Login Form

Istatistikler

Gebruikers
136
Artikelen
1588
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
594436

İSLAMİ HAYATIN İNŞASINDA NAMAZ ve HİKMETLERİ

Namazın inşa edici rolü hakkında dersler

Hüseyin K. Ece

Beytu’s-Selam-Duisburg

9 Ekim-11 Aralık 2011

 

İSLAMİ HAYATIN İNŞASINDA NAMAZ ve HİKMETLERİ

-Namazın, abdestin, namazın rükünlerinin, namaz dualarının hikmetleri, hatırlattıkları, namazın islâmî hayatı inşa rolü, güzel ahlâka etkisi.-

 

BİRİNCİ DERS

9.10.2011

1-Mü’minlere namaz kılmak yakışır

2-Namaz ikame edilir

3-Namaz, salattır

4-Namaz, büyük buluşma

5-Namaz, kötülüklerden alıkoyar

6-Namaz, en büyük zikirdir

7-Namaz, en büyük şahittir,

8-Namaz, ahlak ve edep öğretir,

9-Namaz, ibadetlerin toplamıdır,

1-     Mü’minlere namaz kılmak yakışır

Bekara

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {3}

Tevbe

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَـئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {71}

Mu’minun

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ {1} الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ {2}

 

2-     Namaz ikame edilir; 14 ayette وَأَقِيمُواْ kalıbıyla geliyor.

Bekara

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ {43}

Nisa

فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ اللّهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلَى جُنُوبِكُمْ فَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْ فَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَاباً مَّوْقُوتاً {103}

Hac

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ {78}

Rum

مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ {31}

 

3-     Namaz, salattır; 60 kadar ayette salat kalıbıyla geliyor. Bunların 32

tanesinde قام fiil kökünden gelen kalıplar kullanılıyor.

Ankebut

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ {45}

Nur

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ {37}

 

4-     Namaz, büyük buluşma

Bu derste namazın fıkhî hükümleri üzerinde değil, bu ibadetin hikmetleri ve bize hatırlatttıları, hayatımız üzerindeki etkileri, islami hayatı nasıl ikame ettiği, ahlaka nasıl ettiği üzerinde dutacağız.

Namaz Allah ile buluşmaktır. Elbette bu buluşma mekansal bir buluşma değildir. Allah (cc) zamandan ve mekandan münezzehtir. O’nun huzuruna ibadet etmek üzere çıkmayı mecazi olarak O’nunla buluşmak diye nitelendirmek mümkün.

Allah (cc) ile buluşmak… Hem önemli, hem de ciddi. Bir beşer için olağanüstü ve çok özel... Yaratıklardan bir yaratık olan insanın, kendisini Yaratan’a, kendisinin yaratılmış, O’nun Yaratan olduğunu ve O’nun yegâne nimet verici olduğunu itiraf için huzura çıkması. Ya da bunun için Rabbinden izin istemesi…

Kul Allah’ın davetine icabet ederek O’nun huzurunda kıyama durur. Daha doğrusu ‘divan durur’; saygıyla el bağlar, boyun büker, hürmetle Büyük bir makamın önünde durmaya cesaret eder. Hem ilahî davete karşılık verir, hem de orada Huzurunda durduğu Makam’dan istemeye cesaret eder.

Kulun Rabbine en yakın olduğu an namaz, namaz içinde de secde anıdır. (Müslim, Salat 215, no: 482. Ebu Davud, Salat 152, no: 875)

Zira değerli olan, hiç bir gücün karşısında boyun eğmemesi gereken şerefli insan, sadece ve sadece Rabbinin önünde, O layık olduğu için eğilir. Alnını yere koyar ve sonra der ki: “Yarabbi! Dik ve onurlu yarattığın bu başı, bu kişiliği, bu onuru, işte sadece Senin huzurunda yere indiriyorum. Burada hem nefsime hem de dış dünyaya ilan ediyorum ki bu baş, bu kişilik Sen’den başka hiç bir gücün ününde eğilmez, yere düşmez, alçalmaz.”

Âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik tutarak onurlarının başını dik eylerler.  Secde edenler bilirler ki, Allah’ın huzurunda secde etmemek ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olmaktır. 

İnsan, ister Allah’ın huzurunda isterse bir başkasının huzurunda yere kapansın; onun bu durumu bir itaat ve önünde yere kapandığı şeye mutlak bir bağlılıktır. Secde eden kimin karşısında secdeye kapanıyorsa, o makama karşı sınırsız bir saygı duyuyor, onu en büyük tanıyor, ona en büyük sevgiyi besliyor demektir.

Çünkü insanın kendini en aşağı, en küçük, en güçsüz gördüğü durum, secde halidir. Öyleki kişi, secdede kendini bir hiç olarak görür (kendini zelil sayar) ama karşısında secdeye kapandığı makamı ise en büyük tanır.

Allah’ın  yarattığı organlar O’na şükretmek ve O’na itaat etmek yolunda kullanılmalıdır. Secde, kulun şükrünün en yüksek makamıdır. Kul secde ile itaatın, saygının, ilâhí sevginin, huşû’nun en yücesine çıkar.

Secdenin toprağa yapılması daha efdaldir. Çünkü toprakla secde organları arasında ve yine topraktan yaratılan Âdem’le, yani Âdem’in şahsında Allah’a yapılan secde arasında tatlı bir bağlantı vardır. Toprağın sahibinin huzurunda, topraktan yaratılan insan, yine bir gün toprağa dönecek olan kul, toprak üzerinde secde eder.

Bu şüphesiz ulvi bir lezzettir, mü’min için Allah’ın bir lütfudur.

Müslüman bu şuurdan hareket ederek, namaz ile bu inanacını ortaya koyar. Her an yalancı güç odaklarınını önünde eğilmeye meyleden nefisi hem bundan alıkor, hem de ona neyin önünde yere kapaması gerektiğini öğretir.

Dışarıdan bakıldığı zaman secde anı kul açısından bir alçalmayı ifade eder. Kişi yavaş yavaş ruku’ ederek, sonra da eğilerek, biraz daha eğilerek yere kapanır. Alnını, yani yüzünü, yani benliğini yere kadar indirir. Alçalır, eğilir, dik duran başını yere dokunan baş haline getirir. İşte bu an kulluk açısından en önemli bir andır. Müstesna bir sahnedir. Zira zaten namazda Allah ile makam açısından buluşmaya çalışan insan, bütün benliği Allah’ın huzurunda yere indirmiş, ben aslında buyum, yok gibiyim, haddimi biliyorum demiş ve teslim olmuştur. Bu aynı zamanda dil ile söylenen şehâdetin akıl, his, idrak, şuur ve beden ile söylenmesi, ortaya konulmasıdır.

 

5-     Namaz, kötülüklerden alıkoyar

Ankebut

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ {45}

Hud

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء إِنَّكَ لَأَنتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ {87}

Maide

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {90} إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ {91}

 

6-     Namaz, en büyük zikirdir ve yardım sebebidir

Taha

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي {14}

Bekara

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ {152} يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ {153}‏

 

7-     Namaz, en büyük şahittir,

Yasin

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ {65}

 

8-     Namaz, ahlak ve edep öğretir,

Fatır

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ {18}

Meryem

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيّاً {59}

9-     Namaz, ibadetlerin toplamıdır,

 

 

 

İKİNCİ DERS

16.10.2011

 

10-Büyük buluşma için abdest

a-Abdestin hikmeti

b-Kur’an’da Abdest

c-Hadislerde abdestin faziletleri

11-Abdest nedir?

a-Abdest bir iman tazelemedir.

b-Abdest fiili şehâdettir.

c-Abdest aynı zamanda bir zikir halidir.

d-Abdest nûrdur. 

e-Abdest her açıdan tahârettir ve tahâret bilincidir.

f-Abdest samimiyettir

g-Abdest İslâm’ın sembollerindendir.

12-Abdest; Peygambere kardeş olmak

 

 

10- Büyük buluşma için abdest

Abdest önemli bir buluşma için bir ön hazırlıktır.

Abdest almak; ben Rabbimle buluşmaya gideceğim, hazırlık yapıyorum. Hem bedenen hem de ruhen demektir.

Zira bu buluşma sıradan bir buluşma değil, insan/beşer ile en Yüce Rabbin, mahiyeti anlatılamıyacak bir makamında buluşmasıdır.

Allah (cc) zayıf, hakir, hatalı, günahkâr, biraz nankör, dik kafalı, unutkan, teşekkür bie etmeyi beceremeyen, arada sırada böbürlenen, kendini bir şey zanneden, ben de bir şeylere sahibim diye ham hayale kapılan, bu dünyada asıl ev sahibinin evinde misafir olduğunu aklından çıkaran, evi sahiplenmeye çalışan, acayip bir mahluk olan insanı huzuruna kabul ediyor. Bu bile ona değer verdiğinin göstergesidir.

Bu ciddi ve olağanüstü buluşmaya rastgele gidilmez. İnsanların bildiği dış görüntü ile de gidilmez. Döküntü bir kıyafetle, kirli ve dağınık gidilmez. Madden ve manen temizl olmadan gidilmez. Kapı çalınmadan, izin istenmeden, boyun bükmeden, hürmet göstermeden gerçekleşmez.

Bu buluşmaya özel bir hazırlık gerekir. Mütevazi ama anlam yüklü. Basit ama olağanüstü heyecanlı bir hazırlık. Rabbi ile bulusmak isteyen mü’min hem maddeten hem manen, hem bedenen hem de niyet olarak bu buluşmaya hazır olmalıdır. Kendini bu ciddi ve buüyük buluşmaya hazırlamalıdır.

Abdest bu buluşmanın ön hazırlıklarindan bir tanesidir.

Abdest, hem bedenen hem de ruhen bir temizlik, arınma ve saflaşma amelidir.

Kişinin önünde niyet ettiği bir ameli bir hedefi vardır, abdest onun bu konuda samimi olduğunu gösterir. Ben rabbimle bulaşacağım, işte hazırlığımı O’nun istediği ve O’na yaraşan biçimde yapıyorum demektir.

Allah (cc) kullarına huzuruna gelmek istediği zaman, nasıl geleceğini öğretti. Abdest almak bunların en önemlisidir.

Bu buluşma insanlar arasındaki buluşmaların hiç birine benzemediği gibi, hazırlığı da kendine mahsustur.

Samimi bir niyet, olabildiğince mahviyyet hali, olabildiği kadar mutevazi, olabildiği kadar boyun bükük, olabildiği kadar uzak meşguliyetlerinden azade…

Abdest dışarıden yüzleri kolları ve ayakları yıkamak gibi görünse de bünyesinde pek çok faydayı, hikmeti ve hedefleri barındırır.

Burada abdestin sağlık ve maddi faydalarından bahsetmeyeceğim. Onu bu konuda araştırma yapmış uzmanlar benden iyi anlattılar/anlatırlar. Ben daha çok abdesttin hatırlatıklarına, daha doğru abdest alan bir müslümanın abdest ile neleri düşünmesi gerektiğine değinmek istiyorum.

 

11- Abdestin hikmeti

Übey ibnu Kâ’b’ın (ra) anlattığına göre Peygamber (sav) bir defasında su istedi ve abdest aldı. Abdest organlarını birer defa yıkadı. Sonra dedi ki: “Bu abdestin en asgarisidir. Ya da bu kendisiyle namazın caiz olabileceği bir abdesttir” dedi. Sonra tekrar abdest aldı. Abdest organlarını ikişer defa yıkadı ve buyurdu ki: “Bu, Allah’ın kendisine iki misli sevap vereceği abdesttir.” Sonra tekrar abdest aldı. Abdest azalarını üçer defa yıkadı ve dedi ki: ”Bu da benim ve benden önceki peygamberlerin abdestidir.” (İbni Mace, Tahâret 47, no: 420.  Bir benzeri 429 nolu hadis)

 İlâhî va’di tamamlamak üzere gelen son din İslâm (3 Mâide/3), önceki peygamberlere gelen pek çok hükmü aynen devam ettirdi, ya da bozulmuş ise aslına çevirerek İslâm ümmetine uygun gördü. Nitekim oruçla ilgili âyette bunu açıkça görüyoruz. Oruç, önceki ümmetlere farz kılındığı gibi İslâm ümmetine de farz kılınmıştır. (2 Bekara/183)

Yukarıdaki hadise göre önceki peygamberler zamanında da abdest vardı ve onlar da ibadetlerini abdestle yapıyorlardı.

Abdest, öncelikle namaz için gerekli olan bir maddi ve manevi temizliktir.

Arapça’da abdestin karşılığı ‘vudu’dur. Bu da sözlükte güzellik ve temizlik anlamına gelir. (Lisanu’l-Arap, 15/228)

Vudu’ kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Abdest, Farsça’daki âb(su) dest (el) kelimelerinin birleşiminden meydana gelir.

Fıkıhta, abdeste tahâret-i suğra (küçük temizlik), gusûle tahâret-i kübra (büyük temizlik) denir. Abdest aslmayı gerektiren hallere hades-i asğar (küçük kirlilik), gusûl yapmayı gerektiren hallere de hades-i ekber (büyük kirlilik) adı verilir.  (DİA, Abdest mad. 1/68)

 

12- Kur’an’da Abdest

Kur’an’da bir âyette abdestten bahsediliyor.

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsi birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (Maide/6) 

Bir ayette ise teyemmumden bahsediliyor. Burada da abdeste isaret ediliyor.

“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse, yahut kadınlara dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” (Nisa/43)

 

6-     Hadislerde abdestin faziletleri

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Resûlüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Allah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri size söylemiyeyim mi?''

"Evet ey Allah'ın Resülü, söyleyin!'' dediler. Bunun üzerine saydı: "Zahmetine rağmen abdesti tam almak. Mescide çok adım atmak. (Bir namazdan sonra diğer) Namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır. İşte bu ribâttır." (Müslim, Tahâret 41, no: 251. Muvatta, Sefer 55. Tirmizi, Tahâret 39, nO. 52. Nesâi, Tahâret 106, no: 107)

 

Ukbe İbnu Âmir (R.a) anlatıyor: "Üzerimizde develeri gütme işi vardı, (bunu sırayla yapıyorduk.) (Bir gün) gütme nöbeti bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra ben çıkarıyordum. (Birgün, nöbetimden dönüşte) Resülullah'a (sav) geldim, ayakta halka hitabediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:

"Güzelce abdest alıp, sonra iki rek'at namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki kendisine cennet vâcib olmasın!" (Bunları işitince kendimi tutamayıp:) "Bu ne güzel!'' dedim. (Bu sözüm üzerine) önümde duran birisi:

"Az önce söylediği daha da güzeldi!'' dedi. (Bu da kim? diye) baktım. Meğer Ömer İbnu'l-Hattâb'mış. O, sözüne devam etti:

"Seni gördüm, daha yeni geldin. Sen gelmezden önce şöyle demişti:

"Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühü. (Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Resûlüdür)" derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer."

Ebu Davud'un rivayetinde "...abdesti güzel yaparsa..." denmiştir.  Tirmizî'nin rivâyetinde "....resûluhu (Allah'ın ... Resûlü)" kelimesinden sonra "Allah'ım, beni tevbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl" duası da vardır. (Ebu Davud, Tahâret 65 mo: 169. Tirmizi, Tahâret 41 no: 55. Nesâî, Tahâret 109, no: 148)

 

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Resûlüllah (sav) buyurdu ki: "Mü'min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar." (Müslim, Tahâret 32, no: 244. Muvatta, Tahâret 31. Tirmizi, Tahâret 2, no: 2)

 

Hz. Osman (R.a) anlatıyor: "Resülullah (S.a.v) buyurdular ki: "Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa hataları vücudundan tırnak diplerine varıncaya kadar çıkar dökülür.''

Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: "Hz. Osman (R.a) abdest aldı ve dedi ki:  "Ben Resülullah (S.a.v)'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm: "Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibadet) olur." (Buhari, Vudu’ 25. Müslim, Tahâret 8 no: 229)

Amr İbnu Abese es-Sülemi (ra) anlatıyor: "Resûlüllah (sav) buyurdu ki:

"Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve sümkürürse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür.

Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalın(ın bittiği yerin) etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür.

Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uçlarından dökülür gider.

Sonra başını meshedince, başının günahları saçın etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider.

Sonra kalkıp namaz kılar, Allah'a hamd ve senâda bulunur, O'na layık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah'tan başkasını(n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır." (Müslim, Müsâfirin 294 no: 832)

 

Abdullah es-Sunâbihi (R.a) anlatıyor: "Resülullah (S.a.v) buyurdu ki: "Mü'min kul abdest aldıkça mazmaza yaptı mı (ağzını yıkadı mı) günahlar ağzından çıkar. (Burnunu sümkürdü mü) günahlar burnundan çıkar, yüzünü yıkadı mı günahlar göz kapaklarının altına varıncaya kadar yüzünden çıkar. Ellerini yıkadı mı günahlar tırnak diplerine varıncaya kadar ellerinden çıkar. Başını meshetti mi, günahlar kulaklarına varıncaya kadar başından çıkar. Ayaklarını yıkadı mı, günahlar ayak tırnaklarının altına varıncaya kadar ayaklarından çıkar. Sonra mescide kadar yürümesi ve kılacağı namaz nafile (bir ibâdet) olur.'' (Muvatta, Tahâret 30. Nesâi, Tahâret 35. İbnu Mâce, Tahâret 6 no: 283)

 

Ebu Ümâme el-Bâhilî anlatıyor: "Amr İbnu Abese’yi (ra) dinledim, diyordu ki: "Resûlüllah’ (sav): "Abdest nasıl alınır?'' diye sordum. Şöyle açıkladı:

"Abdest mi? Abdest alınca şöyle yaparsın: Önce iki avucunu tertemiz yıkarsın. Sonra yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini yıkarsın. Başını meshedersin, sonra da topuklarına kadar ayaklarını yıkarsın. (Bunları tamamladın mı) bütün günahlarından arınmış olursun. Bir de yüzünü Aziz ve Celil olan Allah için (secdeye) koyarsan, anandan doğduğun gün gibi, hatalarından çıkmış olursun.''

Ebu Ümâme der ki: "Ey Amr İbnu Abese dedim, ne söylediğine dikkat et! Bu söylediklerinin hepsi bir defasında veriliyor mu?

"Vallahi dedi, bilesin ki artık yaşım ilerledi, ecelim yaklaştı, (Allah'tan ölümden çok korkar bir haldeyim), ne ihtiyacım var ki, Allah Resûlü hakkında yalan söyleyeyim! Andolsun söylediklerim, Resûlüllah’dan (sav) kulaklarımın işitip, hafızamın da zabtettiklerinden başkası değildir." (Müslim, Müsâfirîn 294 no: 832.  Nesâî, Tahâret 108. Bu hadis, Nesâî'nin metninden alınmadır. Amr İbnu Abese’nin (ra) müslüman oluşunu anlatan uzunca bir hadisin son kısmıdır.

 

İbnu Ömer (ra) anlatıyor: "Resûlüllah (sav) buyurdu ki: "Kim abdestli olduğu halde abdest tazelerse, Allah bu sebeple kendisine on (misli) sevab yazar.” (Tirmizî, Tahâret 44, no: 59)

 

Ebu Hüreyre (R.a) anlatıyor: "Resülullah (sav) buyurdular ki: "Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın."  

Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: "Ebu Hüreyre (R.a) abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: "Ben Resulullah'ın (sav), "Ümmetim Kıyamet günü (abdest uzuvlarındaki) parlaklıkla gelir..." Gerisi yukarıdaki gibi devam ediyor.

Müslim'in diğer bir rivâyetinde şöyle denmiştir: "Resûlüllah (sav) "...Mü'minin zineti, abdestin yükseldiği yere kadar yükselir..." buyurdu. (Buharî, Vudu’ 3; Müslim, Taharet 34, 35, 40, no: 246, 250. Nesâî, Tahâret 110. Bir benzeri; Müslim 1/218

 

Said İbnu'l-Müseyyeb (ra) anlatıyor: "Ensardan biri ölmek üzere idi. Dedi ki: "Size bir hadis rivayet edeceğim. Bunu da sadece sevap ümidiyle yapacağım. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim, şöyle buyurmuştu:

"Biriniz abdest alır ve abdestini güzel yapar sonra da namaza giderse, sağ adımını her atışta, bu adım sebebiyle Allah mutlaka ona bir sevap yazar; sol adımını attıkça da her seferinde mutlaka bir günahını döker. -Öyleyse (mescide) yaklaşsın veya uzaklaşsın- mescide gelir ve cemaatle namazını kılarsa mağfirete mazhar olur. Mescide geldiğinde namazın birkaç rek'ati kılınmış; birkaç rek'ati kalmış ise yetiştiğini cemaatle kılıp, kaçırdıklarını da tamamlamışsa, keza mağfirete mazhar olur. Eğer mescide geldiğinde namazı kılınmış bulur ve tek başına tamamlarsa yine mağfirete mazhar olur." (Ebu Davud, Salat 51, (563).

 

Ebu Malik el-Eş'ari (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sav) buyurdu ki:  "Abdest imanın yarısıdır. Elhamdülilllah mizanı doldurur; sübhanallah velhamdulillah arz ve sema arasını doldurur; namaz nurdur; sadaka bürhandır; sabır ziyadır; Kur'ân ise lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini satar; kimisi kurtarır, kimisi de helâk eder." (Müslim, Taharet 1, (223); Tirmizi, Da'avat 91, (3512); Nesai, Zekat 1, (5, 5-6).

 

"İnsan uyuduğu zaman şeytan onun boynuna üç düğüm atar Kişi uykudan uyandığında oturup besmele çekince bu düğümlerden biri çözülür Kalkıp abdest aldığında ikincisi, iki rekat namaz kıldığında ise üçüncüsü çözülür Böylece kul dinç ve kalbi huzurlu sabaha çıkar Aksi halde tembel ve berbat bir halde güne başlar[Buharî, teheccüd,12; Müslim, müsafirin, 207; Ebû Dâvud, tatavvu', 17; İbn Mâce, ikâme, 174)]

 

7-     Abdest nedir?

-Abdest bir iman tazelemedir.

Müslüman iman ettiği için, ibadet etmek üzere kendisine abdest emredildiği için abdest alır. Her bir ibadet imanın isbatı, pekiştirilmesi, sağlamlaştırılmasıdır. Abdest alan mü’min adeta, işte imanım bunu gerektirir der.

 

-Abdest fiili şehâdettir.

Abdest uzuvlarını yıkayarak fiilen şehâdet getirmiş. abdestimi imanıma, imanımı da abdestime şahit tutuyorum demiş olur.

 

-Abdest aynı zamanda bir zikir halidir.

Allah adıyla, ibadet yapmak üzereü ya da Peygamberin tavsiyesine uyarak abdest alan mü’min, Allah’ı hatırlıyor demektir. Abdsetli olduğu sürece Allah’ı unutmaz. Ya da günah olna bir şeyi yapmak üstediği zaman abdestli olduğu aklına agelir. Allah için abdest almıştı. Şimdi o abdest sahibine Allah’ı ve O’nun yüce huzurunu hatırlatır.

O yüzden büyüklerimiz sürekli abdetli yaşamayı, evden çıkarken abdestli çıkmayı, tuvalet ihtiyacından sonra imkan varsa hemen abdest almayı tavsiye ederler.

 

-Abdest nûrdur. 

Peygamber (sav) abdestli iken tekrar abdest almayı nur üstüne nur diye niteliyor. Bu demektir ki abdest bu hayatta mü’mine manevi ışık saçar, kıyamette ise parıltıcı bir şekilde gelmesine sebep olur.

Nitekim, insan yaşlanınca yüzündeki buruşuklar artar. Yüzü kırış kırış olur. Bu hâle bazıları çirkinlik diyebilir. Ancak namaz kılan mü’minler ne kadar ihtiyarlarsa ihtiyarlaşsınlar, ne kadar yüzleri buruşursa buruşsun, yüzlerinde nûr vardır. Dikkatle bakan,  basiretle bakan bunu görür, hisseder. Onların yüzlerinin derinliklerinde saklı olan bu güzellik elbette diğer ibadetlerin yanında abdesttir, abdestin izleridir.

 

-Abdest her açıdan tahârettir ve tahâret bilincidir.

Arapça’da taharet her türlü z anlatır. Türkçe’de hem tahâreti hem temizlenmek kelimelerini kullanırız. Türkçe konuşan müslümanlar abdest için yapılan temizliğe ‘tahâret’ demişler. Daha doğrusu ibadet olan temizliklere ‘tahâret’ diğerlerine normal temizlik derler. Taharetlenmek aynı zamandan büyük ve küçük tuvaletten sonraki temizlenmeyi de ifade eder.

Abdest alan bir mü’min öncelikle bu taharetini yapmalı. Tuvaletten sonra dinen geçerli sayılan tahâreti yapmayan veya cünüplükten temizlenmeyen müslümanın abdesti olmaz.

Abdestli olan kimse hem bu açıdan temizdir (tahâretlidir), hem de abdestini koruduğu sürece temizdir (tahâret üzeredir).

Abdestin, en azından abdest uzuvlarının yıkanması açısından maddi bir tâharet (temizlik) olduğunu tekrar hatırlayalım.

Suyun az olduğu ve az kullanıldığı çölün ortasında gelen İslâmın, ibadet için abdesti şart koşması, guslü emretmesi, her şeyin temiz tutulmasını istemesi ve suyu temizleyici olarak nitelemesi dikkat çekicidir. Bu kendi mensuplarına hem tahâret bilincini kazandırmak, hem da hayatın ortasına suyu koymalarını sağlamak  içindir.

 

-Abdest samimiyettir

Abdest mü’min ile Rabbi arasındadır. Bir kimsenin abdestli olup olmadığını kulun kendisi –eğer unutmadıya- bilir, bir de Allah (cc) bilir. Namaz kılmaya kalktığı zaman abdest almaya bizzat kendi karar verir. Hiç kimse onun abdestini kontrol edemez.

Şuurlu veya azıcık imanı olan bir müslüman asla abdestsiz namaz kılmaya kalkışmaz. Bir şekilde abdesti bozulursa, hemen yenisini almaya gider.

Bu da kulun Allah (cc) karşısındaki samimiyetidir.

 

-Abdest öfkeyi control altına alır

Rasulüllah (sav) aşırı kızgın ve öfkeli insanlara abdest tavsiye ediyor. Öfke ateş gibidir, ateşi de ancak su söndürür.

 

-Abdest İslâm’ın sembollerindendir.

Kur’an, Allah’ın şiarlarına saygı gösterilmesini emreder. (22 Hac/32) Bunlar aynı zamanda İslâmın sembolleridir. Dünyada hiç bir din mensubu müslümanlar gibi abdest almaz. Abdest müslümanlara mahsusutur. Bir yerde abdest alan bir kimse gördüğümüz zaman onun müslüman olduğuna hükmederiz. Tıpkı ezan gibi, hac gibi, kurbanlık hayvanlar gibi, namaz gibi, tesettür ibadeti gibi.

Abdest almak bu açıdan bir kimlik kabulü ve o kimliği ortaya koyma şuurudur. 

 

8-     Abdest, Peygambere kardeş olmak

Kur’an şöyle diyor.

Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine

lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler,  şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (4 Nisa/69)

Peygamberlere, hakikete hayatıyla şahitlik yapanlara, her zaman erdemli

davrananlara arkadaş olmak… Ki onlar ne güzel arkadaştırlar.

Ya da bir peygambere komşu olmak. Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz.

İbrahim’e… Ya da Hz. Muhammed’e (sav) komşu olmak. Peygamberlere, son peygamber Hz. Muhammed’e arkadaş (rafîk) olmak…

Bunun da ötesinde Hz. Muhammed’e kardeş olmak. O’nun Havz’ın başında

onunla buluşmak. Ne kadar güzel…

Kim bu şerefe nail olacak? Abdest alanlar. Abdesti niçin aldığının farkında olanlar. Abdestle yapılabilecek ibadetleri hakkıyla yapanlar. Bütün bir ömrü abdestliymiş gibi, Allah’ın murakebesinde altında, temiz, ağır başlı, tevazu ile ve istenen bir mü^min olarak yaşayanlar.

Yani hayatına abdest aldıranlar…

İşte onlar bu mükâfata, bu müstesna ödüle, bu hesapsız karşılığa, bu kalpleri

heyecanlandıran buluşmaya kavuşacaklar.

Çok hoş, çok güzel bir müjde… Nasıl mı? İşte şu hadis te geçtiği gibi.

Ebu Hureyra (ra) şöyle anlatıyor: Rasûlüllah (sav) mezarlığa geldi ve şöyle dedi:

“es-Selâmü aleyküm, ey bu diyarın müslüman sakinleri! İnşaallah biz de sizin arkanızdan geleceğiz. Ümit ediyoruz ki kardeşlerimizi görürüz.”

Orada olanlar sordular: “Bizler senin kardeşlerin değil miyiz ey Allah’ın Rasûlü?”

“Siz benim sahabelerimsiniz, kardeşlerimiz sonradan gelecek” diye cevap verdi. Onlar;

“Henüz görmediğiniz bu sonradan gelecek olan kardeşlerinizi nasıl tanıyacaksınız ey Allah’ın Rasûlü?” Peygamber;

“Sizden birinizin alnı aşkar, ayağı sekili cins bir atı olsa, onu diğer atlar arasında tanıyamaz mı?” Sahabeler;

“Elbette tanır” dediler. Peygamber (sav);

“İşte böyle, onlar alınlarında ve ayaklarında abdestin nişanı olduğu halde gelirler. Ben onlardan önce Havz’ımın başına gideceğim. Bazıları şaşkın develer gibi Havz’ın başından uzaklaşacaklar. Ben onlara, “Haydi gelin, haydi gelin” diye sesleneceğim. “Onlar senden sonra (tabliğ edileni) değiştirdiler” denilecek. Ben de o zaman; “uzak olun, uzak olun” diyeceğim.” (Müslim, Tahâret 39, no:249. Bir benzeri İbni Mace, Züd 36, no:4302. Nesâî, Tahâret 110, no:150)

Peygamber (sav), kendisinden sonra gelecek olan Peygamber’i görmedikleri halde ona ve onun getirdiklerine iman edip, iman ettikleri esasları samimiyetle yerine getiren müslümanlara kardeşlerimiz diyor. Onları tebcil ve iltifat ediyor.

Görüldüğü gibi Peygamber (sav) onları abdestin yüzlerinde bıraktığı izden tanıyacak. Onlar kıyamet günü abdest azaları ay gibi parıldayarak gelilrler. Karanlık bir gecede dolunayın parıltısı gibi.

Ağıza su verirken şöyle dua edilir: “Yarabbi! Bana Peygamberinin (sav) havzindan öyle bir su ihsan buyur ki, ondan sonra hiç susuzluk duymayayım.”

Peygamberi seven, hayatının onun sünnetiyle yaşamaya çalışan, ahirette ona yakın olmayı isteyen müslüman, elbette onun Kevser Havuzundan, onun ellerinden su içmek isteyecektir.

Ne muhteşem olur... Onun mübarek ellerinden su içmek… Bir daha susuzluk duymamak üzere…

Yani ab-ı hayat içmek... Hani insanlar asırlardan beri ab-ı hayat’ı (can suyunu) arıyorlardı ya...

İşte onlara hayat suyu. Ab-ı hayatı bulmak isteyenler, abdestli yaşasınlar.

Yani abdestle birlikte, insanı her türlü kötülükten koruyan namazı hakkıyla kılsınlar, müslümanca yaşasınlar, inandıkları dini hayatlarına hakim kılsınlar. İmanlarını yüreklerinde iktidara getirsinler. Gerisi kolay.

 

Hac, umre veya Kur’an okumak için abdest alan için de aynı şey geçerlidir. Değil mi Beytullah’ın etrafında tavaf yapmak tıpkı namaz gibi bir ibadetti. Allah’ın benim evim diye nitelediği kutsal binanın yanında olmak, O’nunla manen buluşmak değil midir? Bu buluşmanın da rastgele olmaması gerekir.

Kur’an okumak bir anlamda Allah’la konuşmak, O’na yakın olmaktır. Bu yakınlığın abdest ile olması daha güzel, daha etkileyici, mü’minin saygısını ve ciddiyetinin daha da artırıcıdır.

Müslümanan bu önemli buluşmalara bedenen, kalben ve hissen hazır olmalıdır.

 

 

ÜÇÜNCÜ DERS

23.10.2011

 

13-Namaza bedenen hazırlık

14-Namaza kalben hazırlık

a-Niyet;

b-İnabe,

c-Ta’zim

d-Huşu’

e-Şuur

14-Namaza hissen hazırlık

a-Heyecan

b-Merak

c-Umit

15-Abdest azalarını yıkamanın hikmetlei

a-Elleri yıkamanın hikmetleri

b-Ağıza su vermenin hikmetleri

c-Buruna su vermenin hikmetleri

 

9-     Namaza bedenen hazırlık

Müslüman namaza bedenen de hazırlanır.

Bunun için elbiselerini temizler, ya da temiz elbise giyer. Her türlü

necasetten, hadesten temizlenir. Namaz kılacağı yeri temiz yerden seçer. İmkanı varsa mescitlere gider. İmkanı yoksa tam namaz vaktinde bulunduğu yerde, uygun bir mekanda namaza durur.

“… Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bekara/222)

 

10- Kalben hazırlık

 

a-     Niyet;

Müslüman meşru olan her ameline besmele ile başladığı gibi, her ibadetine de niyetle başlar. (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1. Müslim, İmare, 155.  Ebu Davud, Talak, 11)

Niyetle başlamak hem ibadeti şuurla yapmaya başlamak, hem de Allah rızası için yapmak anlamına gelir.

           

b-     İnabe,

İnabe; tövbe edip günahlardan dönmek, yönelmek demektir. İşlenen küçük ya da büyük günahlardan pişmanlık duyup bu günahları işlemeye tövbe edip Allah’ın  yoluna dönmek, halktan Hakk'a yönelmek anlamında kullanılan bir kavramdır.  

İnabe kavramı, Kuran-ı Kerim’de de geçmektedir.

“şeytanî güçlere kulluk yapma [eğilimin]den kaçınanlara ve Allah'a yönelenlere [öteki dünya için mutluluk] müjdeleri vardır. Öyleyse bu müjdeyi kullarıma ver;

O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler,sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (Zumer/17-18)

İnabe, tevbenin bir ileri derecesidir. Tevbe insanın görünür günahlarından kaçması, inâbe ise içindeki kusurlarından kaçıp Allah’a dönmesidir.

İnabe; Nefsin zahirde tevbe ile düzelmeye döndüğü gibi, sırrın da ((iç alemin, gönlün) salaha (iyi hâle) dönmesidir.

Müslüman abdestle kalbiyle, dikkatiyle, niyetiyle, hatta bedeniyle Allah’a yönelir.

c-     Ta’zim

Rukû’da bir, üç, beş veya yedi defa “Sübhâne Rabbiye’l-azîm- Âzîm olan Allah Sübhandır, noksan sıfatlardan müzennehtir” deriz. Bu Allah’ı her şeyden daha büyük, bir başka deyişle O’nu azametli bilmek, O’na karşı saygılı olma ifadesidir. Bu Allah’ı ta’zîmdir, O’nu ululamadır, O’ndan başka daha büyük ve azamatli varlık tanımamaktır.

Secdedeki Sübhâne Rabbiye’l âla, insan algısına göre Allah’ın yüceliğini ve yukarıya doğru büyüklüğünü, O’nun azîm oluşu da varlığı kaplayacak şekilde hem genişlemesine, hem de hakimiyet açısından her şeyden büyük oluşunu anlatır.

Kulun Rabbine karşı saygılı olduğu hâl, secde hâlidir. Secde edenler, Allah’ı hakkıyla ta’zim etmiş olurlar.

Abdest bu hâle bir hazırlıktır.

Namaz ise bu duygunun zirvesidir. Namaz kılan bir müslüman, Rabbini azîm (büyük) bilir. O büyüğe olan saygısını fiilen göstermek üzere ibadet etmeye niyet eder ve bunun için de abdeste kalkar.

 

d-     Huşu’

İnsan idrakinin ötesinde olan Allah’tan ta’zimle, O’na saygı duyarak korkmak  Kur’an’da ‘haşyet’ terimiyle anlatılıyor.

Haşyet, korkulan şeyi bilerek saygı ile birlikte, içi titreyerek korkmak  demektir. ( R. Isfehâní, Müfredât, s: 213)

Haşyet; sürekli Allah’ın  (cc) huzurunda olmanın bilincidir.          

Haşyet, marifetle (tanıma-idrak) ile birlikte ortaya çıkan bir korku türüdür. Allah (cc) bilinmez ve insanın gözüne görünmez. Bilen, bilinenden daima üstündür. Bu gerçeği bilenler Rablerinden ‘haşyet’ duyarlar. 

‘Havf’ harekete geçme, ‘haşyet’ ise derlenip toparlanma ve sakinleşmedir. Mesela, korkunç bir tabiat olayını gören kimsenin iki durumu olur: Birincisi ondan korkma halidir. İkincisi ise o olayın kendine zarar vermemesi için tedbir alması veya bir yerde karar kılmasıdır. İşte bu durum ‘haşyet’ halidir. Kişi o olay karşısında korkudan sonra onun tehlikesini anlamış ve ondan korunmak üzere tedbir almıştır.

Huşu’, samimiyetle inanmış müslümandaki bu korkudur. O, Allah’a karşı yaptığı bütün ibadetlerde, özellikle namazda bu hâli yaşamalıdır. Zira o, Allah’ın her an kendisini murakabe ettiğini, O’nun karşısında noksan ve hatalı olduğunu unutmaz.

Kişinin Allah’a karşı duyduğu haşyet-korku’ onda devam eden bir itaate dönüşür. Kalbin bu haline ‘tazarru’ denir. Tazarru’ ve niyaz (yakarma) içinde olan bir kalp organlara etki eder, onları samimiyetle ibadete yönlendirir.

Abdest alan bir müslüman bu hali daha namaza başlamadan hisseder. Zira abdest huşu’ ile yerine getirilmesi gereken bir ibadet için hazırlıktır.

 

e-     Şuur

Müslüman ne yaptığının farkındadır. Hem niyetlerinin hem amellerinin. Varlığın şahidi olduğu gibi, varlığının sahibinin de şahididir. Bunu da bilerekü farkında olarak yapar. Kime niçin ibadet ettiği, yani boyun eğip itaat ettiğinin şuurundadır. O ne bedeni hareketler peşindedir, nede kalabalığa uymaktadır. Onun din ve ibaedet tercihi atalar geleneğini msürdürmek, ata kültürünü yaşatmak değil, bilinçli bir inanç seçimidir.

Dolaysıyla o abdest için ayağa kalktığı, abdest alma yerine yöneldiği, besmele ile suyu ellerine dökmeye başladığı zaman ne yaptığını çok iyi bilmektedir. Bilinçle hareket etmektedir. Abdesti ne sadece organ temizliği için yapmaktadır, ne de iş olsun diye.

O, abdestin taşıdığı anlamın farkında olarak, içindeki heyecan ve kıpırtı ile birlikte Büyük Buluşmaya hazırlık yapar.

 

11- Namaza hissen hazırlık

Müslüman namaza bütün duygularıyla hazır olmaldır. Çeşitli açılardan dünya işleriyle meşgul olan duygularını namaza yönelmke, namazda raabbinin huzurunda olduğunu hatırlamalıdır.

a-     Heyecan

Kişi yüksek makamda birisyle karşılaşma fırsatını yakalayınca hem heyacan duyar, hem de merak eder. Acaba ne olacak diye.

Abdest alan bir mü’min biraz sonra Rabbiyle yani insanüstü bir kamamla karşılaşacak. En yüce husura çıkacak. Divan durup teslimiyetini gösterecek, acziyetini bildirip yardım isyteyecek.

Öyle bir kapıyı tıklatacak ki, olağanüstü. Bilinen hiç bir kapıya benzemez. O kapının önünde duracak ve ‘lütfen’ diyecek.

Acaba kapıyı çalabilecek mi? Acaba kabul görecek mi? Acaba bir kabalık yapacak mı? Bütün bu duygular o kapının önünde durana heyecan verir.

Abdest alan bir müslüman bunu düşünür ve aldığı abdeste bu açıdan biraz heyecen katar.

b-     Merak

Her bir namaz, musalli için bir merak kaynağıdır. Oldu mu olmadı mı? Kulluk görevini, edep ve saygısını hakkıyla gösterebildi mi? Kula yakışan tarzda boyun bükebildi, dua edebildi mi diye.

 

c-     Ümit

Abdest alarak Rabbine namaz için yönelen mü’min ümitvardır. O bilir ki

Allah (cc) her duayı kabul eder.

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {60} (Mü’min)

Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır.

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ {156} (A’raf. Mü’min, 4/7)

Kendisinden ümit kesilmemesini ister.

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ {53}  (Zümer)

Kendisine yaklaşanlara o daha çok yaklaşır.

Rasûlullah (sav) Allah’ın (cc) şöyle buyurduğunu söyledi: "... Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri yerine  getirmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü'min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem."(Buhârî, Rikak/38)

Her ibadeti en az onmisli karşılık verir.

مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ {160} (En’am)

 

12- Abdest azalarını yıkamanın hikmetleri

a-     Elleri

Eller, insanın eylemlerinin merkezidir.

Kişi diğer azalarına sahip olduğu gibi ellerine de sahip olmalıdır. El deyince aklımıza pek çok gelir.

Abdestte ellerin yıkanması biraz da elleri nasıl kullanacağımızın eğitimidir. Ya da el ile ilgili eylemlerimiz konusunda sessiz bir hatırlatmadır.

Elleri yıkamak, ellerle işlenen hataları manen yıkamak anlamına geldiği gibi, besmele ile yıkanan ellerle, hayırlı işler yapmaya bir niyettir.

Temiz ellerle temiz/hayırlı ameller...

Temiz ellerle temiz işleri tutmak...

Temiz ellerle kire ve günaha bulaşmamak...

Dahası elleri yıkarken şunlar aklımıza gelmeli:

Bizimkisi gibi olmasa da Allah’ın eli vardır ve o el her elin üzerindedir. (48 Fetih/10) Bütün ellere hakimdir. Öyleyse sahip olduğumuz eller sandığımız gibi alabildiğine serbest ve bağımsız değildir.

 

-      Elinizle tehlikeye atmayınız

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ {195}  (Bekara)

 

-      Ellerinizin kazandığı

لَّقَدْ سَمِعَ اللّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء سَنَكْتُبُ مَا قَالُواْ وَقَتْلَهُمُ الأَنبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَنَقُولُ ذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ {181} ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ {182} (Ali Imran)

-      Konuşan eller

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ {65} (Yasin)

يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {24} (Nur)

 

-      Veren el alan elden daha üstündür.  

(Müsned, hadis no: 5343, 2/92)

-      Elleri yıkarken dua:

“Elhamdu lillâhi'l-lezî ceale'l-mâe tahûren ve ceale'l-islâme nûrâ. “Hamd olsun Allah'a ki, suyu temizleyici, İslamı nur kılmıştır.”

 

b-     Ağıza su vermenin hikmetleri

-Ağız hem beden için rızık yolu. Rızkın helal olması imanla ilgilidir.

-Dil de ağızdadır 

-İman ikrarı dil ile olur.

-Şahitlik dil ile yapılır

-Güzel veya çirkin konuşma dilin faaliyetidir. İnsan dilinin faaliyetlerinden de hesap verecek.

İki dudak arasından garanti vermek

Ya hayır söylemek ya susmak

Şer olarak insanın aklına gelen her şeyi söylemesi yeter

Ma laya’niyi terk ahlak olgunluğudur.

-      Ağıza su vermenin iki anlamı vardır :

*Ağzı maddi ve manevi kirlerden temizlemek,

*Ağıza sahip olmaya söz vermek

Şeyh Rükneddin ; “Dînimiz, mazmaza ve istinşâkı, yâni ağza ve buruna su vermeyi abdestte öne aldı. Böylece; tat mazmaza, koku istinşâk ile gerçekleşir”

 

-      Mühürlenen ağız ;

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ {65}

(Yasin)

-      Ağız yıkarken okunacak dua

Allâhumme's-kinî min havzi nebiyyike ke'sen lâ ezmeu ba'dehû

ebedâ.  Ya Rab! Bana Peygamberinin (sav) havzından öyle bir kase su ihsan buyur ki, ondan sonra hiç susuzluk duymayayım.”

-Misvak kullanırken (yani ağzı yıkamak esnasında)

Allâhümme tayyib nekhetî ve nevvir kalbî ve tahhir a'zâî vahfaz lisânî vemhu zunûbî. Allahım, benim ağız kokumu güzelleştir, kalbimi nurlandır, âzalarımı temizle, lisanımı muhafaza eyle, günahımı sil.”

 

c-     Buruna su vermenin hikmetleri

- Burun da temiz olmalıdır

- Şirk’i necis bilmeli ve kokusundan uzak durmalı

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَـذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {28} (Tevbe)

-Koku almanın ne büyük nimet olduğunu hatırlamalı

-Peygamberin güzel kokuyu sevdiğini ve hikmetini düşünmeli

-Buruna su verirken okunacak dua

Allâhumme lâ tahrimnî râyihate naîmike ve cenânik. “Ya Rabbi!Beni nimetlerinin ve cennetlerinin guzel kokularindan mahrum eyleme.”

 

 

 

DÖRDÜNCÜ DERS

30 Ekim 2011

 

d-Yüzü yıkamanın kikmetleri

e-Kolları yıkamanın kikmetleri

f-Başı meshetmenin hikmetleri

g-Ayakları yıkamanın hikmetleri

h-Abdestten sonra okunabilecek dualar

 

  • Yüzü Yıkamanın Hikmetleri/Ya da yüz yıkanırken şunlar hatırlanmalıdır

-Yüz kimliktir

-Yüz kalbin dilidir

“Küp içindekini dışa sızdırır.”

“Karası karası

Merhamet fukarası

Yusan Aras suyuyla

Çıkmaz yüzün karası”

-Yüz aynadır

-Yüz yöndür

 

-Yüzü Allah’a dönmek

بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُ أَجْرُهُ عِندَ رَبِّهِ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {112} (Bekara)

 

 فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ {30}  (Rum)

 

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ {149}

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ {150} (Ali Imran)

 

وَمَنْ أَحْسَنُ دِيناً مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لله وَهُوَ مُحْسِنٌ واتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفاً وَاتَّخَذَ اللّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً {125} (Nisa)

 

-Hz. İbrahim yönünü Allah’a çevirdiğini söylüyor.

فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَـذَا رَبِّي هَـذَا أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ {78} إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفاً وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {79} (En’am)

 

-Her şe fanidir, Allah’ın zatı hariç. Kur’an bunu ‘yüz’ kelimesi ile ifade ediyor.

وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ {27} فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ {28} (Rahman)

 

-Göz yüzdedir, o da bakmasından ve görmesinden sorumludur.

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً {36} (İsra)

 

-Göze sahip olmak

قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ {30} وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {31} (Nur)

 

-Allah gözleri mühürleyebilir

أُولَـئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ وَأُولَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ {108} (Nahl)

 

-Gözler değil, kalpler kör olur

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ {46}‏ (Hac)

 

-Önemli olan ahirette görenlerden olmak

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى {124} قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيراً {125}‏ قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسَى {126} (Tâhâ)

 

-Kalpler ve gözler Allah’ın tasarrufu altındadır. Onun için mü’minler şöyle dua ederler:

“Ya musarrifel kulube ve’l ebsâr sebbit kalbi alâ dinike.” Ey kalpleri gözleri çekip çeviren Allahım!, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”

 

-Ahirette bazı yüzler siyah bazı yüzler beyaz olacak

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ {106} وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {107}  (Ali İmran)

 

-Bazı yüzler sevinçli bazı yüzler asık olacak

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ {38} ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ {39} وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ {40} تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ {41} أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ {42}‏ (Abese)

“Yüzler var ki o gün parıl parıl, Güleç, sevinçli. Yüzler de var ki o gün tozlanmış. Onları karanlık bürümüş (öylesine üzgün, öylesine dertli). İşte onlar kafirler, Hak'tan sapanlardır.” 

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {26}

وَالَّذِينَ كَسَبُواْ السَّيِّئَاتِ جَزَاء سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَّا لَهُم مِّنَ اللّهِ مِنْ عَاصِمٍ كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِّنَ اللَّيْلِ مُظْلِماً أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {27} (Yunus)

Kötü işler yapanlara da (yaptıkları) kötülüğün aynen cezası verilir. Ve onların yüzlerini bir horluk kaplar. Onları Allah'tan kurtaracak hiç kimse yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalara bürünmüştür. İşte onlar da ateş halkıdır, hep orada kalacaklardır.”

 

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ {1} وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ {2} عَامِلَةٌ نَّاصِبَةٌ {3} تَصْلَى نَاراً حَامِيَةً {4} تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ {5} لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِن ضَرِيعٍ {6} لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِن جُوعٍ {7} وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاعِمَةٌ {8} لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ {9} فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ {10} لَّا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً {11} (Ğaşiye)

Yüzler var ki o gün öne düşüktür, [günahın yükü altında] bitkin düşmüş, [korku ile] sarsılmış, Kızgın ateşe girerler. Kendilerine kaynamış bir gözeden (su) içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yiyecek de yoktur. O da ne semirtir, ne de açlığı giderir. Yüzler de var ki o gün ni'met içinde mutlu, çabaları[nın meyvesini tatmak]tan memnun, harika bir bahçede, boş lakırdı işitmeyecekleri (bir bahçede).”

 

-Ahirette bazı yüzler Rabblerine bakacaklar

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ {22} إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ {23} وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ {24} تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ {25} Kıyame

“Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar, Rablerine bakarken; Yüzler de var ki o gün asıktır. çatırdatan bir felaketin başlarına gelmek üzere olduğunu bilerek.”

 

-Mü’minlerin secde izleri yüzlerindedir:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَاناً سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً {29}‏ (Fetih)

 

-Cennetlikleri yüzlerinden tanınır

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ {22} عَلَى الْأَرَائِكِ يَنظُرُونَ {23} تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ {24} يُسْقَوْنَ مِن رَّحِيقٍ مَّخْتُومٍ {25} خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ {26} Mutaffifin

“İyiler elbette ni'met içindedirler. Divanlar üzerinde oturup bakarlar. Yüzlerinde ni'metin sevinç ve parıltısını sezersin. Onlara, mühürlü, halis bir içecekten içirilir, Ki sonu misktir (içildikten sonra misk gibi kokar). İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.”

 

-      Yüz yıkanırken şu dua okunur:

Allâhümme beyyid vechîke, yevme tebyaddu vücuhun ve tesveddü

vücuh. Allahım! Bazı yüzlerin beyazlanacağı ve bazı yüzlerin de kararacağı günde benim yüzümü ak kıl.”

 

  • Kolları Yıkamanın Hikmetleri

Abdestte kolları yıkamak öncelikle kolları kullanma ahlakını öğretir. Kol yapılacak faaliyetlerin besmele ile yapılması gerektiğini gösterir.

Yıkamaya sağ koldan başlamak, bir işe sağdan başlamaya işaret olabilir.

 Kolları yıkmak aynı zamanda bir işe azmetmeyi sembolize eder. Nitekim zor bir işe kalkışanlar bazen kollarını çemrelerler.

 

-Kollar da eller ile birlikte sorumlu

يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {24} (Nur)

-Bazılarının amel defteri sağından verilecek

يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَأُوْلَـئِكَ يَقْرَؤُونَ كِتَابَهُمْ وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً {71} (İsra)

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيهْ {19}

“Kitabı sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der.  “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum." Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir, Yüce bir cennette, “ (Hakka 19-22)

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ {38} إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ {39} فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءلُونَ {40} (Müdessir)

            -Bazılarının amel defteri soldan verilecek

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ {7} فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً {8} وَيَنقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُوراً {9} (İnşikak)

 

-Sağ ehli meymenetli (işe yarar) insanlardır

وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ {27}

وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ أَصْحَابِ الْيَمِينِ {90} فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ {91} (Vakıa)

ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ {17} أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ {18} (Beled)

-Sol ehli meymenetsiz (işe yaramaz) kimselerdir.

- وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ {19} عَلَيْهِمْ نَارٌ مُّؤْصَدَةٌ {20} (Beled)

-Sağ kol yıkanırken şöyle dua edilir:

“Allâhümme a'tinî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.”  Ya Rabbi! Bana amel defterimi sağ tarafımdan ver benim hesabımı kolay gör.

-Sol kol yıkanırken şöyle dua edilir

“Allâhümme lâ tu'tinî kitâbî bi-şimâlî velâ min verâi zahrî, velâ tuhâsibnî hisâben sedîden.” İlahi! Bana amel defterimi sol tarafımdan ve arka tarafımdan verme. Ve beni şiddetle hesaba çekme.”

-      Başa mesh  vermenin hikmetleri

Başa meshetmek, başın teslimiyetini, yani Allah yoluna baş koymayı ve aklı

yerinde kullanmayı sembolize eder.  

Yürek nereye bağlı ise baş da oraya bağlıdır. Başa mesh veren mü’min

başının sadece Allah’ın hükmüne bağlı ve razı olduğunu ortaya koyar.

Kimileri başlarını batıl hedefler uğruna verirler. Abdest alan der ki, “bu baş feda olacaksa, sadece ve sadece Allah yolunda feda olur.”

 

-Baş meshedilirken okunacak dua;

“Allahümme harrim re’sî ve cildî alen-nar-Allaım cildimi ve başımı cehennemden uzaklaştır.

Allâhumme gassinî birahmetike ve enzil aleyye min berekâtik. Ya Rabbi! Beni rahmetinle yarlığa ve benim üzerime bereketlerinden indir.”

-Kulakları meshetmenin hikmetleri

Kulakları meshetmek ‘dinleme ahlâkını’ sembolize eder.

Yabancı, kirli, batıl ve çirkin sözlerle kirlenen kulakları onlardan

temizlemektir. Günaha götürücü ve saptırıcı davetlere karşı manevi sigorta gibidir. 

Kulağa gelen her sese kulak verenler, onlar arasında seçim yapmayanlar  duyma yeteneğini çöplüğe çevirirler.

Dinleme, duymanın bir sonraki aşamasıdır. Bir ses duyan, ona önce kulak verir, sonra dinler, sonra da anlamaya çalışır.

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَن يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ {17} الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ {18} Zümer

Burada karşımıza ‘dinleme ahlâkı’ çıkıyor. Neye kulak vermeli, nasıl vermeli, sonuçta nasıl davranmalı?

Doğru olan bir şeyi duymak, onu dinlemek anlamına gelmez. Bilakis duyduğu şeyin doğruluğundan/hak oluşundan emin olan kişi onun gereğini yapar.

Burada kulak vermek; anlamak ve itaat etmek, alıp kabul etmek ve gereğini yapmak üzere harekete geçmektir.

إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ {36} (En’am)

“Unutma ki, yalnızca [bütün kalpleriyle] kulak verenler, bir çağrıya cevap verebilirler; [kalben] ölmüş olanlara gelince, [yalnız] Allah onları diriltebilir, sonra da hepsi O'na döneceklerdir.”

وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَن يَشَاءُ وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِي الْقُبُورِ {22} (Fatır)

“ve ne de yaşayan ile [kalben] ölmüş bulunan. Şüphen olmasın ki [ey Muhammed,] Allah dilediğine işittirir, halbuki sen mezarlardaki [ölüler gibi kalben ölmüş]lere işittiremezsin:”

Kulağı mesheden, bir anlamda sözün en güzelini duyup gereğini yapacağına söz verir.

 

-Kulaklar meshedilirken okunacak dua;

Allâhumme'c-alnî mine'l-lezîne yestemiûne'l-kavle feyettebiûne ahseneh. Ya İlahi! Beni, hak sözü işitip de en güzeline uyan kullarından eyle.”

 

- Boyunu meshetmenin hikmetleri

İman aynı zamanda ‘inkıyad’ etmek, yani iman edilenler karşısında boyun bükmek/itaat emek demektir.

Boyunu meshetmek bu inkıyad sözünü yenilemektir.

İman eden boyun başka hiç bir şey karşısında eğilip bükülmez, koyun gibi çekilmez.

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekilmeye gelmez boynum.”

 

-Boyuna meshederken okunacak dua:

“Allâhümme a'tik rakabetî mine'n-nâr. Ya Rabbi! Benim vücudumu cehennem azabından azad eyle.”

-      Ayakları yıkamanın hikmetleri

İnsanın önüne iki yol serilmiştir. Hak-batıl,  Dileyen o yola, dileyen bu yola

gider.

إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً {3} (İnsan)

Kur’an doğru yola ‘sıra-t müstekim, sırat-ı seviyy ve sebilür-rüşd/sebilü’r-

reşad’ diyor. İnsanları da bu yolda yürümeye davet ediyor. Zira insan bir yolcu, hayat bir yolculuktur, hayat anlayışı ise bir yoldur.

 Ayakları yıkamak, onları hem maddi kirlerden ve ayakla işlenen günahların

kirlerinden temizlemek anlamına gelir, hem de onları doğru yolda yürümeye hazırlanmaktır.  Ayaklarına abdest aldıranlar, onları doğru yola sevkedebilirler.  

Ayakları yıkamak aynı zamanda ayakları kullanma eğitimidir.

Ayaklar hangi yolda yürümeli?

Nereye doğru yürümeli?

Kiminle yürümeli?

Yürüken neyi kılavuz olarak kullanmalı?

Yürüken ayakları nasıl temiz tutmalı?

Çünkü Hesap gününde ayaklar da konuşacak.

Abdest alırken ayakların bu durumunu da düşünüp onların lehimize şahitlik yapmalarını nasıl sağlayabilirim diye düşünmek gerekir.

          الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ {65} (Yasin)

            Kişi beş şeyin hesabını vermeden ayakları mahşer meydanından ayrılamaz.

"Hiçbir kul, kıyamet gününde, 1-ömrünü nerede tükettiğinden, 2-

ilmiyle ne gibi işler yaptığından, 3-malını nereden kazanıp, 4-nerede harcadığından, 5-vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz." (Tirmizi, Kıyamet 1. Riyazüssalihin 1/441)

 

Sağ ayak yıkanırken yapılan dua, ayakları yıkamanın hikmetini de ele

veriyor:

“ Allahümme, sebbit kademeyye ale's-sırâtike’l-mustakım. Allahım!

ayaklarımı en doğru yolunun üzerinde sağlam tut.

 

-Sol ayak yıkanırken şöyle dua edilebilir:

“Allahümmeğfir lî fî zenbî ve vassi’ fî darî ve barik fî rızkî-Ey Allahım günahımı mağfiret eyle, evime genişlik ver, rızkımı berketli kıl”

Şu dua da okunabilir:

Allâhumme'c-al lî sa'yen meşkûren ve zenben magfûren ve ticâreten len tebûr. Ey Allahım! Bana karşılı verilen bir çalışma ver; günahlarımı bağışlanmış yap ve bana kârli ticaret nasip eyle.”

Abdestte yıkanmış ayakla yola çıkanların, işine gidenlerin yanlışa gitmemeleri umulur. İşlerinde bereket, kararlarında isabet, ilişkilerinde meymenet vardır.

Abdeste Allah adına başladıkları gibi hem güne, hem işlerine Allah’ın adıyla ve O’ndan yardım dileyerek başlarlar. Bu da onların zikir ibadetidir. Allah ise her ne şekilde olursa olsu kendisini ananları, anar ve yardım eder.

 

-Abdestten sonra şu dualar okunabilir:

Abdest bittikten sonra kıbleye karşı durmak ve şehadeti okumak güzeldir. Eşhedu en lâ ilâhe illâ'l-lah ve eşheduü enne Muhammeden abduhû ve rasûluh.”

Ya da şu dua okunabilir:

“Allâhumme'c-alnî mine't-tevvâbîne ve'c-alnî mine'l-mutetahhirîn. Ya Rabbi! Beni her günah işledikçe tevbe eden kullarından eyle”

Ebu Musa (R.a) anlatıyor: "Resûlüllah'a geldim, abdest alıyordu. Şu duayı okuduğunu işittim: "Allahümma'ğfirlî zenbî ve vassi'lî fî dârî ve bârik lî fî rızkî. Allah'ım günahımı mağfiret et, evimi bana genişlet, rızkımı bana mubârek kıl." (Rezin tahric etmiştir. İbnu's-Sünni Amelü'l-yevm ve'l-Leyl, 5, 10.)

Ebu Said (ra) anlatıyor: "Resulüllah (sav) buyurdu ki: "Kim abdest alıp: "Sübhâneke Allahümme ve bihamdike estağfiruke ve etübu ileyke. (Rabbim seni tenzih ederim, Allah'ım hamdim sanadır, senden bağışlanmak isterim, tevbem de sanadır)" derse, bu bir kâğıda yazılır, sonra bir mühür üzerine nakşedilir, sonra da Arş'ın altına kaldırılır ve Kıyâmete kadar (mühür) kırılmaz.” (Rezin tahric etmiştir.)

 

 

BEŞİNCİ DERS

13 Kasım 2011

 

-Namaza giriş:

-Kıbleye dönmek; Yön bilinci

-Kıyam nedir

-Niyetin önemi

-Namaza Tekbir ile başlamak

-Allahüekberin manası:

-Sübhaneke duası ve tefsiri

*Allah’ın Sübhan oluşu  

 

 -Namaza giriş:

-Kıbleye dönmek; Yön bilinci

Namazın dışındaki farzdan biri de Kıble ye dönmektir.

Allah (cc) namaz kılanlara Kıbleye dönün diyor.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ {149}

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ {150} (Ali İmran)

Bunda bir kaç hikmet ver:

1-Madem namazı emreden Allah’tır. Öyleyse bu ibadet O’nun istediği gibi yerine getirilirse ibadet olur.

2-Bu, iman sözünün isbatı, icrası ve şahitliğidir. Kur’an’a iman ettiğini iddia eden bir mü’min neden Kâbe’nin kıble yapıldığını sormaz.

3-Bu, yön tayinidir. Müslüman başıboş, yönsüz, yani hedefsiz değildir. Namazda kıbleye niçin döndüğünün şuurunda olan, aklını da, duygularını da, hayatının hedeflerini de aynı yöne dönderir.

4-Kâbe, mekansal açıdan da merkezi bir konumdadır. Öyleyse ona doğru yönelenler hem aynı yöne dönmüş, hem de aynı zamanda Tevhid dininin bir mensubu olduklarını göstermiş olurlar.

5-Kıbleye dönmek, müslümanın iman ile bir köke bağlandığını (akide), başıboş olmadığını ortaya koyar.

6-Kıbleye dönme emri, Kur’an’ın nüzulünden sonra müslümanları yönleri, dünyayı, coğrafları tanımaya sevketmiştir. Pusulanın icadı Kıbleye dönme emrinin bir sonucudur.

7-Kıbleye dönmek, Kâbe’ye değer vermek, onu sevmek ve onu ziyaret arzusunu ızhar etmektir. Zira onu ziyaret edenler Allah’ın şeref misafirleri olurlar.

 

-Kıyam nedir?

Kıyam’, Sözlükte, ayağa kalkmak, ayakta durmak, sabit olmak, bir şeyi gözetlemek gibi anlamlara gelir.

Kavram olarak ‘kıyam’, namazda ayakta durmaya denildiği gibi, gece namazına, Allah’ın varlığının kendinden olmasına da denilmektedir.

Kıyamet kelimesi de ‘kıyam’ kelimesinden türemiştir.

Namazda kıyam denildiği zaman şu anlaşılır: Namaz için ayağa kalkmak, Allah’a saygı ve O’nu büyük tanımak için namazı ayakta kılmak.

Peygamberimize hitap eden şu âyette kasdedilen ‘kıyam’, namaz kılmaktır:

“Az bir kısmı hariç olmak üzere gece kıyam et (namaz kıl).” (Müzemmil, 73/2)

Bilindiği gibi namaz kılarken ayakta durmak namazın şartlarındandır. Bazı bilginler nafile (farz, vacip ve sünnet olmayan) namazlar, kıyamsız (oturarak) kılınabilir ama ayakta kılınması en güzeldir derler.

İmran b. Huseyn’in rivayetine göre Peygamberimizin (sav) namazın kılınış şekli ile ilgili sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak kıl. Buna da gücün yetmezse yan üstü yatarak kıl.” (Buharî, Taksir/19. Tirmizî, Salat/274, Hadis no: 372. Ebu Davud, Salat/Hadis no: 952)

Namazda ‘kıyam’, yalnızca bir şekil değildir. Kul, Allah’ın huzuruna tam bir teslimiyet, derin bir alçak gönüllülük ve hürmet (saygı) anlayışı içerisinde çıkar. Yeryüzünde nice insanlar kibirle başlarını yukarı kaldırır, büyüklük havasına girerler. Namaz kılan ise başını Allah’ın önünde eğer, sakin ve vakarlı bir şekilde O’nun önünde ibadete başlar.

Bu kıyam, Allah’ın dışında her şeyin bir tarafa atıldığı bir ibadetin başlangıcıdır. Müslüman ibadet için yalnızca Allah’ın huzurunda kıyam eder (ayağa kalkar). Bu hareket Allah’a karşı duyulacak bütün saygı ifadelerini, zikirleri, duaları içerisine alır. Çünkü kul, yalnızca O’na karşı olan saygısından dolayı ayağa kalkmıştır, O’nun karşısında divan durmuştur, yani kunut yapmıştır.

Namazdaki kıyamın iki yönü vardır: Namaz kılan, kıyam’da iken; ‘Allah’tan başka hiç bir kimsenin önünde bu türlü durmanın’ caiz olmadığını gösterir.

İkinci olarak namaza kalkan bir kimse bütün dünya kayıtlarından sıyrıldığını, dünyayı arkaya attığını, insan otoritelerinin ve insansal makamların önünde eğilmeyeceğini, onlara karşı dimdik ayakta duracağını göstermiş olur. Bu, Allah’ın dışındaki bütün ilâh ve tağut anlayışlarına karşı bir kıyam’dır, bir karşı geliştir. Namaz ibadeti zaten bu yönden çok önemlidir. (Peygamberimizin kendisi için bile ayağa kalkılmasından hoşlanmadığını hatırlayalım. Ebu Davud, Edeb/Hadis no: 5230, 4/358)

Namazdaki kıyam aynı zamanda musalliye, bir yerde çöküp kalma, tembel olma, kalk, hareket et, çabala, çalış, bir musibetle karşılaştığın zaman ümitsiz olma, bir şeyler yap; kazanırsın demektir.

Kıyam, canlılığın, aktif iyi olmanın, yola koyulmanın, atıl olmayı terkeme arzusunun sembolüdür.

Namaz kılanların namaz rağmen tembel, uyuşuk, yerinden kalkamaz olmalarını cidden anlamqak mümkün değildir.

 

-Niyetin önemi

Müslüman meşru olan her ameline besmele ile başladığı gibi, her ibadetine de niyetle başlar.

Hz. Ömer’in anlattığına göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bed'ü'l-vahy/1, Îmân/41, Nikâh/5, Menâkıbu'l-ensâr/45, İtk/6, Eymân/23, Hiyel/1. Müslim, İmâret/155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk/11. Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd/16. Nesâî, Tahâret/60. Talâk/24, Eymân/19. İbni Mâce, Zühd/26)

Niyetle başlamak hem ibadeti şuurla yapmaya başlamak, hem de Allah rızası için yapmak anlamına gelir.

Niyet, kalbin ve aklın bir şeye dikkat kesilmeleri ve şuurlu bir şekilde karar vermeleridir.

Bu aynı zamanda kalbin sağlıklı olduğunun da göstergesidir. Çünkü o, bir ameli hangi amaç için yaptığının farkındadır. Kalp, beden ülkesinin adil bir yöneticidir.

“Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o, kalbtir.” (Buhari, İman/39; Müslim, Müsakat/107; Müsned, 4/280)

Niyet, bir işin Allah rızası için yapılmasıdır. Buna dinde ihlas adı verilir. İhlas dinin temelidir. Ameller onun üzerinde durur. O olmazsa ameller heba olur, riya ve gösteriş olur. Riya ve gösterişe sevap verilmez. Onlarla kulluk görevi ifa edilmez. Küçük gibi görünen nice ameller, niyet sayesinde büyür. Büyük zannedilen nice ameller de niyet sebebiyle küçülür.

Adam basit bir amel gibi görünen susuz bir hayvana su verir de o sayede cennetlik olur. Büyük bir amel yaptığı, şehid olduğu sanılır da cehenneme yakıt olur. Dolayısıyla her amel niyet sayesinde gerçek değerini bulur. Büyüyenler onun sayesinde büyür, küçülenler onun sebebiyle küçülür.

1-Niyet, amelin ruhudur; niyetsiz ameller ölü sayılır.

2-Niyet, hasenâtı seyyiâta, seyyiâtı da hasenâta çeviren nurlu ve sırlı bir iksirdir.

3-Amelin amel olması niyete bağlıdır; niyetsiz hicret, turistlik; cihad, bâğîlik;

hac, aldatan bir seyahat; namaz, kültür fizik; oruç da bir perhizdir.  

Buibadetlerin, insanı cennetlere uçuran birer kanat haline gelmesi ancak niyet mülâhazasıyla mümkün olur.

4-Ebedî cennet, ebedî kulluk niyeti, ebedî cehennem de ebedî inkâr ve ebedî küfür kastının neticesidir.

5-İnsan niyeti sayesinde, çok küçük bir cehd ve az bir masrafla çok büyük ve çok kıymetli şeyler elde edebilir. (www.sorularlaislamiyet.com)

 

a-     Namaza Tekbir ile başlamak

Allahüekberin manası:

"Allah en büyüktür" demektir.  'Ekber', ‘kebüra’ fiilinden gelen bir ismi tafdil'dir.

‘Kebüra’ fiili ve türevleri, nitelik, nicelik, durum ve makam yönünden bütün büyüklük pozisyonlarını anlatırlar.

Allahu ekber demek tekbir getirmektir. ‘Tekbir’, sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir.

‘Tekbir’, bu anlamda Kur’an’da şöyle geçmektedir:

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَم يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيراً {111}‏

“Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” (İsra, 17/111)

Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (cc) her şeyden yücedir ve büyüktür. ‘Kibriya’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler.  Mü’minler, Allah’ın kendilerine hidayet vermesinden dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler.

Büyüklük (kibriya) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kasdediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilan ederler.

“Allahü ekber”  sıradan bir cümle değildir. Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları ilâhları büyük bilirler. Zorbaların, diktatörlerin, tağutların önünde secde edenler, ya da onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü ve büyük zannederler.

Rabbimiz mü’minlere ‘Allahü ekber’i öğreterek, bütün bu büyüklük yanlışlığından onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan Allah’tır.

‘Allahü ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk bildirimidir. İnanan insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibadet edeceğini ilan eder. (74/Müdessir, 1-4),

Bu mesaj insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber veriyor. Uydurma  ilâhları ‘ekber’ tanıyan insanlara bundan güzel bir mesaj olamazdı.

Müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan Ezanın ilk sözleri ‘Allahü ekber’dir. Mü’minler her ezan okuyuşta bu gerçeği işiten kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne ulaştırırlar, haber verirler.  

Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahü ekber’ diyerek başlarlar. Böylece, insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır ve öylece büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle ve teslimiyetiyle durur.

‘Allahü ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar-kibriya) anlayışlarının reddedilmesidir.

Namazın rükünlerinin her birinin arasında da ‘Allahü ekber’ denilir. Böylece bu muazzam gerçek sık sık vurgulanır. Bu vurgu mü’min tarafından öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır, ki, nefis elindeki imkanlarla büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur.

Bayramlarda ve hacc zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.

Her namazın sonunda yapılması tavsiye edilen ‘tesbih’ dualarında da otuzüç defa ‘Allahü ekber’ denilir. Bu ve diğerleri, Allah’ı en yüce ve büyük bilmenin farklı şekillerde beyan edilmesidir. Mü’min böylece imanını kuvvetlendirir, insanları bu yüceliğe davet eder.

Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz İslâmın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme ister sevgiden isterse korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir.  

Namaza “Allahü ekber” diyerek giren mü’min elinin tersiyle bütün güçlü zannedilen şeyleri, bütün meşguliyetleri, bütün takıntıları, mü’mini Allah’tan uzaklaştırcak her şeyi arkaya atar ve Rabbinin huzurunda el-pençe divan durur.

(İran İslam İnkılabı günlerinde Şah’ın gece sokağa çıkma yasağı Allahü ekber sesleriyle delinmiş, o günlerde tekbir devrimi destekleyen müthiş bir enerji kaynağına dönüşmüştü. O sahneleri izlerken tekbir seslerinde ürpermemek, etkilenmmek mümkün değildi. Ben hayatımda tekbirin bu kadar sürükleyici ve etkileyici olduğunu orada gördüm.)

 

-Sübhâneke duası ve tefsiri (Sübhân, Tebâreka, Teâlâ, Senâ, ilâh)

“Sübhâneke allahümme ve bi-hamdike ve tebârake ismüke ve teâlâ

ceddüke ve celle senâüke velâ ilâhe ğayruke-Allahım! Sen bütün kusurlardan pak ve uzaksın ve hamd da Sana aittir. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur.” (Müslim, Salat/25. Tirmizi, Mevakıt/65. Nesai, İftitah/18)

 

Sübhanekedeki vurgular

1-Allah’ın Sübhan oluşu

2-Dua

3-Hamd

4-Allah’ın isminin mübarek oluşu

5-Varlığının üstün oluşu

6-Övgüsünün yüksek oluşu

6-O’ndan başka tanrı olmadığı

-Allah Sübhan’dır

 اللهم و بحمدك ك سبحا

Sübhan kelimesini aslı ‘sbh’ fiilidir. Bu da ‘hbs’ fiilinin tersidir. Birisi hapsetmeyi, diğeri serbest hareket etmeyi anlatır.

‘Sebh’ sözlükte; havada ve suda hızlı hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek demektir.

Bu, varlık aleminde mevcut olan her şeyin hareket halinde olduğunu ve bu hareketlerinin de bir ‘tesbih’ olduğunu anlatır.

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيماً غَفُوراً {44}

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz de onların tesbihlerini anlayamazsınız. O Halim’dir, bağışlayandır.” (17/İsra, 44)

Aynı kökten gelen ‘tesbih’; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek (uzak tutmak)tır.

‘Tesbih’ bir anlamda Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama, hızlı bir şekilde ‘sübhanellah’ demektir. Bu bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı alimlere göre ‘tesbih’, zikrin türlerinden biridir.

‘Tesbih’; Allah’ı, kutsal yüceliğine layık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların ilâhlar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmaktır.

‘Sübhan’ Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir.

Allah’ı tesbih etmeyi ifade eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an, Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibadetin de ortak yanları olduğunu gösterir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً {41} وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلاً {42}

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.” (Ahzab, 33/41-42. Âli İmran, 3/41)

‘Sübhan’ Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir.

Allah’ı tesbih etmeyi ifade eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an, Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibadetin de ortak yanları olduğunu gösterir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً {41} وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلاً {42}

 “Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilâhlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın sahibi Allah, Sübhan’dır- onların nitelendirdikleri şeyden uzaktır.” (Enbiya, 21/22. Ayrıca bak. Saffat, 37/180, Yusuf, 12/108. İsra, 17/1, 93, 108. Neml, 27/8. Kasas, 28/68. Zuhruf, 43/13. Kalem, 68/29)

Namaz ve Tesbih İbadeti

Mü’minler ‘tekbir’le namaza girdikten sonra, önce ‘Sübhaneke’ duasını okurlar. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirirler. Bu imanla namaza başlarlar, namazı yalnızca bu tesbih ettikleri Allah (cc) için kıldıklarını ortaya koyarlar. Ya da „ben ancak ve ancak böyle bir Allah’a ibadet ederim“ demiş olurlar.

Mü’minler rukû’da iken ‘Sübhâne rabbiye’l azîm- Azametli olan Rabbimi tesbih ederim’, secdelerde ise sürekli ‘Sübhâne Rabbiye’l a’lâ-Ulu/yüce olan Rabbimi tesbih ederim’ derler.

-Ve hamdike ne demektir?

Bunu “semiallhü li-men hamide“ tesbihinde açıklaycağız.

 

 

ALTINCI DERS

20.11.2011

-Sübhâneke duası ve tefsiri

*Tebâreka, Teâlâ, Senâ, ilâh

-İstiâze ve önemi

-Besmele; iman ve hürmet ikrarı

-Kıraatın hikmeti

-Rukû’nun anlamı

-Rukû’ tesbihi

 

-Sübhâneke duası ve tefsiri

*Tebâreke, Teâlâ, Senâ, ilâh

-Tebareke’smuke ne demektir?

و تبارك اسمك  Senin ismin çok yücedir.

Tebareke kelimesi genellikle Teâla ile birlikte veya tek başına Allah’a ta’zim ve dua amacıyla söylenir.

Bunun aslı Arapçada’ki ‘bürûk’ kelimesidir. Bu da sözlükte; kişinin bir yerde durup bir işi yapamaya devam etmesi anlamına gelir.

‘Tefâul kalıbında -tebâreke’ kavram olarak, hayır, lütuf ve ihsanı her ölçünün üstünde olan, zatında ve sıfatlarında yüce ve münezzeh olan demektir.

Bazen ‘Tekaddese ve tenezzehe’ ile birlikte de kullanılır. Tekaddese; yaratılmışlık özelliklerinden uzak olan, tenezzehe ise, kusur ve ayıplardan uzak olan demektir.

Tebâreke ve tekaddese, tebâreke ve tenezzehe şeklinde Allah’ın isminden sonra birlikte kulllanılır.

Tebareke Kur’an’da dokuz ayette geçiyor. Bir örnek alalım.

 إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثاً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ {54}

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’raf, 7/54. Bir benzeri; Mu’minun, 23/14. Ayrıca bak. Furkan, 25/1, 10, 62. Mü’min, 40/62. Zuhruf, 44/85.. Mülk 59/1)

Furkan ve Mülk sureleri Tebareke ile başlıyor.

 

تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ {78}

İhtişam sahibi ve kerim Rabbinin ismi ne yücedir!” (Rahman 55/78)

Yedi âyette بَارَكْنَا fiil halinde geliyor. Bu, bereketin kaynağının Allah olduğuna işaret etmektedir. (A’raf, 7/139. İsra, 17/1. Enbiya, 21/71, 81. Sebe’, 34/18. Saffat, 37/113. Fussilet, 43/10)

Allah’ın bereketli kıldığı şey mübarektir. Bu onun hem bereketli, hem de değerli ve yüce oluşunu ifade eder.

Mübarek kelimesi de Kur’an’da 11 âyette geçiyor.  Mesela, Kur’an mübarektir (En’am, 6/92, 155. Sad, 38/29), Kabe mübarektir (Âli İmran, 96), İsa (as) mübarektir (Meryem, 19/31), Nuh’un kurtuluş gemisinden inişi mübarektir (Mü’minun, 23/29), Allah’tan gelen dirilik selâmı mübarektir (Nur, 24/61), Kur’an’ın indiği gece mübarektir (Duhan, 44/3), yağmur mübarektir (Kaf, 50/9).

 

-Teâla ne demektir

وتعالى جدك Senin azametin yücedir.

Sözlükte yükselmek, bie şeyin üstünde bulunmak, şeref ve kudret sahibi olmak anlamındaki ulüv (alâ) kökünden gelir.

‘Cedde’ ise sözlükte pek çok anlama gelmekte birlikte konumuz açısından, büyük olmak, yüce olmak demektir. 

Kur’an’da bir ayette geçmektedir.

وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَداً {3} (Cinn, 3)

çünkü (biliriz ki) Rabbimizin şanı yücedir: O, kendisine ne bir eş, ne de bir erkek çocuk edinmiştir!”

Tefâul kalbıyle ‘teâla’, daha ziyade Allah lafzının geçtiği yerlerde ta’zim amacıyla kullanılır. Bu da şan, şeref ve hükümranlığı yüce olsun demektir. Bu aslında, kendi konumunun üstünde başka bir konumun olmamasıdır. Bunun zıddı, aşağıda olan anlamındaki süfül (süfla)dür.

Teâlâ bir başka açıdan Allah’ın yüceliğinin yeterince anlaşılıp ifade edilemeyeceğini de anlatır. Allah çok yücedir, adı , şanı, hakimiyeti çok çok ulvidir, çok çok yüksektir. Ancak hiç bir dil, hiç bir kelime O’nun yüceliğini iafede edemez. Tam anlamıyla dile getiremez.

O (cc) muteâl bir varlıktır.0

Bu kelime Kur’a’da tamamı Mekkî olan ondört sûrede geçmektedir. Bu ayetlerde yer alış biçimi, Allah’a şirk (ortak), endad (eş) koşma, evlat isnad etme gibi şirk inancını redde yöneliktir.

Teâlâ, Allah’a ta’zimi ifade ettiği gibi, manasında tenzihi de barındırır. Yani O, her türlü şerikten, ortağı olmaktan çok çok yücedir, münazzehtir. Onun için Rabbizin adını anarken Allah Teâla deriz.

Yedi âyette sübhâne ve tebâreke birlikte kullanılıyor. Bunlardaki vurgu, Allah’ın noksanlıklardan ve acizlikten uzak, yüce ve üstünlüğünedir.

وَجَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُواْ لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ {100}

“Ama bazıları bütün görünmez varlık türlerine, Allahın yanında (Ona denk) bir yer yakıştırmaya başladılar, halbuki onları(n tümünü) yaratan Odur; ve cehaletleri yüzünden Ona oğullar ve kızlar isnat ettiler! O, sonsuz ihtişam sahibidir ve insanların her türlü tasavvur ve tahayyülünü aşan bir yüceliğe sahiptir:” (En’am, 6/100)

Burada Allah’a mecazen yükseklik izafe edildiği ve O’nun noksanlıklardan tenzihinin yüksekliğe benzetildiği kabul edilmektedir. Zira aşağıya atılan kirli şeylerin yücelere ulaşması söz konusu değildir. (DİA, 40/206)

Âyet Allah’ın müşriklerin eş koştuğu adi değersiz, insan eliyle yapılan eşyalar gibi şeylere denk olamaz diyor. Allah’ın makamı bu gibi süfli şeylerden çok çok yücedir.

Musa (as) zamanındaki firavun, ve sonradan gelen bütün firavunlar kendilerinin üstün, yüce, daha şerefli olduklarını iddia ederler.

فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى {24} (Naziat, 79/24)

Buna karşın Allah (cc) mü’minlere, Rablerini tesbih edip O’nu yüce tanımalarını emrediyor.

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى {1} الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى {2} (A’la, 87/1-2)

Çünkü O zaten yücedir, uludur.

وَمَا لِأَحَدٍ عِندَهُ مِن نِّعْمَةٍ تُجْزَى {19} إِلَّا ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلَى {20}  (Leyl, 92/19-20)

Teâlâ kelimesi hadislerde de genellikle tazim, dua ve niyaz başlamında gelmektedir. “Ve teâla ceddüke” cümlesi ‘azametin yücedir’ anlamına gelir. Peygamber’in (sav) Hz. Hasan’a namazda okuması için öğrettiği duada ‘teâleyte/sen yücesin’ sözü yer almaktadır. (Ebu Davud, salat/119, 120, Vitr/5. Nesâî, İftitah/17)

Namazdan sonraki selâm; “Allahümme ente’s-selâmu ve ninke’s-selâm tebârekte  ve teâleyte ya ze’l-celâli ve’l-ikrâm” şeklinde de okunabilir.

 

-ve Celle senâuk ne demektir

و جل ثناءك Senin övgün her şeyden yücedir.  

‘Celle’, sözlükte “büyük ve yüce oldu” demektir. Allah’ın adıyla birlikte

söylendiği yerlerde “Allah’ın azameti yüce ve ulu oldu” anlamında kullanılır.

Senâ; övgü, medih demektir. Aslı ‘esnâ’ filidir ki, Methetmek, övmek,

teşekkür etmek gibi anlamları vardır.

Sena, övgü anlamıyla Kur’an’da yer alamamakla birlikte hadislerde

geçmektedir.

Hz. Ali (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sav) vitrinin sonunda şunu okurdu: "Allahım! Senin gadabından rızana sığınırım, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Sana (layık olduğun) senâ’yı saymaya gücüm yetmez. Sen, kendini senâ ettiğin gibisin." (Ebu Davud, Salat/340, no: 1427. Tirmizî, Da'avat/123, no: 3561. Nesâî, Kıyamu'l-Leyl/51)

Ebu Davud'un bir diğer rivâyetinde şöyle gelmiştir:  

"Allah'ım! Kalplerimizi birleştir, aramızdaki geçimsizliği duzelt. Bizi selamet yollarına sevket, zulumattan nura kavuştur. Bizi, çirkinliklerin açık ve gizli olanlarından uzak tut. Kulaklarımızı, gözlerimizi, kalplerimizi, zevcelerimizi ve çocuklarımızı hakkımızda mübarek ve hayırlı kıl. Tevbelerimizi kabul et, sen rahimsin, tevbeleri kabul edersin. Bizleri verdiğin nimetlere şâkir, onlarla senâ edici, onları kabul edici kıl, onları (Ahirette de nasib ederek) hakkımızda tamamla."

Celle celâluhu (azamat sahibi, kadru kıymeti en yüce olan), celle şânuhu

(şanı yüce olan), azze ve celle (daima galip, izzet ve azamet sahibi olan), celle ve alâ (azametli ve yüce olan) gibi ifadeler de Allah’ın azametini ve şanının büyüklüğünü anlatırlar.

Mü’minler, Allah’a tazimlerinden dolayı O’nun adı anıldığı zaman bu sözlerden birini veya bir kaçını söylerler.

 

-vela ilahe ğayruke ne demektir

ولااله غيرك ve Senden başka tanrı yoktur.

Bu tıpkı "La ilahe illah" demek gibidir. Allah’tan başka tanrı yoktur.

Sübhanekede kul doğrudan Allah’a hitap ettiği için, tesbihin sonunda Senden başka tanrı yoktur der.

İlahın sözlük anlamı; kulluk edilen, mabut haline getirilen, yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir.

Kavram olarak; kendisine ibadet edilen, ma’but sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, tazim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır. Türkçede bunu ‘tanrı’ kelimesi ile karşılarız.

İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır.  Çevresinde olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha bir çok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce (bir kucak) arar.

Peygamberlerin anlattığı Allah inancından uzak topluluklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki ‘bir ilâha bağlanma’ ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı gibi, ‘ilâhsız’ insan da yoktur.

Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.

İşte o ‘şey’ onu için bir tanrıdır.

Kur’an-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor:

Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler, ‘kendi keyflerine/hevalarına’ uyarlar. Hevalarından başka kutsal ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler.  

“Gördün mü o kendi hevasını (istek ve arzularını) ilâh-tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” (Furkan, 25/43)

İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu herkese göre değişebilir.

Kur’an-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur.  Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğerler.  Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.

Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici yine O’dur. Bu anlamda O, mutlak olan ‘ilâh’tır ve O’ndan başka ilâh yoktur. İnsanların ilâh diye düşündükleri şeylerin ötesinde bir ilâhtır O.

İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir.  

Adiyy ibni Hatem bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlûllah (sav) o sırada Tevbe sûresinin 31. ayetini okuyordu. Adiy b. Hatem (ra) orada söylenenleri duyunca şöyle dedi:

“-Ben yahudileri ve hırıstiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına ibadet etmiyorlar.”

Peygamberimiz buyurdu ki;

“-Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibadet etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları Rabb haline getirmenin manası budur.”

Sonra Peygamberimiz onu İslâma davet etti, o da müslüman oldu. (nak. Muh. İbni Kesir, 2/137)

Herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hükme karşın aynı konuda bir kişinin hükmünü farkında olarak tanırsa onu tanrı edinmiş olur.

Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı gösterir-korkarsa, kim Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa,  işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.

İslâmın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur:

“Lâ ilâhe ilallah Muhammedü’r Rasûlüllah”

“Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir.”

“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” (Kasas, 28/88)

“İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha yücedir. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.” (Bakara, 2/165)

Sübhânekeyi okuyan bu musalli bu iman ilkesini bir daha tekrar etmiş olur.

Bütün övgüleri sadece Allah’a tahsis etmiş olur.

Sübhaneke tesbihi Kur’an’dan sonra en güzel sözleri bünyesinde barındırır.

Bunlar ‘Sübhânellah’, ‘el-Hamdü lillah’, ‘Allahü ekber’ ve ‘Lâilahe illallah’ dır.

Peygamber (sav) Sübhaneke’ye şu cümleleride eklerdi: “Allahu ekber tekbirâ, vel-Hamdülillahi kesîrâ, Sübhânallahi bükretan ve asîla.-Allah en büyüktür, hamdlerin hapsi Allah’a aittir, O sabah akşam bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.” (Tirmizi, no: 3824)

Tekbirden hemen sonra Sübhâneke’yi okumak hem “Ey bu vasıfları olan

Rabbim, senin emrinle, Senin rıza için namaz kılacağım”, hem de “ben yalnızca bu sıfatları kendinde bulunduran Alemlerin Rabbine ibadet ederim.

Çünkü benim namazım da, ibadetlerim de O’nun içindir” demektir.

Peygamber (sav) iftitah tekbirinden hemen sonra şu ayetleri de okuduğu rivayet edilmiştir. (İ. Nevevi, el-Ezkar, s. 64-65) Bazı müslümanlar Sübhaneke yerine bu ayetleri okurlar.

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفاً وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {79}

“Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am, 6/79)

قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {162} لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ {163}  (En’am, 6/162-163)

 

-İstiâze

İstiâze, Allah’tan sığınma istemektir. Bu daha çok şeytanın şerrinden bir sığınmadır. Çünkü şeytan insanın ezeli düşmanıdır ve onu doğru yoldan uzaklaştırmaya, ona günah işlettirmeye ya da kalbine vesvese/şüphe vermeye devam edecektir.

فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ {22} (A’raf, 7/22. Ayrıca bak. Bekara, 2/168, 208. En’am, 6/142. Yusuf, 12/5. Yâsin, 36/60. Zuhruf, 43/62)

İnsan imanla ve imanın getirdiği şuurla donanmazsa her zaman şeytana aldanabilir. Şeytanın çabaları/etkileri karşısında insanın nefsi zaafa düşebilir. Böyle durumlarda Allah’tan yardım istneir. Bu istiâze denir.

Kur’an okurken eûzü diyen mü’min, hem namaza başlarken hem de namazın ilk rek’atinde kıraatten önce istiâze yapar ve sonra besmele ile kıraatini yapar.

İstiâze şeytana veya insanın aklına gelebilecek kötü düşüncelere karşı Allah’ı yardıma  çağırmak olduğuna göre bu da bir zikirdir. Namazın dışında, her zaman, akla geldikçe yapılabilir.

İstiâze aynı zamanda şeytanın razı olacağı inanç ve amellerden uzaklaşmak, bu gibi yanlışlara düşmekten Allah’a sığınmadır.

Musalli, istiâze ile birlikte gönlünde ve düşüncesinde, dilinde ve davranışlarındadaki şeytanî takıntılardan kurtulup kendini daha iyi namaza verir. Allah’la birlikte olamnın hazzını tadar. Namazı tam ikameedebilmekı ve namazda kendisini tümüyle Allah’a verebilmek için şeytanın şerrinden, onun iğvalarından Allah’a sığınmalı, O’ndan yardım istemeleidir.

İstiâze tıpkı Lâ-ilâhedeki Lâ gibidir. Önce gönüldeki yanlışları, batılları, şirk olabilecek düşünceleri temizliyoruz, sonra da illallah ile bunlardan temizlenen yüreğimize Allah inancını, O’nun sevgi ve korkusunu, O’na karşı kulluk bilincini ve teslimiyetimiz koyuyoruz.

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {200} (A’raf, 7/200)

فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ {98} إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ {99} إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ {100} Nahl, 16/100. Ayrıca bak. Fussilet, 41/36. Mü’min, 40/56)

İstiâze bir başka açıdan acziyet itirafıdır. Musalli bununla aynı zamanda namazı ikame edebilmek, kendini namaza tam verebilmek, kalbe gelebilecek vesveseleri en aza indirmek için Allah’tan yardım diler.

 

-Besmele

“Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve güdüktür.” ( İbn Mâce, no: 1894

Besmele Kur’an’da 3 yerde geçiyor:  1/Fâtiha, 1; 11/Hûd, 41;

قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ {29} إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ {30} (Neml, 27/29-30)

Tevbe suresi hariç bütün surelerin başında yer alır.

Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın üze­rinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân’da buna işaret ediliyor. (Bakara, 2/200. Nisâ, 4/103. Müzzemmil, 73/8 )

Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir tanrı  adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.” demek ister.

O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etmesini beklediğini ifade etmiş olur.

Giriştiği işe güç ye­tirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah tarafından ihsan edilmesini te­menni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin devamlı olarak O’nun yardımına muh­taç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî kudretin yardımını celbetmiş olur.

Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle bu işi yapıyorum. Çünkü, bu

başladığım işin tamamlanmasında gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. (ŞİA, 1/226, 227)

Besmele İslamın işarıdır. Başkaları ya putlarının adıyla , ya da keyiflerine göre bir işe başlarlar. Müslümanlar ise Allah adına başlarlar.

Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşmeye (ahd ve misak) sadakattir. Onun için besmele sadce Allah adıyla yapmak değil, ameli Allah adına da tapmaktır.

Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz de, im­tihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz.

Besmele, Allah’ın tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş olur: “Yâ Rab­bi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”

Besmele çekmek, bir ameli niçin yaptığının farkında olmaktır. O bir nevi şuurdur, halis niyettir ve dikkatliliktir.

O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan işte

bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması ve bereketi istenemez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden uzak tutar. Bir amelin salih olup olmaması, müslümanın ona besmele ile başlayıp başlamadığından belli olur.

Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle dilinin birbirini yalanlamaması ge­rektiğini düşünür.

Besmele, kötülük ve haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır.

İşine basmele ile başlayan şunları yapmış olur:

1-İşi Allah adına yapması gerektiği ve sadece O’nun rızasını istediğini ortaya

2-Hamd ve şükür yapmış olur. Müslüman işine besmele başladığı zaman o işi

Allah sayesinde yapabildiğini hatırlar. O’nu hatırlayarak hem hamdeder, hem de nimet verdiği için şükretmiş olur. Böylece yaptığı işi bereketlendirmiş olur. (İbrahim, 14/7)

 3-Bağlanma. Besmele Allah ile kul arasındaki samimi ilişkidir. Mü’min besmele ile Allah’a karşı saygısını ve sevgisini dile getirir. Kul besmele ile Allah’a bağlılığını göstermiş olur. Bu da onun Allah’la olan bağını sembolize eder.

4-Dua. Besmele ile mü’min Allah’a dua etmiş olur. Besmeledeki Rahman ve Rahim isimlerinin tecellilerini bekler. O’ndan yardım diler. Zira O’nun verdiği güç ve rade olmasa kul hiç bir şey yapamaz. Mü’min bir işe başlarken besmele söyler, böylece “bu hayırlı işi tamamlama gücünü ver ve bunu hayırla tamamlamayı nasip eyle” der.

5-İzin. Mü’min besmele ile zımnen Allah’tan o iş için izin istemiş olur. Allah da helal olan işlere izin verir. Onun için harama besmele ile başlanmaz. Bunun tipik örneği eti yenilen hayvanların besmele ile kesilmesidir. Allah (cc) o gibi hayvanların etlerini, kendinden izin alınarak kesilmesi durumuda helal sayıyor.

6-Zikir. Besmele aynı zamanda bir zikirdir. İnasan unutur. Besmele ona unuttuklarını hatırlatır. Müslüman besmele ile unuttuğu değerlerin kaynağını, yaptığı işin sonucunu hatırlatır.  Zikrin amacı müslümanda Allah ve takva bilincini güçlendirmek olduğuna gore, besmele bunun için müthiş bir imkandır.

Besmele, müslümanın elini attığı her işte, adımını attığı her yolda Allah ile beraber olduğunun, O’nun yardımıyla iş yaptığının şuurunda olmasını sağlar/sağlamalıdır.

7-Sekülerizme reddiye. İşlerine besmele başlayan müslüman seküler dünya görüşünü, materyalizmi, ateizmi, laisizmi reddediyor demektir. Yani o Allah’tan bağımsız bir hayat, oluş düşünemez. Allah’ı her işine dahil etmiş olur. Ya da Allah’ın her şeye müdahil olduğunu itirat etmiş olur. Besmelesiz bir dünyada besmele, müslümanın iki dünyalı yaşaması gerektiğini hatırlatır.

İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik olmakla olmamak arasındaki fark, besme­leli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.

8-Besmele iman ilanıdır. Zira Besmele, müslümanın alâmet-i fârikalarından (ayırıcı özelliklerinden) birisi­dir.  Müslümanın her işi Allah’ın adıyla ve O’nun emir ve müsaadeleri doğrultu­sunda olmalı.

Müslümanın her işinde ‘evvel Allah’ olmalı. Yani mü’min, başlayacağı işi ya­pıp yapmama konusunda önce Allah’a danışmalı.

Müslüman şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yeniler, hayatını besmeleyle anlamlandırır.

 

a-     Kıraat

Besmeleden sonra kıraat hem namazın hedeflerindendir, hem de Vahy’e dikkat çekmedir.

Kur’an hem kıraat edilir, hem tilavet edilir. Kıraat genel bir okuma, tilavet ise

özel bir okumadır. Kıraat daha çok Kur’an’ı düzgünce, güzel güzel okuma, tilavet ise sindire sindire, manaları üzerinde düşüne düşüne, hayata aktarmak amacıyla okumaktır. Namazda kıraart etmek, Kur’an’u hançerelerin ötesine taşıma şuuru ve hatırlatmasıdır.

Nice Kur’an okuyanın Kur’an boğazından aşağıya geçmeyebilir.

Ayakta kıraat, Vahyi kabul etmenin göstergesi, onun yol klavuzu olarak kabul edilmesinin nefse hatırlatılmasıdır.

 إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْراً وَأَعْظَمَ أَجْراً وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {20}‏ (Müzemmil, 73/20)

Ayakta kıyam el pençe divan durmak, kunut yapmak, saygı ile boynu bükmek,  emre amade olmak ise; bunun göstergesi olmalı. O da ayakta iken Kur’an’ı  kıraat etmek. Okuduklarına inandığını itiraf etmek, okuduklarındaki hükümlere uyacağına söz vermektir.

Çünkü Peygamber (sav); «Allah şu Kur’ân ile birtakım kimselerin kıymetini yükseltir; bazılarını da alçaltır» buyurdu (Müslim, Müsâfirîn, 269)

Kıraatin ilk bölümü olan Fatiha’nın her kıyamda tekrar edilmesi bize bunu haber verir. Zira Fatiha hem Kur’an’ın özeti gibidir, hem duadır, hem de söz veriştir. Bir başka sebep de insanın unutkan olmasıdır. Eğer hatırlatılmasa o sürekli unutur ve hata eder.

Fatiha’da öncelikle Rahman ve Rahim olan âlemlerin Rabbe iman dile getirilir. Sonra O’nun insanı hesaba çekeceğine vurgu yapılır. Madem ki hesaba çekendir, öyleyse yalnızca O’na ibadet edilir. Sonra O’ndan yardım ve doğru yola götürmesi istenir.

Fatihayı kıraat eden her seferinde hem kendi nefsine bu gerçekleri hatırlatır, hem de Rabbine söz verir. Fatihadan sonraki kıraat ise Kur’an’a inanmayı ve ona bağlılığı sembolik olarak ifade eder.

Musalli ne kıraat ettiğinin farkında olmalı. Namazda kıraat ettiklerini hayata aktarması gerektiğini düşünmeli. Okuduklarından ibret ve ders almalı. Kıraat musalliye sağlam bir kulpa yapıştığını hatırlatır ve ona güven ve ümit verir. Kıraati unutanlar yapışmak için sağlam ip bulamazlar.

Kıraat ile imanını güçlendiren, Rabbini zikreden, O’nun âlemlerin Rabbi olduğunu nefsine hatırlatan musalli artık O’nun önünde eğilebilir, Allahü ekber diyerek rukû’ya varabilir. Bu eğilme onu secdeye, secde de onu O yüce kapıdan isteme cesaretine götürecektir.

 

e-Rukû’ tesbihi

Ruku’ nedir?

Rukû’, Allah’ın huzurunda saygı ile ayağa kalkıp el pençe divan duran, musalli kıraati müteakip rukuya eğilir. Bu kıyamı tamamlayan secdeya hazırlık olan bir rükündür.

Namaz kıyam, kıraat, rukû’ ve secde ile yapılır. Bu rükünlerin hepsi İslâmın emrettiği namazın olmazsa olmazlarıdır.

 Ruku’, hurmetle eğilmeyi ifade eder. İnsan ya rabbinin huzurunda ya da düzmece tanrıların huzurunda eğilir.

Rukû’, Lebbeyk Ya rabbi demenin başka bir ifade biçimidir. O’nun emrine amade olmak üzere saygıyla ayağa kalkan mü’min, Efendisinin önünde yine saygı ile eğilerek “buyur Yarabbi, emrin baş göz üstüne” der.

Musalli der ki, “ben sadece ve sadece âlemlerin Rabbi önünde eğilirim, sadece onun hükümleri karşısında boyun bükerim. Bu onurlu baş hiç bir gücün, hiç bir çıkarın, hiç müstekbirin, hiç bir tağutun ve hiç bir kölecinin önünde eğilmez, kırılmaz, iki büklüm olmaz. İşte bunu ilan ifade etmek üzere rukû’da;

“Sübhâne rabbiye’l-azîm: Azîm olan Allah Sübhândır diyorum.

Musalli rukû’da “Sübhâne rabbiye’l-azîm”  der. “Azamet ve büyüklük sahibi Allah noksan sıfatlardan uzaktır” der.

Zaten Allah (cc) kendisinin el-Azîm olduğunu söylüyor.

“Hâ mîm. Ayn. Sin. Kaf. Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Ve O, Aliyy (çok yüce)dir, Azîm (çok büyük)tür.”  (Şura, 42/1-4. Ayrıca Bak.  Bekara, 2/49, 255. A’raf, 7/141. İbrahim, 15/6)

Allah (cc) mü’minlere de kendisini tesbih etmelerini ve O’na tazim etmelerini emrediyor.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ {74} (Vakıa, 56/74 ve 96, Hakka, 69/52)

A’zam, muazzam ve azîm. Hepsi de büyüklüğü bir başka şekilde ifade eder.

Ekber, büyüklüğün nitelik, nicelik, kudret ve saygı açısından bütün türlerini, azîm ise Allah’ın hakimiyetinin bütün varlığı kuşatması açısından büyüklüğünü ifade eder.

A’lâ ise, ednâya/deniye, süfliye karşın O’nun makamının yüceliğini ve yüksekliğini ifade eder.

Ekber, bizattihi nitelik ve nicelik açısından büyük, azîm genişlemesine büyük ve her şeyi kuşatıcı, a’lâ, yukarıya doğru en yüce ve sonsuz demektir.

“Semiallahu li-men hamideh

Musalli rukû’dan kalkarken “Semiallahu li-men hamideh-Allah hamd diyeni işitir” der.

‘Hamd’; bir ni’metin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır.  

Bunda hem ni’met sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır.

‘Hamd’, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak gibi anlamları da kapsayan bir sözdür.

‘Hamd’ kavramını Türkçe’de karşılayacak bir kelime bulunmamaktadır. Çünkü o yalnızca bir övme değil, methetme ile şükür arasında özel bir methetmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Mesela, değerli bir elmas parçası veya güzel bir at övülebilir. Ama hiç bir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediğî şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır.

Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür. Hamd, yalnızca dille yapılır. Halbuki şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilir.

Şükür, bir ni’metin karşılığı olarak yapılır.

Hamd ise, ni’met sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o ni’met veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır.

Bu bakımdan hamd her durumda yerine getirilir. Şükür, insana ulaşan bir iyilikten sonra, sözle, fiille ve kalpten ni’meti verene karşılık vermektir. Yalnız fiille veya kalpten yapılan şükür ne methetmedir, ne de hamd’dır. Fakat dil olarak yapılırsa bu, hem hamd, hem methetme olur. Böyle bir hamd de Allah’a karşı duyulan minnettarlığın başı olur.

Her methetme (medih-övgü) hamd sayılmaz. Çünkü methetme, boş bir yalan, soyut bir dalkavukluk da olabilir. Ancak hamd ve şükür devamlı doğruyu ifade ederler.  

Hamd, Yüce Rabbimiz dışında hiç bir kişi veya kuvvete yapılmayacak bir şükür türüdür. Halbuki insanlara, yaptıkları iyiliklerden dolayı teşekkür edebiliriz.

Hamd, ni’metleri, iyilikleri ve bağışları sınırsız ve sonsuz olan bir kuvvete yapılır. O da Allah’tan başkası olamaz. Allah olmak hamd’e layık olmaktır. Kul olmak da, hamde mecbur ve nahkum olmaktır.

Kur’an’ın birinci suresi olan Fatiha’nın ilk âyeti hamd olayının kime ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.”

Buna göre hamd sahibi bellidir. İnsanlar kendi görüşlerinden hareket ederek başkalarına hamd edemezler. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği başka bir âyette şöyle dile getirmektedir:  

“Başlangıçta da sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.” (28/Kasas, 70)

Başkasına hamdetmek Allah’tan rol çalmaya kalkışmaktır. İnsan Allah’tan çaldığı rolü ya kendisine veya bir başka varlığa yakıştırmaya kalkışır. Bu da haddini aşmaktır. Halbuki hamd, bir anlamda haddini bilmektir. Kişi ne kadar haddini biliyorsa Rabbini bilir, ne kadar Rabbini biliyorsa o kadar hamdeder. (Allah (cc) M. İslamoğlu, s: 113)

Kur’an cennetlikleri şöyle anlatıyor.

دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {10}

“Onların orada duası: ‘Allahım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’, birbirlerine sağlık temennileri; ‘selâm’, dualarının sonu da; ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun’ sözleridir.“ (Yunus, 10/10. Ayrıca bak. A’raf, 7/43. Tâhâ, 20/130. Kasas, 28/70. Zümer, 39/74, v.d.)

Hamd edenin hamd sözünü işiten Allah, kalplerle söyelenen hamdleri de

Buna iman eden mü’min “Rabbena leke’l-hamd ve’ş-şükr“-Ey Rabbimiz hamd ve şükür yalnız Sana’dır. Sana hamdolsun. Bütün övgüler, yücelikler, üstün sıfatlar hepsi sana aittir. Sen buna layıksın. Kullarına iyilik etsen de etmesen de, nimet versen de vermesen de; her durumda, her an, her oluşda hamd Senin hakkındır” der.

 

 

YEDİNCİ DERS

4 Aralık 2011

 

-Niçin secde

Secde tesbihi

-Teşehhüdün/Tahiyyâtın manası

-et-Tahiyyâtü duası

-Salavât: Resule ve davetine bağlılık

-Rebbenâ duası: Nihai amaç

-Selâm; Dua ve teslimiyet

-Selâm, nefse ve insanlara

-Tesbih duaları

 

-Niçin secde?

*Secde tesbihi

Secde, insanın haddini bilmesinin sembolüdür. Secde ‘beşeriyet’ makamıdır. Secde, meleklerin Âdem’e secdesini tekrardır. Şeytan secdeden  hoşlanmaz. Öyle ise secdede büyük hikmetler ve derin manalar vardır.

Şeytanlaşmamak için secde etmek gerekir. Secde’de alnını yere koymaya kibirlenen kimselerde şeytan ahlâkı vardır.

Secde eden mü’min bir çok şeyi yapmış olur.

1-Secde, kulun Allah’a karşı saygısının en büyük göstergesidir.  Sâcid, Allah’ın el-Azîm oluşunu şehâdetle diliyle söyler, namazla veya secde ile bedeniyle isbat eder. O büyüktür, O’nun makamı büyüktür, O’ hamde layıktır, O sonsuz ve sınırsız ta’zime layıktır.

Secde bütün bu niyetlerin ete kemiğe bürünmüş halidir.

2-Secde kulun Allah’a en yakın olduğu andır.

Ebu Hüreyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman secdede olduğu andır. Bu sebeple secdelerde çok dua edin.” (Ebû Davud, Salat/152. Müslim, Salat/43)

Şüphesiz bu yakınlık mekan açısından değil, mecazen böyle söylenir. Zira kul, Allah’a taziminden veya sevgisinden dolayı O’nun önünde yere kapanıyor, O’nu tesbih ediyor, O’na dua ediyor. Allah (cc) bu tavzuya ve samimiyete değer verir, kulun bu halini kendine yakın sayar.

3-Secde teslimiyet ilanıdır

Kur’an şöyle diyor:

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً {70}

 İnsan değerlidir, şereflidir. Onun beli O’nu yaratanın dışında hiç bir makamın önünde bükülmemeli, o değerli alnı hiç bir gücün önünde eğilmemeli, yere değmemeli. Zira secde, hem mahviyyetin hem acziyyetin ifadesidir. Secdede kul mahviyetle kendisinin bir hiç olduğunu, acziyetle de zayıflığını itiraf eder.

Ama musalli imanın verdiği şuur ve anlayışla, hiç bir varlığın karşısında eğilmemesi gereken başını Rabbinin huzurunda, O’na teslim olarak yere koyar. Zımnen der ki: ”Bu şerefli yaratılan baş, yani benlik, fani ve uydurma hiç bir gücün önünde eğilmez, yere kapanmaz. Ya da yere değerek onun değerli olduğunu kabullenmez. Tam tersine Allah’ın huzurunda yere değer, O’na teslimiyetini ilan eder. Çünkü O en büyüktür, huzurunda eğilmenin müsthakkı yalnızca O’dur.”

İşte kulun bu samimiyetine Allah değer verir, secde halini hem kendisine yakın sayar, secdede yaptığı duaları kabul eder, hem de musallilere/muttakilere şeref ve izzet (keramet ve üstünlük) verir.

Secde yapılan “Sübhâne rabbiye’l-alâ” tesbihi Allah’ın çok yüce olduğutekrar hatırlamaktır.

Secde şu tesbihler de yapılabilir:

“Subbûhun kuddûsun Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh”

“Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike lâ ilâhe illa ente.”

“Sübhâneke Allahümme Rebbenâ ve bi-hamdike, Allhümmeğfirlî.”

“Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike, estağfiruke ve etubu ileyke, fağfirlî, fe-inneke ente’t-Tevvâb.”

Zira sâcid, secdede iken makam olarak alçalmış, alnını yere/toprağa değdirmiş, küçülmüş, büzülmüş, acizliğini bu haliyle ortaya koymuştur.

Sâcid, “Ben insan olarak böyleyim, ama Rabbim yücedir, üstündür. Ben bunu hem halimle hem de dilimle diyorum” demiş olur.

Sâcid alçalarak yücelmeyi bilmiş, mi’raç yolculuğuna çıkmıştır.  

Ruku’ ve secdede yapılan bütün dua ve tesbihler Allah’a teslimiyeti bir daha dile getirmektir.

4-Secde fiili şükürdür

Başka din mensupları tanrılarına şükürlerini farklı şekillerde arz ederler. Mü’minler ise Rabblerinin büyüklüğüne, yani Rab oluşuna ve verdiği nimetlere secde ederek, O’nun huzurunda yere kapanarak ifade ederler. 

Secde, hem secde organları için, hem de diğer nimetler için eylem haline dönüşmüş şükür itirafıdır.

5-Secde zilleti ve izzeti tayin eder

Allah’tan başkasına secde, insanı küçültür. Zillet hem küçüklük hem de değersizleşmektir.  Allah’a secde ise ise insana izzet kazandırır. Yani hem makam açısından yükseklik kazanmayı, hem de değerli olmayı.

6-Secde insanın aslına işaret eder

İnsan toprktan yaratılmıştı ve yine toprağa dönecektir. Yere secde eden musalli bunu hatırlar. Aslım madem ki toprak, öyleyse kibire gerek yok diye kendi nefsine hatırlatmada bulunur.

Sâcid, Allah’ın huzurunda kendi seviyesini anlamak için, herkesin çiğneyip geçtiği, hakir gördüğü, ayağının altına aldığı toprağa yüzünü koyar. Yüzünü toprağa sürer. Böylece kendisini işte bu topraktan yaratan Allah’ın ne kadar yüce olduğunu, kendisinin ise ne kadar zelil olduğunu düşünür.

Sâcid, -belki de aynada gururla seyrettiği-  başını secdede yere koyarak aslını hatırlar ve kendine döner. “Allah’tan geldik yine O’na döneceğiz“ hümünü düşünür.

Bunun için alimlere göre toprağa veya toprak cinsinden bir şeye yapılan secde daha makbuldur.  Çünkü Rasûlüllah (sav) çoğu zaman toprağa secde ederdi.

 

h-Teşehhüd veya tahiyyata oturmak

Musalli iki rek’atin sonunda ayaklarının üzerine oturur. Buna ‘teşehhüd ve tahiyyâta oturmak’ diyoruz. Zira burada şehâdet yenilenir, iman tekrar ikrar edilir, Allah’tan gelen selâm alınır. Zımnen, ‘ben bir ve tek olduğuna şahitlik yaptığım Rabbinden başkasına ibadet etmem” denmiş olur.  

Bu oturuş bir taraftan dua etmeye, diğer taraftan bir hürmet ifadesi ve yeniden ayağa kalkmaya hazırlıktır. Zira o biraz sonra ya ikinici rek’ata kalkacak, ya da diğer faaliyetler için ayağa kalkacaktır. Bu oturuş çöküp kalmak değil, kıyam için bir başlangıç gibidir.

Tahiyyât’ kelimesi ‘hayy’ fiilinden türemiş bir kavramdır.

‘Hayy’, hayvanlarda ve bitkilerde bulunan dirilik, canlılık gücüdür, diri ve hayat sahibi olamktır.

‘el-Hayy’ aynı zamanda Rabbimizin isimlerinden biridir. Kendisi için asla ölüm olmayan bir hayatın, bir canlılığın sahibi demektir. Kur’an, Allah’ın öldüren, dirilten, hayat veren ve kendisinin de ‘Hayy-diri’ olduğunu vurgulamaktadır. (2/Bakara, 73,28,255. 7/A’raf, 158. 23/Mü’minûn, 80. 44/Duhan, 8. 3/Âli İmran, 2. 20/Tâhâ, 11. 25/Furkan, 85.  v.d.)

Aynı kökten gelen ‘tahiyye’ sözlükte, ‘Allah sana hayat versin’, Türkçe’deki şekliyle, ‘Allah sana ömürler versin’ demektir. Bir başka deyişle ‘tahiyye’; bulunduğu durumda ve sahip olduğu mülk’te kalmak demektir.

İslâmdan önce Araplar birbirlerini ‘Hayyeke’l lahü-Allah ömürler versin, Allah seni mülk sahibi yapsın, mülkünde daim kılsın’ şeklinde selâmlarlardı.

Kur’an bu kelimeye kapsamlı ‘selâm’ içeriğini kazandırmış, müslümanların duasında Allah’a karşı bütün saygı ve ta’zim (büyük tanıma) ifadelerini bu manaya katmıştır.

‘Tahiyyât’, ‘tahiyye’nin çoğuludur.

Kur’an şöyle diyor:

وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيباً {86}

“Bir tahiyye ile (selamla) selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın yahut verilen selâmı aynen iade edin.” (Nisa, 4/86)

Kur’an, mü’minlere de ‘tahiyyeyi-selâmı’ emrediyor:

“Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği (tahiyye) olarak birbirinize selâm verin, umulur ki aklınızı kullanırsınız.”

.... فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتاً فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون {61} (Nûr, 24/61)

Bu âyette selâm, ‘tahiyye’ kavramı ile ifade edilmiş ve onun Allah tarafından verilmiş mübarek ve güzel bir şey olduğu açıklanmıştır. Şüphesiz ki bu, mü’minler arasında sevginin ve barışın çoğalmasını sağlayacaktır.

Mü’minler, sabretmelerine karşılık Cennette ‘tahiyye’ ile selâmlanacaklar.

 أُوْلَئِكَ

 يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماً {75}  (Furkan, 25/75)

“İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.”

İman edip salih amel işleyenlere Cenette her türlü nimetler verilecek ve Cennetlikler birbirlerini ‘tahiyye’ (dirilik) selâmı ile selâmlayacaklar.

وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ {23} (İbrahim, 14/23)

“İman edip de iyi işler yapanlar, Rablerinin izniyle içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetlere sokulacaklardır. Oradaki tahiyyeleri selâmdır.”

Onların Alah’a kavuşacakları gün, dirlik temennileri ‘tahiyye’dir-selâmdır.

تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْراً كَرِيماً {44} (Ahzab, 33/44)

“Kendisine kavuştukları gün, Allah'ın onlara iltifatı selâmdır. Allah onlara çok değerli mükâfat hazırlamıştır.”

İman edip salih amel işleyenler Cennette şöyle dua edecekler:

دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {10}

“Allah’ım, Sen ne yücesin’dir ve oradaki tahiyyeleri (dirlik temennileri) selâmdır; dualarının sonu da: ‘Gerçek, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (Yunus, 10/10)  

‘Tahiyyat’ ayrıca özel bir duanın adıdır.

İki rek’atın sonunda oturmaya teşehhüd veya tahiyyâta oturmak denilir. Bu oturma, namazı tamamlayan vacip ve farz gibi şartlardan biridir.

Teşehhüd, ‘şehâdet kelimesini’ söylemektir. Bu da ‘et-Tahiyyât’ duasının sonunda söylenilen şehâdettir.

Burada şehâdet yeniden dile getirilir. Kimin için namaz kılındığı, kimin huzurunda kıyama kalkıldığı, kime secde edildiği, kimden edepli bir şekilde isteneceği dile getirilir.

Ettahiyyâtü’ye oturmak namaz içinde bir iman tazelemedir. 

Musalli, iki rekatta ayakta Kur’an’ı okuduktan, ruku’da ve secdede Rabbini tesbih ettikten sonra yine edeplice oturur. Artık o, Rabbinden bir şey istemeyi hak etmiştir. Daha doğrusu bundan sonra Rabbinden istemeye yüzü vardır.

Musalli teşehhüdte Rabbinden gelen selâma dikkat eder.  

 ‘et-Tahiyyât’ duasını okumak güzel bir nükteye dayanır.

“et-Tahiyyâtü ve’s salevâtü ve’t tayyibâtü. Es-Selâmü aleyke eyyühe’n nebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtühu. Es-Selâmü aleynâ ve ala ibadillahi’s salihîn. Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasûlühu.” (A. B. Hanbel, 1/459. Nak. H. İbadetler Ans. 1/42. Bir benzeri; Buharî, İsti’zan/28. Müslim, Salat/60, no: 403. Tirmizî, Salat/215 no: 289. Nesâî, İftitah/189)

 Peygamberimiz (sav) Mirac yolculuğunda Allah’ı şöylece över:

“Yarabbi! Bütün tahiyyât (saygılar, ta’zimler ve selâmlar), bütün ibadetler ve güzellikler sana aittir.” Bunun üzerine Rabbimiz; “Selâm senin üzerine olsun ey Nebi, O’nun rahmeti ve bereketi de.”

Peygamberimiz, Rabbimizin bu bağışını şöyle karşılar:

“Selâm, bizim (bütün peygamberlerin) ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” Bunun üzerine Cebrail (as) şehâdet getirerek bu selamlaşmaya katılır. (İbni Mace, Namaz/124, Kütüb-ü Sitte, 8/474)

Mü’minler, namazda ‘teşehhüd’ için oturdukları zaman, bir anlamda Peygamberimiz gibi Rabbinin huzurunda bulunduğunun şuuru ile O’na ‘tahiyyât’ eder ve O’ndan gelen selâmı alırlar. Namazın müslüman için bir mi’rac olduğunu düşünürsek bunun manevi lezzetini daha iyi anlarız.

Öyleyse et-Tahiyyâtü duasını okumak Rasûlüllah’ın mi’racını yeniden yaşamak, namazla yeniden mi’raca yükselmektir.

Bu duanın sonundaki şehâdetle mü’min, imanın kuvvetlendirir. Peygamber’e ve Allah’ın salih kullarına selâm verir.

Musalli, her namazın bitiminde ‘et-Tahiyyâtü’ duasından sonra Peygamberimize salat ve selâm’ı ifade eden Salli ve Bârik ve Rabbenâ âtina dualarını okur. Bundan sonra da bütün mü’minlere, bütün meleklere selâm vererek namazını tamamlar.

 

-Salavat: Resûle ve davetine bağlılık

İbn Ebi Leylâ'dan rivayet edilmiştir. O demiş ki: “Bana, Ka'b b. Ucre (r.a)

rastlamıştı.  “(Bana) şöyle dedi: Sana bir hediye takdim edeyim mi? (Bir

defasında) Resûlullah (s.a.v) yanımıza çıkıp gelmişti. (Ona; Ey Allah'ın Resulü! Sana nasıl selâm vereceğimizi öğren­dik. Fakat sana nasıl salât okuyacağı(mızı bilmiyoruz) dedik. Re­sûlullah (s.a.v)'de:

“Allahümme salli alâ Muhammed, ve ala âli Muhammed kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim inneke Hamîdün Mecîd.”

Allahümme barik ala muhammed ve ala ali muhammed kemâ bârekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim, inneke Hamîdün Mecîd.”

“Allahım! Muhammed'e ve Onun aile halkına, İbrahim'e salat buyurduğun gibi salat eyle! Şüphesiz ki Sen, Hamîd ve Mecîdsin.

Al­lahım! Muhammed'e ve Onun aile halkına, İbrahim'e İhsan eylediğin bereket gibi bereket ihsan eyle! Çünkü Sen, Hamîd ve Mecîdsin' deyin buyurdu.” (Bu, Buhârî ile Müslim'in rivâyetidir.)

Tirmizî, Ebu Dâvud ile Nesâî İse hediye" kelimesini zikretme-misler, bunların

rivâyet ettikleri hadisin baş kısmı, Ka'b b. Ucre dedi ki: Ey Allah'ın resulü!. dedik" şeklin­de ve son kısmı ise İbrahim'e ihsan eylediğin bereket gibi bereket ihsan eyle! Çünkü Sen, Hamîd ve Mecîdsin" biçimindedir.  (Nesâi’nin bir rivâyetinde hediye" kelimesi yer almaktadır.)

Hamîd hamde layık olan, Mecîd, çok yüce çok şerefli demektir.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً {56} (Ahzab, 34/56)

Elmalılı;

“Muhakkak ki Allah ve Melâikesi Peygambere hep salât ile tekrim ederler, ey o bütün iyman edenler! Haydin ona teslimiyyetle salât-ü selâm getirin.”

Hasan Basri Çantay;

“Şübhesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey îman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslîmiyyetle de selâm verin.”

Süleyman Ateş;

“Allâh'ı ve melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeğe, şânını yüceltmeğe özen göstermekte)dir. Ey inananlar, siz de ona salât edin, (onun şânını yüceltmeğe özen gösterin); içtenlikle selâm edin (ona esenlik dileyin).”

Diyanet Vakfı;

“Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”

M. Esed;

“Allah ve melekleri, şüphesiz, Peygamberi kutsarlar: (o halde) ey iman etmiş olanlar, siz de o'nu kutsayın ve kendinizi (o'nun rehberliğine) tam bir teslimiyetle terk edin!”

Mustafa İslamoğlu, “Şu kesin ki Allah ve O’nun melekleri Peygamberi desteklerler; ey iman edenler, siz de onu destekleyin ve tam bir teslimiyetle (onun örnekliğine) teslim olun.” şeklinde çevirdiler.

Açıklama: “Lafzen: “slata ederler... salat edin”. Burada Allah ve meleklerinin Peygamber için yaptığı eylemi mü’minlerin de yapması emredilmektedir. Bu âyetin kapsamı, Allah ve meleklerinin mü’minleri desteklediğinden (yusalli alyküm ve melâiketuhu) söz eden 43. âyetle birlikte değerlendirilmelidir. (Karş. 2/157, 9. 99, 103)

Mü’minler gibi Peygamber de vahiyle desteklenmiştir. Hemen üstteki âyetler bu desteğin açık göstergesidir. Kelimenin türetildiği ‘salâ’ zaten destek anlamına gelmektedir. (87. 15 not).  Salat ‘dua’ manasına bu kökten yola çıkarak ulaşmıştır. Fakat Allah için dua etmek caiz olmayacağı için, ayetin yorumununda ilk otoriteler farklı görüşler dile getirmişlerdir. İbni Abbas bunu “tebrik etmek” olarak anlamış. (Taberi).

Süfyan Allah’ın salatı rahmet, meleklerinki dua demiş. Ata “Rahmetim gazabımı geçti” hadisini okumuştur. Said b. Cübeyr İbni Abbs’tan bu ayetin tefisi sadedinde şunu nakletmiştir. “İsrailoğulları Musa’ya “Rabbin seni destekliyor (yusalli aleyke) mu?” diye sordular. Musa’nın Rabbi nida etti: “Evet, Ben de meleklerimle birlikte tüm nebi ve rasûllerimi destekliyorum”. Cabir’in eşi Rasûlüllah’tan kendine ve eşine salat etmesini istedi. Rasûlüllah ona “Allah sana ve eşine salat etsin (sallallahu aleyki ve ala zevciki) diye dua etti. (İbni Kesir) 

Bütün bunlar salat’ın bir destek emri olduğunu, Allah’ın ve meleklerinin bu salatı vahiy gönderip indirerek yaptıkları, mü’minlerinse fiili dua ile risalet mirasını desteklemeleri gerektiğini göstermektedir. Aslında Peygamber için edilen dua olan salavât da bu desteğin sözlü boyutudur..” (M. İslamoğlu, Meal s: 840)

Salat, hem dua, namaz ve  destek olmak manasındadır.

Salavât salatın çoğuludur. Ancak namazlar manasında anlaşılmaz. Peygambere getirilen salat’ın çoğulu olarak bilinir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً {41} وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلاً {42} هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً {43}‏ تَحِيَّتُهُمْ  يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْراً كَرِيماً {44} (Ahzab)

Elmalılı şöyle diyor:

SALAT, Allah'tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden dua demektir. Burada aynı fiilin, Allah'a ve meleklerine isnad edilmiş olması açısından rahmet ve istiğfarı kapsayan özel bir yardım mânâsını ifade etmesi gerekir. O'na kavuşacakları gün, öldükleri veya kabirden çıktıkları, yahud cennete girdikleri gün esenlik dilekleri selamdır. Her türlü sakınca, afetlerden selamet, uzaklık haberidir.

Diyanet Vakfı mealinde Ahzab 56 ile ilgili dipnotta şöyle deniliyor:

Allah’ın salevâtı, rahmet etmek ve kulunun şânını yüceltmektir. Meleklerin salevâtı, Peygamber’in şânını yüceltmek, müminlere bağış dilemek anlamınadır. Müminlerin salâtı ise, dua anlamına gelmektedir. Allah bütün müminlere, peygamberlerine salât ve selâm getirmelerini emretmekte ve ona saygı göstermelerini istemektedir. «Allahümme salli alâ Muhammedin» demek salât, «Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü» demek selâmdır. Peygamberimizden rivayet edilen çok sayıda salevât-ı şerîfe vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salât ve selâm getirmek, Peygamber’in sevgisini celbeder, şefâatine sebep olur.

Salat etmek hem Peygambere ve onun davetinin başarısı için dua, hem de Peygamberin davetini desteklemeye söz veriştir.  Çok salavât getirenler hem Peygambere bağlılınını tekrar etmiş, hem de onun davasını her yerde savunacağına tekrar tekrar söz vermiş olur.

Salat duadır, musalli Allah’tan tıpkı İbrahim ve ailesini desteklediği gibi, tıpkı onları yüceltip soylarına ve davalarına bereket verdiği gibi, aynı şeyi Peygamber, ailesi ve davası için de ister.

 

-Rebbenâ duası: Nihai amaç

Rabbimiz bu dua ile bize en ideal olarak neyi istememizi öğretiyor. Bir idam mahkûmuna son arzusu sorulur. O da yapılabilecek tek bir şey isteme hakkına sahiptir. Yani mü’min kula ‘Allah’tan son bir şey daha istemeye fırsatın olsa olsa ne istersin? Herhalde şöyle der: Dünyada da ahirette de hasene.

Dünyada sevap kazandıracak salih ameller, yine dünyada ve ahirette bunun sonucu güzellikler...

فَإِذَا قَضَيْتُم مَّنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُواْ اللّهَ كَذِكْرِكُمْ آبَاءكُمْ أَوْ أَشَدَّ ذِكْراً فَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ {200} وِمِنْهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ {201} أُولَـئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ {202} Bekara

Hasene (çoğulu; hasenât) güzellikler demektir. Ya da müslümana, yaptığı zaman sevap kazandıracak işlerin genel sıfatı. Tersi seyyiedir (çoğulu; seyyiât).

Kur’an, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket edenlere bu dünyada hasene verileceğini müjdeliyor. 

وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْاْ مَاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ خَيْراً لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ {30} (Nahl/30)

Allah yolunda hicret edenlerin kötülükleri haseneye çevrilir.

وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ {41} (Nahl/41)

Hasene ile seyyie asla aynı olmaz.

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ {34}

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 41/34)

İyilik yapanlara karşılık olarak iyilik vardır.

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ {10}‏

“(Resûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer, 39/10)

"Rabbic’alni" Hz. İbrahim’in duasıdır.

الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي وَهَبَ لِي عَلَى الْكِبَرِ إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَاء {39} رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء {40} رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ {41} (İbrahim, 14/39-41)

«İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.»

«Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!»

«Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana babamı ve müminleri bağışla!»

Musalli önce kendisinin, sonra anne babasının, sonra da diğer mü’minlerin bağışlanmasını ister. Tıpkı İbrahim Peygamber gibi.

 

b-     Selam; Dua ve teslimiyet

Musalli burada namazdan çıkmak için selâm vermek zorundadır. Önce sağa,

yani sağındaki meleklere ve bütün mü’minlere, sonra sola, yani solundaki meleklere ve bütün mü’minlere.

“Allahümme ente’s selâmu ve minke’s selâm, tebârekte ya ze’l Celâli ve’l

ikrâm.” “Yarabbi Sen Selâm’sın. Selâm Sendendır, Ey ihtişam ve ikram sahibi

Olan Sen çok yücesin.“

Hz. Sevbân (ra) anlatıyor: "Resülullah (sav) selam verip (namazdan çıkınca) üç kere istiğfarda bulunup: "Âllahümme entes-selâm ve minke's-seIâm tebârekte ve teâleyte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm. (Allahım sen selamsın. Selàmet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)" derdi." (Müslim, Mesâcid 135, (591); Tirmizi, Salât 224, (300); Ebu Dâvud, Salât 360 (1513); Nesâi, Sehv 80, (3, 68).)

Allah (cc) es-Selâm’dır. (Haşr, 59/23) Her türlü selâm/barış, selamet, güven

ve huzur O’ndan gelir, O lutfeder.

‘Tefâul kalıbında -tebâreke’ kavram olarak, hayır, lütuf ve ihsanı her ölçünün

üstünde olan, zatında ve sıfatlarında yüce ve münezzeh olan demektir.

Burada hemen Rahman suresinin 78.ayetini tekrar hatırlayalım:

تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ {78}

Azamat ve ihtişam sahibi ve kerim Rabbinin ismi ne yücedir!” (Rahman, 55/78)

Bir benzeri;

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثاً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ {54}

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’raf, 7/54. Bir benzeri; Mu’minun, 23/14. Ayrıca bak. Furkan, 25/1, 10, 62. Mü’min, 40/62. Zuhruf, 44/85.. Mülk 59/1)

‘Celle’, sözlükte “büyük ve yüce oldu” demektir. Allah’ın adıyla birlikte

söylendiği yerlerde “Allah’ın azameti yüce ve ulu oldu” anlamında kullanılır.

Celâl ve ikram, ‘kahır-lütuf’ dengesini ifade een iki ilâhi isimdir.  ‘Celâl ve cemâl’ de buna benzer. Mü’min el-Celâl isminin tecellilerinden korkar, O’ndan O’na sığınır, ikrâm (el-Kerim) ismiyle de O’ndan ister, O’nun ikramını bekler.

Selâm şöylde verilebilir:

“Allahümme ente’s-selâmu ve minke’s selâm tebârekte ve teâleyte ya ze’l-Celâli vel’-ikrâm”

“Allahümme ente’s-selâmu ve minke’s-selâm ve terciu ileyke’s-selâm, edhılnâ  maa’s-salâmi ile dâri’s-selâm, tebârekte ya ze’l-celâli ve’l-ikrâm.”

Namazın sonundaki selâm dikkat edilirse sadece bildiğimiz selâm değildir.

Bununla birlikte hem duadır ve hem de gönülden bir teslimiyettir.

 

a-     Tesbih duaları:

Musalli namazını şartlarına uygun olarak, bütün farz, vacip ve sünnetlerine

dikkat ederek, kendimni namaza vererek, yani elinden geldiği kadar huşu’ ile kılmış, gerekenleri yaptıktan sonra şimdi sıra O’ndan istemeye geldi.

Musalli namaz biter bitmez dua edebilir. Hem namanzının kabul edilmesini istyeyebilir,- hem de Allah’tan istenebilecek başka şeyler.

Yalnız duanın makbul olması için Rabbini tesbih etmesi, O’nun büyük olduğunu ifade etmesi ve O’na hamdetmesi gerekir.

Musallinin tesbihât yapmadan önce Peygamber’e tekrar salavât getirmesi güzeldir.

Alâ rasûline salavât.

“Allümme salli alâ Muhammed ve âli Muhammed.”

“Allahümme salli alâ seyyinâ Muhammed ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.”

“Sallallahu aleyhi vesellem gibi.”

Salavâttan sonra şöyle der:

“Sübhânellahi vel hamdülillahi ve lâ ilâhe illalahu vallahu ekber velâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l aliyyi’l-azîm.”

“Bir adam Peygamberimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasulü, ben Kur’an’dan bir şey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?’ dedi. Peygamberimiz buyurdu ki, şöyle de: “Sübhâne’llahi ve’l hamdüli’llahi ve lâ ilâhe ilallahu va’llahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah-Allah’ım seni tesbih ederim, hamdler sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır.” (Ebu Davud, Salat/139, no: 832. Nesâî, İftitah/32.)

Peygamberimiz yine buyuruyor ki:

“İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler: (Bunlar), Sübhânellahi ve bi’hamdihi-Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim, Sübhane’llahi’l azîm-Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim, sözleridir.” (Müslim, Zikir ve Dua/10, no: 2694. Buharî, Daavât/65. İman/19. Tirmizî, Daavât/61, no: 3467)

Burada da Allah’ın tesbih etme ve O’na hamdetme var. Zaten hamd ve tesbih anlamları birbirine yakın olduğu için birliktedirler. Allah’tan başka ilah olmadığı bir daha söylenir.

Musalli arkasından O’nun büyük olduğu hatırlar ve sanki der ki: “Bir ve tek olan Allah (cc) her şeyi çekip çevirendir, yöneten ve belirleyendir, hayata en an müdahele edendir. Çünkü O çok yücedir, çok büyüktür. O’ndan başka tanrı olamaz.  Ben böyle bir Allah’a iman ediyorum. Böyle bir Allah’a ibadet ettim/ederim, ancak ve ancak O’ndan bir şey isterim.”  

Ondan sonra Ayete’l-Kürsi’yi okur. Bu Tevhid kelimesini söylemek gibi. İman yenilenir, kuvvetlendirilir, Allah’ın büyüklüğü dile getirilir. Zira biraz sonra O’na dua edcek.

“Tesbih

Tahmid

Tekbir”

Sonra otuzüç defa ‘sübhane’llah’, otuzüç defa ‘el-hamdüli’llah’, otuzüç defa da ‘Allahü ekber’ demek, zenginlerin fakirlere sadaka verip yardım etmeleri gibi sevabı çok olan zikirlerdir. Bunlar ‘Sübhâne’llah’ ile başladıkları için hepsine de ‘tesbih duası’ denmektedir. (Ebu Davud, Harac ve İmaret/no: 2987. A. b. Hanbel, nak. Ş. Isl. Ans. 6/193)

Kà'a İbnu Ucre (ra) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sav) duyurdular ki: "Namazın takipçileri (muakkibât) var. Onları her namazın peşinden söyleyenler -veya yapanlar- (cennet ve mükâfat hususunda) hüsrâna uğramazlar. Bunlar otuz üç adet tesbih, otuz üç adet tahmid, otuzdört adet tekbir'dir". (Müslim, Mesâcid 144, (596); Tirmizi Daavât 25, (3409); Nesâi, 91, (3, 75).

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Resülullah (sav) buyurdular ki: "Kim sabah namazının arkasından yüz kere tesbihde ve yüz kere tehlilde bulunursa, deniz köpüğü gibi çok bile olsa günahları affedilir". (Nesai, Sehv 95, (3, 79).

Ukbe İbnu Amir (ra) anlatıyor: "Resülullah (sav) her namazın arkasından muavvizâtı okumamı emretti." (Ebu Dâvud, Salât 361, (1523); Nesâi, Sehv (79, (3, 68).)

Namazın toplamı da böyledir. Allahü ekber ile başlanır, Sübhaneke ile giriş yapılır, Fatihâile hamdedilir, Alllahü ekber ile bütün rükünler ifa edilir. Namazın sonunda bu teslimiyet kısaca bu üç tesbih ile tekrar edilir.

Eşi ve benzeri olmayan Allah tesbih ve tenzih edilir, hamdin sadece O’na ait olduğu söylenir, O’nun büyüklüğü itiraf edilir.

Böylece iman bir daha tezelendikten, kendisinden istenilecek Makamın özellikleri sayılıp kabul edildikten sonra eller açılır ve ne istenecekse istenilir.

Daha bitmedi. Musalli şunu da der ondan sonra duaya başlar:

“Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh lehu’l hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”

 “Allah’tan başka tanrı yoktur, O tektir. O’nun ortağı yoktur. Hamd O‘na aittir. O her şeye Kadirdir.”

Ya da

“Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh lehu’l hamdu, yuhyi ve yümît ve hüve Hayyun lâ yemût, biyedike’l-hayr, ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”

“Allah’tan başka tanrı yoktur, O tektir. O’nun ortağı yoktur. Hamd O‘na aittir. Hayat veren ve hayatı sona erdiren O’dur, O diridi ve asla ölmez, hayr O’nun elindedir. O her şeye Kadirdir.”

Ve dua, yani acizliğini, kuvvetsizliği, kimsesizliğini, yalnızlığını, hatalı oluşunu, eksikliğini itiraf.

Yani yoksulluğunu ve aşkını en yüce makama arz.

Ya da istemeye yüzü olsun diye çaba göstermeye ve boyun eğmeye söz veriş.

 

 

SEKİZİNCİ DERS

11 Aralık 2011

 

25-Kunut (esas duruş) duaları:

26-Namazın hayatı ihyası

-Namazın toplumsal boyutu

-Namazın cihad oluşu

-Namazın nefis tezkiyesindeki önemi

-Namaz islâmî hayatın manivelasıdır

-Namaz kurtuluş beratıdır

 

-Kunut (esas duruş) duaları:

 

Kunut yapmak, Âlemlerin Rabbin huzurunda saygı ile boyun eğmek, gönülden

teslim olmaktır. Allah’ın huzurunda el pençe divan durmak, O’nun hükmüne razı olmaktır. İbadetin, itaatın ve mutlak teslimiyetin yalnızca O’na yapılacağı şuuru ile O’na yönelmek. O’na ibadet için ayağa kalkmak, ayakta huşu’ ile dua etmek.

Kunut, kimin karşısında olduğunu farketmek, O Yüce Huzur’da edepli olmak, saygı ile boyun bükmektir.

Namaz esasen bir kulun Rabbine itaat etmek ve boyun eğmek üzere O’nun huzuruna yönelmesidir. Zira Allah (cc) kendisine bu şekilde yönelinmesini emrediyor.

Namaz, Allah’ın huzurunda öncelikle ‘divan durmak’tır, yani bir kunuttur. Bundan dolayı ‘kânit/kunut yapan’; namaz kılan, namazda huşu’ içerisinde olan, namazda dünyalık bir şey konuşmayan demek olur. 

Kunut kelimesinin aslı olan ‘ka-ne-te’ fiilidir. Bu da susmak demektir. Namazda uzun dua okumak anlamına da gelir.

Aynı kökten gelen ‘aknete’- dua etmek, Allah’a boyun eğmek, düşmana beddua etmek demektir. (Firuzâbâdî, Kamus, s: 158)

Kunut; ‘ka-ne-te’ fiiilinin masdarıdır ve huşu’ (saygı), kulluğu ikrar, tam bir teslimiyetle itaat etmek demektir. (İbni Manzur, Lisanü’l-Arab, 12/196)

Türkçede bunu en güzel ‘divan durmak’ deyimi karşılayabilir. Allah’ın huzurunda el pençe divan durmak, emrine teslim olmak, hükmüne razı olmak. İbadetin, itaatın ve mutlak teslimiyetin yalnızca O’na yapılacağı şuuru ile O’na yönelmek. O’na ibadet için ayağa kalkmak, ayakta huşu’ ile dua etmek. Bir anlamda Allah’ın huzurunda esas duruşa geçmektir.

Kulun Allah’ın huzurundaki ‘esas duruş’u iman, teslimiyet ve itaattir. Ancak bu esas duruş, istekle, samimiyetle ve farkında olunan bir itaattir.

Kunut, Allah’a karşı saygıdan dolayı alçak gönüllü olarak uzun süre ayakta durmak ve O’na dua etmektir. Bu anlamıyla ‘kunut’, kıyam (ayakta durmak) demektir. Burada kul son derece mütevazi olarak organları susmuş, benliği Allah’a teslim olmuştur.

İşte bu saygı ve kıyam, kunuttur.

Kimilerine göre kunut, namazda kıyamı uzun tutmaktır. Nitekim bir hdiste buna işaret ediliyor:

“Namazın en faziletlisi kunutu uzun olandır.” (Müslim, S. Müsafirin/164, 165, no:756.  Tirmizî, Salat/285, no: 387.  Ebu Davud, Tatavvu/2)

Zeyd ibnu Erkam diyor ki biz önceleri namazda konuşuyorduk, verilen selamı alıyorduk. Ne zaman ki “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde (kânit olarak) namaz kılın.” (2 Bekara/238) âyeti geldi, namazda susmakla emrolunduk. (Lisanü’l-Arab 12/197)

Kunut’un üç derecesi vardır:

Birincisi, kunut genel anlamda Allah’ın iradesine boyun eğmek.

İkincisi namaz kılmak,

Üçüncüsü namaz içinde kunut yapmak/dua etmektir.

Birincisi:

Kunut’un genel anlamı Allah’a ve hükmüne teslim olmak. O’nun karşısında huşu’ (saygı) ile boyun bükmektir. O’nun makamı karşısında el pençe divan durmaktır. Rab oluşunu itiraf ederek O’nun hükmüne razı olmaktır.

Kânit (kunut yapan. Çoğulu; kanitîn veya kanitât), Allah’a itaat edendir. Bu anlamda yerde ve gökte ne varsa, bazı insanların dışında her şey Allah’a kunut yaparlar. Yani O’nun emrine itaat ederler, O’na teslim olmuşlardır.

Varlığın hepsi ‘kanit’tir.

وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَداً سُبْحَانَهُ بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ {116}

“Bir de ‘Allah oğul edindi’ iddiasında bulundular. Hâşâ! O aşkın bir

hakikattir. Aksine göklerde ve yerde bulunan her şey O’na aittir: hepsi de kanit’tir (O’nun iradesine boyun eğmiştir).” (2 Bekara/116. Bir benzeri: 30 Rûm/26)

Kur’an başta İbrahim (as) olmak üzere bu şekilde kunut yapanları övmektedir.

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتاً لِلّهِ حَنِيفاً وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {120}

“Hiç şüphe yok ki İbrahim bütün güzellikleri kendinde toplamış başlı başına bir önder, her türlü kötülükten yüz çevirip bütün varlığıyla Allah’a adanmış biriydi; fakat o, başkalarına ilahlık yakıştıran bir müşrik olmadı.” (16 Nahl 120)

İbrahim’e düşen kunut yapmaktı, kanit olmaktı. Yani emre boyun eğmekti. Hak karşısında esas duruşa geçmekti. “Lebbeyk ve sadeyk Ya Rabbi” demekti. O da öyle yaptı. İtiraz etmedi. Yüzünü buruşturmadı. ‘Bu da nedir’ demedi. Aldı kabul etti, teslim oldu, itaat etti.   (15 İbrahim/37)

Kanit olanlar (Allah’a boyun eğenler) O’na şöyle dua ederler:

الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ {16} الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ {17}

“Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik: Bizi bağışla, günahlarımız da… ve bizi ateşin azabından kor.” (3 Âli İmran/17)

Dürüst ve erdemli kadınlar hem kanit olan yani Allah’a boyun eğen, hem de iffetlerini koruyan kimselerdir. Onlar Rablerinin kendileri için çizdiği hudutlara dikkat ederler, hükümlere rıza gösterirler.

 

الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيّاً كَبِيراً {34}

“Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” (4 Nisa/34)

Benliklerini Allah’a adayan, O’nun makamı karşısında el pençe divan duran kadınlar ve erkekler için sınırsız bir bağış ve muhteşem ödüller vardır.

إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيراً وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً {35}

Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (33 Ahzâb/35)

Allah’a nankörlük edenlerle, gecenin bir vaktinde secdeye varıp Allah için kıyama duran, namaz kılıp dua eden, kendini Allah’a adayan (kânit) bir olmaz. Bu iki kimse arasında büyük farklar vardır.

أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِداً وَقَائِماً يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ {9}

Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (39 Zümer/9)

 

İkincisi: Namaz, Allah’ın huzurunda öncelikle ‘divan durmak’tır, yani bir kunuttur. Bundan dolayı ‘kanit’; namaz kılan, namazda huşu’ içerisinde olan, namazda dünyalık bir şey konuşmayan demek olur. O, namazda Allah’ı zikretmekle meşgul olur, huzurda olduğunun farkındadır ve büyük bir saygı içerisindedir.

Namaz madem ki ibadetlerin toplamıdır, madem ki şükretmenin belli bir ibadet şekline girmiş halidir, madem Allah için gösterilebilecek en yüce ta’zimdir, madem ki bu duruş bir kabulün göstergesidir; öyleyse kim namaz için ayağa kalkarsa; o Rabbinin huzurunda saygı ile yöneliyor demektir.

Namazda ister el gögüs üzerinden, ister göbek üzerinde bağlansın, isterse hiç bağlanmasın; bu duruş, bu kıyam Allah’ın huzurunda gerçek huşu’ ve boyun eğiştir. Bu kıyam (ayağa kalkmak) Allah’ın Rabliğini itiraf etmek üzere bir ibadî esas duruştur. Kulluğa yakışan klas bir duruştur.

Zaten kunut; Allah’ın iradesini gerçekleştirmek üzere O’na boyun eğmektir.

Namazla yapılan kunut aynı zamanda mü’minin ‘lâ’ ve ‘illâ’ duruşudur.

Mü’min bu kıyamı ile kime karşı saygı ile kalktığının, hangi makamın önünde durduğunun, o makam karşısındaki konumunun ve kime ve neye karşı hayır dediğinin farkında olur. 

Bu esas duruş, imandır, teslimiyettir, ınkıyad’tır, Ama kibir, başkaldırı ve de dik kafalılık değildir. En yüce Makamın önünde “buyur Ya Rabbi” diyen bir duruştur

Bu duruş “İşte bak, geldim ve ayağa kalktım, buyur/Lebbeyk” demenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Dilin sustuğu, bedenin ve yüreğin konuştuğu bir durumdur.

Üçüncüsü;

Kunutun üçüncüsü derecesi namaz içinde yapılan özel duadır.

Kunut, fıkıhta terim olarak bu anlamda anlaşılır. Bu kunut daha çok, vitir ve sabah namazının son rek’atında yapılır.

Bizim insanımızın arasında kunut deyince yalnızca vitir namazının 3. rek’atında, kıraatten sonra alınan tekbir ve okunan dualar akla gelmektedir.

Namazın kendisi bir kunut olduğu halde, son rek’atı uzun yaparak dua etmek, kunut içerisinde kunuttur.

Peygamberin (sav) çeşitli vesilelerle kunut yaptığı sabittir. (Müslim, S. Misafirin/294-304, no: 677. Buharí, Vitir/7)

Peygamberin ne zaman ve nerelerde kunut yaptığı konusunda çeşitli rivâyetler vardır. Ancak Peygamberin sürekli yaptığı kunut vitir namazındaki kunuttur.

Musibete karşı kunut;

Felaket, belâ ve musibet, düşman tehlikesi karşısında beş vakit namazla birlikte kunut yapmak mümkündür. Anlaşıldığı kadarıyla bunun sabah namazının farzının son rek’atında olması tercihe şayandır. Zira aşağıdaki anlatacağımız olay sonrasında Peygamber’in (sav) bir ay boyunca sabah namazında kunut yaptığını görüyoruz.

Peygamberin (sav) özel anlamda kunut yaptığı zamanlara bakarsak, uzun kunut yapmanın yine özel bir amacı olmalıdır. Daha çok felâket, sıkıntı, darlık ve düşman saldırısı zamanlarında yapılması mümkündür.

Nitekim Peygamber (sav), Bi’ri Maûne olayından sonra pek âdeti olmadığı halde  Rı’l, Zekvân ve Usayyah kabileleri aleyhine kunut yaparak beddua etti, onların aleyhine zorluk istedi, Yusuf (as) zamanındaki gibi kıtlık diledi. (Buhârî, Meğâzî 29; no: 4090. Müslim, Mesâcid, 294-308, no: 675-679. Ebu Davud, Vitir 10, no: 1443)

Çünkü olay çok korkunçtu. Henüz Uhud’un yaraları sarılmamışken, henüz Reci’de suikastla şehid edilen 6 yiğit sahabenin acısı dinmemişken, yetmiş kadar seçkin sahabenin (Buharî, Meğazi 28. Müslim, İmâre 174, no: 1903) tuzağa düşülerek öldürülmesi çok sarsıcı bir olaydı. 

Olay kısaca şöyle idi.

Âmir kabilesinin başkanı Ebu Berâ İslâma ilgi duyan, müslümanlara sempati ile bakan bir kimseydi. Uhud savaşından bir müddet sonra Medine’ye gelerek Peygamber’den kendilerine İslâmı öğretecek öğretmenler (mürşidler) göndermesini istedi. Peygamber (sav) genel durumun pek güvenli olmadığı gerekçesinden hareketle bu teklife sıcak bakmıyordu. Ancak Ebu Berâ gönderilecek kişilerin kendi himayesinde olacaklarını söyledi ve can güvenliğine dair garanti verdi.

Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü çoğu Ensar’dan ve Suffe Ashabından olan yetmiş eğitimli kişiyi onlara gönderdi. (İbni Hişam bu sayının kırk olduğunu kaydediyor. Bak. Siyer 3/194)

Ebu Berâ her kadar gelecek heyetin kendi himayesinde olduğunu, kimsenin onlara zarar vermemesini istese de, bu irşad grubu Maûne kuyusunun başına gelince aynı kabileden Amir b. Tufeyl, Zekvan, Rı’l ve Usayyah kabilelerden topladığı silahlı adamlarla onları pusuya düşürdü ve onlara İslâmdan dönmelerini teklif etti. Onlar ise ölünceye kadar çarpıştılar. Sonuçta iki kişi hariç hepsi şehit oldular.

Bu katliamdan sağ kurtulan Amr b. Umeyye Medine’ye varıp olup biteni Peygamber’e haber verdi. (İbni Hişam, Siyer 3/193-199)

Enes b. Malik (ra) diyor ki:

“Rasûlullâh’ın (sav) Bi’r-i Maûne’de şehîd olan ashâbına üzüldüğü kadar, hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim!” (Müslim, Mesâcid, 302, no: 677)

Peygamber (sav) olayı duyduğu günün sabahından başlamak üzere bir ay boyunca sabah namazında, daha önce hiç yapmadığı şekilde beddua etti.

“Allahım! Lihyan, Rı’lan, Zekvân ve Usayyah kabilelerine lanet et. Onlar Allah’a ve Rasûlüne âsi oldular. Ğifar kabilesine mağfiret et, Seleme kabilesine selamet ver.” (Müslim, Mesâcid 307, no: 679)

Hufaf ibnu İma diyor ki: Peygamber (sav) rukû’ yaptı sonra başını kaldırdı ve “Allahım Ğıfar kabilesini mağfiret et. Seleme oğullarına selamet ver. Usayyah Allah’a ve Rasulüne isyan etti. Allahım! Lihyan oğullarına lânet et. Rı’lan ve Zekvân kabilelerine lanet et” dedi ve sonra secdeye vardı. (Müslim, Mesâcid 308, no: 679)

Ebu Davud’daki bir rivâyette Ebu Hureyre’nin Peygamber’in (sav) bir ay boyunca öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarında kunut yaptığını ve adı geçen kabilelere beddua ettiğini söylüyor. (Ebu Davud, Vitir 10, no: 1443)

Kaynakların haber verdiğine göre bu duadan sonra adı geçen kabilelerin bölgelerinde ağır kuraklıklar yaşandı, kıtlık baş gösterdi. Hatta Medine’den yardım istemek zorunda kaldılar. Veba salgını ortaya çıktı ve pek çokları bu yüzden telef oldular. (İbn-i Hişâm, Siyer 3/186)

           

Kunut duaları:

Taberânî’nin anlattığına göre Hz. Aişe (r.anha) Peygamber’in (sav) şöyle buyurduğunu söylemiş:

“Ben ancak sizin Rabbinize dua etmeniz ve ihtiyaçlarınızı O’ndan istemeniz için kunut yapıyorum.” (nak: İbadetler Ansiklopedisi 3/18)

Namazdaki kunut biraz da kulun Rabbine dua etmesidir. Bununla birlikte O’ndan özel yardım istemeye de uygun bir andır. Kunut yapmayı tavsiye eden Peygamber (sav) zımnen, “Bu bir imkandır, değerlendirin” demiş olur.

Zira ‘eslemtü’ diyerek İslâmı kabul eden, ‘semi’tü ve ata’tü’ diyerek, Allah’tan gelecek olan her şeye itaat edeceğine söz veren bir mü’min, kanît makamına, yani kul için ibadet olan esas duruşuna geçer ve dua eder.

Peygamber (sav) farklı dualarla kunut yaptığı bilinmektedir. Bunların en bilineni şunlardır:

Allâhümme innâ nesteînüke ve nesteğfiruke ve nestehdîke ve nü'minübike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke’l-hayre küllehu neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahleu ve netrükü men yefcürük.

“Ey Allahım! Biz, senden yardım ve bağışlanma dileriz. Senden hidayet dileriz. Sana iman ederiz. Sana tevbe ederiz. Sana tevekkül ederiz. Bütün övgü sıfatlarıyla Seni överiz, Sana şükrederiz, Sana nankörlük etmeyiz. Sana ve rızana uymayan her şeyden uzak oluruz ve onu terkederiz.

Allâhümme iyyâke na'büdü ve leke nusallî ve nescüdü ve illeyke nes'â ve nahfidü nercü rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bi’l-küffari mülhık.     

„Ey Allahım! Yalnız Sana ibadet ederiz. Ancak senin için namaz kılar, Senin için secdeye varırız. Koşmalarımız ve çabalarımız yalnız Sana yaklaşmak içindir. Senin rahmetini ümit ederiz, Senin azabından korkarız. Şüphesiz Senin azabın kafirlere layıktır.” (nak: İbadetler Ans. 3/26)

Hasan b. Ali b. Ebi Talip (ra) Rasûlüllah’ın (sav) kendisine vitirde okuması için şu duayı öğrettiğini haber veriyor:

"Allâhümme'hdinî fi men hedeyte ve âfinîfi men âfeyte ve tevellenî fi men tevelleyte ve bâriklî fi mâ ateyte ve kınî şerra mâ kadayte fe inneke takdî ve lâ yukdâ aleyke ve innehû lâ yezillü men vâleyte ve lâ yeızzü men âdeyte tebârekte Rabbenâ ve teâleyte ve sallâ'llâhü alâ'n-Nebiyyi Muhammed" 

“Allahım! Beni hidayete erdirdiklerinle beraber hidayete erdir. Kendilerine afiyet verdiklerinle birlikte bana da afiyet ver. Dost edindiklerinle beraber beni de dost edin (kendilerini velâyetine aldıklarınla beraber beni de velâyetine al). Bana verdiğini benim için bereketli kıl. Verdiğin hükmün şerrinden beri koru. Sen dilediğin hükmü verirsin ancak senin üzerine hüküm verilemez. Şüphesiz senin işini üzerine aldığın (dost-veli edindiğin) aşalığa düşmez (zelil olmaz). Ey Rabbimiz! Sen çok üstünsün ve yücesin.” (Ebu Davud, Salat/340, no: 1425. İbni Mace, İ. Salat/117, no: 1178. Tirmizí, Salat/341, no: 464. Nesâí, K. Leyl/51. Dârimî, Salât, 214)     

Birinci kunut duası daha çok içinde olunan güne yönelik, ikinci kunut duası ise daha çok geleceğe yöneliktir. Birincide tevbe istiğfar, yardım dileği ve şükür; ikincide daha çok ümit ve ilerisi için söz veriş vardır. 

Mü’min, yalnızca Allah’a ibadet edeceğine, Allah’tan istenebilecek yardımları asla yaratıklardan istemeyeceğine, yalnız O’nun huzurunda secde yapacağına, nimetlere asla nankörlük etmeyeceğine söz vermektedir.

Birinci duanın sonundaki cümleler daha da ilginçtir:

Mü’min, her kunut duasında; Allah’a layık olmayan her şeyden, Allah’a karşı gelen, O’nun ilkeleri ve emirleri karşısında duyarsız kalan, Allah’ın dinine savaş açan,  günahları açıktan işleyen, insanlar arasında günahların yayılmasına çalışan bütün kişi, kuruluş ve otoritelere itaat etmeyeceğine, onlardan yüz çevireceğine, onları hal’ etmek için (onlara engel olmak için çalışacağına), onlara kendi özgür iradesiyle –elinden gelen imkanlarla- otorite veya yetki tanımayacağına  söz verir.

Bu söz veriş de şüphesiz Kelime-i Tevhid/Şehâdetteki ‘lâ’ ve ‘illa’ ikrarıyla/taahhüdüyle bağlantılıdır.

İnsana düşen, tıpkı kâinattaki diğer varlıklar gibi Âlemlerin Rabbine teslim olması, boyun eğmesi ve O’nun azameti karşısında gönülden esas duruşa geçmesidir.

Bu şekilde Rabbine saygı ile bağlı olanlar bunu somut hale getirmek için namaz için kıyam ederler. Namaz aynı zamanda bir kunuttur. Yani Allah’a içten )

Zaten gönülden Allah’a itaat edenler, bunun neticesi olarak namaz kılarlar. Bu teslimiyetlerini namaz ile dile getirirler.

Namazı ikame edenler, namaz içerisinde ayrıca kunut yaparlar. Bu kunuttaki duanın, yakarışın, zikrin, niyazın makbul olması için namazı derin bir şuurla, uyanık bir irade ile kılmak gerekir.

Madem ki namaz bir kunuttur (Allah’ın huzurunda saygı ile divan durmaktır) ve madem ki ulvi bir buluşmadır, öyle ise bu buluşma hazırlıksız, rastgele, dağınık ve  kir pas içinde olmaz.

Onun için namaza başlamadan önce abdest, hadesten ve necasetten taharet ve setr-i avret farzdır.

Rabbimiz mescitlere giderken ziynetlerinizi alın buyuruyor:

يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ {31}

“Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf, 7/31)

Buradaki ziynetten maksat elbisedir. (Elmalılı, 4/32)

 

Namazın hayatı inşa süreci

-Namaz islami hayatın manivelasıdır

Bunu hadisler farklı kelimelerle anlatıyorlarlar.

"Namaz dinin direğidir, kim onu terkederse dinini yıkmıştır." (Acluni, Keşful Hafa, 2/31) Bu hadis değişik şekillerde rivayet edilmiştir.

Binayı ayakta tutan onun direkleridir. Namaz da dini hayatı ayakta tutar.

Ali'den (r.a.) rivayetle Resûlullah  (a.s.m.) şöyle buyur­muşlardır: "Namaz îmanın direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Zekât ise, bu ikisinin arasında yer alır." (Deylemi,  Müsnedü'l'Firdevs’ten)

İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor: "Namaz îmanın ölçeğidir. Kim o ölçeği tam doldurursa mükâfatını da tam alır." (Beyhaki, Şuabul İman’dan)

"Bu dinin başı İslam'dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!" Sonra şöyle devam buyurdu: "Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?" "Evet ey Allah'ın Resulü!" dedim. "Şuna sahip ol!" dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum: "Ey Allah'ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?" "Anasız kalasıca Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?" buyurdular. (Tirmizi, İman 8, (2619)

“Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” (Taberani)
Bedeni baş yönetir. Başı olmayan beden ölüdür. Namazı olmayan

mü’minin islami hayatı ölür.

Namazın ikame edilmesi emri aslında hayatınızı vahiyle inşa etmek

için namazdan faydalanın demektir. Zira namaz hayatınızı Allah razı olacağı şekilde tanzim etmenizi sağlar.

Mü’minler “Namazı ikame edin...”, “Haydin namaza” diye bir seda duydukları zaman gereğini yaparlar. Onlar bunu günde beş defa tekrar ederler. Bu çağrıyı günde beş vakit duyarlar.

Namaz için harekete geçmek aslında imanın isbatı, Rabbin bütün hükümlerine teslim olunmuşluğun somut göstergesidir. Günden beş defa namazla kunut yapan mü’min, hayatının diğer anlarında da Allah’ın huzurunda bu esas duruşu bozmayacağına, her yerde O’nun koyduğu ölçülere ve sınırlara uyacağına söz verir.

Mü’min, hayatını kunut anlayışına hazırlamak için, yani kanitîn’den olmak için namazı bir vesile sayar.

 

-Namazın toplumsal boyutu

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ {43} Bekara

“Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”

Namaz tek tek bütün musallilerin hayatını vahye göre inşa etmelerini sağladığı gibi müslüman toplumu da Tevhid toplumu yapabilecek en büyük imkandır.

Namaz kılanların çok olduğu toplum temiz toplumdur. Hem maddi açıdan hem manevi açıdan.

Musallisi çok olan toplum, dürüst, ahlaklı, edepli ve takvalı fertlere sahiptir.  İnsanı kontrol altına alan onun yanındaki manevi polistir. O da takvadır. Namaz ise mü’minde takva duygusunu geliştir.

Cami, cemaati bir araya toplayan yerdir.  İslâm cemaat dinidir. İslâmın ilke ve prensipleri en güzel şekilde cemaatla beraber yerine getirilir.

İslâm, müslümanların şuurlu cemaatler olmasını emretmiştir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir elbise, mü’minler için bir kale gibidir.

Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar, durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar. Tıpkı bir vücut gibi. (Buharî, Edeb/27. Müslim, Birr/17 no: 2586)

İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamber’in yolu üzerine kurulur. Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık ve saygı vardır. Onların arasında soy, sınıf, kabile, meslek, bölge üstünlüğü gibi şeyler yoktur.

Kur’an, müslümanları Kur’an etrafında bir araya gelmeye davet ediyor. (3/Âli İmran, 103) Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan sakındırıyor. (30/Rûm, 32)

Peygamberimiz (sav) bir çok hadisinde müslümanların cemaat olmasını teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Bunun yanında cemaatle namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an Hz. Peygamber’e, düşman korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir. (4/Nisa, 101-102)

Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

“Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır” (A. b. Hanbel, 4/145. nak. Ş. İsl. Ans. 1/286)

Müslümanların cemaat olmalarının en güzel örneği beraber namaz kılmalarıdır. Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek başına kılınana göre yirmibeş veya yirmi yedi derece daha yüksektir. (Buharî, Ez’an/30. Müslim, Mesacid/42, no: 649. Ebu Davut, Salat/no: 559. İbni Mace, Mesacid/16, no: 786-790. Tirmizî, Salat/245, no: 330)

İslâma göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler, hemen cemaat olmaları tavsiye edilir. (Buharî, Ez’an/35. İbni Mace, İkameti’s Salat/44, no: 972-975. Nesâî, İmame/43-44)

Cemaata devam etmenin sevabı kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların cemaate gelmelerine engel olunmamasını istemiştir. (Buharî. Ez’an/162. Müslim, Salat/30, no: 442. Ebu Davud, Salat/52, no: 565-568)

Müslümanlar farz namazları, Cuma ve bayram namazlarını cemaatle kılarlar. Cuma ve bayram namazlarının cemaatle kılınması, tek başına kılınmasının mümkün olmaması oldukça önemlidir.

İnsan yaratılışı gereği toplum halinde yaşamak zorundadır. İslâm, müslümanları şuurlu bir toplum olarak yetiştirmek istiyor. Bir arada yaşama bilinci, fedakârlığı, başkalarını hesaba katma; hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir. İslâm bütün bu ideallerin en güzel bir şekilde yerine getirilmesini, bunların bir ibadet bilinciyle yapılmasını istemektedir.

Bunun için İslâm cemaati, bir peygamber ve ilâhi vahye inanma mantığı üzerine kurulur ve gelişir. Bu cemaatin gayesi de Allah’ın hükmüne daha güzel bir şekilde uyabilmektir.

Mü’minler, cemadât olma yanlışlığından cemaat olma şuuruna yükselmelidirler.

"İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi."(Buharî, ezan, 9,32; Müslim, salat, 129)

"Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevab alır. Sabah namazını da cemaatle kılarsa, bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır."(Buharî, ezan, 34; Müslim, Mesacid, 260)

“Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veya çarşıda kıldığı namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir. Bu fazilet şu şekilde gerçekleşir: Biriniz güzelce abdest alır sırf namaz kılmak için camiye gelirse, camiye varıncaya kadar attığı her adım için bir sevap verilir ve bir günahı silinir. Camiye girdiği zaman namaz için beklediği sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Melekler bu kimseye dua ederler. Kimseye eziyet etmediği ve abdesti bozulmadığı sürece; ‘Allah’ım! Bu kulunu bağışla, ona merhamet et ve tövbesini kabul et’ diye dua ederler.” (Ebu Dâvûd, Salât, 49, I, 378)

“Kişinin bir başka kişi ile birlikte kıldığı namaz, tek başına kıldığı namazdan, iki kişi ile birlikte kıldığı namaz bir kişi ile birlikte kıldığı namazdan daha sevaptır. Cemaat ne kadar çok olursa bu namaz Allah’a o nispette sevimlidir.” (Ebu Dâvûd, Salât, 47)

"Üç kişi bir köyde veya sahrada bulunur ve cemaatle namaz kılınmazsa, şeytan onlara hakim olur. Öyleyse cemaatten ayrılma. Çünkü sürüden ayrılanı kurt yer." buyurmaktadır. (Ebu Davud, salat, 47)

“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm." (Buharî, Ezan/29. Müslim, Mesacid/251)

“Camilere devam edenleri görürseniz onların cennetlik olduklarına şahitlik ediniz.” (Riyazü's-Salihîn, M.1054)

“...Kıyamet günü arşın gölgesinde istirahat edeceklerden biri de; camilere gönül veren, cemaate devam eden müslümanlardır...” (Riyazü's-Salihîn, M. 377)

-Namaz, günahlara karşı korumadır

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ {45} Ankebut

“(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء إِنَّكَ لَأَنتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ {87} Hud

“Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {90} إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ {91} Maide

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.

Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?”

 

-Nefsi öncelikle namaz temizler

وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا {7} فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا {8} قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا {9} وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا {10}

“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems)

Musalli namaz sayesinde günde beş defa günahlarından arınma imkanı bulur.

Allah Resulü (sav) şöyle buyuruyor: “ Beş vakit namaz, herhangi birinizin evinin önünden akan ve günde beş defa yıkandığı suyu bol bir nehre benzer. Allah, beş vakit namaz sayesinde, günahları yok eder.” (Buhari-Müslim)

Çünkü iyilikler kötülükleri yok eder.

وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ {114} Hud

“Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.”

Namaz, aynı zamanda günde beş defa Allah’a hesap verme gibidir. Secde yerinde günde beş defa Allah’ın divanına duran bir aanlamda namz öncesi yaşadıklarının hesabını veriyor gibidir.

Böyle olunca da az sonra hesabını vermeyeceği ve utanacağı şeyleri yapmamaya çalışır. Böyle bir şuurun ve dikkatliliğin insanın davranışlarına ne kadar olumlu yansıdığı hesap edilemez.

Musalli namazla hergün beş defa Yüce bir huzurda olduğunu ve o makama göre kendi küçüklüğünü hatırlar. O makamın karşısında nasıl olması gerektiğini düşünür. Namazdan sonra daha dikkatli olmaya niyet eder.

Bu açıdan namaz bir otokontrol aracıdır.

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ {18} Fatır

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez. Sen ancak görmeden Rablerinden korkanları ve namazı kılanları uyarabilirsin. Kim temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah'adır.”

 

-Namaz şehvetleri dizginlemeyi öğretir

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِيّاً {58} {س}  فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيّاً {59} Meryem

“İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya'kub)'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.”

 

-Namazın cihad oluşu

Allah (cc), kuvvetli bir bina gibi bir araya gelip kendi yolunda cihad eden mü’minleri sevmektedir.

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ {4}  (61/Saff, 4)

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”

Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:

"Herhangi bir Müslüman, cihad etmeden veya (cihad etmeyi) gönlünden geçirmeden ölürse, nifakın bir şubesi üzerine ölür." (Müslim, K. İmare: 47 no: 158. Nesai- K.Cihad/2)

Peygamber (sav), birgazve dönüşünde: “Hayırlı dönüşler ile geri döndünüz ve küçük mücahededen, büyük mücahedeye döndünüz' buyurdu. 'Büyük mücahede hangisidir?' sorusuna da, 'Kişinin hevai arzuları ile mücahedesidir” buyurdu. Yine O "Hakiki mücahid, nefsine (hevasına) karşı savaş açan kimsedir” demiştir. (Tirmizi, K. Cihad/2, no: 1621,)

Bunun da namazla olacağı açıktır.

Namaz için harekete geçmek aslında imanın isbatı, Rabbin hükümlerine teslim olunmuşluğun somut göstergesidir. Günden beş defa namazla kunut yapan mü’min, hayatının diğer anlarında da Allah’ın huzurunda bu esas duruşu bozmayacağına, her yerde O’nun koyduğu ölçülere ve sınırlara uyacağına söz verir.

Mü’min, hayatını yukarıda anlatılan kunut anlayışına hazırlamak için, yani kanitîn’den olmak için namazı bir vesile sayar.

İmamların namaz kıldığı yere ‘mihrab’ denilmesinin namazın cihad oluşu ile ilgisi var mı?

‘Mihrab’, harb kökünden geliyor ve harp yeri demektir. Korunan yer, saraya, yüksek yer, sunak yeri gibi anlamlarda kullanılmış. Kur’an’da dört ayette geçiyor.

Mihrab’a harp yeri anlamı verirsek, bu namazın nefsin aşırı arzularına ve şeytanın kandırmalarıan karşı namazla mücadeleyi anlatır.

Ya da cemaatle namaz o denli önemli ki, imamın durduğu yer manevi değeri yüksek bir mekandır.

 

-Namaz kurtuluş beratıdır

Suçluları cehenneme sürükleyen en önemli hatalardan biri namaz kılmamalarıdır. Bunun sebebi de elbette iman etmemelerdir. İnsana düşen önce iman etmek, sonra da imanın gereği namz kılmaktır. Zira namaz hem dinin direği, hem de ateşte karşı perdedir.

عَنِ الْمُجْرِمِينَ {41} مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ {42} قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ {43} وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ {44} وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ {45} وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ {46} حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ {47} (Müdessir)

“Günahkârlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik, Yoksulu doyurmuyorduk, (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, Ceza gününü de yalan sayıyorduk, Sonunda bize ölüm geldi çattı.”

Müslüman mahşerde önce namazdan sorulacak. Namazın hesabını verenlerin öteki hesabı kolay olacak.

“Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.” (Taberani’den)

 

Son söz

-Namaz İslamın olmazsa olmaz şartıdır.

-Namaz mü’minin alamet-i farikasıdır.

-Namaz imanın cisimleşmiş halidir.

-Namaz, şeytana, şehvetlere, günah dürtülerine, kötülüklere, tembelliklere, pisliklere karşı ciddi bir imkandır.

-Namazın devamlı olması esastır. Bu da “amelin hayırlısı az ve devamlı olandır” hadisine uygundur.

-Namaz mirac, yani manen yücelmedir. Yükselmek isteyenler namazla Allah’ın huzurunda alçalmalılar. İslamın hedefi kamil insan/salih kul yetiştirmektir. Namaz musalliyi bu hedefe götürür.

-Namaz özgürlüktür. Şeytana karşı, nefsin aşırı isteklerine karşı, insanı makina gibi gören materyalist anlaşyışa ve modern köle tüccarlarına karşı hürriyet ilandır. Özgür olmak isteyenler bunu namazla yapsınlar.

-Namaz nazımdır. Yani hayatımızı, vaktimizi, hedeflerimizi, ibadetlerimizi, dualarımızı nizama koyan/düzenleyen bir ibadettir.

-Namaz aşkın olan ile irtibat aracıdır. Aşkına aşık olan içkine takılıp kalmaz.

-Namaz kurtuluştur.

* ** Öyle ise namazı ikame edelim.

*** Hayatımızın abdestli olması dileğiyle...

*** Vesselam.