Login Form

Istatistikler

Gebruikers
169
Artikelen
1599
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
624418

En son yazılarım

SARIĞIN KUYRUĞU ve ULEMANIN İHTİLAFI

N. H. isimli bir arkadaş şöyle anlatmıştı :

“Ben aslen Bingöllüyüm ama Elazığ'da büyüdüm, öğrenimimi orada yaptım ve orada görevde bulundum.

1986 yılında bir fırsat buldum ve dedim ki, gideyim doğduğum köyü, akrabaları, eski arkadaşları ziyaret edeyim. Hem küçük bir tatil yapmış olurum, hem de çevremin durumunu yakından görme fırsatını yakalamış olurum.

Doğduğum köye gittim, ziyaretlerimi yaptım sonra da Bingöl'e uğradım. Orada görev yapan, ders veren, araştırma yapan, çevrelerinde hatırı sayılır, sözü ve sohbeti dinlenen arkadaşlar vardı. Bu arkadaşlar zaman zaman bir araya gelir, bazı konularda ilmî tartışmalar yaparlardı.

Ancak bu tartışmaların her zaman verimli, güncel ve içinde bulunduğumuz sorunlarla palellik arzettiği söylemek çok zordu. Bazen pratikte çok faydası olmayan, gündemin çok çok uzağında konular uzun zaman tartışılır, daha önemli konulara belki fırsat bile kal­mazdı. Aşağıda anlatacağım konu buna benzemektedir:

Arkadaşlardan birine uğradım. Masasının üzeri, çevresi, dolaplar temel kitaplarla doluydu. Bu kadar kitap meydanda dolaştığına göre, birileri bunları karıştı­rıyor, dolap gözlerinde boşu boşuna beklemiyor demekti.

Selâm ve hal hatır faslından sonra sordum: Ne yapıyorsunuz, ne işle meşgulsünüz?

Dedi ki, son günlerde , daha doğrusu uzun zamandan beri arkadaş­larla beraber önemli bir konuyu tartışıyoruz, tabii tartışmaya hazırlanmak için de kitapları karıştırıyoruz, araştırıyoruz.

Merak ettim, günlerden beri tartıştıkları bu önemli konu ne idi acaba? Hassas bir bölgede yaşıyorduk, bir taraftan terör dedikleri olaylar, bir taraftan amansız bir resmi gözetlemeler, askeri rejimin henüz sona ermediği, pek çok sorunun gündelik olarak yaşandığı, görüldüğü bir zamanda, ilim ehli insanlar toplanıyorlar ve önemli bir konuyu uzun zamandan beri tartışıyorlar. Bu sevindirici bir şeydi, eğer konu dediği gibi önemliyse... Sordum, nedir üzerinde tartıştığınız konu?

Arkadaş dedi ki; konu “sarığın sünnet olup olmama meselesi”.

Şaşırdım, tekrar sormak istedim, sen mi eksik söyledin, ben mi yanlış anladım? “Sarık sarmanın sünnet olup olmama konusu”.

Sarık takmanın sünnet olup olmadığını uzun zaman­dan beri tartışıyorlarmış. Bu kadar kitabın meydanda olmasının sebe­bi de buymuş. Bizin arkadaş başta olmak üzere, ilim ehli insanlar gece gündüz dememişler, ne kadar kaynak kitap varsa hepsine bakmış­lar, araştrmışlar,  bulduklarını da arkadaşlarıyla beraber gözden geçirmişler, tartışmışlar.

“Peki, bir sonuca varabildiniz mi? Şimdi sarığın size göre durumu netleşti mi? diye sordum. “Evet bir kanaate vardık. Sarık giymek peygamberimizin sünneti olduğu sonucuna ulaştık” dedi.

“İyi dedim. Bari somut bir sonuca ulaşmışsınız.” Dedi ki;  “ama iş bu noktada kalmadı, bir başka tartışma konusu açıldı.”

Merakım arttı, “nedir o?, dedim. “Sarığın sünnet olması hükmü meseleyi yeterince açıklamıyor, sarığın şekli de önemli.”

“Nasıl yani şekli?” Dedi ki; “sarığın bir ucunun arkadan salınması üzerinde de çok durduk, o konuyu da araştırdık.”  “Burada nasıl bir sonuca ulaştınız? dedim.

“Sarığın bir ucunun, kenardan aşağı doğru salınmasının da sarık sünnetine dahil olduğu sonucuna vardık dedi.

Sağ olsunlar arkadaşlar, önemli bir konuyu araştırmışlar, ümmet-i muhammed'i büyük sıkıntılardan kurtaracak çok önemli bir sonuca ulaşmışlar. Eh öyle olsun, sarığın bir ucu da aşağı doğru salınsın. Yapan öyle yapsın.

Ancak bu önemli ilmi araştırma bu kadarla da kalmamış. Bu ilim adamları arasında bu sefer, peki sarığın salınan ucunun uzunlu­ğu konusunda fikir ayrılığı meydana gelmiş.

Sarığın ucunun, kıvrımların  altından birazcık salınması mı gerekiyor? Yoksa bu salınan kısmın bir karış mı, biraz daha uzun mu, bir zir'a (dirsek) boyunda mı olması lazım, yoksa daha da uzun mu olmalı?

Arkadaşlar bu konuya da eğildiler. İş bu noktaya geldikten sonra burasının karanlıkta bırakılması doğru olmazdı. Müslümanlar bu hususta da aydınlatılmalı, kaynakların  hükmü açıkça onların önüne konulmalıydı .

“Peki bir şeyler bulabildiniz mi? Ne gibi bir sonuca vardınız?” diye sordum.

Arkadaş gayet ciddi, önemli bir iş yapmış havasında, vardıkları sonucu söyledi: “Evet, sonuç itibariyle sarığın bir ucunun en az bir dirsek boyu omuzdan aşağı salınması gerektiği sonucuna vardık” dedi.

“Pekiyi, bu da güzel, hiç olmazsa bir şeyler bulmuşsunuz. Bari bu noktada bir ittifaka, söz birliğine vardınız mı?”

Arkadaş dedi ki, “nerede o söz birliği? Bu sefer de gün­deme, peki bu sarkıtılan kısım sağ taraftan mı yoksa sol taraftan, önden mi arkadan mı, kulağın yanında mı enseden aşağı mı olmalı tartışması gündeme geldi. Biraz da onun üzerinde durduk.”

Hayretle sormaya devam ettim: “Ee, bari tartışma ve araştırmalar daha fazla uzamadan bir sonuca varsaydınız?”

“Bir kısım arkadaşlar sağ taraftan sarkıtılmasının gereği üzerin­de duruyorlar. Çünkü Peygamberimiz her olumlu şeye sağ taraf­tan başlamayı tavsiye ediyor. Bir kısmı ise sarığın ucunun sağdan, soldan veya arkaya doğru sarkıtılmasının mübah ol­dugunu iddia ediyorlar. Bugünlerde bu konu üzerinde araştırma yapı­yoruz.”

Yani ulema sarığının kuyruğunun hangi taraftna sarkılacağı konusunda ihtilaf etti.

“Tebrikler arkadaşlar, tebrikler.”

Evet onlar bu tartışma ile megul iken Bingöl kırsalında ve köylerinde insan anlatmaktan haya edeceği, baskılar yapılıyordu, zulümler işleniyordu. Mesela; köylerde o an olmayan erkeklerin terör örgütüne katıldığı şüphesiyle köylüler sorulanıyor. Ama ne sorgulama. Kocasının yerini söylemeyen kadınlara askerleri sırtlarında taşıma cezası veriliyor, buna rağmen sonuç alınmazsa daha beeter işkence ile tehdit ediliyorlardı.”

Bu durumda akla ister istemez Fatih’in topları İstanbukl Surların ı döverken “meleklerin kanatlarını” tartışan kardinallerin hali akla geliyor.

 

Hüseyin K. Ece

01.07.1998

Zaandam

 

 

DİN BİNASININ KAPISINDAKİ KAPICILAR

Din sanki birilerinin tekelinde. İslâm sanki bir bina, kapısında birileri bekçi. İstediklerini içeri alıyorlarlar, istediklerini kovuyorlar. Bunlar Cennet kapıcısı el-Hâzin olsalar, korkarım Cennetin nüfusu çok az olur.

Lees meer...

EŞEĞİN SESİ ve BİR FETVA

Hikâye bu ya;

Hatibin biri kürsüden teyemmüm abdestini anlatıyormuş. Cemaat daha iyi anlasın diye bir örnek vermek istemiş ve şöyle anlatmış. “Adamın biri eşeğine erzakını, su tulumlarını yüklemiş çölde bir yerden bir yere gidiyormuş.

Lees meer...

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN (MU)

Güneş takvimi hesabına göre yeni bir yıla daha girdik.

Deniyor ki hz. İsa 2018 sene önce doğru. Onun doğumu takvim başlangıcı. Olsun, hz. İsa bizim de peygamberimiz. Onun dünyaya teşrifine biz de seviniriz.

Lees meer...

AĞIT YAKMAK BİZE KALDI

Bir vesile ile anlatmıştım. Tekrar hatırlamakta fayda var. 8 Mayıs 1992de Ermenistan Karabağı, bir yıl sonra da çevresini işgal etti. Sonuç: Azerbeycan topraklarının beşte biri (yaklaşık yüzde yirmisi) Ermenistanın elinde ve bir milyondan fazla kişi ülke içinde mülteci. Yani evini barkını, beldesini, ata yurdunu terketmek zorunda kalan insan.

Lees meer...

BEN KİMSENİN KANDİLİNİ KUTLAMIYORUM

Zira; 1.Elektriğin olmadığı Osmanlılar zamanında mübarek sayılan geceleri aydınlatmak için kandil yakılırdı. Bundan dolayı kandil bu gecelere isim oldu ve öyle kaldı. Şimdilerde kandil kalmadığına göre bu geceleri kendi asıl isimleriyle anmak gerekir.

Lees meer...