Login Form

Istatistikler

Gebruikers
102
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
566024

ENDÜLÜSTE BİR KAÇ GÜN 1

Türkçede Endülüs dediğimiz bölge, bugün İspanya’nın güneyinde, Akdeniz kıyısında bulunan bir eyalettir ve Andalusie adıyla anılmaktadır. İspanya topraklarının yüzde onyedisine tekabül etmektedir. Nüfusu 7 milyondur.

İslâm hakimiyetinden önce İspanya’nın güney kısımlarına romalılar Endalusia diyorlardı. Müslüman Araplar hakimiyetleri altındaki İspanyanın tümünü el-Endelüs ismiyle anmışlardı.

Müslümanlar bu topraklara ilk defa miladi 711 yılında, büyük komutan Tarık bin Ziyad sayesinde ayak basmışlardı. Önceleri güney kıyılarında tutunan müslümanlar daha sonra kısa süre içerisinde bütün İspanya’yı ele geçirmişlerdi. Ancak bu hakimiyet fazla sürmemiş, bir müddet sonra İspanya’nın orta ve güney taraflarına çekilmek zorunda kalmışlardı.

İspanyollar binli yıllarda ‘reconguista’ yani ‘yeniden kazanma, ya da yeniden fetih’ idealini benimsemişler, müslümanları İspanyadan atmaya karar vermişlerdi...

Bu kelime hem müslümanların elindeki toprakları yeniden fethetmeyi, hem de gerek hırıstiyanken müslümanlar olanları, hem de o günün müslümanlarını yeniden hırıstiyanlığa kazanmayı ifade ediyordu. Çünkü onlara göre göre müslüman işgalciler hem topraklarını ellerinden almışlar, hem de bazı ispanyolları zorla müslüman yapmışlardı. Onlara göre bunun tersine dönmesi gerekiyordu.

İspanyollar, -özellikle Kastilya krallılığı- bu amaca ulaşmak için tam beş asra yakın çalıştılar, müslümanlarla mücadele ettiler ve ellerinden geleni yaptılar. Bu zaman zarfında kuzeyden güneye göre adım adım ilerleyerek en sonunda son müslüman devlet Ben-i Ahmer Devletini ortadan kaldırarak 1492 yılında Endülüs’teki müslüman varlığına son verdiler.

Bu başarıyı sağlarken en fazla, Endülüs Emevî devletinin dağılmasından sonra kurulan irili ufaklı devletlerin/beyliklerin zayıflığından ve aralarındaki iktidar kavgasından yararlandılar. Öyleki, biraz kuvvetlenen bir vali, veya bir bey Emevi devletinin kalıntıları üzerinde bağımsızlık ilan ediyordu. Hatta bunlardan bazıları diğer bir emirliği yenmek, topraklarına sahip olmak için ispanyollarla işbirliği yapıyordu. Ama bir müddet sonra kendileri de tıpkı diğer küçük islam devleti gibi ispanyoların eline geçiyordu.

Endülüs müslümanları üç yüz yıl boyunca aralarında birlik sağlayamayınca veya onları birleştirecek liderler yetiştiremeyince ispanyallara yenilmekten kurtulamadılar. Sekizyüz yıl boyunca yaşadıkları toprakları terketmek zorunda kaldılar. Arkalarında hüzün, acı, gözyaşı ve şerefli ve üstün bir medeniyeti bırakarak. Zira Endülüs İslam devleti tarihe eşine az rastlanır bir uygarlığa imza atmıştı.

Granada (eski adıyla Gırnata), Cordoba (eski adıyla Kurtuba), Sevilla (eski adıyla İşbiliye) gibi şehirleri gezerken bu hüzünlü tarihi hatırlamamak mümkün değil.

Bir taraftan meydana getirilen o eşsiz Endülüs Emevî medeniyetini, bir taraftan o medeniyeti yıkan sebepler aklımıza getirdik. O medeniyetin dünyaya kazandırdıklarına seviniyorken, diğer taraftan o uygarlığının köklerini kurutan cahilliklere, yanlışlara hayıflanmak bir işe yarar mı diye hatırladık.

Demek ki tarih tekerrür ediyor, yenilenip duruyor. Pek çok İslam medeniyetinin başına gelenler onların da başına gelmiş. Yani iç çekişmeler, saltanat kavgaları, gruplaşmalar ve bu gruplar arasındaki kıyasıya iktidar hırsları...  

Müslümanlar Endülüs’ten kovulunca geriye kalanlar oraları ele geçirenlerin insafına kaldı. Üzülerek söylemek gerekirse Endülüs medeniyetinden bugüne sadece kimliği ve çehresi değiştirilmiş bir kaç bina kaldı.

Bunlardan bir tanesi Granada’da korumaya alınan el-Hamra sarayıdır. Orasını gezerken o muhteşem güzelliğe hayran kalmakla beraber, ‘işte şimdi o saltanatın yerinde yeller esiyor’ diye akla gelir. Bu sarayları yapanlar, bu güzelliklere ömür verenler, geldi, geçti dersiniz.

Hele orada İspanyolların Generalife, müslümanların  ‘Cennetü’l-ârifin’ dedikleri saray ve bahçelerin güzelliği sizi büyüler.

Acaba buraya niçin ‘âriflerin bahçesi’ ismini vermişler diye kendi kendinize sorarsınız.

Orasının gezenler duvarlarda sık sık görülen ‘lâ ğâlibe illah/Allah’tan başka Galip yoktur’ yazısını okuyanlar, bu ilahî ikazı yüreklerinde hissederler.

Evet, o günün insanı ya da iktidar sahipleri böylesine muhteşem sarayları yaptırmışlar ama, bizde –gururlanma padişahim, senden büyük Allah var’ dercesine onlar da bütün saray duvarlarına "Allah’tan başka güç ve hakimiyet sahibi yoktur" hükmünü nakış nakış işlemişler.

Hüseyin K. Ece