Login Form

Istatistikler

Gebruikers
139
Artikelen
1588
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
598714

2017 LEUSDEN DERSLERİ 7

YEDİNCİ DERS

24 Mart 2017 Cuma

SAADETİN DİĞER ADI: İSLÂM

 

-İslâmın hedefi (amacı)

İslâmın hedefi insanları iyiye, güzele, hayra sevk ederek onları önce  dünyada, sonra da âhirette selâmete ulaştırmak, mutlu kılmaktır. Yani onlara dareyn saadeti kazandırmaktır.

İnsanı saadete ulaştıracak ve onun dünyevi işlerini düzenleyecek hayat biçimi bize göre İslâmdır. Fıtratı fıtratla buluşturan, çeşitli güçleri taşkınlık halindeyken dengeleyen, insanın dünya ve ahiret, maddi ve manevi hayatını düzenleyen İslâmdır.

Din gerçeği, hayat sürecinde toplumu dengeleyen ve sonuçta doğal olarak her ferdin de hayatını düzenleyen faktördür. Din insanları fıtrat ve yaratılış yoluna koyarak ona fıtri hürriyet ve saadeti bağışlamaktadır. (http://www.islamquest.net/tr/archive/question/fa288)

*İslâm, insanı bizzat hayr olan şeylere sevk eder. Bizzat hayr olan şey de sonsuz saadet demektir.

Bu mutluluk da hem dünya ve hem de âhiret saade­tini içine alır. İslâmın insan, aile ve toplum hayatında amaçladığı saadet de yalnız dünya veya yalnız âhirete ait değildir.

Bu saadet, mutlaktır. Bundan anlıyoruz ki Allah'ın (cc) Kitabı ve Peygamberi aracılığı ile gönderdiği din; insanı dünyada da âhirette de huzur ve mutluluğa kavuşturucu temel prensiplere sahiptir.

*“İslâm, insanlığın değişmez değerlerinin adıdır. İslâmın düzenlediği mahlukât skalasında insan en üstte yer alır. Zira o ahsen-i takvim üzere yaratılmıştır. (Tîn 95/4-5)

Ancak insanın bu donanımı sadece bir potansiyeldir. Bu da insanı kendi başına olgun insan yapmaya yetmemekte. Bunun için bir rehbere ihtiyacı vardır. İşte İslâm, bu kullanım kılavuzunun adıdır. İnsan, uzun yürüyüşünü bu kullanım kılavuzu eşiliğinde sürdürdüğü sürece mutluluğa ulaşır.

Şu halde, İslâm insanın mutluluğudur. İnsan da İslâmın maksududur.

Buradan yola çıkarak diyoruz ki, İslâmın amacı insanın/insanlığın barış, huzur ve mutluluğudur. Bu amacın gerçekleşmesi için de insan yürekten Allah’a bağlanmalı, teslim olmalı ve itaat etmesi gerekir.”  (İslâmoğlu, M. Yürek Fethi, s: 13-14)

Yani insan yürekten Rabbine bağlanmalı, sonra da O’nun mutluluğu sağlamak üzere koyduğu ölçülere uymalıdır.

*İslâm; “tevhid, adalet ve mead” üçlü bir muhtevaya sahiptir. “Tevhid”; insanın Allah (cc) ile ilişkilerini, “adalet”; insanını kendisiyle, ailesiyle ve toplumla tabiatla ilişklerini, “mead”; ölümden sonrasına hazırlığı olmayı ifade eder.

Bütün bu ilişkiler düzenli, Din’in gösterdiği maksatlara uygun olursa, bunu yapan insan dünya hayatında huzurlu, mutlu olur.

İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek saâdete ulaştırır. Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir. (Kalkan, A. Müslümanın Akaidi, s: 64)

*İslâm, insan hayatında beş şeyin korunmasını esas alır. Bunlara “zarurât-ı diniyye” denir: Din, akıl, nefis, mal, nesil.

Bunlar hayatın dinamikleri, insanın fıtrî ihtiyacı, ruhun ve bedenin sağlığı, mutluluğa götüren imkanlardır.

Bir amaç  ve görev için yaratılan insan bu beş şeyi yaratılış amacı doğrultusunda ve hayatının her anında korursa, gereğini yaparsa; hem kulluk görevlerini yerine getirmiş, hem de dareyn saadetini kazanmış olur.

Dini hükümlere bir de bu açıdan bakınca görülecektir ki, bunların hedefi kişiye dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmaktır. Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret saâdetini kazanacaktır.

Aklı muhafaza: İslâm akıllı insanları muhatap alır. O aynı zamanda akılla anlaşılır. Selim akıl Kur’an’ı ve onun hükümleri daha iyi anlar. Nefsin hevâsı ile örtülen, bir anlamda kirletilen akıl, selim olma özelliğini kaybeder. Böyle bir akıl hakikati idrak edemez, hak ölçüsü ile ölçemez, kâr ile zararı bilemez, maslahat ile mazarratın, mutluluk ile bedbahtlığın, hidâyet ile dalâletin,  zehir ile panzehirin, insan ile tanrının, yaratan ile yaratılanın arasını ayıramaz.

İslâm aklın hakikati anlamasını, isabetli karar vermesini sağlamak üzere onun selim olmasını ister. Bu da ancak yine aklın rehberi vahy olursa mümkündür.

Dini muhafaza: İnanma ve ibadet etme ihtiyacı insanda fıtridir. Bunu içine alan sisteme din diyoruz. Ancak din gönderme, ya da insanların bir dine uygun yaşama istediği insanı Yaratan’a aittir. Zira dinde, yüce bir güce itaat, teslim olmak, o yüce güçten gelen ilkelere, ölçülere (hükümlere) boyun eğme, bununla iki dünya saadetini kazanma söz konusudur. Böyle bir dini de insanlara ancak insanı Yaratan ve insanın sahibi ve onu bütün yönleriyle Bilen gönderebilir.

Bu demektir insanı doğru yola götürecek, onu bâtıl dinlerin işgalinden ve zararından kurtaracak ve ona dünya ve âhiret saadetini kazandıracak din İslâmdır. İslâm bu anlamda bütün insanları hak din ile muhatap olmalarını ve bu dine uygun yaşamlarını istiyor.

Canı/nefsi muhafaza: İslâma göre her insanın canı (buna nefis de, yani kişinin kendisi de denilebilir) ve ona ait değerler saygındır. Herkesin başkasının bu gibi değerlerine hürmet etmesini ister. Kendi canının değerini bilenler, ya da bilinmesini isteyenler, başkalarının can hakkına saygı gösterirler. Haksız yere bir cana kıymanın bütün insanları öldürmek anlamına geldiğini hatırlayalım. (bkz: Mâide 5/32)

Nefsi korumak bir diğer açıdan onun dinin haram saydığı şeylerden korumaya çalışmaktır. Zira ikinci derste geçtiği gibi nefsin hevâsını arzu ettiği haramlar, hem günahtır, zararlıdır, hem de mutsuzluk sebebidir.

Nesli muhafaza: Hayatın devamının neslin devamına bağlı olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu da ancak temiz bir soy ile mümkündür. Temiz soy da ancak nikâh bağı ile olabilir. Gayri meşru yollara nesli sürdürmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu nedenle İslâm nikâhı farz, onun dışındaki ilişkilerin her çeşidini haram kılmıştır. Helâl yoldan elde edilen nesillerinden şeytandan, şeytan gibi insanlardan, kötü ahlâktan, bâtıl ve sapık düşünce ve davranışlardan, şirk, küfür, nifak gibi inançlardan, çağımızda ve çevremizde İslâmın sapıklık ve günah diye nitelediği gelenek, örf ve tavırlardan, nesli güzel eğiterek korumak da her müslümanın görevidir.

Kişinin bir eşi, çocukları, torunları, nihayet bir ev/yuva sahibi olması, neslinin devam ettiğini görmesi, hele hele neslinin sâlihlerden olması tarif edilmez mutluluk sebebidir.

Malı muhafaza: İslâma göre herkesin mülk sahibi olması helâldir. İnsana ait can, ırz, şeref, mahremiyet değerli ve masun olduğu gibi, mülkiyeti de masundur (dokunulmazdır). İslâm müslümanlara helâlinden kazanıp helâle sarfetmeyi ve malda hakkı bulunanların hakkını vermeyi, infak yoluyla malı temizlemeyi, asla bu varlıkla övünmemeyi emreder.

Böyle bir mal kişinin hayatını kolaylaştırır,  Allah rızasını kazandırır, emânetin gereğini yerine getirme mutluluğunu yaşatır, servet hesabını azaltır.

Kişinin beş şeyin hesabını vermeden mahşerden ayrılamayacağı hadisini hatırlayalım.

Ebu Berze Nadle İbni Ubeyd el-Eslemî'den (ra) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Hiçbir kul, kıyâmet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet/1 no:2416)

 

Mal/servet/zenginlik hakkındaki bu ölçüler, İslâmın müslümana kazanırdığı servet ahlâkı ve serveti mutluluk için kullanma formülüdür.

*İslâm hukukunun bir hedefi de “maslahatı celb, mazarratı (mefsedeti) def’”dir. İnsanın ve toplumun faydasına olan şeyleri insana ve topluma kazandırmak, onlara zararlı olan şeyleri onlardan uzaklaştırmak.

Bu şu demektir: Bir mü’min İslâmın emir ve tavsiyelerine uyar, onları ahlâk ve davranış haline getirirse, kendi faydasına olan sonuçlara ulaşır. Bir mü’min İslâmın kendisine haram kıldıklarından sakınırsa, kendi zararına olan sonuçlardan uzak kalır, kurtulur.

Bu da mutluluktur.

İslâma göre insanın en büyük maslahatı Rabbine yakın olması, en büyük mazarratı ise O’ndan uzak olmasıdır. İslâmî hükümler kulun bu zararını aza indirmeyi, maslahatını ise artırmayı amaçlamaktadır.

İnsanı maddi ve manevi boyutunu gözten din, temelde onu fıtratıyla buluşturmayı, onun bünyesinde her türlü dengeyi sağlamak istemektedir.

İnsandaki dengeyi sağlayan ve onun mutluluğa ulaştıran maslahatlar genelde zarûriyyât, hâciyyât, tahsiniyyât (zeyniyyât) olarak isimlendiriliyor. Zarûriyyât; din ve dünya hayatının devamını, dengesini ve huzurunu sağlayan dinde olmazsa olmaz maslahatlardır. Korunması istenen beş şey bunlardandır. Hâciyyât; hayatın devamın sağlayan kolaylıklardır. Tahsiniyyât (zeyniyyât); hayatı daha da güzelleştiren, insanı daha da olgun yapan maslahatlardır.

İşte din bu maslahatları insana kazandırmak istiyor, bedbaht değil mutlu, kaybeden değil kazanan, azabı hak eden değil kurtulan, esfeli safiline yuvarlanan değil alay-ı ‘ılliyyine yükselen olsun istiyor.

Fıtratına uygun davranan, ya da iç dünyasında dengeyi yakalayan, -ki bu da ancak İslâmi ölçülere uyarak gerçekleşebilir- saadeti yakalar.

Hiç bir İslâmî vecibe yoktur ki insana zarar versin, insanın maslahatına aykırı olsun. İslâmın hiç bir yasağı da yoktur ki insanın maslahatına uygun olsun, ona zarar verici olmasın. Öyleyse İslâmî ölçülere uyarak yaşamak insana ve topluma huzur ve saadeti kazandırır. Tersi ise insana zarar verir, mutsuz ve bedbaht eder.

*İslâmın bir hedefi de insanın kerâmetini korumaktır.

İnsan, özünde değerlidir, şeref yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran daha üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefini sezmezse, aşağılığa ve değersizliğe düşer. Bu da hem fıtrata yabancılaşma hem de huzursuzluk kaynağıdır.

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا۟ ﴿70﴾

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)

 وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ ﴿1﴾ وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿2﴾ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ ﴿3﴾ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ ﴿4﴾ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ ﴿5﴾

İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık.(Tîn 95/4-5)

Düşünelim; insan, insanca muamele gördüğü, bütün haklarının kendisine verildiği, değerlerine saygı duyulduğu, adam yerine konulduğu yerlerde mutlu olmaz mı?

Bir de tersini düşünelim... İnsanın aşağılandığı, horlandığı, ezildiği, işkence ve baskı  gördüğü, haklarının elinden alındığı, adam yerine konulmadığı ortamlarda, bu gibi muamelerle karşılaştığı durumlarda rahat olur mu, mutluluk duyar mı?

İslâm, herkese kendisinin ve diğerlerinin keremini hatırlatıp bunu korumalarını emrediyor. Keremi korunan herkesin içi huzurla dolar.

*Niçin müslümansın diye sorulsa, onlarca cevap verilebilir. Ancak bütün bunları üç maddede özetlemek mümkün:

Birincisi: Çevreme bakıyorum, her bir varlığın bir görevi var. Canlı veya cansız her şey bir fonksiyonu yerine getiriyor. Akıl ve irade sahibi olmadıkları halde. Hiç kimse, kâinattaki herhangi bir şeyin boşu boşuna olduğunu, hiç bir işe yaramadığını söyleyemez. Ben insanım aklım ve iradem var. Peki benim görevim ne ve bir görevim varsa onu nasıl yerine getirebilirim? Ben niye varım? Hayatta rolüm ne? Mutlaka bir görevim olmalı. Madem ki yerde ve gökte hiç bir şey rastgele değil, her şey bir boşluğu dolduruyor ve bir işe yarıyor? Öyleyse ben?

Ben ve diğer akıllılar bu soruya tatmin edici bir cevap vermediler. Ancak İslâm bu sorunun cevabını veriyor ve bana görevimi öğretiyor. Görevimi nasıl yerine getireceğimi de öğretiyor.

İkincisi: İnsan en küçük bir iyiliğe teşekkür eder. Her ne kadar bazıları kabul etmese de ben Âlemlerin bir Rabbi olduğuna inanıyorum, O’nun bana sayılamayacak kadar iyilik ettiğine de biliyorum. Bunca iyiliklere karşı ben O’na teşekkür etmeliyim, şükranlarımı sunmalıyım, O’nun iyiliklerini bilip itiraf etmeliyim, yani şükretmeliyim. Bu aklın da, ahlâkın da, vicdanın da gereğidir. Ama nasıl? İşte İslâm bana Allah’ın nimetlerine nasıl şükredeceğimi öğretiyor.

Üçüncüsü: Ben bu dünyada huzurlu bir hayat yaşamak istiyorum. Hatta her ne kadar bazıları inanmasa da ben ölümden sonra bir hayatın var olduğuna inanıyorum. Orada da mutlu olmak istiyorum. Ama nasıl? İslâm bana bu dünyada ve öteki dünyada nasıl mutlu olabileceğimi, nasıl huzura nasıl kavuşacağımı, mutsuzluğa götüren sebeplerden nasıl uzaklaşabileceğimi öğretiyor.

Dareyn saadeti işte İslâmın insanlara kazandıracağı sonuçtur.

İslâm insanın sırtında bir yük değildir.

İslâm hayatı zorlaştırmak için gelmemiştir.

İslâm insanların uygulamaktan aciz kalacağı kurallar listesi değildir.

İslâm insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri onlara dindarlık adına kısıtlayan bir din değildir.

İslâmın emrettiği her şey insan fayadalıdır ve insana huzur verir

İslâmın yasakladığı her şey zararlıdır ve insanın saadetine engeldir.

İslâm; ütopya, hayal, maceraperest kişilerin takıldıkları bir fikir veya düşünce değildir.

İslâma göre iman, en büyük saadettir. Ya da saadeti kazandıracak, insanı iki dünyada da saîd yapacak, insanı her türlü dengesizlikten kurtaracak, ruh sağlığına ulaştıracak olan bir imkandır.

İman; insanın mutluluk ve huzuru, göz ve gönül aydınlığı, umut ve güven kaynağı, sorunlara, strese, bunalımlara, ümitsizliğe, yalnızlığa karşı potansiyel güç merkezidir.

İman varsa imkan da vardır, çıkış yolu da vardır, dareyn saadetinin formülü de var demektir.

 

-İslâmın selâmet manası

‘Selâmet’, ‘se-li-me’ fiilinden gelen bir masdardır. Sözlükte; dış ve iç âfetlerden belâlardan, tehlikerlerden veya dertlerden uzak olmak, kurtuluş demektir. (R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s: 350)

‘se-li-me’ fiili ve onun türevleri olan kelimeler; barış, teslim olma, güvende olma, ayıp ve kusurdan uzak olma, barışa girme, hayır ve iyilik içinde olma, gibi anlamlara gelirler. (H. K. Ece, İslâmın Temel Kavramları, s: 299 ve 603)

İslâm kelimesi etimolojik olarak üç masdara izafe edilir: Teslimiyet, silm ve selâmet. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 7/240)

İslâm teslimiyet masdarına bine edilirse, “Allah’a teslim olmak, boyun eğmek”, müslüman da “Allah’a teslim olan” anlamına gelir.

İslam, silm masdarına bina edilirse “barış, huzur ve saadet”, müslüman da Yaratıcısı, kendisi ve çevresiyle barışık, huzurlu, mutlu insan” manalarına gelir.

İslâm, selâmet masdarına bina edilirse, “kurtuluş, sâlim olmak, saadet” anlamına gelir. (Bazılarına göre İslâm “selâmet” masdarından gelir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 7/240)

Aslında kelimenin ilk üç anlamı olan boyun eğme, teslim olma, ikinci ve üçüncü anlamları olan barış, huzur ve mutlulukla sebep-sonuç ilişkisine sahiptir. Yani “Allah’a teslim olan kurtuluşa erer”.”Allah’a boyun eğen kimse kendisiyle, Rabbiyle, toplumla, tabiatla barışık yaşar”,”Allah’a itaat eden kimse huzur ve mutluluğa ulaşır” demektir. (İslâmoğlu, M. Yürek Fethi, s: 13)

 

-Kurtuluş yolu olarak selâmet yolları/sübülü’s-selâm

“Allah (cc), kendi rızasına uyanları Kur’an ve Hz. Muhammed’le ‘sübülü’s-selâm’a-selâm yollarına’ ulaştırır, O (cc) insanları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

Selâmet yolları (sübülü’s-selâm) kavramı bir âyette geçiyor ve özellikle kendi serbest iradeleriyle doğru yolu bulmak isteyenleri Allah’ın gösterdiği selâmet (kurtuluş) yolları manasında kullanılıyor.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ ﴿15﴾ يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿16﴾

“Ey Ehl-i kitap! Şimdi size, (kendi kendinizden) gizlediğiniz Kitab'ın birçoğunu açıklamak ve bir kısmını da bağışlamak amacıyla Elçimiz gelmiştir. Şimdi Allah'tan size bir nûr ve apaçık bir ilahî kelâm ulaşmıştır.

Ki onunla Allah, kendi rızasını arayan herkese selâmet ( kurtuluşa götüren) yolları gösterir, rahmetiyle onları karanlığın derinliklerinden aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola yöneltir (hidâyet eder).” (Mâide 5/15-16)

‘Sübülü’s-selâm’; Allah’ın insanlar için din kıldığı ve onları davet ettiği, onun için peygamber görevlendirdiği  kendi yoludur.  Ki bu da İslâm Dinidir. Allah (cc) ondan başka din ile amel etmeyi asla kabul etmeyecektir. (Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyan, 4/503)

Yani Allah’ın razı olduğu şeyleri izleyenleri selâmet yollarına,  her türlü âfetten uzak, korkulacak her şeyden güvenliğe kavuşturucu olan selâmet yurdu olan Cennet’e götüren esenlik yollarına iletir. (Kurtubî, el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1045)

‘Selâmet yolları’ terkibi, sonsuz kurtuluş yolları, selâmet yolları, esenlik, barış, kötülüklerden uzak olma, zarardan kurtulma yolları diye anlaşılabilir.

“Buradaki kurtuluş olarak çevrilen selâm kelimesi hem iç huzurunu, kararlılığı ve hem fiziksel hem de ruhsal nitelikteki her türlü kötülükten emin olmayı gösterir.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, 1/188)

Kur’an’a iman edip Allah’ın rızasını arayanları Allah (cc) doğru yola ve kurtuluşa erdirir. Bir başka deyişle onları inkârın karanlıklarından imanın aydınlığına, ‘sırat-ı müstakim’ denilen doğru yola, peygamberlerin, sıddîkların (doğruların), şehitlerin ve sâlihlerin yoluna erdirir.  (Heyet, Kur’an Yolu, 2/190)

Buna göre gerçek kurtuluş, gerçek barış, gerçek iç huzuru veya gerçekten zarardan kurtulma, istenmeyen şeylerden uzak olma Allah’ın rehberliği (hidâyeti) ile olabilir. Kim Allah’ın rızasını gözeterek O’ndan gelen hidâyeti kendi iradesiyle tercih ederse, o kişi doğru yola, kurtuluş ve selâmet yollarına iletilir. Bir başka deyişle kurtuluş yolunu, gerçek saadeti bulmak ancak Allah’ın gönderdiği hidâyetle mümkün olabilmektedir.

Dünyada inanç, ibadet, hayat anlayışı yani din olarak pek çok yollar vardır. Herkes inandığı dinin hak, gittiği yolun kurtuluş (selâmet) ve saadet  olduğuna inanır. Doğru bildiği din üzere yaşarsa mutlu olacağını, korktuklarından emin umduklarına nail olacağını, kötülüklerden uzaklaşacağını zanneder.

Kur’an bu yanlış zannı reddediyor.

Âyetteki selâm (selâmet) Allah’ın es-Selâm isminin insanın hayrına bir yansımasıdır.

Bu bir anlamda Allah’tan gelen selâmdır. Öyle ki es-Selâm olan Allah, aynı kökten gelen İslâm ile insanları selâm yollarına iletiyor. Bununla dünyada ‘es-Silm’e veya selem’e-barışa ve mutluluğa’ (Bekara 2/208. Nisa 4/90, 91), âhirette ise ‘dâru’s-selâm’a-esenlik yurdun’a (En’am 6/127) ulaştırmak istiyor. 

Bu hem hidâyet üzere yaşamanın kazandırdığı bir sonuç, hem bâtıl (sapık) hayat anlayışlarının zararlarından uzak olmayı, hem de sonsuz kurtuluşu, mutluluğu ifade eder.

Selâmet, insanın İslâmla birlikte ulaştığı iç dünyasında, ve günlük hayatındaki barışı, sükûneti, dinginliği ve doymuşluğu da ifade eder.

« Sübülü’s-selâm » ; kurtuluş, emniyet ve Allah’a teslimiyet yoludur. Kim o yola girerse, kurtulur, güvene kavuşur. Şirkin, küfrün, nifakın, sapıklığın, kötü davranışların, yanlış fikirlerin, bâtıl düşüncelerin, zararlarından selâmette olur. Yaşadığı toplumu ‘selâm-barış ve mutluluk’ toplumu yapmaya çalışır ve sonunda ‘dâru’s-selâm-selâm yurdu’ olan cennete kavuşur.

Burada karşımıza huzuru, barışı ve mutluluğu anlatan bir başka kavram çıkıyor : « Dâru’s-selâm veya dâru’l-İslâm ».

 

-Dâru’s-selâm-dâru’l-İslâm (esenlik yurdu) ne demektir?

Allah (cc) bir âyette şöyle buyuruyor :

وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يمًاۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ ﴿126﴾ لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿127﴾

Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.

Rableri katında barış ve saadet yurdu (daru’s-selâm) onların olacak. Ve O, yapıp ettiklerinden dolayı onlara dost/yardımcı olacak.”  (En’am 6/126-127)

Dâru’s-selâm; selâm yurdu, esenlik ve güven yurdu demektir.

Bu âyete göre İslâm, Allah’ın dosdoğru yoludur. O yolda gidenler hem hayatın hedefine, hem Allah’ın rızasına, hem de huzur, mutluluk ve kurtuluşa ulaşırlar.

Burada geçen ‘dâru’s-selâm’ genellikle ‘cennet’ olarak anlaşılmıştır.  

Doğrudur, asıl ‘selâm yurdu’ Cennet’tir. Cennet’te bitmeyecek bir sonsuzluk, fakirliği olmayan bir zenginlik, hastalıksız sağlık, zilleti olmayan bir izzet, korkusu olmayan bir emniyet, aksi düşünülmeyen sonsuz bir mutluluk vardır.

Ancak “dârus-selâm », tabirini, müslümanların doğru inançları ve temiz yaşayışları sayesinde gerçekleştirecekleri düzenli, huzurlu, güvenli ve mutlu bir ülke veya dünya hayatı şeklinde de anlamak mümkündür. (Heyet, Kur’an Yolu, 2/369)

Allah (cc), bütün insanları bu ‘selâm yurduna’ davet ediyor.

وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿25﴾

(Bilin ki) Allah, (insanı) huzur ve güvenlik ortamına (dâru’s-selâm’a) çağırmakta ve dileyeni dosdoğru bir yola yöneltmektedir. » (Yûnus 10/25)  

İnsan korkulardan, endişelerden, tehlikelerden emin olmak ister. Güvenlik ister, huzur ister, selâmet ister. Bunu sağlayacak arayışlara yönelir. Kendisine huzur verecek hayat biçimine seçer. Kendisine güven vereceğini tahmin ettiği güçlere sığınır. Hatta gerekirse güvende olabileceği beldelere göç eder.

Allah (cc) insanı bu manada mutlak huzura, mutlak esenliğe, mutlak güvene ve saadete davet ediyor.

Bunun dünyada olması mümkün mü? Mümkün.

Bu esenliğin, güven ve huzurun olmasını sağlayacak olan yegâne hayat biçimi de adı ‘selâm’ ile aynı kökten gelen İslâmdır. Allah (cc) İslâmı insanlar bu kurtuluşa, esenliğe ve güvene kavuşsunlar diye gönderdi.

“Bir üstteki âyetten anlaşılacağı gibi, bizim ‘zemin’ ile karşıladğımız ‘dâr’, sadece öte dünyada değil bu dünyada da insanın kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle barışık yaşadığı bir ortamın oluşturulmasına çağrıdır.” (M. İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, 1/376)

“Açıktır ki, dâru's-selâm terimi sadece -cennet temsîlinde işaret edilen- öte dünyadaki nihaî esenlik ortamını değil, fakat aynı zamanda gerçek mü’minin bu dünyadaki ruh durumunu, yani onun Allah'la, tabii çevresiyle ve kendisiyle barış ve bağdaşım içindeki huzurlu, güvenli ruh durumunu da ifade etmektedir.” (M. Esed  Kur’an Mesajı, 1/398)

Denilebilir ki, ebedî ‘esenlik yurdunu’ kazanmak; insanın dünyada kurabileceği ‘dâru’s-selâm’a bağlıdır. Yani bu dünyada cennet gibi bir hayatı yaşamayanlar, ölümden sonraki cenneti kazanamazlar. 

Zira İslâm hayatı minyatür bir cennete çevirmek için gönderilmiştir. Bu hayat ebedî hayata bir hazırlık, bir örnek, bir önsöz ise; orasını burada hazırlamak kaçınılmazdır. 

Dünya hayatı Âhiretteki cennetin örneğinin inşa edileceği, işte ben böyle bir cennet istiyorum diyebileceği, kısmen tadılacağı bir yerdir.

Herkes Âhirette nasıl bir hayat istiyorsa öyle yaşar. Sanki derler ki’ ben ölümden sonra da böyle bir hayata kavuşmak istiyorum’.

Ölümden sonraki sonsuz cenneti isteyenler, elbette dünyadaki hayatlarını cennete çevirmek zorundadırlar. Ya da Cennetin numûnesini burada da göstermek durumundadırlar.

İnsanlar İslâm’ı hayat haline getirirlerse, önce kendileri ‘selâm’a ulaşırlar. Böyle insanlardan kurulu bir toplum artık ‘selâm’ toplumu olur ve onların yaşadığı yerler de ‘selâm yurdu’ (dârü’s selâm) olur.

İslâm insan, kişi, aile ve toplum hayatını dâru’s-selâm (esenlik/mutluluk yurdu) yapmak için gönderilmiştir. Zaten İslâm’ın hakkıyla yaşadığı beldelere ‘dâru’l-İslâm’, ailelere ‘islâmî yuva’, İslâmı hakkıyla yaşayanlara da müslim/müsliman denir.

Müslim, bir taraftan Allah’ın indirdiklerine teslim olan manasına gelse de, diğer taraftan İslâmla huzura eren, selâmete ulaşan, doğru yolu bulan ve kurtulmayı tercih eden demektir.

Burada şu mesaj da saklıdır: Ey iman edenler, İslâma teslim olarak müslim olun, onunla dünyada huzura (saadate), Âhirette selâmete kavuşun, ailenizi ve yaşadığını beldeleri ‘darus’selâm-esenlik yurdu’ yapmaya gayret edin.

“Dâru’s-selâm’ın-esenlik yurdu’nun müslümanın hayatında üç alanda gerçekleşmesi mümkündür:

Kişisel hayatında,

Aile hayatında, (ileride gelecek)

Ümmet hayatında.

İslâm’da saadete ulaşan bahtiyar kullara saîd, bedbahtlığa düşenlere de şakî denir. O zaman bu iki kavramı yakından tanıyalım.

Hüseyin K. Ece