Login Form

Istatistikler

Gebruikers
100
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564418

Soru Cevaplar:

Soru:

a-Allah insanı din seçme konusunda özgür bırakmış mıdır?

b-Özgür bırakmışsa insanlar sadece İslam'ı mi seçebilirler?
c-İslam'dan başka bir din Allah katında kabul görmeyeceğine göre din seçme özgürlüğü İslam'da var mıdır?
d-Ya da İslamın temel amaçlarından olan beş şeyin korunmasında ‘dinin korunması’ ne anlama gelmektedir? Yani İslam'ın dışında başka bir dine inananların dini koruma altında mıdır?
e-Peki öyleyse bu insanların (yeni) ibadethane yapmalarına İslam hüküu altındaki memleketlerde neden izin verilmemektedir?
f-Ayrıca İslam dini insanların başka dinlerini terkedip gelmelerini teşvik ederken, (tebliğ-hidayet) yani ihtida etmelerini isterken ve bu insanları el üstünde tutarken neden İslam'dan dönenlerin (mürted) tevbeye davet edilmelerini, tevbe etmezlerse öldürülmelerini istemektedir?

Cevap:

Huseyin Ece

Muhterem Recep Bey, sorularına madde madde cevap vermeye çalışayım

a-Elbette. Bunu Kur’an’dan ve Vahyin tarihinden anlayabiliriz. Bekara 256’da “Dinde zorlama yoktur’ ayetini alimler, insan herhangi bir dini, dünya görüşünü, hayat biçimini seçmekte serbesttir şeklinde anlarlar.

Şu ayete bakınız: “De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur'an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim. (Sadece tebliğ etmekle memurum).” (Yunus 10/108)

Pek çok ayette Allah (cc) peygamberin görevinin tebliğ, davet ve teşvik olduğu, bundan sonrasının kendilerine ait olduğu, peygamberin onlar üzerinde zorlayıcı, sorumlu olamayacağı anlatılıyor. (Mesela; Casiye 88/22. İsra 17/54. Şura 42/60)

İnsan Suresi 3. ayette Allah’ın insana din seçme kabiliyetini ve imkanlarını verdiğini, artık bundan sonra ister sükreden bir insan, isterse nankörlük eden bir kimse olabileceği söyleniyor. Bu ayetteki “ve hedeynahu…” ifadesi insana verilen bütün fıtri kabiliyetleri, aklı, peygember gönderilmesini, kitap gönderilmesini, insana Allah’ı hatırlatan bütün kainat ayetlerini ifade eder. Ki yarın ahirette ben hidayeti (doğru yolu), görevlerimi bilip seçemedim demesin.

Bu seçim temamen kendisine aittir. Kişinin sorumlu olduğunu anlatan ayetler, zımnen sorumluluğun ancak özgür iarde (irade-i cüz’iyye) ile olabileceğini, bunun da insana Allah tarafından verildiğini söylüyorlar. Kişinin seçme/tercih hakkı yoksa sorumlu olmaz. Bir kişi bir şeyi mecburen yapacak, sonra da o icbari olarak yaptığı şeyden hesaba cekilecek... Bu ne adalete ne de insafa sığar.

Din seçimi özgür irdaye dayanır. Kişi sonucuna katlanmak sartıyla dilediği şeye inanır, diledigi tanrıya ibadet eder.

Kişinin yaptığı işlerin değeri, onun iki tercih arasında seçim yapması ile ortaya çıkar. İnsana iyi kötü arasında, İslam veya diğer dinler arasında tercih hakkı tanınması hem ona yani özgür iradesine değer vermek, hem de yaptığı işin hesaba katılır olması içindir.  İnsanın en büyük değeri zaten iradeli bir varlık oluşundan gelir. Allah (cc) bizzat insanın bu iradesine değer veriyor ve iradesini hak yolunda kullanmasını tavsiye ediyor.

b-Kur’an’a göre insanın yaratılışına (fıtratına) uygun din, yaşama biçimi İslamdır. İnsanı yaratan onun zaaflarını da, ihtiyaçlarını da biliyor. Onun ihtiyacına göre din gönderdi. İnsan dünyaya denenmek icin geldi. Bu imtihanı başarabilmesinin yolunu, insanı imtaha tabi tutan Yaratıcı daha iyi bilir. Bununla birlikte insanın belli hudutlara, belli ölçülere, belli kurallara, belli normlara ihtiyacı vardır. Ölçüsüz, kuralsız, hukuksuz insan hayatı olmaz.

İslam, insan ve toplum için konulan bu ölçüler bütünlüğüdür bir bakıma. Bu ölçülere uyanlar hem dünya hayatında huzurlu yaşarlar, hem de hayat imtihanını başarırlar. İnsanlar da tarihten beri kendileri ve toplumlar için ölçüler, kurallar ve normalar koyuyorlar. Ancak koyduklari ölçüler Yaratıcının ölçülerine uygun oluyorsa huzura ve adaletin gerçekleşmesine yardım ediyor. İnsanın heva ve hevesine uyuyorsa zulme sebep oluyor.

Bu yüzden insanın sahibi ona benim dinime uy ki belirlenen hedefleri gerçekleştirebilesin diyor. İnsanların uydurduğu dinler, inançlar, ölçüler, normlar ya eksiktir, ya ideal değildir, da yanlıştır. Zira insanın aklı da, ufku da, bilgisi de sınırlıdır. Ötesini görmediği gibi en mükemmeli de keşfedemez. Bu ancak onu Yaratanın işidir.

İnsanlar istediklerini inancı ve ibadet şeklini seçebilirler. Ama Allah onların bu seçiminden hoşnut olmaz. “Kim İslamdan başka din seçerse bu ondan kabul edilmez.” (Ali İmran 2/85)

c-Evet, Allah katında geçerli din İslamdır. Tarihte ve günümüzde insanlar tarafından uydurulan din adı altındaki bütün inançlar, ibadet şekilleri İslama göre batıldır ve Allah katında geçersizdir. İslama nisbetle onlara Din denilmesi de isabetli değil. Levenbeschouwing (hayat felsefesi) oldukları için din diye niteliyoruz.

Ancak insan yine de serbesttir. Zira mükafat veya ceza kişinin özgürce yaptığı eylemlerin sonucunda gündeme gelir.

d-“Dinin korunması” üç önemli manaya gelir: Birincisi hak dini tanıma. Bir Hak din var, bir de insan aklının ürünü bir sürü din adı altında inançlar var. Kişi öncelikle bunun farkına varmalı. Hak olan dini tanımalı. Tercihini ondan yana kullanmalı.

İkincisi:  Allah’ın ed-Din olarak gönderdiği, yani İslam adına gelen şeyleri tereddutsüz kabul etmek, benimsemek ve hayat haline getirmek.

Üçüncüsü; hem bu inançta ömür boyu sabit kadem olmak, sapmamak, kendi hayatında bu dinin ilkelerini koruduğu gibi, yani hakkıyla şahitlik yaptığı gibi, İslamla yaşadığı huzuru, mutluluğu başkalarıyla bölüşmek, başkalarına uygun bir şekilde ulaştırmak.

İslamdan başka dinlere inananlar korunması istenen beş temel ilkeyi hakkıyle koruyamazlar. Bu hedef İslamın hedefidir.

Soru şu: Batıl dinlerde bu beş esasın korunması diye bir şey var mı? Böyle bir hedefleri var mi?

Belki bir kısmı farklı şekillerde olabilir. Ancak yukarıda denildiği gibi batıl dinler insan aklına dayandığı için dini korumayı da, aklı korumayı da, nefsi korumayı da, Yaratıcı’nın ölçüleri gibi koruyamazlar. Dini korumanın birinci anlamının Hak, yani sabit, doğru, kalıcı, geçerli, uygun, yarayışlı dini benimsemek olduğunu unutmamak gerek. Digerlerı adı üzerinde batıl, yanlış, tutarsız, gelip geçici, geçersiz (hükümsüz).

e-İslamda din seçme özgürlüğü olduğuna göre İslam hükmü altındaki ülkelerde bütün insanların zimmeti o ülkeyi yönetenlerin boynundadır. Onlar insanların can, mal, namus, çalışma, seyahat vb. özgürlüklerini teminat altına almak zorundadırlar.

Bildiğim kadarıyla islam hukuku diger din mensuplarının İslam beldelerinde mabed yapmalarını yasaklamıyor. İslam tarihinde bir yasaklama olmuşsa bu o günkü siyasi sebeplerdendir. Tıpkı irtidat gibi. 

f-Doğru, müslümanlar birinin ihtidasi ile seviniyorlar, bir müslümanin gayr-i müslim olmasından da üzülüyorlar. Bu elbette duygusal bir şey, belki merhametten kaynaklanan güzel bir anlayış. Ama unutmamak gerekir ki hidayeti seçen de kendisi icin seçer, dalaleti (İslam dışı yolları) seçen de kendisi için seçer. (Yunus 10/108)

İslamdan çıkan (mürted) tevbeye davet edilir. Bu doğru, olabilir. Ama öldürülür hükmü bana göre ağır bir hüküm. Tevbe etmeyen mürted öldürülür fetvası her şeyden önce din seçme/ibadet etme hürriyeti, irade-i cuz’iyyeye, kişinin sorumluluğu, suçun şahsiliği prensiplerine uymamaktadır. Bu konuda verilen fetvaların, yapılan uygulamaların yine siyasi sebeplere dayandığını düşünüyorum. Yani mürtedler genellikle içinden çıktıkları topluma ihanet ederler, düşman için casusluk yaparlar. Bu gibi suçların cezası da genelde idam olarak uygulanmış.

Ama başka bir dini seçti diye bir kişinin öldürülmesini ben, Allah’ın verdiği inanmama hakkını tanımamak, başkasının iradesine hükmetmek olarak değerlendiriyorum.

Bir İslam ülkesi veya o ülkenin yetkilileri bir şeyi İslam adına yaptılar/yapıyorlar diye o şey islam olmaz. Bizi geçmişteki uygulamalar değil, İslamın doğruları bağlar.

Günümüz şartlarında birisi İslamdan çıkarak ateist, budist, sih, hiristiyan,  ya da başka bir dine tabi olsa, hemen şeriat mahkemeleri mi kurmalı?

Hayır, bana göre kimse onlara ceza verme konusunda yetkili değildir. Herkes kendi vebalini taşır. Ortada farklı bir suç, bir ihanet varsa onu da mevcut yetkili kurumlar ele alır.

Biz din konusunda kimseye mükafat (sevap) veremediğimiz gibi günah (ceza) da veremeyiz. Zira iman kişi ile Yaratıcı arasındaki samimi ilişkidir. Oraya kimse burnunu sokmamalı.

 

Soru:

Mehmet Uzun

Sayın Hocam,

Size şu şekilde bir soru yöneltmek istiyorum:

İnsan doğuştan sıfır bilgi ile dünyaya geliyor. Doğduğu andan itibaren öğrenmeye başlıyor. Hayatı algıladığı oranda da tanımlamaya çalışıyor. 

Soru: İnsanoğlu hayatı öğrenir ve yaşarken etrafında oluşan olayları tarafsız bir şekilde gözlemleyebilir mi?

Kişinin tarafsız olması mümkündür?

 

Cevap:

Huseyin Ece

Mehmed Bey,

Bu biraz da ‘tarafsız’ kavramından ne anladığınıza, biraz da neyi gözlemlediğinize bağlı. Ya da hangi olaydan olaya değişebilir. Hatta kişin olayla karşılaştığı zaman ki durumuyla da ilgilidir.

Sosyal veya tarihi bir olayı değerlendirmeye kalkışan bir kimsenin meseleye bulunduğu yerden bakacağı açıktır. Burda kişi ne kadar tarafsız kalabilir ki. İdeolojileri, felsefeleri, insan ve kainat için, insan davranışları hakkında konuşan kimseler için nasıl tarafsız diyeceğiz. Tarafsız olmanın kendisi de tartışmalı değil mi?

Ama düşünün ki bir fotbal hakemisiniz. Maç yönetiyorsunuz. Mesleğiniz, kariyerizi, ettiğiniz yemin veya meslek kuralları sizi sahada tarafsız olmaya zorlar. Hangi meselede olursa olsun hakemlik/hakimlik yapanları taraf tutmamaları, herkesin hakkını vermeye çalışmaları gerekir. 

Bir baba iki çocuğu arasında bir kavgada hakemlik yapıyorsa mutlaka tarafsız olmalı. İkisi de çocuğu, ikisini de eşit seviyede seviyor. Amaç birine ceza vermek değil, çocukça girişilen bir anlaşmazlığı tatlıya bağlamaktır. Öğretmensizin öğrencileriniz arasındaki kavgalarda, anlaşmazlık veya sorunlarda  tarafsız olmak  zorundasınız. Bir yerde hizmet veriyorsunuz. Elinizden geldiği kadar hizmet alanlara adil davranmak görevindesiniz.

Bir dine inanıyorsunuz, hatta inandığınız dinde dindarsınız. İnsanlara, inançlara, davranışlara, değer yargılarına, insani değerlere bakarken, onları değerlendirirken ister istemez kendi gözünüzü/gözlüğünüzü kullanırsınız. Elinizdeki ölçülerden,  inandığınız değerlerden hareket edersiniz.  Bir felseyi, bir dünya görüşünü benimsemişsiniz, fikirlere, bakış açılarına, değerlere ister istemez kendi dünya görüşünüzden hareket bakarsınız.  Bazen insan sayısı kadar doğru, insan sayısı kadar yanlış teşhisleri konulur. Bunun sebebi herkesin kendine göre değerlendirme kriterlerine sahip olmasıdır.

Burada tarafsız olmak zaten imkansızdr.  Bu gibi durumlarda önemli olan kimseye küfretmemek, aşağılamamak, hor görmemektir. Ya da bizim gibi düşünmeyenlerle ilgili karar verme yerinde isek haklarını çiğnememektir.

İslam insanları insaflı ve vicdanlı olmaya davet ediyor. İnsaf merhametin kardeşidir. Nasıl kardeşi? İnsaf  potansiyel olarak vardır ama bazen pasif kalır, ne yapacağını bilmez adamlar gibi bekler durur.  Kendisine görev verecek, yapması gerekeni tarif edcek birilerini bekler. Merhamet  onu harekete geçirir. “Hadi kalk, davran,  görev başına git” der.  İnsaf ve merhamet sahibi kimseler hüküm verme durumlarında tarafsız denecek kadar adaletten yana, hakkaniyetten yana davranırlar.  Olabildiği kadar adaletin gerçekleşmesine çaba gösterirler.

Bu ne kadar sağlanır? Tartışılabilir. Birisi çıkıp da ‘ hiç kimse bu anlamda tarafsız olacağını sanmıyorum’ dese, ona kızılmaz, kara vicdanlı denilmez. Çünkü ideal manada adil kimseler pek az.

Kur’an şöyle der: “... Eğer aralarında hüküm verirsen adaletle hüküm ver. Şüphesiz Allah adaletle hükmedenleri sever.”  (Maide 6/42)

“Allah, muhakkak size emanetleri ehline vermenizi, insanlar rasında hakemlik yaptığınız zaman bunu adaletle yapmanızı emreder. Allah bunlarla size ne güzel öğüt veriyor. Muhakkak ki Allah işitici ve görücüdür.” (Nisa 4/58)

“Ey iman edenler, Allah için adaleti ayakta tutup gözetenler olunuz. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun. Zira bu takvaya daha yakındır. Allah’a karşı sorumluluk  bilinciyle davranın. Elbette Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”  (Maide 5/8)

Müslüman inandığı kitaba kulak vererek, ona uyarak adaletle hareket eder. Bir kişiye, bir topluma, bir kavme kızsa da, hoşlanmasa da onlarla ilgili meselede adaletten ayrılmaz. 

Eğer buna tarafıszlık demek mümkünse, Kur’an müslümanlardan böyle bir tarafsızlık bekliyor. Burada adalete taraftar olma inceliğini unutmamak gerekir