Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1617
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
703956

2017 LEUSDEN DERSLERİ 11

ONBİRİNCİ DERS

21 Nisan 2017 Cuma

MUTLULUĞU (Tayyibe hayatı) DESTEKLEYEN FAKTÖRLER 1

1-Hayatı iyi okumak

Hayat yeryüzüne benzer. Düz ovada yaşayan dağları da hesaba katmalıdır. Dağlık yerde yaşayan da ovanın var olduğunu unutmamalıdır. Gülün yanında diken olduğu hatırlanmalı. Sağlığın yanında hastalık, iyi günün yanında kötü gün, eli bol zamnın yanında eli dar olunabildiği akıldan çıkartılmamalı. Gençliği var, orta yaşlılığı var. Bir de ihtiyarlık çağı var. Kişinin güçlü olduğu vakitler olduğu gibi, güç ve imkanlarının azaldığı zamanlar da.

Her şeyin istediğimiz gibi olması mümkün değildir. Arzu ettiğimiz her şeye kavuşmanın imkansız olduğu gibi, arzu etmediğimiz, nefret ettiğimiz bazı şeylerle de karşılaşmak mümkün. Hayatta bütün bunları hesaba katmak gerekir.

-Yukarıda geçtiği gibi- bütün bunların bir müslüman için deneme/sınama/imtihan (belâ veya fitne) olduğu unutulmamalı.

Hayatı iyi okumak gerekir, hayattaki olayları da. Hoşumuza gitsin veya gitmesin, bizi mutlu etsin veya etmesin karşımıza gelen olayları iyi tahlil etmek gerekir.

Ya da nereden geldik, nereye gidiyoruz?

Bu hayatın, bana verilen ömrün, bana tanınan fırsatların, önüme serilen nimetlerin anlamı ne, sırrı ne, hikmeti ne?

Kur’an hayatın amacını gösteriyor (bir önceki derste geçti).

تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ ﴿1﴾ اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ ﴿2﴾

“Bütün mülk elinde bulunanın şanı ne yücedir! Ve O, her şeye kâdirdir.

O, hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır. O, Azîz’dir (yücedir), Ğâfur’dur (bağışlayıcıdır)” (Mülk 67/2)

Dünya hayatını vahy açısından değerlendiren bir mü’min, buraya takılıp kalmaz, hayatın cazibesine takılıp sorunları büyütmez, sorunları büyütüp de strese girmez. Hem nimetlerin hem musibetlerin hikmetini idrak eder.

Eline geçen nimetleri gözünde büyütmez, nihayet nirvanaya ulaştım demez. Karşılaştığı musibetlerden me’yus olmaz, yelkenleri suya indirmez.

“Başına gelen bir felâkete feryat eden, bütün felâketlerde ağıt yakar.

Ma’rifet binlerce arı arasında kendi kovanının arısını tanımaktır. Zira o kendi arısının balını yemektedir.

Akıllı olmak kurnaz ve becerikli olmak değil; kârını ve zararını bilmektir.” (İ. Cücük paylaşımı: 19.11.2016 facebook’tan)

 

2-Dünya hayatının fani olduğunu unutmamak

İnsan için dünya hayatı şüphesiz ki bir gün sona erecek ve herkes geldiği yere dönecek.

أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ {115}

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn 23/115)

İnsanı hataya ve sorunlara sürükleyen ya da İslâmı hayata hakim kılmanın önündeki en önemli engel ‘dünya sevgisi’ dir.

Öyleyse dünya nedir?

Dünya hayatını nasıl anlamalıyız?

Dünya hayatı gerçekten yeriliyor mu?

İslâm, dünyadan yüz çevirmemizi istiyor mu?

Yerilen dünya hangisidir?

Nasıl bir dünya hayatı anlayışı kulluğa, yani İslâmı hayata hakim kılmaya engeldir?

Öncelikle bu sorulara cevap bulmaya çalışalım: 

‘Dünya’ sözü, daha yakın, daha uygun manasındaki ‘ednâ’ kipinin dişil (müennes) şeklidir.

Dünya kelimesinin ‘denâet’ kökünden geldiğini söyleyenler de olmuştur. Buna göre ‘dünya’; basit, iğreti, adi, hakir, alçaklık anlamlarına gelir.

Konumuz olan ‘dünya’ kavramı, âhiret veya âhiret hayatının karşılığı olarak, ‘hayatü’d-dünya-yakın hayat’ anlamındadır.

Bu kelime Kur’an’da âhiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir.

Kur’an’ın yanlış anlaşılan kavramlarından bir tanesi de ‘dünya’ kelimesidir. ‘Dünya’ bir sıfat olmasına rağmen, üzerinde yaşadığımız yeryüzünün ismi olarak algılanmıştır. Bu yanlış adlandırma İslâmın dünya hayatına getirdiği tanım ve ölçünün yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Buradan hareketle, İslâmın üzerinde yaşadığımız dünyayı (yer küreyi) kötülediği sanılmış, bu dünyadan yüz çevirmenin fazilet ve yükselme sebebi olacağı iddia edilmiştir.

Halbuki Kur’an, üzerinde yaşadığımız yer küresini, yani jeolojik anlamdaki dünyayı anlatmak üzere ‘arz-yer’ kelimesini kullanmıştır.

‘Dünya’ kelimesi ise, yeryüzünde yaşanan hayatın basitliğini, değersizliğini, geçiciliğini ifade eden dinî ve ahlâkî bir anlam kazanmıştır.

‘Dünya’ kelimesi ile, burada yaşanılan hayat anlayışı kötülenmiş, hafife alınmış; bununla da yer küresi değil, âhireti geri plana bıraktıran, âhireti hesaba katmayan yaşama zihniyeti tenkit edilmiştir.

Kur’an, ‘dünya hayatı’ tabirini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, âdi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla âhiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, âhiret hayatının üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır.

Ali Şeriatî’ye göre Din; “insanın kendisiyle varolan dünya endişesinden kendini arındırarak topraktan Allah’a geri dönmesidir. Din, insanın ‘dünya’ olarak gördüğü tabiat ve hayata kutsiyet bağışlayıp âhirete dönüştürmesidir.” (Şeriatî, Ali. Dinler Tarihi, (çev: E. Vatansever) sayfa: 94)

Kur’an, âhireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülemiyor. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda dua etmeleri gerektiğini öğütlüyor.

“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” (Bekara 2/201)

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ {156}

Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik.” Allah, şöyle dedi: “Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (A’raf 7/156. Bir benzeri: Nahl 16/122)

Allah (cc) yeryüzündeki her şeyi insanlar için yaratmıştır. (Bekara 2/29) Öyleyse onların bu maddî nimetlerden faydalanması, onlara sahip olmaya çalışması ve onlarla beraber dünyada bir mutluluk araması kötü ve haram değildir.

Yani, ‘dünya mutluluğu’ âhiret mutluluğunun karşıtı olamaz. Bir başka deyişle, âhiret’teki sonsuz saadeti yakalamak için, insanın dünyadaki mutluluğu ve ni’metleri terketmesi gerekmez.

Kur’an, insana verilen dünyalık emanetlerin esas amacının âhirete yatırım olduğunu şöyle vurguluyor:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ {77}

“…Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca âhiret yurdunda [iyi bir yer tutmanın] yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma;...” (Kasas 28/77)

Öyleyse ne dünyalıklara sahip olmak yanlış, ne de onları kullanmak.

Yanlış olan onlara bağlanıp insanlık görevini ve ölümü, yani âhiret hayatını unutmaktır.

Yanlış olan emanet olarak verilen malı kendi üzerine tapulu görmek, o malı onu kendisine Verenin işaret ettiği kullanmamaktır.

Yanlış olan misafir olunan eve sahip olmaya kalkışmaktır.

Yanlış olan ölüp gitmek üzere olunduğu anda bile gözü arkada olmaktır.

Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi bütün endişeleri, planları, çalışmaları, hassasiyetleri, sevgi ve bağlılıkları; mal, servet, dünyalık çıkarlara ayarlamaktır. Allah’ı sever gibi dünya menfeatlerini sevmektir.

Ebu Said (ra) anlatıyor: "Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının..." (Müslim, Zikr/99 no: 2742. Tirmizi, Fiten/26 no: 2192. İbnu Mâce, Fiten/19 no: 4000)

Yanlış olan hakiki müslümanlar gibi iki dünyalı yaşamak yerine tek dünyalı yaşamaktır.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ {5}

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah’ın her konudaki verdiği söz gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. O halde dünya hayatı nimet ve süsleriyle sizi âhiret hayatından alıkoyup aldatmasın. Çok aldatıcı olan şeytan da sakın sizi aldatıp Allah’ın lütuf ve bağışlamasına ümitlendirmesin.” (Fâtır 35/5)

Abdullah b. Ömer (ra) diyor ki: Rasûlullah (sav) benim iki omuzumu tuttu ve: “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. İbni Ömer (ra) şöyle derdi:

“Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarında hastalık zamanın için, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al.” (Buhârî, Rikak/3 no: 6416. Tirmizî, Zühd/25 no: 2333. Bir benzeri: İbni Mâce, Zühd/3 no: 4108)

Yaratılan bütün mal ve geçimlikler ‘dünya hayatının’ süsüdür. Onları kazanmaya çalışmak, onlara sahip olmak ve kullanmak suç değildir.

قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿32﴾

“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.” (A’raf 7/32)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ ﴿87﴾

“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Mâide 5/87)

Ancak insan bu zinetleri helâl yoldan aramalı, harama harcamamalı, mal ile şımarmamalı, malı haksızlık aracı olarak kullanmamalı, mal ile meşgul olarak Allah’tan ve âhirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermeli.

Peygamber (sav) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını bile karşılamayan sahabelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalbe yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır.

‘Dünya hayatı’ ve âhirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır.

İslâmın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır.

Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır.

Yerilen  ‘dünya hayatı’; ona ait şeyleri ilâh haline getirme, mal peşine koşmaktan başka bir hedef tanımama, geçimlikleri kutsal hale getirmedir ve bu aldanmaktır, cahilliktir.

Çünkü insanın yaratılış amacı da bu değildir.

İslâm, her türlü meşrû çalışmayı övmüş, onu ibadet saymış ve insanın ancak çalışmasının karşılığını alabileceğini belirtmiştir. (Necm 53/39)

“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir” diyerek el emeği ile geçinmeyi; yani çalışmayı teşvik etmiştir.

Buna karşın İslâm, insandaki fıtrî bir takım meyilleri inkâr etmemiş, insanın dünyalıklara karşı arzusunu baskı altına almamış, ancak bu arzunun dengelenmesini, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasını istemiştir. Bunun da yollarını ve prensiplerini açıklamıştır.

Peygamberimiz (sav); “Uhud dağı kadar altınım olsa onu üç günden fazla saklamazdım (insanlara sadaka olarak verirdim)” (Buharî, Zekât/4 no: 1408. Müslim, Zekât/9 no: 94) buyurarak dünya geçimliklerinin ne kadar değerli olabileceğini haber veriyor.

İnsanın dünya hayatını şu nefis benzetme ile değerlendiriyor:

“…Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (İbni Mace, Zühd/3 no 4109. Tirmizî, Zühd/44 no: 2377)

Dünyalık için ne kadar üzülürsen o nispette âhiret sevgisi kalbden çıkar, âhiret için ne kadar üzülürsen, o nispette dünya sıkıntısı kalbden çıkar.

Dünyada herkes misafirdir. Yanındaki şeyler emanettir. Misafirin gitmekten, emanetin ise geri alınmaktan başka çaresi yoktur.

http://www.huseyinece.com/makalelerim/kisa-makaleler/215-alcak-dunya-mi

Kur’an’a göre bir oyun bir oyalanmadır;

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿32﴾

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (En’am 6/32. Ayrıca bkz: Muhammed 47/36)

ya da aldatıcı ve geçici bir metadır, yani fiyatı olabilecek kadar değersizdir.

اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًاۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ﴿20﴾

“Bilin ki (âhiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünüştür. Mallarda ve evlâtlarda bir çoğalıştır. (Bunun) misali, bitirdiği nebat ekicilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. (Fakat) sonra o (nebat) kurur da sen (onu) sapsarı bir hale getirilmiş görürsün. Sonra da o, bir çerçöp olur. Ahirette çetin azap vardır, Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı (ndan faydalanmak) bir aldanış faydasından başka (bir şey) değildir.” (Hadid 57/20)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ﴿185﴾

 “Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Âli İmran 3/185. Ayrıca bkz: Âli İmran 3/14. Tevbe 9/38 v.d.)

 

Biz bu dünyaya sahip olmak için değil, şâhit olmak için geldik.

Mülk Allah’ındır. Elimizdekiler emanettir. Bize düşen de emaneti hakkıyla korumaktır.

Dünyaya sahip olmak, daha çok sahip olmak için geldiğini zannedenler, bir ömür boyu bunun çabasında olurlar. Kur’an’ın deyişi ile “tekâsür yarışına” girerler. Bu da insanı aldatır, kulluk görevlerini ihmal ettirir ve âhirete hazırlanmayı unutturur,

Öyleyse ele geçene sevinmemek, elden çıkana yerinmemek gerek. Ancak sahip

olduklarımızın hakkını vermek, şükretmek, onunla ebedî hayatı kazanmak, bütün bunları Yaratana ve Verene şâhit olmak esastır.

Kur’an, ‘dünya hayatı’ karşısında mü’minlerin nasıl bir tavır takınacağını açıklıyor ve  insanı aldatmaması için onu sık sık uyarıyor.

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ {9}

“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.(Münafikûn 63/9)             

بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا {16} وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى {17} إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى {18} صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى {19}‏

"Bilakis siz dünya hayatını (âhirete) tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret daha hayırlı, daha devamlıdır.“ (A’la 87/16-17)

 .... قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلًا ﴿77﴾

“...(Onlara) de ki: "Dünyanın faydası pek azdır, âhiret ise sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Siz hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.”  (Nisâ 4/77)

Sehl İbnu Sa'd (ra) anlatıyor: "Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Eğer dünya Allah nazarında sivri sineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum su içirmezdi.” (Tirmizî, Zühd/13 no: 2321. İbnu Mâce, Zühd/11 no: 2410)

Bütün insanlar, yarın için ne hazırladığına, ölürken yanında sâlih amel olarak ne götüreceğine bakmalıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿18﴾

“Ey iman edenler! Allah’tan korkup-sakını. Herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkup-sakının, çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr 59/18)

İnsan ölünce bu fani dünyadaki her şeyi terkediyor. Üç şey hariç: Peygamberin haber verdiği gibidir.

“Ölen kimseyi peşinden üç şey takip eder: Aile çevresi, malı ve yaptığı işler (ameli). Bunlardan ikisi geri döner, biri ise kendisiyle birlikte kalır. Aile çevresi ve malı geri döner; yaptığı işler (ameli) kendisiyle birlikte kalır.” (Buhârî, Rikak/42 no: 6514. Müslim, Zühd/5 no: 7424) . Tirmizî, Zühd/46 no: 2379)

Hadis diye nitelenen bir rivâyette şöyle deniyor: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış.“ Bunu biz “Hiç ölmeyecekmiş gibi âhirete, yarın ölecekmiş gibi dünyaya çalış” şeklinde anlayabiliriz.

Kaynaklarda bunu destekleyen şöyle rivâyetler var:

“Kendini hiç ölmeyecek zanneden kişinin çalışması gibi (dünya için) çalış, yarın öleceğini zanneden kişinin korkması gibi (günahlarından) kork." (Feyzül-Kadir, C. 2, s. 12 ve Kenzü’l-Ummal, 3/40. h.no: 5379 (Beyhaki, Askeri ve Ebu Nuaym’dan naklen.)

“Sizin hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyendir” (Kenzü’l-Ummal, 3/238 no: 6336)

„Bu hadis, gerek dünya için olsun, gerek âhiret için olsun, yapılacak her işin ciddiyetle ele alınması gerektiğine işaret etmektedir. Yarın ölecek olan insan, bütün dünyevi işlerini unutur ve samimi ve ciddi bir şekilde âhiretine yönelir. Hiç ölmeyecek olan insan da, yapacağı işlerin ileride sonsuz seneler boyu kendine faideli olabilmesi için yaptığını sağlam ve dayanıklı, güzel yapması gerektiğini düşünür. Bu yönüyle bu hadis, hem dünya hem de âhiret işlerini, özenle yapmak gerektiğine dikkat çekiyor.” http://www.risaleonline.com/makale/hic-olmeyecekmis-gibi-dunya-icin-yarin-olecekmis-gibi-ahiret-icin-calismak2

İslâmda dünyevileşme de, fakirizm anlayışı da tasvib edilmez. Yukarıdaki söz bu iki şey arasında, dünya ve âhirete yönelik tutumda dengeyi tavsiye ediyor.

Âlimlerden birine ait olduğunu sandığım bir sözde şöyle deniyor: “Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!”

Dünyayı önceleyenlere dünya, âhireti önceleyenlere âhiretin mükâfatı verilir.

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي حَرْثِه۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ ﴿20﴾

“Kim âhiret ekinini dilerse onun ekinini artırırız. Kim de (sade) dünya ekinini isterse ona da (yalnız) bundan veririz. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur.” (Şûrâ 42/20)

İbnu Mes'ud (ra) şöyle anlattı: “Rasûllah'ın yanına girmiştim. Onu bir hasır örgünün üzerinde uyumuş buldum. Hasır, (vücudunun açık olan) yan taraflarında izler bırakmıştı. "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, sana bir yaygı temin etsek de hasırın üstüne sersek, onun sertliğine karşı sizi korusa!" "Ben kim, dünya kim. Dünya iIe benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terkedip giden yolcunun misali gibidir." (Tirmizî, Zühd/44 no: 2378)

Ali İbnu Ebi Tâlib (ra) dedi ki: "Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlatları var. Sizler âhiretin evlatları olun. Sakın dünyanın evlatları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok.” (Kütüb-ü Sitte (çev.), 7-246 no: 1973)

  عن عبد الله بن أبي يعفور، عن أبي عبد الله عليه السّلام قال: مَنْ أصْبَحَ وَأَمْسي وَالدُّنْيا أكْبَرُ هَمه، جَعَلَ اللهُ الفَقْرَ بَيْنَ عَيْنَيْهِ وَ شَتَّتَ أَمْرَهُ وَلَمْ يَنَلْ مِنَ الدُّنيا إلا ما قُسِمَ لَهُ وَ مَنْ أصْبَحَ وَ إَمْسي وَالآخِرَﺓٌ أكْبَرُ هَمّه، جَعَلَ اللهُ الغِني في قَلْبِه وَ جَمَعَ

لَهُ أَمْرَهُ.

İbn Ebi Ya’fur, Hazret-i Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini naklediyor: “Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünyadan kendisine kısmet olanın dışında hiç bir şeyi ona nasib etmez. Sabah akşam en büyük derdi âhiret olan kişiyi ise Allah gönlü gani, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar.”

Hikâye bu ya;

Hz.Ebubekir (veya aklı başında biri); birgün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer;

-“Durun ben size pay edeyim.” der. Cevizi kırar içi boş çıkar.  Sonra çocuklara dönerek;

-“Biliyor musunuz? Uğrunda kavga ettiğiniz dünya hayatı işte budur...”  der.

Bir şair dünya hayatı hakkında şöyle demiş:

ALDANMA DÜNYAYA FANİ CİHANDIR BU,
KENDİ AŞİKÂR ATEŞİ GİZLİ KÜLHANDIR BU,
GİDEN GELMEZ İKİ KAPILI HANDIR BU,
İNFASI TERKEYLEME MAKAMI İMTİHANDIR BU”

https://gonullere.wordpress.com/2013/03/10/dunya-ile-ilgili-hadis-i-serifler/

“Nasreddin Hoca’ya bir kere sormuşlar:
Hoca efendi, acaba şu dünya kaç arşındır? Bunu senden başka kimse bilmez.
O sırada da yoldan bir cenaze geçiyormuş. Hoca, parmağını tabuta doğru uzatmış ve:
-Ona sorun” demiş. “Bakın, ölçmüş biçmiş, gidiyor!” https://gonullere.wordpress.com/2013/02/02/dunya-kac-arsin/

Her şey fani olduğuna göre yürekten “Bu da geçer ya Hû” diyebilmek bir çok sıkıntıyı azaltır.

Unutmamak gerekir ki dünya hayatı ekin ekme yeridir.

“Dünya âhiretin tarlasıdır.” Derler ya “ne ekersen onu biçersin”

Çiftçi, zorluğuna rağmen tarlasını sürer. Uygun tohumu toprağa atar. Sonra gerekirse bakımını yapar. Sonunda emeğinin karşılığı bir şekilde alır. Bu çiftçi bütün meşakkatine rağman tarlayı ekerken de, bakımı yaparken de mutludur. Şüphesiz ürün aldığı zaman da mutlu olacaktır.

İşte hayat da böyledir. Kabul et ki sen bir çiftçisin. Mahsul almak istiyorsun. Öyleyse tarlaya bir şeyler, ama iklime, toprağa, ihtiyaca uygun tohum ekmelisin. Ya da fidan dikmelisin. Ancak bunu zamanında ve usûlüne göre yapmalısın. Bunu hakkıyla yaparsan mutlu olacağını, içinin huzurla dolacağını göreceksin. Ya emeğin sonucunu görmek, ya başarmak, ya maksada erişmek... Tadına doyum olmaz.

 

3-Hayat için ölümü hatırlamak

Hayatı diri/canlı, verimli ve huzurlu yapmak için ölümü hatırlamak, unutmamak, ölüm gerçeğini zihinden uzak tutmamak gerek.

Madem ki hayata bir defa geliyoruz, madem ki bu işin dönüşü yok, madem ki insan huzuru, mutluluğu yaptığı iyi şeylerle kazanıyor, öyleyse bu hayatın cazibesine kapılmadan ölümü, yani bu hayatı günün birinde terkedeceğimizi asla unutmamak gerekir.

Bu aynı aynı zamanda bize hibe edilen fırsatları kaçırmamak, bize tanınan mühleti heba etmemek, bize yapılan uyarıları kulak ardına atmamak, bize ikram edilen ömür nimetine nankörlük etmemek, bize emanet edilenlere ihanet etmemek, bize gülistan yapmak üzere verilen bahçeyi harâbeye çevirmemek, bize indirilen vahiy kılavuzuna sırt dönmemek ve böylece dareyn saadeti imkanını değerlendirmek demektir.

Bugün sağlıklıyım, ama hasta olabilir. Bugün güçlüyüm ama yarın zayıf düşebilirim. Bugün gencim yarın mutlaka ihtiyar olacağım. Bugün hayattayım ama yarın mutlaka öleceğim.

Küçükken bize şaka yapılırdı. “Baban bir hafta içinde ölecek” diye. Endişeye kapılır korkardık. Sonra derdik ki “nereden biliyorsun?”. Bir hafta geçerdi babamız ölmezdi. Demek ki kasdedilen gelecek hafta değil, herhangi bir hafta. Yani baban günün birinde, Allah’ın bildiği haftada ölecek.

“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût 29/57. Âli İmran 3/185. Bekara 2/281. Nahl 16/111)

Canımız sıkıldığı zaman, aşırı üzgün olduğumuzda, sorunlar boyumuzu aştığında, strese ve depresyona girecek kadar dertlerle karşılaştığımızda ölümü hatırlamak, kabri akla getirmek son derece faydalıdır.

Ölümle her şey bitiyor ve öteki hayata kapı açılıyor. Dünyaya ait her şey burada kalıyor. İnsan öbür âleme sadece amellerini götürüyor. (Hadiste geçtiği gibi)

O zaman yanlış ve faydasız işler, dünya işleri için bunalmaya, fani şeyler için depresyona girmeye gerek var mı?

“Ömür Dediğin Üç Gündür, 
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür, 
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür...” Değerlendirmeye bak.

 

Aralık 2016 facebook’ta paylaşılan bir hikâye hoşuma gitti.

Boşanmaktan Vazgeçiren Söz

Adamın birisi karısı ile hiç geçinemez. Evde her gün basit şeyler yüzünden tartışma olur. Adam bu tartışmalardan bıkıp artık ayrılmak ister. Bunların münakaşaları yüzünden iki tarafın ailelerinin de araları açılır…

Bu şahıs bir gün perişan bir hâlde, istişare etmek için tecrübe sahibi, ilim ehli, herkes tarafından sevilen, sözüne güvenilen bir zata gidip durumu anlatır, hanımından boşanmak istediğini söyler. O zat, ona;

“Artık ayrılsan da fark eden bir şey olmaz. Şurada bir ay kadar ömrün kaldı, ne istiyorsan yap!” der… Bu sözü duyan adam şoke olur, rengi atar, yine perişan bir durumda çıkar gider…

Rastladığı tanıdıklarıyla helâlleşmeye başlar. Eve gider, hanımına ağlamaklı;

“Hatun gel, bunca zamandır seni üzdüm, sana iyi kocalık yapamadım, istediğini alamadım, hakkını gözetemedim, ne olur beni affet, bana hakkını helal et” der. Hanımı;

“Allah Allah, bu adama ne oldu da böyle şeyler yapıyor!” der, acır ona ve “Bey, asıl sen hakkını helâl et, ben hep edepsizlik yaptım, seni çok üzdüm” der. İkisi de başlar ağlamaya…

Sonra adam, kavgalı olduğu kayınpederine gider. Onlarla da ağlayarak helâlleşir. Adamın hanımı da, kendi kayınvalidesine gidip aynı şekilde helâlleşir. Artık evde her gün cennet hayatı yaşarlar ve birbirlerini hiç üzmezler…

Ama adam, hanımına, o zatın, öleceğine dair sözünden hiç bahsetmez… Bir ayın dolması için günleri sayar. Günler yaklaştıkça bunun iyiliği artar, geceleri de ibadet eder. Bunun iyiliği artınca hanımının da ve ailelerin de iyiliği artar…

Bir ay dolar. Ha bugün öleceğim ha yarın… derken, bir türlü ölmez! “Kesin bir ay denmedi, bir ay kadar dendi, belki birkaç gün daha var” diye düşünür…

Birkaç gün daha bekler, yine ölmez. Sonra o zatın yanına gider;

“Efendim ben ölmedim” der. O zat da;

“Ne ölmesi?” deyince;

“Efendim siz ‘bir ay kadar ömrün kaldı’ demiştiniz, o bir ay doldu ama ben ölmedim” der. O zat;

“Kardeşim, ben senin ne zaman öleceğini bilemem, ama şunu biliyorum, ölüm var, bir gün elbette öleceksin. Ölecek adam kavga niza ile hayatını zehir etmez. Şu andaki hayatından memnun musun?” der.

Adam: “Evet hiç tartışmamız olmuyor” der.

O zat; “Haydi artık böyle devam edin” der… O ailenin iki çocukları olur, gül gibi geçinip giderler.” hikâyeye göre.

İşte bütün mesele ölümü unutmamak. Ölümü unutunca ne oluyor, unutmayınca ne oluyor bu açık bir örnek. Bütün sıkıntılar ölümü unutmaktan, hak ve hukuka riayet etmemekten yani dinimize uymamaktan ileri gelir. (http://webtv.efepost.com/article_read.php?a=25)

Bu bilinç bize iki dünyalı yaşamamız gerektiğini hatırlatır. İki dünyalı yaşayan biri bu dünyanın servetine, eğlencesine, kederine ve derdine takılıp kalmaz.

Peygamber (sav) buyuruyor:

“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: 

İhtiyarlığından önce gençliğini,

 hastalanmadan önce sıhhatini,

fakirliğinden önce zenginliğini,

 meşgul zamanlarlrından önce boş vakitlerini

ve ölümünden önce hayâtını!” (Hâkim, Müstedrek, 4/341. Tirmizî, Zühd/25 no: 2333)

Hikâye bu ya;

Adamın biri; “Bir adam, Afrika'da yürürken arkasından bir aslanın koştuğunu görür. Hızla kaçarken tam önünde bir kuyu bulur ve hızla kuyuya inmeye çalışır. İpe sarılıp kuyuya inerken. Alt tarafta büyük bir yılan görür.

Yılan buna doğru yükselirken, korkudan eyvah şimdi ne yapacağım diye düşünür. Üstte aslan, altta yılan.

Tam o sırada iki tane fare biri beyaz diğeri siyah ipi kemirmeye başlar. Her yerden başı belâda iken bir anda yüzünde ıslak bir şey hisseder. Bir arı bir damla bal yüzüne bırakır ve balın tadı damağında iken uyanır ve “oh be rüya imiş” der.

Gidip rüyasını bir bilgine anlatır ve tabirini sorar. Bilgin der ki; “Anlamadın mı, peşinden koşan arslan ölüm meleğidir. İçinde yılan bulunan kuyu senin mezarındır. Sarıldığın ip senin hayatındır. Beyaz ve siyah fare gece ile gündüzdür ömrünü kemirirler. Peki ya o bal nedir dersen ? Dünyanın geçici lezzetidir, Ölümün arkasında bir hesap olduğunu sana unutturur.”

Yapılacak şey, bu hayatın fani olduğunu unutmamak, zamanın değerini bilip ölüme hazırlanmaktır. Hayatı ve ölümü böyle değerlendiren bir kimsenin strese girmesine gerek yoktur.

Hikâye bu ya;

Evi güzel yapmak: “Yaşlı bir marangozun emeklilik zamanı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı.

Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamın olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”.

Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!

Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat kendin yap tasarımıdır” demişler. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise ebedi evimizi akıllıca kurmaya çalışalım”

http://imanilmihali.com/dini-hikayeler/

 

4-Her şeyin fani, Allah’ın katında olanların ise bâki olduğu gerçeği (Bâkıyatü’s-sâlihât),

Elde etmek için çırpındığımız şeyler günün birinde bizi terkedecek. Kimilerinin bir ömür sahip olmak için savaştığı, kulluk görevlerini ihmal ettiği her şey burada kalacak.

Unutmamak gerekir ki, ilişkide olduğumuz herkesten ayrılacağız. Bir yerde şöyle bir kelam-ı kibar okumuştum:

“İnsanlarla ilişkilerinizi günün birinde onlardan ayrılacağınızı hesaba katarak yapın.”

Yarın pişman olmamak için.

Bu fani olan şeyler için bunca strese, dertli olmaya, kafa yemeğe, kötülük yapmaya gerek yok.

Geçici olan şeylere değer verdiğimizin yarısı kadar öteki dünyadaki hayatımızı kazanmaya versek, buradaki rahatımız için endişe ettğimiz kadar oradaki rahatımızdan endişe etsek daha kârlı olmaz mı?

Üstelik orasını kazanmak, orada rahat etmek için seçeceğinmiz hayat biçimi burada da bizi huzurlu, mutlu yapar.

Kur’an şöyle diyor:

 اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ اَمَلًا ﴿46﴾

"Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; sürekli kalan iyi işler (bâkiyâtü's-sâlihât) ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır." (Kehf 18/46) 

وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ مَرَدًّا ﴿76﴾

"Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini artırır. Sürekli kalan iyi işler (bâkiyâtü's- sâlihât), Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de akıbetçe daha iyidir." (Meryem 19/76) 

Mü’min kalıcı olanı tercih eder. Geçici (fani), bitecek olanı elde edeceğim diye, kalıcı (ebedi) olanı feda etmez. (Yukarıda geçtiği gibi)

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلًا ﴿77﴾

"... (Ey Elçi) Onlara de ki: «Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkup çekinenler için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.» (Nisâ 4/77) 

 

5-Fakr ahlâkına sahip olmak

İslâmın insana tavsiye ettiği fakirlik değil, fakr’dır.

Fakr; Türkçedeki fakirlilk, Arapçadaki miskinlik değil; dünyalıklara sahip olsan da onların sana sahip olmasına izin vermemendir.

Peygamber’in (sav) önemli özelliklerinden biri de fakr’dır (iftikar). Ama o fakir (miskin) bir insan değildi.

Avrupalı bir bilgin kendisine karşı övünen bir zengine “Senin bütün servetin benim şapkamın altındadır” demiş.

“Bilinen benzetme: “Su geminin dışında olursa onu yüzdürür, geminin içinde olursa onu batırır.”

Dünya malı insanı hedefine götüren bir binek gibidir. Onu çok seven, ona tutkun olan, kalbine Müteâl olanın sevgisi yerine servet aşkını koyan dünyalığının kulu kölesi olur. Yani malının malı olur.

Bineğine binip menzile varmak yerine, bineğini sırtına alan kişiye ahmak derler.

Yüreğinde sonsuz olanın muhabbeti yerine fani olanın tutkusunu koyan; tökezler, asla tatmine ulaşamaz, asla ideal anlamda mutlu olamaz. ,

Peygamberimiz de bir çok sözünde ‘dünya hayatı’nın bu özelliklerini anlatıp, onu aşırı sevip, ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Sahih olup olmadığını bilmediğimiz bir rivayette deniyor ki:

“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” (Beyhakî, Şuabü’l-İman’da, nak. K. Sitte, 7/242)

Katâde İbnu Nu'mân (ra) anlatıyor: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Allah bir kulu sevdi mi, onu dünyâdan korur. Tıpkı sizden birinin hastasına suyu yasaklaması gibi.” (Tirmizî, Tıbb/1 no: 2037)

Hikâye bu ya;

“Bir üstad. Kahire’de. Malı mülkü var. Evi güzel, maddi durumu iyi. Bir öğrenci kendisine gelmiş. Nefsis terbiyesi yapmak istediğini, bunun için kendisine bir yol göstermesini istemiş. Üstadı ona “dünyayı gönlünde çıkar. Bunun için sana bir müddet uzlet gerekir.”

O da Kahire’ye uzak da olsa bir dağa gitmiş. Belki Sinâ dağına. Orada aylarca kalmış. Dünya işlerinden uzaklaşmış. “Bir lokma bir hırka” tabir edilecek şekilde yaşamış. Kendince artık dünyayı kalbinden çıkarmıştır. Tekrar üstadına gemiş. Üstadı onu takip etmiş. Belki sorularıyla, belki verdiği görevlerle. Öğrenci tekrar nasihat isteyince:

“Oğul dünayayı kalbinde çıkar. Dünya sevgisi kalbinde olduğu sürece takvaya da ulaşamazsın, nefsini de tezkiye edemezsin” demiş.

Öğrenci şaşırmıştır. Bu nasıl olur? Kendisi fakir, malı mülkü yok, yüksek geliri yok. Kıt kanat geçiniyor. Karnını zar zor doyuruyor. Üzerindeki elbiseler lime lime. Üstadın dünyalıkları var. Mülkiyet sahibi. Buna rağmen bana diyor ki. “Dünyayı kalbinden çıkar.”

Hikâyeye göre üstadının bu tavsiyesi üzerine tefekkür etmiş ve düşünmüş ki her ne kadar kendisinin varlığı yoksa da gönlünden dünyalık sevdasını henüz atamamıştır. Üstadı ise dünyalıklara sahip ama onların sevgisi kalbinde değil. Bunu anlayınca tekrar o dağın yolunu tutmuş. Ta ki dünya sevgisini gönlünden söküp atıncasya kadar riyâziyât yapmaya”.

 

6-Tamaha, hırsa (ihtirasa), tûl-i emele, nefsin aşırı isteklerine sınır koyabilmek,

Tamah;

açgözlülük, şiddetli arzu, bir şeye fazlasıyla meyil ve rağbet göstermek demektir. Bir anlamda mal toplama, biriktirme hırsıdır. Dünyalıklar, zevkler, harcamalar, biriktirmeler, satın almalar yönünden doymamaktır. Daha fazlasını, daha ötesini, daha çoğunu aşırı bir şekilde istemektir.  Eldeki ile yetinmeyip, başkasının elindekine göz koyacak kadar iştahla dünya malınına meyletmek, onu istemektir.

Şüphesiz nefsi çok şeye sahip olmak ister. Bir nimete, imkana, dünyalığa sahip oldumu bir diğerini ister. Nitekim Kur’an insana böyle bir duygu verildiğini söylüyor. (Âli İmran 3/14) Ama aynı âyette dünya hayatının geçici (fani) olduğu, asıl barınacak yerin ise Allah’ın yanında olduğu hatırlatılıyor.

Demek ki nefsin bu arzuları yasak, haram, aşağılık bir şey değil, hayatın devamı için insana bahşedilen manevi bir güç kaynağıdır.

Burada önemli olan nefsin isteklerine sınır koyabilmek, nefsi esiri olmamak, nefsin kulu-kölesi olmaktır. Nefsin isteklerinin aşırı hırs ve tamah noktasına varmamasıdır.

İslâm aşırı isteklere, doymak bilmeyen iştahlara, sınır tanımayan hırs ve tamaha (açgözlülüğe) iyi dememektedir. İslâm bunlara bir sınır konulmasını ister. Alabildiğine başıboş bırakılmış nefis hevâya uyar, sahibinden helâl haram her şey ister, gözünü karartır. Bu duruma düşen bir kimse yanlış yapar, günah da işler, suç da işler, zarara da uğrar, huzurunu da mutluluğunu da kaybeder.

Müslümandan beklenen hırs ve tamahına, aşırı emeline (tutkularına) ve nefsinin hevâsına uymadan hayatını güzelce devam ettirecek kadar dünyalığa sahip olması ve bununla iki dünya saadeti kazanmaya çalışmasıdır.

Az tamah, çok ziyan getirir (Az tamah çok zarar verir).

Tamah ve kıskançlık en kötü huylardandır. Tamahın azı bile pek çok zararları beraberinde getirir. Elde edilenle yetinmeyip daima “Daha çok, daha çok” felsefesini taşıyanlar bu tutumlarından dolayı pek çok zarara uğrarlar.

Hakkına razı olmak bir meziyettir. Ancak asil ve güzel huylu insanlar böyle davranabilir.

Açgözlülükte hiçbir yarar yoktur. Bu tutum insanı tedbirsiz davranışlara sürükler ki bu da zarara yol açar.

Açgözlü olmamanın faydasını belirtmek üzere bir tembih sözü olarak söylenir.

Hikâye bu ya;

Altın yumurtlayan tavuk; Fakir köylünün biri, kümese girdiğinde tavuğunun altın bir yumurta yumurtladığını hayret ve sevinç içinde görür.

Artık tavuk hergün bir altın yumurta yumurtluyor,köylü de zenginleşiyordu. Ama zenginliği arttıkça köylünün hırsı da artıyordu. Daha çok altın sahibi olmak istiyordu. Şayet tavuğu öldürürse, içindeki bütün altınlara bir anda sahip olacağı duygusuna kapıldı.

Bu düşünce ile hergün kendisine bir altın yumurtlayan tavuğunu kesti. Ama tavuğun karnında bir tek altın bile bulamadı.

  1. Rûmî, Mesnevi’de şöyle bir hikâye anlatıyor:

Saf bir adamın, güzel bir koçu vardı. Boynuna ip bağlamış, ardından çekip götürüyordu. Hırsızın biri sezdirmeden ipi kesip, koçu çaldı.

Adam bir süre ipi sürükledikten sonra, arkasına dönüp baktığında koçun çalındığını anladı. Dövünerek, bağırarak sağ sola koşmaya başladı.

Koçu çalan hırsız da bir kuyunun başında “eyvahlar olsun, eyvahlar olsun” diye ağlıyordu. Koçunu çaldıran saf adam, merak edip yaklaştı ve “Hayrola arkadaş! Senin de mi koçun çalındı? Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Hırsız,

‘           ‘İçinde 100 altın bulunan kesem, kuyuya düştü. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kuyudan altın dolu kesemi çıkartırsan, sana beşte birini gönül rızasıyla veririm” dedi.

Saf adam, bu teklif karşısında hiç tereddüt etmedi. “Allah bir kapıyı kapar, on kapıyı açar. Koç gittiyse de deve geliyor” diyerek soyunup kuyuya indi. Hırsız da elbiseleriyle birlikte nesi varsa, hepsini alıp kaçtı.

Koçunu çaldıran zavallı saf adam, tamahı yüzünden elbiselerinden de oldu.

*İnsan yolunu aydınlığa çıkaracak tedbiri, elden bırakmamalıdır. Tamah huyu hırsıza benzer. Hayal gibi her an, değişik bir sûretle ve hileyle insanı aldatır.

http://www.lamelifdergisi.com/dergiDetay.asp?dkID=585

            “Aza tamah etmeyen çoğu bulamaz

Adamın birinin güzel bir kedisi varmış. Gözü gibi bakar ve korurmuş. Çok da severmiş. Yediğinden yedirir, içtiğinden içirirmiş. Diğer kediler durumuna gıpta eder, kıskanırlarmış.

Gün geçtikçe kedi şımarmış. Verileni beğenmez olmuş, Yiyecekleri elinin tersi ile itiyormuş. Adamın komşusunda güvercin merakı varmış. Hemen her gün dama çıkar, güvercinlerinin gökle temasını sıklaştırırcasına takla attırır, eğlenirmiş. Bizim aç gözlü kedi, gözünü onlara dikmiş. Varsa güvercin, yoksa güvercin. Ağzının suyu akıyormuş onlara bakarken. Düşünmüş taşınmış, sonunda dayanamayarak saldırmayı göze almış.

Meğer ondan önce bu işi yapan kediler olduğundan adam önlemini almış. Her gece nöbet tutuyormuş. Bizim hırslı kedi ok gibi atılınca güvercinlere, adam yakalamış onu. Ve diğerlerine ders ve ibret olsun diye yüzmüş derisini, içini samanla doldurup bir sırığa bağlamış.   

https://www.orduca.com/acgozlulugun-zararlari-15-temmuza-gonderme/

Elindekiyle yetinmeyen, daha fazlasını isteyen, isteklerine kavuşmak için çeşitli yollara başvuran insan, bu tutumundan ötürü zarara uğrar. Çünkü aç gözlülüğün sebebiyle ihtiyatsız davranmış ve tehlikenin içine düşmüştür. Bu gibi kişiler kimi zaman ellerindekileri de kaybederler

*Hırs, ihtiras (harîs, muhteris),

Hırs da tamaha benzer. “Ha-ra-se” fiilinin masdarı olan hırs sözlükte; bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma, şiddetli ve sonu gelmeyen istek, taşkın arzu, aç gözlülük” demektir. (Cevherî, es-Sıhâh, “ha-ra-sa” md. İbni Manzur, Lisânü’l-Arab, “ha-ra-sa” md.)

İslâmî literatürde genellikle mal, mevki, şöhret, ilim gibi maddî veya mânevî imkânları elde etme yahut daha genel olarak belli bir amacı gerçekleştirme hususunda kişinin bütün benliğini saran tutkular için kullanılır; sadece mal tutkusu için kullanıldığı da görülür. (Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/384)

Hırs; şiddetle arzu etmek, üzerine çok düşmek demektir. Hırs sahibi kimselere harîs denilir.

Bu da tümüyle olumsuz değildir. Cürcânî’nin, “elde edilmesi yönünde yoğun çaba göstererek bir şeyi isteme” şeklindeki tarifinden de anlaşılacağı üzere (et-Ta’rîfât, “hırs” md.) istenilen şeyin meşrû veya gayri meşrû oluşuna göre hırsın ahlâkî değeri değişir. Bununla birlikte yalın olarak kullanıldığında genellikle kötü huyu ifade eder.

(Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/384)

İnsanlara yönelik kullanıldığı zaman “acımak, şefkat etmek, birini iyiliği için çalışmak” manasına gelir. Kur’an’da beş yerde fiil veya masdar olarak bu manada kullanılıyor. Bir âyette hz. Peygamber’in ümmetine olan sevgisi ve düşkünlüğü (Tevbe 9/128) ve insanların iman edip hidâyete ermeleri hususundaki şiddetli arzusu bir âyette;

اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ ﴿37﴾

"Onların doğru yolda olmaları için ne kadar çırpınsan yine de Allah saptırdığını doğru yola iletmez; onların yardımcıları da yoktur." (Nahl 16/37. Ayrıca bkz:  Yûsuf 12/103) birden fazla kadınla evli olan erkeklerin bunlar arasında adaletli davranma istekleri (Nisâ 4/129), diğer bir âyette yahudilerin dünya hayatına olan aşırı düşkünlükleri (Bekara 2/96) hırs kökünden gelen kelimelerle anlatılmıştır.

”Kıyamet yaklaştı!İnsanların ancak,dünyaya hırsı ve Allah’a(c.c) uzaklığı artıyor.” (Hakim)

Hırs kelimesi zamanla tamah manasını kazanmış. Günümüzde hırs ile tamah benzer ve olumsuz manada kullanılıyor.

İnsandaki aşırı tutkunun iki çeşidi vardır: Birisi hırs, diğeri ihtirastır. Hırs; sonu gelmeyen aşırı istek ve arzudur.

Buna göre her insanda tıpkı nefis olduğu gibi, hırs ve tamah da vardır. Burada önemli olan nefsin aşırı isteklerine sınır koymak, nefsin hevâsına kendini kaptırmamak olduğu gibi, hırsa ve tamaha sınır koyabilmektir. Onları kontrol altında, meşru sınırda tutabilmek, makul ölçüde karşılayabilmektir.

Aksi halde hırs ve tamah kontrol altında tutulmazsa insan kötülük yapabilir, suç işleyebilier, isyan edebilir, mutsuz ve bedbaht olabilir.

Hırs ve tamahına aldanıp dünyasını da âhiretini de berbat edebilir. Hırs ve tamahın peşinde bir ömür boyu koşup kulluk görevini ihmal edebilir.

"Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun karnını (gönlünü) topraktan başka birşey doldurmaz. Şu kadar ki, tevbe eden kişinin tevbesini Allah kabul eder" (Buhârî Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi, 2025 sayılı hâdis: Tirmizi, Zühd/19; İbni Mâce, Zühd/27)

İhtiras; hırsın aşırı ve olumsuz hali demektir. İhtiras sahibi kimseye “muhteris” denir.

İhtiras; doymazlık, aşırı istek, gözü dönmüşlük anlamına gelir. Öyle ki kişi isteklerine, amacına ulaşmak için her yolu dener, her yolu mübah görür.

Halbuki insan ne bütün arzularına ulaşabilir, ne de her arzu ettiği şeyi elde etmek kişi için fazilettir veya kemâlâttır.

Muhterisler bazı hedeflere basamakları üçer beşer atlayarak, her yolu deneyertek varmak isteler ama günün birinde tepetaklak düşerler. Emellerine kavuşmak için çok enerji sarfederler ama çoğunlukla mutlu olamazlar.

Hırs ve ihtirası “azim ve ısrarla bir şeyi takip etmek, hayırlı bir işi zorluğuna rağmen ısrarla yapmak” anlamında değerlendirmek güzel olandır. Ancak sufli, gayri meşru’, zararlı istek ve arzuların peşine gitmek, ihtiraslarının esiri olmak, nefsin esiri olmak gibidir.

Hırs, ihtiras, aşırı tamah insanı anlamsız bir yarışın içine sokar, onu faydasız şeylerin peşine koşturur, asıl görevlerini yapmasına engel olur, gaflete düşürür. Sonunda da onu tatmin duygusundan uzaklaştırıp huzursuz eder. Muhterislerin mutlu oldukları görülmemiştir.

Ya da onlar hırs içinde boğulmayı mutluluk zannederler.

Balzac; “hırs ve tamahın başladığı noktada saf duygular sona erer” demiş. Saf duyguların sona ermes demek; ulvi hedeflerin, iyilik duygusunun, yardımlaşmanın, başkasını hesaba katmanın, hasbiliği sona ermesi; bencilliğin (egoizmin), kıskançlığın, açgözlülüğün, katı yürekliliğin başlaması demektir.

 Tüketimi hayatın gayesi haline getiren, kazanmak ve harcamaktan başka düşüncesi olmayan, dünyalık elde etmekten başka davası olmayan modern insan aç gözlüdür, cimridir, egoisttir, doyumsuzdur, yalnızca kendini düşünecek kadar madde delisidir.

Hırs ve tamah insanı doyumsuz, aşırı cimri, bencil, çıkarcı, kıskanç ve huzursuz eder. Hatta bu iki kötü huy kişiyi haksızlığa, yolsuzluğa, zulme, hak yemeğe, sahtekarlığa, rüşvete, hırsızlığa, yalana, ikiyüzlülüğe dahi sürükleyebilir.

Hikâye bu ya;

Hz. İsa ve bir adam; Hz. İsa, bir adam ile birlikte bir nehir kenarına geldiler, yemek için oturdular. Yanlarında üç parça ekmek vardı. Birini Hz. Îsâ, diğerini adam yedi. Hz. İsa su içmek için nehir kenarına gidip geldiğinde kalan ekmeği göremedi. Ekmeğe ne olduğunu sorunca, adam -bilmiyorum- dedi.

Yollarına devam ettiler. Hz. Îsâ’dan iki mucize zuhur etti. Her seferinde adama “Sana bu mûcizeleri gösteren Allah için -ekmeğe ne oldu-” diye sordu, o da bilmiyorum dedi.

Sonra bir düzlüğe geldiler. Hz. Îsâ biraz kum ve toprak alıp “Allâh’ın izniyle altın ol” dediği gibi altın oldu. Altını üçe taksim etti ve: Biri senin, biri benim ve diğeri de ekmeği alanındır, deyince, onu da ben aldım, dedi. Hz. Îsâ altının hepsini yalan söyleyen adama bırakıp ondan ayrıldı.

Bu sırada iki kişi gelerek altını gördüler, almak istediler. Adam, onlardan emin olmak için, gelin bunu üçe taksim edelim, dedi, razı oldular. Sonra içlerinden birini yiyecek almak için şehre gönderdiler. Şehre giden adam altına tama’ edip aldığı yiyeceğe zehir karıştırdı. Kalanlar da altın için geleni tuzağa düşürüp öldürdüler, sonra getirdiği yemeği yediler, öldüler. Altın meydanda, o üç ölü de etrafında kaldı.

Bir vakit sonra Hz. İsa oradan geçerken yanındakilere olanları bildirip: “İşte dünya böyledir, ehline böyle yapar, ondan sakınınız.” buyurdu.

https://gonullere.wordpress.com/2013/03/11/dunya-sevgisinin-akibeti-az-tamah-cok-ziyan/

  1. Kemal Beyatlı “ihtiras” kelimesini bir kıtasında olumlu anlamda kullanmış: “

“Aldım Rakofça kırlarının hür havasını/ Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını”

 -Tûl-i emel;

Gerçekleştirilmesi uzun zamana bağlı ümit ve arzular için kullanılan bir terim. Aç gözlülük, tamah ve bitmek tükenmek hırs bir de bu kelime ile anlatılıyor.

Emel, Arapça’da “istemek, ummak” anlamında bir masdar olup sözlüklerde genellikle recâ ile eş anlamlı bir isim olarak kullanıldığı belirtilir. Ancak bazı dilciler, emelin gerçekleştirilmesi uzun zamana bağlı bulunan istekleri, recânın orta vadedeki beklentileri ifade ettiğini, kısa sürede gerçekleşmesi umulan şeyler içinse tama‘ (tamah) kavramının kullanıldığını söylemişlerdir.

Emel kelimesi Kur’an’da insanı oyalayan, âhiretini unutturan dünyevî arzu ve tutkular anlamında bir âyette;

ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ﴿3﴾

Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.” (Hicr 15/3) anlamında, diğeri de mutlak olarak “arzu edip ümit bağlama” anlamına gelecek şekilde, bir de “hem sevap yönünden hem emel yönünden daha hayırlı” olarak nitelendirilen “bâkî olan sâlih işler” hakkında geçmektedir. (Kehf 18/46)

Emel kavramı hadislerde daha sık geçmektedir. Mesela

"Âdemoğlu yaşlanır, fakat ondaki iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs, ömür üzerine hırs..." (Tirmizi, Zühd/28 no 2338. İbn Mâce’de ”hayat ve çok mal sevgisi” şeklinde geçiyor: Zühd/27 no: 4233.

Hadislerde ve bu hadislerin yorumunda emel, çoğunlukla zühdün karşıtı olarak, bedenî nazların tatmini ve dünya sevgisi bulunan arzuları ifade etmek üzere kullanılmış.

Hz. Peygamber (sav); “Yaşlı kişinin bütün güçleri zayıflasa da dünya sevgisi ve uzun emeller konusunda gönlü hep genç kalır” (Buhârî, Rikak/5) meâlindeki hadisini de dikkate alan müslüman ahlâkçılar emelin bütünüyle söndürülmesinin mümkün olmadığını, hatta hırsa dönüşmediği sürece insana yaşama arzusu ve istikbal ümidi veren olumlu bir emel duygusunun faydalı ve gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Mesela; Mâverdî şöyle der: “Emel ümmet için rahmettir; eğer emel olmazsa işlerin çoğu yüzüstü kalır, hayat bağları kopar.” (Duman, M. Z. TDV İslâm Ansiklopedisi, 11/87)    

İnsanın uzun vadeli arzular taşıması, zihnini yoğun bir şekilde bunlarla meşgul etmesi ve çabalarını büyük ölçüde bu arzuların gerçekleştirilmesi yolunda harcamasına tûl-i emel, istek ve arzularına sınır koyarak özellikle âhiret hayatı için yararlı olacak işlere önem vermesine de kasr-ı emel denilmiştir. (Duman, M. Z. TDV İslâm Ansiklopedisi, 11/87)    

Tul-i emel, hiç ölmeyecekmiş gibi düşünmek ve dünyalıklar hakkında çok iştahlı olmak, onları sahip olma arzusunun diri ve canlı olması.

Denir ki; tûl-i emelin iki sebebi vardır: Birisi dünyalıklara ve dünya zevklerine karşı aşırı düşkünlük. İkincisi; cehâlet. Yani dünya hayatının anlamını bilmemek, ahireti unutmaktır.

İnsan bazan gençliğine güvenir, ölümü uzak görür. Halbuki ölümün kime ne zaman geleceği bilinmez.

Müslümana tavsiye edilen tıpkı nefis, hırs ve tamah gibi tul-i emelini kontrol altında tutması ve bunları hayat imtihanını kazanmak, dünya dmutluluğunu sağlayacak şekilde kullanmasıdır.

 

7-Hasedi terk huzurun sebeplerinden biridir:

Hased olumsuz anlamda kıskançlık, çekememezliktir. Kavram olarak; başkasının elinde olan nimetin onda olmasını istememektir, ya da o nimetin onun elinden gitmesini istemektir. Hased başkasındaki nimeti çekememezliktir.

Haset eden, kendisinde aynı nimet olsa bile, başkasının elindekini gözünde büyütür, kendinde olanı küçümser, sonra da o nimet onda niye var diye dövünür durur.

Bundan dolayı sıkılır, huzursuz olur, içi daralır. Kıskandığı kimseye tuzak kurmaya, onun elindekini gitmesi için işler çevirmeye başlar.

Şeytanın insana hesed ettiğini biliyoruz. Bazı insanlarda da bu habis huyu bilen Rabbimiz Felak Sûresini indirdi. Müslümanlar hem hasedçilerin şerinden, hem de kendi içlerinde belirebilecek hased duygusuna karşı Euzü ile ve Felak Sûresi ile Allah’a sığınırlkar, O’ndan yardım isterler.

Hased en önemli ilacı Allah’ın taksimine razı olmak, Allah’ın eşyaya koyduğu kanunları iyi anlamak ve bol bol Felak sûresini okumaktır.

Hikâye bu ya;

“Adamın birisi koşa koşa Nasreddin Hoca’ya gelir ver heyecanla:

-Hocam hocam!

-Ne var? Adam sokakta giden birisini göstererek;

-Bak bak, birisi elinde bir tepsi baklava ile gidiyor. Hoca aldırmaz ve omuzunu silkerek;

-Bana ne” der. Adam üsteler;

-Ama Hocam! bak baklava sizin eve doğru gidiyor. Hoca taşı gediğine koyar:

-O zaman sana ne, be köftehor?”

Peygamber (sav) bir hadiste hasedi olumlu anlamda kullanıyor.

Abdullah İbni Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “(İslamda) hased yoktur, yalnız iki kişiye hased edilebilir: Biri, Allah'ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse, diğeri, Allah'ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse." (Buhari, Zekat/5 no:1409. İlim/15 no: 73)

Buradaki hasedeni “gıpta” anlamında kullanıldığı açıktır. Bunun da olumsuz bir tarafı yoktur.

Kıskançlık Türkçe olumlu ve olumsuz iki anlmada kullanılır. Olumlu kıskançlık, kişini mahremini, iffetini, şerefini, değerlerini, kem gözlerden, eele veya dille yapılabilecek saldırlara karşı sakınmasıdır, onlara bir halel gelmesine razı olmamasıdır. Buna Peygamber (sav) “ğayur” demektedir.

Olumsuz anlamda kıskançlık Kur’an’nın hased dediği ve şerrinden kendisine sığınmamızı istediği kötü duygudur. Hased duygusundan uzak kalmak da insana huzur verir, hasedin verdiği sıkıntıdan uzaklaşır.

Hüseyin K. Ece