Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1617
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
703887

İSLÂMI HAYATIMIZA NASIL HAKİM KILABİLİRİZ

İmanı hayat haline getirme hakkında dersler

Hüseyin K. Ece

Zaandam Ayasofya Camii

Şubat-Nisan 2011

 

  • İslâmı Hayata Kılmanın Önündeki Engeller

1- Allah’ın indirdikleri ile hükmetmemek

Bekara

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {213}

Maide

وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ الإِنجِيلِ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فِيهِ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ {47}

Nisa

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجاً مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيماً {65}

Nûr

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {51} وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ {52}

Rabbimiz bu veya benzeri âyetlerle indirdiği dini hayatımıza hakim kılmamızı istiyor. Allah’a ve Peygamber’e itaatın emredildiği âyetler de aynı şeyi işaret ediyorlar.

Nisa

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً {59}

Âli İmran

قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ {32}

 

2-Allah’ın taksimine razı olmamak

Islami hayat hakim kilmanin en onemli engeli Allah’in indiridigi hukumlerle hukmetmeke veya O’nun taksimine razi olmamaktir.

Bu taksim dunyaliklar, sekil ve bicim, soy sop, kabiliyet ve kapasite ile ilgili olabilir. Ya da bizim icin uygun gordugu veya uygun gormedigi emir ve nehiylerle ilgili olabilir.

Ebu Hureyra anlatiyor: Rasulullah soyle dedi: “Kendileriyle amle etmek uzere su bes kelimeyi kim benden alacak? Ebu Hureyra Be alacagim dedim. Elimi tuttu ve su bes seyi saydi: Haramlardan sakin insanlarin en abidi olursun. Allah’in taksimine razi ols insanlarin en zengini olursun. Komsuna iyi davran olgun musluman olursun. Nefsi icin sevdigini insanlar icin de sev olgun musluman olursun. Cok asiri gulme, asiri gulmek insanin kalbini oldurur. ”  (Tirmizi)

 

3- Dunya hayatinin ebedi oldugunu sanmak

أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ {115}

 “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri

getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn, 23/115)

İslâmı hayata hakim kılmanın önündeki engelleri sayarsak, onu hayatımıza nasıl hakim kılabiliriz sorusuna da cevap verilmiş olur.

İslâmı hayata hakim kılmanın önündeki en önemli engel ‘dünya sevgisi’ dir.

Öyleyse dünya nedir? Dünya hayatını nasıl anlamalıyız? Dünya hayatı gerçekten yeriliyor mu? İslam, dünyadan yüz çevirmemizi istiyor mu? Yerilen dünya hangisidir? Nasıl bir dünya hayatı anlayışı kulluğa, yani İslâmı hayata kılmaya engeldir?

Öncelikle bu sorulara cevap bulmaya çalışalım: 

 

- Sözlükte dünya

‘Dünya’ kelimesi, bizzat ve hükmen yaklaşmak, zaman ve yer açısından yakına gelmek, aşağı çekmek anlamına gelen ‘ednâ’ fiil kökünden türemiştir.

‘Dünya’ sözü, daha yakın, daha uygun manasındaki ‘ednâ’ kipinin dişil (müennes) şeklidir.

Dünya kelimesinin ‘denâet’ kökünden geldiğini söyleyenler de olmuştur. Buna göre ‘dünya’; basit, iğreti, adi, hakir, alçaklık anlamlarına gelir.

 

-  Dünya hayatı ne demektir?

Konumuz olan ‘dünya’ kavramı, Ahiret veya Ahiret hayatının karşılığı olarak, ‘hayatü’d-dünya-yakın hayat’ anlamındadır. Bu kelime Kur’an’da çok sık ve Ahiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir.

Kur’an’ın yanlış anlaşılan kavramlarından bir tanesi de ‘dünya’ kelimesidir. ‘Dünya’ bir sıfat olmasına rağmen, üzerinde yaşadığımız yeryüzünün ismi olarak algılanmıştır. Bu yanlış adlandırma İslâmın dünya hayatına getirdiği tanım ve ölçünün yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Buradan hareketle, İslâmın üzerinde yaşadığımız dünyayı (yer küreyi) kötülediği sanılmış, bu dünyadan yüz çevirmenin fazilet ve yükselme sebebi olacağı iddia edilmiştir.

Halbuki Kur’an-ı Kerim, üzerinde yaşadığımız yer küresini, yani jeolojik anlamdaki dünyayı anlatmak üzere ‘arz-yer’ kelimesini kullanmıştır.

‘Dünya’ kelimesi ise, yeryüzünde yaşanan hayatın basitliğini, değersizliğini, geçiciliğini ifade eden dinî ve ahlâkî bir anlam kazanmıştır.

‘Dünya’ kelimesi ile, burada yaşanılan hayat anlayışı kötülenmiş, hafife alınmış; bununla da yer küresi değil, Ahireti geri plana bıraktıran, Ahireti hesaba katmayan yaşama zihniyeti tenkit edilmiştir.

Şüphesiz yer küre ile onun üzerinde yaşanan hayat arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkiden dolayı ‘dünya’ kelimesi zaman içerisinde üzerinde yaşadığımız gezegenin adı olarak da kullanılmaya başlanmıştır.

Kur’an, ‘dünya hayatı’ tabirini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, âdi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla Ahiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, Ahiret hayatının üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır.

Kur’an, Ahireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülemiyor. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda dua etmeleri gerektiğini öğütlüyor.

“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, Ahirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” (2/Bakara, 201)

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ {156}7/A’raf/156. 16/Nahl, 122)

لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {64} “Müjde, dünya hayatında da, Ahiret hayatında da onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (10/Yunus, 64)

Allah (cc) yeryüzündeki her şeyi insanlar için yaratmıştır. (2/Bakara, 29) Öyleyse onların bu maddî nimetlerden faydalanması, onlara sahip olmaya çalışması ve onlarla beraber dünyada bir mutluluk araması kötü ve haram değildir. Yani, ‘dünya mutluluğu’ Ahiret mutluluğunun karşıtı olamaz. Bir başka deyişle, Ahiret’teki sonsuz saadeti yakalamak için, insanın dünyadaki mutluluğu ve ni’metleri terketmesi gerekmez.

Kur’an, insana verilen dünyalık emanetlerin esas amacının ahirete yatırım olduğunu şöyle vurguluyor:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ {77}

“…Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda [iyi bir yer tutmanın] yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma;...” (Kasas, 28/77)

Öyleyse ne dünyalıklara sahip olmak yanlış, ne de onları kullanmak. Yanlış olan onlara bağlanıp insanlık görevini ve ölümü, yani ahiret hayatını unutmaktır. Yanlış olan emanet olarak verilen malı kendi üzerine tapulu görmek, o malı onu kendisine Verenin işaret ettiği kullanmamaktır. Yanlış olan misafir olunan eve sahip olmaya kalkışmaktır.

Yanlış olan ölüp gitmek üzere olunduğu anda bile gözü arkada olmaktır. Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi bütün endişeleri, planları, çalışmaları, hassasiyetleri, sevgi ve bağlılıkları; mal, servet, dünyalık çıkarlara ayarlamaktır. Allah’ı sever gibi dünya menfeatlerini sevmektir. Yanlış olan hakiki müslümanlar gibi iki dünyalı yaşamak yerine tek dünyalı yaşamaktır.

 

Kaç çeşit dünya vardır?

Bizim dışımızda iki dünya bulunmaktadır:

Birincisi: İnsanın yalnızca et, kemik, kan olmadığı, ona ait kalp, ruh, akıl, hafıza ve benzeri özellikleri olduğu gibi; dünya da görünen yeryüzü değil, insan dışında görünmeyen cin, melek ve diğer varlıkların da bulunduğu bir dünyadır.

İkinci dünya ise, duyularımızın ilişkide olduğu hayattır. Yeme-içmeden tutun da, uyumaya, üremeye, sahip olma arzusuna, hırs ve arzulara kadar geniş bir duyular dünyası… Nefsin arzu ettiği ve oyalandığı, kişiyi asıl hedefinden, Ahirete giden yolda şaşırtan dünya.

Bir başka deyişle, insanın imtihana tabi tutulduğu, kulluğunu yapabilme imkanı sağlayan geniş bir hayat.

İşte bu ‘dünya’, ‘ednâ’, yani yakın, diğer anlamıyla aşağı, iğreti, değersiz ve geçici bir dünyadır.

Allah’tan gelen vahye sırtını dönenler ve aklını kullanmayanlar işte bu ‘ednâ’ dünyayı tercih ederler, Ahireti ve oradaki ebedî hayatı unuturlar.

Said Nursî’nin deyişi ile ‘dünya hayatının üç yüzü vardır:

Bunlardan birincisi; Allah’ın güzel isimlerine bakar. O isimlerin evrendeki nakışlarını görür, o isimlere aynalık yapar. Dünyanın bu yüzü güzeldir ve nefret değil, tam tersine aşk kaynağıdır.

Dünyanın ikinci yüzü Ahirete bakar. Bu anlamda Ahiretin tarlasıdır, Cenneti kazanma yeridir. Bu yüz de nefret edilecek yüz değil, sevilmeye layık bir yüzdür.

Dünyanın üçüncü yüzü insanın hevâsına bakar. Gaflet perdesidir ve dünyayı çok sevenlerin hevâlarının arzu ettiği yüzüdür. Bu yüz çirkindir. Çünkü fanidir (geçicidir), yok olmaya mahkûmdur, üzüntü vericidir, aldatıcıdır. Bu nedenle, yüz çevirmek gerekir. (nak. K. Sitte, 7/248)

 

Dünya hayatının anlamı

‘Dünya’ kavramından herkesin ne anladığına da bakmak gerekir.

İnsanlar onu, kendi meslek, arzu, istek, hedef ve gayelerine göre değerlendirirler. Herkesin kendine ait bir dünyası vardır. Dünya, bir çiftçiye göre ekmek-biçmek, bir ilim adamına göre ilim (bilgi) alanı, bir âbide (çok ibadet edene) göre bir ibadet yeri, bir sarhoşa göre içme ortamı, nefsinin esiri olan bir kimseye göre de gönlünce eğlenme mekânıdır.

Kimileri onu geçici bir zaman olarak görür ve ona göre değerlendirir. Kimileri de hiç ölmeyecekmiş gibi ona sarılır, ölüm ve ötesini hesaba katmaz.

Bir çok Kur’an âyetinde ve bir çok hadiste ‘dünya hayatı’ ve ona olan tutkunluk yerilmekte, bazen de ‘dünya hayatı’ övülmektedir.

Aslında bu iki yargı arasında bir çelişki yoktur. Her iki kaynak da ‘dünya’yı, farklı ölçüde sevenlere göre değerlendiriyor.

Ahireti hesaba katıp güzel bir hayat yaşayanlar için ‘dünya’ övülmüş, sefihçe ve Ahireti hiç düşünmeden, nefsinin arzularına uyarak yaşayanlar, dünyayı Allah’a kulluk yapmaya tercih edenler için de yerilmiştir.

Kur’an ‘dünya’ ile Ahiret arasında bir tercih olursa, elbette Ahiretin tercih edilmesini emrediyor. Çünkü Ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (93/Duhâ, 4)

‘Dünya hayatını Ahirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler.  

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً أُوْلَـئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ {3} (14/İbrahim, 3)

Allah’ın hükümlerine kulak vermeyip, Ahireti unutanlar; dünyaya karşılık Ahireti satanlardır. Böyle bir alış-veriş hiç de kârlı değildir. (2/Bakara, 86)  

Müslümanlardan bazıları da Ahiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor. Allah yolunun şehitleri, bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir.

فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآخِرَةِ وَمَن يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيُقْتَلْ أَو يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً {74} (4/Nisa, 74)

 

İman ölçüsüyle dünya hayatını değerlendirmek

“Horoz ölür gözü çöplükte kalır” derler. Kişi ölür gider de gözü arkada kalır. Çöplük gibi bir yerde, ya da çöplük gibi bir hayat hayat yaşar da ondan ayrılmak istmez. Ölürken bile sanki der ki: “Niye ölüyorum ki, keşke biraz daha kalsam.”

Bu arzu insanın yapısında var. Burada daha uzun kalmak, biraz daha yaşamak, ya da hiç gitmemek. Hele bir de insan öldükten sonra dirileceğine inanmıyorsa, onun için hayatın hepsi buradadır. Öyleleri için buradan geç gitmek onun için kâr etmek gibidir. Ahiretin olacağına inandığı halde hiç bir hazırlığı olmayanlar da ecelin gecikmesini isterler.

Peygamber (sav) insan ihtiyarladıkça onda mala karşı ve daha çok yaşamaya karşı hırsın gençleştiğini söylüyor. (Buhari, Rikak/5 (6420-6421) . Tirmizi, Züht/28 (2338-2339). İbn Mace, Züht/27 (4233-4234))

Halbuki herkes biliyor ki dünya hayatı geçici, fani... Hiç kimse burada uzun zaman kalmıyor. Kim ne kadar yaşarsa yaşasın, eninde sonunda kader hükmünü icra ediyor, bu fani dünyayı terkediyor.

Bura göre insan bu dünyada bir misafirdir. Bir başkasının evinde geçici olarak misafir olarak kalmaktadır. Misafirlik bir gün sona erecek. Bir konuğun, misafir olduğu evi sahiplenmeye kalkışması ne derece doğrudur? Ya da o evde sürekli kalacağını sanması ne kadar akıllılıktır?

Kur’an-ı Kerim’e göre ‘dünya hayatı’, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir.

وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ {32}(6/En’am, 32, 47/Muhammed, 36, v.d.),

-aldatıcı bir meta’ (fayda, alınıp-satılan şey),

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ {14} (3/Âli İmran, 14,

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ {185}

(Âli İmran, 3/185. 9/Tevbe, 38, v.d.),

-geçici ve önemsizdir.

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِّمَنِ اتَّقَى وَلاَ تُظْلَمُونَ فَتِيلاً {77} (4/Nisa, 77)

-‘Dünya hayatı’ yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir afetle yok olup giden ekin gibidir.

إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأَنْعَامُ حَتَّىَ إِذَا أَخَذَتِ الأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَصِيداً كَأَن لَّمْ تَغْنَ بِالأَمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ {24} (10/Yunus, 24. 18/Kehf, 45)

-Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanısıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.

اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرّاً ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماً وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ {20} (57/Hadid, 20)

-Mal sahibi olma, çocuk edinme ve diğer sahip olunan şeyler aslında ‘dünya hayatı’nın süsüdür. Ancak varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır. (3/Âli İmran, 14)

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ {64}

“Çünkü (akıllarını kullansalardı bilirlerdi ki) bu dünya hayatı geçici bir zevk ve eğlenceden başka bir şey değildir; oysa sonraki hayat, tek [gerçek] hayattır: keşke bunu bilselerdi!” (Ankebût, 29/64)

الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ أَمَلاً {46} وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَداً {47}

Mal mülk ve çocuklar dünya hayatının süsleridir; ama ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından, Rabbinin katında daha değerli ve bir ümit kaynağı olarak daha verimlidir.” (Kehf, 18/45-47)

‘Dünya hayatı’, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefasızdır.

Peygamberimiz de bir çok sözünde ‘dünya hayatı’nın bu özelliklerini anlatıp, onu aşırı sevip, ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Buyuruyor ki:

“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” (Beyhakî, Şuabü’l İman’da, nak. K. Sitte, 7/242)

“Eğer dünya, Allah’ın yanında sivri sineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” (İbni Mace, Zühd/11, Hadis no: 4110, 2/1377. Tirmizî, Zühd/13, Hadis no: 2321, 4/560.)

Zeyd b. Sabit (ra), Allah’ın Rasûlü’nden şöyle işittiğini anlatıyor:

“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah (cc) onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar.

(Halbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti Ahiret (i kazanma) ise Allah (cc) onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” (İbni Mace, Zühd/1 no: 4104)

Said el-Hudri’nin rivayetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Dünya tatli yeşildir. Allah (cc) hangisinizin nasıl amel işlediğini görmek için sizi oraya yerleştirdi. Dünyadan ve kadınlardan sakının. Çünkü İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar hususunda olmuştu.” (Müslim)

 

4-  Dünya hayatının fani olduğunu unutmak

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ {5}

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah’ın her konudaki verdiği söz gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. O halde dünya hayatı nimet ve süsleriyle sizi ahiret hayatından alıkoyup aldatmasın. Çok aldatıcı olan şeytan da sakın sizi aldatıp Allah’ın lütuf ve bağışlamasına ümidlendirmesin.” (Fâtır: 35/5)

Abdullah b. Ömer (ra) diyor ki: Resûlullah (sav) benim iki omuzumu tuttu ve: “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. İbni Ömer (ra) şöyle derdi: “Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarında hastalık zamanın için, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al.” (Buhârî, Rikak/3 (6416). Tirmizî, Zühd/25 (2333). Bir benzeri: İbni Mâce, Zühd/3 (4108))

Allah (cc), insanların içerisine dünya malına ve geçimliklerine karşı bir meyil, bir tutku koymuştur. Yaratılan bütün mal ve geçimlikler ‘dünya hayatının’ süsüdür. Onları kazanmaya çalışmak, onlara sahip olmak ve kullanmak suç değildir.

Kişide yeme içme, barınma ve giyinme ihtiyacı olduğu müddetçe; mala ve eşyaya olan arzu ve meyil bitmeyecektir. Bir de buna insanın aşırı ihtirasını ve başkalarına hükmetme arzusunu da eklersek, dünyalıklara karşı olan sevgi daha da anlaşılır olacaktır.

Allah’ın insanlar için yarattığı zinetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya ve haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu zinetleri helâl yoldan aramalı, harama harcamamalı, mal ile şımarmamalı, malı haksızlık aracı olarak kullanmamalı, mal ile meşgul olarak Allah’tan ve Ahirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermeli.

Peygamber (sav) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını bile karşılamayan sahabelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalbe yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır.

‘Dünya hayatı’ ve ahirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâmın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır.

İslâmın insana tavsiye ttiği fakirlik değil, fakr’dır. Fakr; dünyalıklara sahip olsan da onların sana sahip olmasına izin vermemendir. Peygamber’in (sav) önemli özelliklerinden biri de fakr’dır. Ama o fakir (miskin) bir insan değildi.

Yerilen  ‘dünya hayatı’; ona ait şeyleri ilâh haline getirme, mal peşine koşmaktan başka bir hedef tanımama, geçimlikleri kutsal hale getirmedir ve bu aldanmaktır, cahilliktir.

Çünkü insanın yaratılış amacı da bu değildir.

İslâm, her türlü meşrû çalışmayı övmüş, onu ibadet saymış ve insanın ancak çalışmasının karşılığını alabileceğini belirtmiştir. (53/Necm, 39)

“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir” diyerek el emeği ile geçinmeyi; yani çalışmayı teşvik etmiştir.

Buna karşın İslâm, insandaki fıtrî bir takım meyilleri inkâr etmemiş, insanın dünyalıklara karşı arzusunu baskı altına almamış, ancak bu arzunun dengelenmesini, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasını istemiştir. Bunun da yollarını ve prensiplerini açıklamıştır.

Peygamberimiz (sav), “Uhud dağı kadar altınım olsa onu üç günden fazla saklamazdım (insanlara sadaka olarak verirdim).” (Buharî, Zekât/4, 2/135. Müslim, Zekât/9, Hadis no: 94, 2/687) buyurarak dünya geçimliklerinin ne kadar değerli olabileceğini haber veriyor. İnsanın dünya hayatını ise şu nefis benzetme ile değerlendiriyor:

“…Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (İbni Mace, Zühd/3, no 4109. Tirmizî, Zühd/44, no: 2377)

Dünyalık için ne kadar üzülürsen o nispette ahiret sevgisi kalbden çıkar. Ahiret için ne kadar üzülürsen, o nispette dünya sıkıntısı kalbden çıkar. Dünyada herkes misafirdir. Yanındaki şeyler emanettir. Misafirin gitmekten, emanetin ise geri alınmaktan başka çaresi yoktur.

 

5-  Dünya malına çok değer vermek

Hadis-i kudside buyuruldu ki:
(Hak teâlâ buyurdu ki, "Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana

hizmet eden de senin hizmetçin olsun.") [Ebu Nuaym]

İnsanı islamıî hayattan uzaklaştıran, kulluk görevlerini yapmaktan alıkoyan bir başka sebep de dünyalıklara hak ettiklerinden daha fazla değer vermektir. Bu hayatın merkezine onları koymaktır.

Halbuki eldeki servete kutsallık vermek, onları Allah’tan daha fazla sevmek, hayatın merkezine maddiyatı almak aldatıcı, yalan, sanal ve tehlikelidir. Servet el kiri ise, kirin değeri ne kadar olur? Servet, yani dünyalıklar bir araç ise; amaç yerine konulması ne kadar mantıklıdır? Amaca gitmek varken, aracını sırtına alıp taşıyana kim ahmak demez ki?

Eskiler insan servet ilişkisini şuna benzetirlerdi: İnsan denizde yolculuk yapmak isteyen bir gemi gibidir. Gemi denizde yol alacak ve asıl hedefine, karşı kıyıya sağ salim varacak. Su o geminin dışında olursa onu yüzdürür. Ama aynı su geminin içinde olursa onu batırır. Dünyada sahip olunan eşyalar ve zenginlikler de tıpkı gemiyi yüzdüren su gibidir.

Mal, servet, dünyalık sevgisi insanın kalbini doldurursa, o kalbin sahibini batırır. Onu  cimri, hasis, aç gözlü, zalim, hak yeyici, kibirli, şımarık, nankör yapar. Böyle kişiler sahip olduklarıyla hem Allah’ın kullarına zulmederler, hem de kolaylıkla günah işlerler. Hele böyleleri bir de Ahirete, hesap ve kitaba inanmıyorlarsa; taşkınlıklarına, kibirlerine, haddiaşmalarına sınır yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu hudutları/hükümleri tanımazlar. Servet ve maddi güç ile şımarır, servet sahibi olmanın gereğini yapmak yerine zenginlikle büyüklük taslarlar.

Bu haddi aşmanın sebebi mal ve servet aşkının kalbi işgal etmesi, zenginliğin kutsallık derecesine yükseltilmesidir. Yani suyun geminin içine dolmasıdır.

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar.” (Buhârî, Rikak/10 (6435), Cihâd/70 (2886). bir benzeri; İbni Mâce, Zühd/8 (4136))

Müslümanların da aynı belâya düşmeyeceğini kim garanti edebilir?

Profan ve seküler bir hayat anlayışının bütün dünyayı etkilediği ortamlarda iman edenler bu belâdan nasıl kurtulacaklar?

Suyun geminin içine dolmasına nasıl engel olacaklar?

Mal ve servet sevgisinden, bunca lüks ve satın alma yarışından, daha yenisine, en yenisine sahip olma tutkusundan nasıl uzakta kalacaklar?

Modern hayatın dayattığı tüketim çılgınlığına ne ile karşı koyacaklar?

Ya da kim tüketim yarışına katılmamayı başarabilecek?

Allah’ın Raslü müslümanları bekleyen ‘dünyevileşme, dünya geçimliğine aşırı bağlanma, dünyaya kapılıp ahireti unutm’ tehlikesine karşı ümmetini asırlar öncesinden uyarıyor:

 (Buhârî, Rikak/7 (6425), Cizye/1 (3158), Meğâzî/12. (4015). Müslim, Zühd/1 (7425). Tirmizî, Kıyamet/28 (2462). İbni Mâce, Fiten/18 (3997))

Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah’ın şöyle dediğini rivâyet ediyor:

“Uyanık olunuz! Şüphesiz dünya değersizdir. Dünyada olan mal mülk de kıymetsizdir. Ancak Allah Teâlâ’nın zikri ve O’na yaklaştıran şeylerle, öğretici ve öğrenici olmak müstesnadır.” (Tirmizî, Zühd/14 (2322). İbni Mâce, Zühd/3 (4112))

Allah’tan başka her şey fanidir. Dünya hayatı da.

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ {26} وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ {27} فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ {28} Rahman

Galiba bu gerçeği bazen unutuyoruz. Ya meşguliyetlerimiz, takıntılarımız, hayatın hızlı akışı bir gün öleceğimizi bize unutturuyor.

Bizi maksadımıza ulaştıran bineğin iyi, sağlam olması istenir. Onun için Allahü teâlânın bize verdiği akıl, sağlık, mal gibi nimetleri yerinde kullanmalıdır! Cenab-ı Hak, dünya saadetini de istememizi emrediyor. (Ey Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de iyilik, güzellik ver!) diye dua etmemizi istiyor. (Bekara 201)

6- Sahiplenme duygusu

Mülk Allah’ındır. Elimizdekiler emnaettir. Bize düşen de emaneti korumaktır.

Kur’an, ‘dünya hayatı’ karşısında mü’minlerin nasıl bir tavır takınacağını açıklıyor. Dünya hayatının insanı aldatmaması için onu sık sık uyarıyor.

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ {9} (Münafikûn, 63/9)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ {5} Fatır 35/5)

Bütün insanlar, yarın için ne hazırladığına, ölürken yanında salih amel olarak ne götüreceğine bakmalıdır. Dünya hayatı şüphesiz ki bir gün sona ericidir.

İnsan ölünce bu fani dünyadaki her şeyi terkediyor. Üç şey hariç: Peygamberin haber verdiği gibidir.

“Ölen kimseyi peşinden üç şey takip eder: Aile çevresi, malı ve yaptığı işler (ameli). Bunlardan ikisi geri döner, biri ise kendisiyle birlikte kalır. Aile çevresi ve malı geri döner; yaptığı işler (ameli) kendisiyle birlikte kalır.” (Buhârî, Rikak/42 (6514). Müslim, Zühd/5 (7424) . Tirmizî, Zühd/46 (2379))

بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا {16} وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى {17} إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى {18} صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى {19}‏

Resûlullah’ın yanlış bilinen bir hadis-i şerifini düzelterek açıklayalım. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Hiç ölmeyecekmiş gibi ahirete, yarın ölecekmiş gibi dünyaya çalış.”

Kurân-ı Kerim âyetleriyle uyuşan yukarıdaki hadis-i şeriftir. Ama insanlar bunun tersini söylemektedirler. Yâni, “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” demektedirler.

Böyle kabul ettiğimiz zaman, dünya hayatının ahiretten önce geldiğini benimsemiş oluyoruz, dünyayı ahirete tercih ediyoruz. Halbuki, Kur’ân âyetlerine baktığımız zaman, Yüce Rabbimiz daima ahiret hayatının önde olduğunu ifade etmiştir.

Efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!” (kaynak bulunamadı)

  عن عبد الله بن أبي يعفور، عن أبي عبد الله عليه السّلام قال: مَنْ أصْبَحَ وَأَمْسي وَالدُّنْيا أكْبَرُ هَمه، جَعَلَ اللهُ الفَقْرَ بَيْنَ عَيْنَيْهِ وَ شَتَّتَ أَمْرَهُ وَلَمْ يَنَلْ مِنَ الدُّنيا إلا ما قُسِمَ لَهُ وَ مَنْ أصْبَحَ وَ إَمْسي وَالآخِرَﺓٌ أكْبَرُ هَمّه، جَعَلَ اللهُ الغِني في قَلْبِه وَ جَمَعَ لَهُ أَمْرَهُ.İbn Ebi Ya’fur, Hazret-i Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini naklediyor: “Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünyadan kendisine kısmet olanın dışında hiç bir şeyi ona nasib etmez. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişiyi ise Allah gönlü gani, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar.”

  • Din nedir?

Ali Şeriatî’ye göre; “Din, insanın kendisiyle varolan dünya endişesinden kandini arındırarak topraktan Allah’a geri dönmesidir. Din, insanın ‘dünya’ olarak gördüğü tabiat ve hayata kutsiyet bağışlayıp ahirete dönüştürmesidir.” (Şeriatî, Ali. Dinler Tarihi, (çev: E. Vatansever) sayfa: 94, İstanbul-Tarihsiz, Gözde Kitaplar)

 

7-  Hazırlanlanmakta geç kalmak (erteleme gafleti)

İŞİM ACELE
Gökte zamansızlık hangi noktada?
Elindeyse yıldız yıldız hecele!
Hüküm yazılıyken kara tahtada
İnsan yine çare arar ecele!

Gençlik... Gelip geçti... bir günlük süstü;
Nefsim doymamaktan dünyaya küstü.
Eser darmadağın, emek yüzüstü;
Toplayın eşyamı, işim acele !

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ {18} (Haşr, 58/18)

يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلَاقِيهِ {6} فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ {7} فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً {8} وَيَنقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُوراً {9} وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاء ظَهْرِهِ {10} فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُوراً {11} وَيَصْلَى سَعِيراً {12} إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُوراً {13}

 

Mutaffifin

كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ {18} وَمَا أَدْرَاكَ مَا عِلِّيُّونَ {19} كِتَابٌ مَّرْقُومٌ {20} يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ {21} إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ {22} عَلَى الْأَرَائِكِ يَنظُرُونَ {23} تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ {24} يُسْقَوْنَ مِن رَّحِيقٍ مَّخْتُومٍ {25} خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ {26} 

 

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِن قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ {16}  

Hadid

Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini biliniz":
1) Hastalık gelmeden önce sıhhatin,
2) Yaşlılık gelmeden önce gençliğin,
3) Fakirlik gelmeden önce zenginliğin,
4) Meşgûliyet gelmeden önce boş vaktin,
5) Ölüm gelmeden önce dünya hayatının

 

8-  Cehalet

‘Cahilliğin türediği ‘cehl’ fiili sözlükte, bilmemek, tanımamak, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak gibi anlamlara gelir.

‘Cahil’, ‘cehl’ sahibi, bilgiden mahrum olan, davranışları olgun olmayan, kendini bilmeyen demektir ki ‘cehl’ fiilinin fail (özne) ismidir.

Bir çok tefsir ve tercümede ‘bilgisiz olma, ilimden uzak olma’ diye anlaşılan ‘cahiliyye’; Íslâm’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.

İslâm kültüründe ‘cahiliyye’, kendinden önceki dönemin inanç, tutum ve davranışlarını niteleyen ayırdedici önemli bir kavramdır.

Bu niteleme olmuş-bitmiş bir dönemin adı olmaktan ziyade; İslâm dışı inanış ve davranışların genel adıdır. İnsanların düşünüş ve davranışlarına inançları ya da dünya hayatını algılayışları yön verir. Kişi hangi dünya görüşüne inanıyorsa tutum ve davranışları ona uygun olur. Onun kabul ettiği değer yargıları, ahlâk ilkeleri, inancından kaynaklanır.

İşte bir takım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve davranış biçimlerini, ahlâk kurallarını bünyesinde toplayıp onlara yön veren iki sistem vardır. Bunlardan biri Allah’ın dini İslâm, diğeri de hangi ad altında olursa olsun ‘cahiliyye’ sistemleri, ya da ‘cahiliyye’ dinleridir. Şirk bu sistemin daha çok inanç yönüne ad olurken, cahiliyye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer yargılarına ad olmaktadır.

İslâm’dan önce cahiliyye insanları hem gerçek bilgi ve bu bilginin kurduğu sağlıklı toplum ve uygarlıktan yoksundular, hem de kendilerine doğru yolu gösterecek kitap ve peygamberden mahrum olduklari için güzel davranışlardan uzaktılar. İnsana olgun hareket etme imkanı veren bilgiden ve anlayıştan mahrum olduklari için kaba ve serttiler. Erken kızarlardı, akıllı hareket etmeyi bilmezlerdi, taassuba ve haksızlığa düşerlerdi.

İslâm’dan uzak olan kişi ve toplumlar genellikle ‘heva’larına uyarlar. Onlar canlarının, yani keyiflerinin istediğini yapmaktan başka bir şey bilmezler.

Kimilerine göre cahiliyye’ ‘hilm’in karşıtıdır.

‘Hilm’, sözlükte, düşünerek hareket etme (teenni), sakinlik, yumuşak huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, çok duygusal olmama, tedbirli davranma ve ılımlı olma gibi anlamlara gelir.

‘Cahillik’ ise bütün bu ahlakî davranışların zıddıdır. Cahiliyye ‘hilm’ sahibi olmama durumudur.

‘Hilm’ sahibi olma bir anlamda ‘medeni’ insan olma sıfatıdır. Bunun tam karşıtı olan cahillik ise, azgın, arzularının esiri, taşkın içgüdülerine uyan, aceleci bir karakteri olan, olgun davranışlardan yoksun, vahşi ve kaba kimsedir.

Allah’tan başkasına kulluk edenler cahillerdir:

قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ {64}

“De ki: Ey cahiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” (39/Zümer, 64)

Allah’ın vahy yoluyla bildirdiği âyetlerinden yüz çevirenler, yaptıkları hatanın farkında değillerdir. Allah’ın dışında başka tanrılara ibadet yaparak elde ettikleri zararı hesap etmiyorlar. Allah’a ibadette bulunarak elde edecekleri mükâfatları da bilmiyorlar. Bu konuda duyarsız ve Hakk’a karşı boşuna kör ve sağır gibi davranıyorlar.

Allah (cc) Peygamberimize şöyle emrediyor:

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ {199} وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {200}

 “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâma) uygun olan örfü emret ve cahillerden yüz çevir.” (7/A’raf, 199)

Medine döneminde olan şu olay ilginç bir örnektir. Bu olay üzerine Peygamberimiz (sav) her zaman gündeme gelebilecek cahiliyye davranışlarına dikkat çekmiş ve ümmetini uyarmıştır.

Cahiliyye döneminde birbirlerine düşman olan ve uzun seneler boyu süren kan davaları sebebiyle birbirlerine saldıran Evs ve Hacrec kabileleri müslüman olduktan sonra kardeş oldular ve düşmanlığa son verdiler. Bir gün onların tatlı tatlı sohbetlerini gören ve bunu kıskanan bir Medineli yahudi, birisini göndererek onlara eski günlerini hatırlatmalarını söyledi. O gönderilen kişi de denileni yapınca her iki taraf silaha sarılarak savaşa kalkıştılar. Bunu öğrenen Peygamberimiz (sav):

“Ey müslümanlar! Allah, Allah! (Allah’tan korkun), ben aranızda iken, Allah (cc) size hidayet verdikten sonra birbirinizi cahiliyye’ye mi davet ediyorsunuz?…” (İbni İshak, nak. İbni Hişam 2/555-556)

Hz. Bilal-i Habeşî’ye (ra) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Hz. Ebu Zerr’e (ra) Peygamberimiz (sav):

“O’nu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hala cahiliyye ahlâkı bulunmaktadır.” (Buharî. İman/22. 1/14)

Yine Peygamberimiz (sav) cahiliyye davası; cahiliyye zamanında olduğu gibi kavmiyyetçilik ve asabiyye güdenler için, ‘bizden değildir’ buyurmaktadır. (Müslim, İmare/53, Hadis no: 1848, 3/1476. Buharî, Cenaiz/39, 2/104)

Bir başka hadiste Peygamberimizin şöyle dediği rivayet edilir. “Ümmetimin içinde cahiliyye döneminden kalma, tamamen terkedemeyecekleri dört âdet vardır: Asaletleriyle övünmek,

Başkalarının soyuna dil uzatmak,

Yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek,

Ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” (Müslim, Cenaiz/29, Hadis no: 934, 2/644)

Kur’an, müslüman kadınlara ‘cahiliyye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın’ diyor. (33/Ahzab, 33)

Mü’minler, inançta, düşüncede, ahlâk ve davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah’ın indirdiği hükümlere uyarlar. Cahiliyye düşüncesine sahip olanlar ise Allah’ın hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi hevalarına uyarlar.

Kur’an şöyle diyor:

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْماً لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ {50}

“Onlar hâlâ cahiliyye’nin hükmünü mü arıyorlar? Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için, hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (5/Maide, 50)

 

9- Gaflet ve ihmal,

Nefsin der ki daha zamanın çoktur;

Kimsenin elinde senedi yoktur;

Vallahi billahi hesabın zordur;

Son nefes gelmeden gel tövbe eyle!!"

( İlahi sözü)

أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ {59} وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ {60} وَأَنتُمْ سَامِدُونَ {61} فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا {62} {س} .‏

“Şimdi siz bu söze (Kur’an’a) mı şaşırıyorsunuz?

Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.

Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız.” (Necm, 53/59-61)

Tekȃsür Suresi ihmali hatırlatıyor. Oyalanırsınız, ama bir de bakarsınız ki, ecel apansızın geldi.

أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ {16} أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ {17} Mülk

- Ölüm insanı sağlam kaleler içinde bile bulur:

أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاً {78} Nisa

- Ve ölüm ansızın gelir:

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ {34}

أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ {185} A’raf

 

- Kıyamet ansızın gelecektir:

فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً فَقَدْ جَاء أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ {18} فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ {19} Muhammed

يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي لاَ يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلاَّ هُوَ ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لاَ تَأْتِيكُمْ إِلاَّ بَغْتَةً يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللّهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ {187} A’raf

 

10- İşi yeterince ciddiye almamak

إِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌ {13} وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ {14} إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْداً {15} وَأَكِيدُ كَيْداً {16} فَمَهِّلِ الْكَافِرِينَ أَمْهِلْهُمْ رُوَيْداً {17}‏

“O (Kur'an), elbette (hak ile batılı) ayırdedici bir sözdür. O, şaka değildir.” (Tarık 13-14)

أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ {115}

 “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri

getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn, 23/115)

Bazıları, Kur’an’ın gelişini kabulleniyorlar ama ya anlamıyorlar, ya önemsemiyorlar.

إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً {19}  Müzemmil, İnsan 29

طه {1} مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى {2} إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى {3} Tȃhȃ

أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَاباً شَدِيداً فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُوْلِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْراً {10}

Kazara birisi onlara Kur’an’ın dediklerini yazılı veya sözlü hatırlatsa, ya da kendileri okusa yeterince etkisi olmaz.  

Bu ise gaflettir işi ciddiye almamaktır. Akıllı ve sağlam imanlı bir müslüman hem tedbir alır, hem de ürperir. Korkar ve hazırlıklı olmaya çalışır.

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {17} Kamer 22, 32, 40

“Bu nedenle Biz bu Kur’an'ı akılda kolay tutulur kıldık: öyleyse, yok mudur ondan ders almak isteyen?”  (Zikr ismi, öncelikle “hatırlama”yı, yahut -Râğıb'ın tanımladığı gibi- “[bir şeyi] zihinde tutma”yı gösterir. Bu terim, yukarıdaki bağlamda ve 22, 32 ve 40. ayetlerde kullanıldığı şekliyle, kavramsal olarak, anlama ve hatırlama ikiz mefhûmunu yani, bazı şeyleri zihinde taşımayı kapsar.)

Ya aklını kullanmayanlar; gülmeye devam ederler de ağlamayı düşünmezler. Vakti saati gelince keşke demeye koyulurlar. Çok ağlarlar ama bu sonucu değiştirmez.

“Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi.

Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketleriyle alay ederlerdi.

Ailelerinde döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi.

Mü’minleri gördükleri zaman: ‘Şüphesiz bunlar sapıtmış’ derlerdi.

Halbuki onlar, mü’minleri denetleyici olarak gönderilmediler.

İşte o gün (ahirette) de iman edenler kâfirlere gülerler.”  (Mutaffifîn, 83/29-34)

İnsanlar ölümden sonra başlarına gelecek olanları bilenler, az güler çok ağlarlar.  Ölümden sonra neleri kaybettiği anlayanlarin gülmeye eğlenmeye vakitleri olmaz.

Orada olanların bir kısmını dünya ile kıyas eden korkar, oradaki çaresizliği düşününce dehşete kapılır.

İşte bütün bunlar akıldan çıkınca, da işin ciddiyetini unutuyoruz.

Ebu Zerr (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sav) buyurdular ki: "Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semada dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur, her tarafta Allah'a secde için alnını koymuş bir melek vardır. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse idiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belanızı defetmesi için) Allah'a yalvar yakar olurdunuz." [Ebu Zerr (ra) ilâve etti:] "Keşke sökülen bir ağaç olsaydım." [Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, (4190).]

Hadisin sonunda yer alan "ağaç olma" temennisinin, hadisin râvisi Ebu Zerr (radıyallâhu anh)'e ait olduğunu şârihler belirtir. Hadis, insana uhrevî hesabın ciddiyet ve zorluğunu anlatınca, Ebu Zerr (ra), bu ihbarın ciddiyetini anlamış olduğunu ifade sadedinde, kazanılması zor, kaybedilmesi dehşetli bir sonuca atacak öyle bir imtihana mâruz kalmaktansa bir ağaç olmayı temenni etmiştir.

 

11- Ölümden ibret almamak/ölümden uzak yaşamak

Başkalarının öldüğüne ve öleceğine herkes inanır ama kendi ölümüne pek az kimse inanır. Yapılacak şey ölüme gerçekten inanmak. Ahirete aynel yakin inanmak.

Şair bakınız ne diyor:

Minarede ‘ölü var’ diye bir acı sala
Er kişi niyetine saf saf namaz..ne ala
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hala
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan

Ölümden ibret almanın, ölümü hatırlamanın, ölümle ölmenin yolu hasta ve

mezarlık ziyaretidir.

Peygamber hastaları ziyaret etmeyi hem imanı bir görev, hem de ibret olsun diye emrediyor.

-  Kabir ziyaretinden amaç ölümü hatırlamak, oradan ibret almak.

“Ben size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Şimdi ise ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60; Müslim, Cenâiz, 106)14

"Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Şimdi ise ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size ölümü hatırlatır." ( Müslim Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir. Tirmizî dışındaki dört Sünen sahibi yine bunu sahih isnatlarla rivayet etmişlerdir.

Müslim Sahih'inde Ebu Hureyre'den şu rivayeti nakletmiştir. "Rasulullah (a.s.) anasının kabrini ziyaret etti kendisi ağladı çevresindekileri de ağlattı. Sonra söyle buyurdu: Rabbimden anam için İstiğfar etmeyi istedim, izin vermedi. Kabrini ziyarete izin istedim, verdi. Kabirleri ziyaret edin, zira bu size ölümü hatırlatır." ) Bir rivayete göre "Âhireti hatırlatır."

“Ashabım! Sizi ben, kabirleri ziyaretten men etmiştim. Fakat Peygamberiniz Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) e anasının kabrini ziyaret için izin verildi. Siz de kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabir ziyareti ahireti hatırlatmaktadır.” [Tirmiz’i Büreyde (Ra) den rivayet etmiştir.] (Ahkam’ül Cenaiz adlı eser Sayfa. 187, Beyrut-1969

 

12- Peşin olana meyil

بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا {16} وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى {17} إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى {18} صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى {19}

“Ama hayır, [ey insanlar,] siz bu dünya hayatını tercih edersiniz, oysa gelecek hayat daha iyi ve daha kalıcıdır.” (A’la, 15-16)

Burada elde olan, tadılan, kullanılan peşin. Gözle görülüyor, elle tutuluyor,

yeniyor, içiliyor. Yani her şey maddi. Dinin vadettikleri ise görünmüyor, peşin değil gibi görünüyor. Elde olan ele geçecek olandan daha inandırıcı oluyor

Nefisler buna aldanıyor, şeytan buradan insanı yakalıyor.

Salih amele vadedilen sevap sahici gelmiyor sanki,

Günahlara vededilen azap hayali sanki.

Böyle olunca da insan islami hayatı sürekli erteliyor.

 

13- Gündelik hayatın cazibesine kapılma

Kur’an buna emel ile oyalanma diyor.

الَرَ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُّبِينٍ {1} رُّبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ كَانُواْ مُسْلِمِينَ {2} ذَرْهُمْ يَأْكُلُواْ وَيَتَمَتَّعُواْ وَيُلْهِهِمُ الأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ {3} Hıcr

Dünyalık çalışmalar, amaçlar, kazançlar, hırslar ve yarışlar öyleswine devam ediyor,insanı öylesine meşgul ediyor ki, ghünler gelip geçiyor, ahirete yatırım unutuluyor, ölüm uzakta zannediliyor.

 

14- Şeytanın Allah ile aldatması

 يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ5}

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah’ın her konudaki verdiği söz gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. O halde dünya hayatı nimet ve süsleriyle sizi ahiret hayatından alıkoyup aldatmasın. Çok aldatıcı olan şeytan da sakın sizi aldatıp Allah’ın lütuf ve bağışlamasına ümidlendirmesin.” (Fâtır: 35/5)

 

15- Zamana uymak

Yani çevreye, yani içinde bulunduğumuz şartlara uymak.

Allah ne der diye düşünme yerine, insanlar ne der korkusu.

Allah’ın vereceği mükȃfat yerine, öevrenin aferini daha ağır basıyor. Ev

eşyasından, misafir ağırlamaya, düğünlerden, bayramlara, elbise

giyiminden, geleneklere kadar bir çok alanda bunu yaşıyoruz.

          أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِّمَنِ اتَّقَى وَلاَ تُظْلَمُونَ فَتِيلاً {77} Nisa

Zamana uymanın altında bir kaç neden vardır:

a-Kendine güvenememek/kişiliği gelişmemek, ya da aşağılık kopleksi

b-Dünyalık bir şeyler kapma arzusu

c-İnandığı değerlerden şüphe

وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ {23} فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وَلَن تَفْعَلُواْ فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ {24} Bekara

d-Onlardan olduğunu hissettirme

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً {139} Nisa

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ {8} Munafikun

e-Çevredilere şirin görünme hastalığı
يَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ وَاللّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَن يُرْضُوهُ إِن كَانُواْ مُؤْمِنِينَ {62} Tevbe

 

- Sonsöz

İnsan Rabbine doğru sefer halindedir. Eninde sonunda O’na kavuşacaktır.

       يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلَاقِيهِ {6} İnşikak

Kur’an, ısrarla bu dünya hayatının biteceğini, insanın hayatının hesabını mutlaka vereceğini, zerre kadar iyiliğini de zerre kadar kötülüğünü göreceğini, cennet ve cehebnnemin var olduğunu yüksek sesle söyleyip insanı uyarıyor.

Bu hayatta Rabbe yakın olmaya çalışanlar, yarın O’na kavuşacaklar. Sonuçta şunu söylüyor:

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَداً {110}‏ Kehf

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ {27} ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً {28} فَادْخُلِي فِي عِبَادِي {29} وَادْخُلِي جَنَّتِي {30}‏ Fecr