekim çok geçmez bahçıvan da rakip gördüğü bir başka bahçıvanı döver. Yakalayıp halifenin huzuruna çıkarıp cezalandırılmasını isterler. Halife emrini verir: 

-Atın bunu zindana! 

Yaka paça zindana doğru götürülürken geriye dönen bahçıvan şunları söyler: 

-Sultanım der, bülbülün yaptığı yanına kalmaz dediniz, onu yılan yuttu. Yılanın yaptığı yanına kalmaz, dediniz, onu da ben öldürdüm. Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor, beni de sen zindana attırıyorsun. Herkesin yaptığı yanına kalmıyor da senin yaptığın mı yanına kalacak? Demek sana da bir yapan çıkacak. Öyle ise der, gel sen bana yapma ki bir başkası da sana yapmasın!.. 

Bu değerlendirmeyi tebessümle dinleyen Harun Reşid, 'Doğru söyledin bahçıvan.' diyerek emrini verir: 

-Bırakın bahçıvanı, çiçekleri sulamaya devam etsin. Derler ki: 

-Yaptığı yanına kalır. 

-Hayır, hayır der, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmasın. Yanına kaldı sanılanlar daha ağırıyla mahşerde ödemeye tehir edilirler. Ne var ki, gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar. 

Ne dersiniz, yaşananlar da bunu göstermiyor mu?

Kimsenin yaptığı yanına kalmıyor da, keşke yapmasaydık mı diyorlar şimdi? 

Velhasıl, Allah'ın koyduğu kanun değişmiyor, kimsenin yaptığı yanına kalmıyor. 

“Fa’tebirû yâ üli’l-ebsar!-İbret alın ey basiret sahipleri!” (Haşr 59/2)

 

-Başkalarından iyilik de gelir

Başkalarından bize hep kötülük gelmez ya. İyilik edenlerin iyilikleri, ma’ruf’u emredenlerin çabaları, Allah yolunda farklı şeylerini infak edenlerin fedakârlıkları, iyi bir çığır açanların çalışmaları, hak ve hakikat uğruna çalışanların emekleri bize de iyilik olarak ulaşabilir.

Kişi şu devirde, şu ülkede hayırlı bir iş yapar da onun etkisi ta uzaklarda hayır olarak görülebilir. Bir kötünün yedi mahalleye, yedi düvele zararı olduğu gibi, bir iyinin de yedi mahalleye, yedi düvele faydası olur.

Ülkesini adaletle yöneten yöneticilerin bu faaliyeti toplumda huzura, barışa yol açar.

İyilikleri önceleyen kişilerden oluşan bir toplumda zulüm ve haksızlık azalır, huzur ve mutluluk çok olur. İslâm, müslümanlara iyi ve iyilik mücahidi olmalarını, iyilikleri yaygınlaştırmalarını ister. Zira kötü koku ancak onun kaynağının ortadan kaldırılmasıyla, arkasından da gül kokusunu yaymakla ortadan kaldırılır. İyi olan ve iyilikleri önceleyenlerin bu tavrı zaman içinde evinden dışarıya doğru yayılır.

Bu konuda bizden önce yaşayan -başta peygamberler olmak üzere- güzel insanlar mükemmel örnektir. Onların ma’ruf, hak ve hakikat, adalet ve insanlık, hayır ve sadâkat için gösterdikleri fedakârlık, yaptıkları cihad (çaba), mücadele ve örneklik olmasaydı, bugün biz pek çok güzellikten ve hayırdan, dolaysıyla mutluluktan mahrum kalırdık.

İnsana bazı zararlar Şeytandan/İblisten gelebilir.

 

-İnsan hayatında Şeytanın rolü

Hz. Âdem kıssasında ibret verici ve düşündürücü bir başka sahne de İblis'in Allah'ın emrine karşı gelmesidir.

Meleklerin Âdem’e secde olayına kadar Allah'ın kulları içerisinde hiç bir varlık O’nun emrine karşı gelmemiş, hiç bir yaratık kendisine çizilen çizginin dışına şıkmamış, varlık dünyası isyan diye bir şeye tanık olmamıştı. İblis ortaya çıktı ve ilk defa isyan etti.  

Kur'an, olayı en etkileyici bir anlatım tarzı ile bize sunuyor:

"Ve meleklere; 'Adem'e secde edin' dedik de iblis'ten başka (diğerlerinin tümü) secde ettiler. O ise, dayattı, kibirlendi ve kafirlerden oldu." (Bekara 2/34)

Hz. Âdem'in yaratılışı tamamlanmış ve kendisine ruh üflenerek beşer haline getirilmişti. Bu noktada Allah (cc) meleklere, herhangi bir sebepten/hikmetten dolayı “Âdem'e secde edin” dedi. Hepsi de secde etti. Ancak iblis secde etmekten kaçındı.

Bunun üzerine Allah (cc) ona sordu :

"Sana emrettiğim halde, seni secde etmekten alıkoyan sebep nedir?

(İblis) dedi ki: 'Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A’raf 7/12)

Bir başka yerde aynı soruya şöyle karşılık veriyor:

"...Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var olmadım." (Hıcr 15/33)

Sebebi ne olursa olsun inanan ve itaat eden bir kula düşen, verilen emri yerine getirmektir. Emir üzerinde kendine göre yorum yapıp yanlış sonuçlara ve hataya sürüklenmek değil.

İblis, Rabbine karşı olmayacak bir mantık ileri sürdü. « Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. Dolaysıyla ben ondan üstünüm.” Ateşin topraktan daha üstün olduğunu kim demiş?  

Ateşi de, toprağı da, Âdem'i de, İblisi de yaratan Allah (cc)tır. O ise kendi yarattıkları arasında böylesine bir değer ölçüsü koymadı. Şüphesiz yaratılanlar arasında hangisinin daha değerli ve üstün olduğunu yalnızca O bilir.

Üstelik secde emrini veren Âdem değil, Allah (cc) idi. Rabbimiz İblis’e tekrar sordu:

"(Allah) dedi ki: Ey iblis, iki elimle yarattığıma seni sescde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yücelerde olanlardan mı oldun?

Dedi ki: « Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarttın, onu ise çamurdan yarattın." (Sâd 38/76-77)

Olay başka bir yerde benzer ifadelerle anlatılıyor:

"Dedi ki: 'Ey iblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?' Dedi ki: 'Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim." (Hıcr 15/32)

Gerekçe yine aynı. İblis kafasına göre; kişinin aslı, yani hammaddesi çok önemli. Hele  hele kendinin aslı her şeyden, hatta Allah'ın emrinden ve tehdidinden daha önemliydi.

 

-İblis’in isyanını sonucu

Lânetlenmek, ebediyen kovulmuş olmak pahasına, aslın değerli olduğunu ileri sürerek secde emrine karşı gelmek...

İblisin bu tavrı aptallığın da ötesinde eşi görülmemiş bir küstahlık ve haddi aşmaktı. Onun kafasına göre Allah (cc) -haşa- yanlış bir iş yapmış, değerli olan birine değersiz olan birinin önünde secde etmesini emretmişti.  

İblis, öylesine büyük ve önemli bir hata işledi ki onun karşılığı olarak rahmetten uzaklaşma gibi bir bedbahtlığı kazandı. Racîm (kovulmuş) ve lanetli oldu.

“Racîm”, taşlanmış, taşla kovulmuş, bulunduğu yerden uzaklaştırılmış demektir. Ki şeytanlar şihab (parlak yıldız) ile taşlanırlar. (Hıcr 15/18. Cinn 72/9)

Bu aynı zamanda mel'ûn (lânetli) anlamındadır. Lânet ise Allah'ın rahmetinden kovulma yerine kullanılır. (Beydâvî, Tefsir, 1/529, Âlûsî, R. Meânî, 14/47)

 

-İblisin isteği

İblis cennetten ve ilâhi rahmetten kovulunca; bunun sonucu olarak Allah'tan affedilmeyi, bağışlanmayı, ya da özrünün kabul edilmesini değil, Kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanları doğru yoldan saptırma, onları Allah'tan ve O’na ibadet etmekten uzaklaştırma izni istedi.

"O da: (İnsanlardan) dirilecekleri güne kadar beni gözle (yip ertele)' dedi. (Allah): 'Sen gözlenip ertelenlerdensin' dedi. (A’raf 7/14-15)

“Dedi ki: Ya Rabbi! Diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı.

Buyurdu ki: “Şüphesiz, o malum vaktin gününe kadar süre tanınanlardansın!”

Dedi ki: Senin izzetine andolsun ki onların tamamını azdıracağım.

Onlardan ihlaslı kulların hariç.” Sad 38/78-83)

"...Andolsun, eğer bana kıyâmet gününe kadar süre tanırsan, onun  soyunu -pek azı dışında- şüphesiz kendime bağlı kılacağım." (İsrâ 17/62)

Allah Teâla (cc) kendisine hem istediği süreyi, hem de insanlara sokulup onları saptırma fırsatını verdi.

O Allah'tan mühlet istemekle mücadele alanı tesbit etmiş oluyordu.  Bu istek, Âdem ve oğulları ile iblis arasında Kıyâmete kadar sürecek mücadelenin de başladığını da göstermektedir.

Kur'an, onun tavrını net bir şekilde anlatıp bütün insanları uyarıyor. “Sakın ha iblis gibi yapmayın” diyor.

İblis, kelimesi 'bls' kökünden türemiş; umudunu yitirmiş, ümidini yitirdiği için suskun kalmış anlamına gelmektedir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 77) Kur'an, iblise şeytan da demektir. Şüphesiz iblis ve şeytan aynı kişidir. Hz. Âdem kıssasının anlatıldığı bütün bölümlerde 'iblis' kelimesi daha çok kullanılmaktadır.

İblisten bahseden Kur'an âyetlerinde iki olay anlatılmaktadır:

Bunlardan birincisi, secde emrine itaat etmeyen iblisin kovulması ve onun insanları kandırmak için Allah'tan izin istemesi,

İkincisi ise hz. Âdem ile Havva'yı kandırması ve onları Cennetten çıkıp yeryüzüne gelmelerine sebep olması.

Dünyada; rahat, huzurlu ve mutlu, Âhirette ise Cennet hayatı  isteyenler, nefislerinin aşırı istekleriyle ve iblisle mücadele etmek zorundadırlar.

Şüphesiz ki dünya ve Âhiret mutluluğu, Kur'an'ın deyişi ile hasene (iyilik) bir nimettir, bir kurtuluştur, yüce ve muhteşem bir kazançtır. Buna da ancak çaba gösterip hak edenler ulaşırlar. İblis bu mücadelede yalnızca bir unsurdur. İnsanların çabalarını artıran, onları dikkatli olmaya yönelten bir işarettir. Ya da bu hedeften sapmaları için yollara kurulmuş tuzaktır, engeldir, yorgunluktur, zahmettir ve çiledir.

İblis insana sataşmaya, onu yoldan alıkoymaya, Allah'ın doğru yolundan çevirmeye, kendi tadamadığı mutluluktan onları uzaklaştırmaya çaba gösterecektir.

İblis istediği izni aldıktan sonra şöyle dedi:

“Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (saptırmak) için senin dosdoğru yolunun üzerine (pusu kurup) oturacağım. Sonra da muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (A'raf 7/17)

"...Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmeyı veya dünya tutkularını) süsleyip çekici göstereceğim ve onların tümünü kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis kulların  müstesna." (Hıcr 15/39-40. Bir benzeri: Sâd 38/82-83)

İblise bu noktada müsade ediliyor. Serbest bırakılıyor, İradesi eline veriliyor ve es-Saat’e kadar yolu açık tutuluyor. Ancak Allah (cc), bu iznin peşinden iki önemli şeyi vurguluyor:

1- İnsanlardan kim iblise uyarsa, onun peşinden giderse, Allah'ı bırakıp iblisin dini üzere yaşarsa onlar iblisle beraber muhakkak Cehenneme atılacaktır. (A'raf 7/18. Hıcr 15/43. İsrâ 17/83. Sâd 38/85)

2- İblis’in Allah’a ihlasla kulluk yapan kullar üzerinde hiç bir gücü yoktur. (İsrâ 17/65, 38 Sad/83)

Kur'an, İblis’in/şeytanın bize düşman olduğunu söylüyor ve onun hilelerine karşı bizi uyarıyor. (Sebe’ 34/20. Nisâ 4/60, 120. Mâide 5/91. A'raf 7/22, 27. Yûsûf 12/5. Nûr 24/21. Zuhruf 43/62. Yâsîn 36/60 v.d.)

Öyleyse insan bu amansız düşmanın adımlarını izlememeli (Nûr 24/21. Bekara 2/168),

onu kendine düşman bilmeli. (Fatır 35/6)

 

-İblis/şeytan insanları nasıl kandırmaya çalışır ?

İblisin, insana ümniyye (boş kuruntu-hayal) verir. O, aldanmaktan başka bir şeyi söz vermez. (Nisâ 4/120, İsrâ 17/64

İçki, kumar ve benzeri şeylerle insanların arasına düşmanlık sokar. (Mâide 5/91)

O, sürekli insanları doğru yoldan sapıtmaya çalışır. (Nisâ 4/60)

Ama onun hilesi çok güçlü değildir. Mü’minler kolay kolay onun hilesine aldanmazlar. (Nisâ 4/76)

O, kötü ve yanlış iş yapanları amellerini kendilerine süslü ve doğru gösterir ki, o kötü işleri yapmaya devam etsinler. (Neml 27/24. Ankebût 29/38)

Kim İblis’i veli (dost ve yardımcı) tutarsa, şüphesiz ki o büyük kayıpla hüsrana düşecektir.( 4 Nisa/119)

Çünkü şeytan kendine uyanlara, kendi adımlarını izleyenlere sürekli münker (kötülüğe ve günahı) emreder, çirkin işeri yapmaya teşvik eder. Onları hayırdan ve güzel amellerden uzaklaştırır. (Nûr 24/21)

Allah'ın (cc) zikrini terkedenlere iblis arkadaş olarak verilir. Bu kötü arkadaş ona devamlı kötülükleri telkin eder. Ancak Kıyâmet günü bu arkadaşlığın ne kadar zararlı ve işe yaramaz olduğu belli olacaktır. (Zuhruf 43/36-39)

Şeytanın ruhani varlıklar arasında taraftarları ve askerleri olduğu gibi, insanlar arasına da dostlar vardır. Onun dostları, kafirler, müşrikler ve günahkârlardır. (Nisâ 4/117. Lukman 31/21) Bazı dostlar ise ona kardeş olacak kadar yakındırlar. (A'raf/ 7202, İsrâ 17/27)

Şeytan inanan insanlara asla dost olmayacağı gibi, onun dostlarından da hayır gelmez.

İblis bütün gücünü kullanarak, bütün imkanlarını seferber ederek, düşmanlarını azdırmaya, isyana sürüklemeye ve kandine bağlamaya gayret edecek. Kabilesini (askerlerini), dostlarını, cinlerden ve insanlardan yardımcılarını devreye sokacak, bu iş için kullanacak.

Bir âyette de "...Çünkü şeytan ve kabilesi, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların  dostları kıldık." deniyor. (A'raf 7/27)

Cabir b. Abdullah'ın (ra) rivayetine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur

"İblis, tahtını deniz üzerine kurar. Bölük bölük askerlerini oradan göndererek,  insanları çeşitli fitnelere düşürür. Askerlerinin kendi katında en büyüğü, fitne çıkarmak bakımından en büyük olanıdır." (Müslim, Münafıkûn/66, 68 no: 2813. A. b. Hanbel, 3/152-153, nak. A.O. Ateş, Şeytan, s: 44)

İnsanın iç dünyası bu anlamda bir mücadele, savaş alanıdır. Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis sürekli kötülüğe olan meyilleri ön plana çıkarmaya çalışacak, ona sürekli kötülükleri telkin edecek.

Ona bu faaliyet iznini veren Rabbimiz şöyle diyor.

"Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygara kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlarda bulun (söz ver). Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadedemez." (İsrâ 17/64. Karş. İbrahim 14/22)

Bütün bu ifadeler sembolik anlatımlardır ve onun insana yaklaşımını ortaya koymaktadır.

Yukarıda geçtiği gibi, İblis Allah'a yemin ederek, O'nun doğru yolu üzerinde oturup, insanları saptıracağına, onlara sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından  sokulacağını söylemişti. (A'raf 17/16-17)

Bütün cephelerden, her taraftan, yani gücünün yettiği yerden, insanın hangi tarafını, hangi duygusunu zayıf bulursa; o taraftan sokulacak. Vesvese verecek, kendime davet edecek. Yani günahkâr olması için elinden geleni yapacak.  

Abdullah b. Ömer (ra) diyor ki: "Peygamberimiz (sav) sabahladığı veya akşamladığı zaman şöyle dua etmekten geri durmazdı: "Ey Allahım! Senden dünya ve Ahirette (güzel bir) sonuç isterim. Ey Allahım! Senden af dilerim, dinim, dünyam, ehlim (ailem) ve malım için afiyet isterim. Ey Allahım! avretimi ört, korkumu güvene çevir. Ey Allahım! beni önümden, arkamdan, solumdan ve üzerimden (gelecek şerden) koru. Altımdan gelip te beni aldatacak olandan senin büyüklüğüne (azametine) sığınırım." (İbnu Mace, Sünen, Dua/14 no: 3871. Ebu Davud, Nesai, İbni Hibban, Hakim'den nak. İbni Kesir, M. Tefsir, 2/10)

Allah (cc) yarattığı insanın zayıf taraflarını da İblis’in neler yapacağını bildiği için onu sürekli uyarmaktadır.

Şüphesiz ki bu uyarı ilk defa hz. Âdem'e ve eşine Cennette yapılmıştı.

İblis secde emrini dinlemeyince Rabbimiz şöyle buyurdu:

"Ey Âdem, bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennetten çıkarmasın; sonra şekâvete düşersiniz -bedbaht ve mutsuz olursunuz." (Tâhâ 20/117. Bir benzeri : A'raf 7/22)

Âdem’e ve eşine yapılan bu uyarı dikkat çekicidir. « Eğer İblis’e kanar ve yasaklanan nağacın meyvasından yerseniz ebedilik yurdu Cenneti kaybedersiniz. Dünya hayatına sürgün edilirsiniz. Ancak hem bu hatadan dolayı, hem de dünya hayatındaki zorluklar sebebiyle bedbaht, mutsuz olursunuz, sıkıntıya uğrarsınız » denildi.

Ama ne yazık ki âyetin uyarısı aynen tahakkuk etti.

Hitap aynen bize de : Allah’tan gelen hidâyet ve zikre uymayıp şeytanın adımlarına uyanların hakkı dünyada dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat, dalâlet ve bedbahtlıktır. Âhirteti Allah bilir.

Kur’an iman edenleri şeytana karşı uyarmaya devam ediyor :

"Ey âdemoğulları; şeytan, anne-babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları Cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın..." (A'raf 7/27)

Bir başka âyette şeytanın secdeye karşı gelerek Rabbinin emrinden çıktığı söylenip, « ...Şimdi onu ve soyunu mu veli (dost ve yardımcı) tutacaksınız?..."  diye uyarı yapılmaktadr. (Kehf 18/50)

 

-Şeytanın/iblisin gücü

Şimdi soru şu: Şeytanın bütün bunları yapabilecek insanın üzerinde bir gücü var mı?

Unutmamak gerekir ki iblisin Allah'ın salih kulları üzerinde bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı olanları yönlendirir, istediğini yaptırır.

Şeytan vesvese verir, kışkırtır, şüpheye düşürür, isyanı ve münkerleri (kötülükleri) süsleyip güzel gösterir, davet eder, günaha özendirir ama kullar üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. Bu yukarıda geçen iki âyette vurgulanıyor. (Hıcr 15/39-40 ve 38 Sâd/82-83)

İnsanlar kendi arzuları ve iradeleriyle iblisin çağrısına kulak verirler. Artık şeytanın davetlerine, yani içindeki şeytani dürtülere uyup da hata, isyan, azgınlık edenler, günah işleyenler; bunda dolayı da zarar uğrayanlar, huzursuz ve bedbaht olanlar, kulluk görevlerini ihmal edel edenler, strese ve depresyona uğrayanlar ;

« kahrolsun şeytan »,

« vay kör şeytan lanet sana »,

« Allah’ın laneti üzerine olsun »,

« sen beni saptırdın da kötülerden oldum” demeye hakları yoktur.

İnsanların yaptıkları hatalar da kendilerine aittir. Bunu Hesap gününde şeytan şöyle ifade edecek:

"Nihâi karar verilip (herkesin gideceği yer belli) olunca, Şeytan şöyle der: Aslında Allah size gerçek bir vaatte bulundu, ben de size bir vaatte bulundum, fakat sizi kandırdım. Ama benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz (sözümü dinlediniz).

Öyleyse beni kınamayın, kendinizi kınayın.

Artık ne ben sizin imdadınıza yetişebilirim, ne de siz benim imdadıma yetişebilirsiniz..." (İbrahim 14/22)

 

-Şeytanın bu ayartmalarına, aldatmalarına, vesveselerine, kandırmalarına, yanlış teşviklerine karşı ne yapmalı ?

Şeytan, insanın içinde gazap ve öfke duygularını kabartabilir, günah ve isyan eğilimlerini güçlendirebilir. Bu da kişiyi Kur’an’ın öğütlediği üstün ahlâktan uzaklaştırır.

Kur’an bu büyük ve tehlikeli engeli aşmanın çaresini göstermektedir: İstiâze ve takva.

A'raf Sûresinde Âdem kıssası anlatıldıktan sonra, insanlara takva elbisesi indirildiği söyleniyor, şeytanın aldatmalarına karşı ancak bu takva elbisesi ile korunabileceği vurgulanıyor.

« Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik). » (A’raf 7/26)

İstiâze, yani Allah’a sığınma emri aynı zamanda şeytana boyun eğmeme iradesini ve çabasını da ihtiva eder. 

Kur’an şeytandan korunmanın yolunu gösteriyor :

"Şayet sana şeytandan yana bir kışkırtma gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir (Semi'dir) ve bilendir (Alim'dir).

Allah'a karşı gelmekten sakınanlar şeytandan bir vesvese eriştiğinde iyice düşünürler (Allah'ı anarlar) sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir." (A'raf 7/200-201)

Bir başka âyette şöyle deniliyor:

“Madem ki) İyilik ile kötülük bir değil, sen (kötülüğü) daha güzel olan ile sav;  bak, o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, (eski bir) dostun, gerçek bir arkadaşınmış gibi davranır!

Ama (bu mazhariyet) sadece sıkıntıya karşı sabredenlere verilmiştir; yalnızca (faziletten) en büyük payı almış olanlara verilmiştir.

Bu nedenle, eğer Şeytandan gelen bir vesvese seni (anlamsız, sebepsiz bir öfkeye) sürükleyecek olursa, hemen Allah'a sığın: şüphesiz yalnız O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir!” (Fussilet 41/34-36)

Süleyman b Sürad şöyle anlatıyor: İki kişi peygamberin yanında birbirlerine sövdüler. Onlardan birisi kızmaya, yüzü kızarmaya, damarları şişmeye başladı. Peygamber (sav) ona bakıp şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum ki onu söylecek olursa bu hali sona erer. (Bu söz) “Eûzü billahi mineş-şeytanır-racîm/Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım”.

Peygamberin sözünü işitenlerden birisi ayağa kalkıp şöyle dedi: Az önce Rasûlüllah’ın (sav) ne dediğini bilmiyor musun? O şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum ki onu söylecek olursa bu (öfke) hali ondan giderdi: “Eûzü billahi mineş-şeytanır-racîm/Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” sözüdür. Kızan adam bu sözü söyleyene şu cevabı verdi: “Sen beni deli bir kimse mi sanıyorsun?” (Buhârî, Edep/76. Müslim Birr/109-110)

Aynı konuda bir başka âyet:

Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi). 

İnnehu leyse lehu sultânun alâllezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn (yetevekkelûne). 

İnnemâ sultânuhu alellezîne yetevellevnehu vellezîne hum bihî müşrikûn(müşrikûne). 

“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.

Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.

Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl 16/98-100)

Görülüyor ki şeytan her ne kadar insana vesvese verse, haseneleri münker, münkerleri ma’ruf gösterse, günahları cazip gösterip insanları davet etse de, sonuçta herkes kendisinden sorumludur. Kul kendi amelini amili, fiilinin failidir. Yaptıklarını “onun veya şeytanın yüzünden oldu” diyerek başka adrese göndermek insanı sorumlukutan kurtarmaz, kaybettiği saadeti geri getirmez.

Sözü özü;

bilerek veya bilmeyerek şeytanın çağrısına uyanlar, hem İslâmı hayata hakim kılma noktasında zaafa düşerler, hem de yüzden şekavete, yani bedbahtlığa, huzursuzluğa düşerler, hesap edilemeyecek kadar zarara uğrarlar.

İnsanın şeytana karşı korunacağı tedbirler de vahiyde mevcuttur. 

Hüseyin K. Ece