Tevbe ibadetinin şartlarından ya da 3. merhale olan inabe, Kur'an'da inabe ve münib, Allah'a yönelmenin önemi hakkında bir online ders

Hüseyin K. Ece

11 Mart 2022 – 11 Ramazan 1443

Zaandam-Hollanda

 

30. Yanlış veya eksik bilinen kavramlardan: TEVBE

Kur’an’da günahları terketmek, günahtan dolayı bağışlanma istemekle ilgili üçü kavlî,

biri kavlî ve fiilî olmak üzere dört kavram kullanıldığını, bunların aynı zamanda samimi (nâsuh) tevbenin gerçekleşmesi için içiçe dört merhale olduğunu hatırlayalım.

1.Nedâmet, 2.Tevbe, 3.İnâbe, 4.İstiğfar

Nedameti ve Tevbeyi bir önceki derste ele aldık. Bu derste inâbeyi anlatmaya çalışacağız.

 

-Tevbe ibadetinde merhalelerden üçüncüsü: İNÂBE

‘İnâbe’, kelimesi de ‘tevbe’ kelimesine yakın bir anlam taşır. 

Bunun aslı ‘nevebe-nâbe’ fiilidir. Bu da bir şeyin sık sık gidip gelmek, tekrar tekrar geri dönmesi demektir. Bunun masdarı ‘nevbet’tir.

Bu kökten gelen inâbenin sözlük manası; geri dönmek, yönelmek, bir hususta birini diğerinin yerine geçirmek, yerini tutmak  demektir.

‘İnâbe’ kelimesi, Kur’an’da onbir tanesi  fiil formunda, yedi âyette de münîb (Allah’a yönelen) şeklinde onsekiz âyette geçiyor. 

-Kavram olarak inâbe

Allah’a rücu’ etmek (dönmek) demektir.

Şöyle denir; “İnâbetü ilallâhi teâlâ”; tevbe ederek ve samimiyetle sâlih amel işleyerek Allah’a yönelmek... (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, )

Ya da “pişmanlık duyup ihlasla günahlardan sonra tövbe etmek, kalbi şüphelerin karanlıklarından nûra çıkarmaktır.

İnâbe sadece tevbe gibi hatadan, günahtan geriye dönüş değil; her halükarda samimi (muhlis) bir niyetle Allah’a yönelmeyi anlatır.

Hatta; gafletten zikre, isyandan itaate, hatadan sâlih amele, nankörlükten şükre, yalandan hakikate, Allah’ın razı olmadıklarından razı olduklarına, yanlış işlerden/kötü ahlâktan güzel ahlâka vs. dönmek, yönelmek...

-Allah’a yönelmek O’nun emridir

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ﴿53﴾ وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ ﴿54﴾

“De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Azap size gelmeden önce Rabbinize yönelin (dönün) ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.” (Zümer 39/53-54)

Haddi aşmak bu ayette israf kelimesi ile anlatılıyor. Zira israf ölçüyü kaçırmak, normalin ötesine geçmek, haddi aşmaktır.

Kişi Allah’ın vahiyle gönderdiği ölçüleri, hükümleri tanımaz, canının her istediğini yaparsa sınırı geçmiş olur. Bunun zararı öncelikle yapanın kendi aleyhinedir.

Âyet buna rağmen kullara pişmanlık, dönüş (tevbe), düzelmenin mümkün olduğunu haber veriyor. Allah’ın rahmeti, mağfireti geniştir. O, sonsuz merhametinin gereği olarak tevbe edenleri dilediği gibi bağışlayıcıdır.

Arkadan gelen âyet, affedilmeye layık olabilmek için kulun Allah’a yönelmesi (inâbe etmesi), O’na hakkıyla teslim olması gerektiğini haber veriyor.

Yukarıda geçtiği gibi inâbe tevbede bir merhaledir ve istiğfar (af dileme) için şarttır. Yani kişi hatayı, günahı terkedecek, sonra af ve mağfiret dilemek için Rabbine yönelecek (inâbe edecek).

Bu âyetten Allah’ın (cc) hem günahkâr kullara, hem de genel anlamda bütün insanlara kendisine yönelmelerini emrettiğini anlıyoruz.

Bu yönelme (inâbe) hatadan, günahtan dolayı af dilemek için olabileceği gibi, her durumda her zaman olabilir.

Zira insan her zaman farklı şeylere meyledip kul olduğundan, kulluk görevlerinden gaflete düşebilir. Yanlış yollara gidebilir, yanlış tercihlere yönebilir, günah işleyebilir.

İnsanın kul olarak yapması gereken her pozisyonda Rabbine yönelmesi, rağbet etmesi, O’nunla ilgili şeyleri öncelemesidir.

Arkadan bir uyarı daha geliyor:

وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَۙ ﴿55﴾ اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ ف۪ي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِر۪ينَۙ ﴿56﴾

“Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, “Allah’ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay hâlime! Gerçekten ben alay edenlerden idim” demesin.” (Zümer 39/55-56)

Kur’an mü’minlere şöyle demelerini tavsiye ediyor:

رَّبَّنَا عَلَيۡكَ تَوَكَّلۡنَا وَإِلَيۡكَ أَنَبۡنَا وَإِلَيۡكَ ٱلۡمَصِيرُ ٤  ... 

“... Ey Rabbimiz! Yalnız Sana güvendik, yalnız Sana yöneldik, zira bütün yollar Sana çıkar.”  (Mümtahıne 60/4. Bir benzeri; Şûrâ 42/10)

وَٱلَّذِينَ ٱجۡتَنَبُواْ ٱلطَّٰغُوتَ أَن يَعۡبُدُوهَا وَأَنَابُوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ لَهُمُ ٱلۡبُشۡرَىٰۚ فَبَشِّرۡ عِبَادِ ١٧

Tağutlara (uydurma tanrılara) kulluk yapmaktan kaçınıp Allah’a yönelenlere müjdeler olsun. (Zümer 39/17)

Allah (cc) kendisine içten, samimiyetle yönelenleri doğru yola iletir. (Şûrâ 42/13. Ra’d 13/27. Kâf 50/33)

۞ شَرَعَ لَكُم مِّنَ ٱلدِّينِ مَا وَصَّىٰ بِهِۦ نُوحٗا وَٱلَّذِيٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ وَمَا وَصَّيۡنَا بِهِۦٓ إِبۡرَٰهِيمَ وَمُوسَىٰ وَعِيسَىٰٓۖ أَنۡ أَقِيمُواْ ٱلدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُواْ فِيهِۚ كَبُرَ عَلَى ٱلۡمُشۡرِكِينَ مَا تَدۡعُوهُمۡ إِلَيۡهِۚ ٱللَّهُ يَجۡتَبِيٓ إِلَيۡهِ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِيٓ إِلَيۡهِ مَن يُنِيبُ ١٣

 

-Allah’a yönelenler

İnâbe Kur’an’da İbrâhim’e, Süleyman’a, Dâvûd’a, Şuayb’a, Muhammed’e (as), iman edenlere nisbet ediliyor. Mesela;

1-Dâvûd (as);

Kur’an, Dâvûd (as) hakkında şöyle diyor:

Dâvûd’un (as) makamına iki kişi geldi. Bunlardan biri “ona aramaızda hüküm ver, bu adam benim kardeşim, donsandokuz koyunu var. Buna rağmen benim bir koyunumu da almak istedi.” Dâvûd (as) bunun haksızlık olduğunu söyledi. Ancak bununla Allah’ın kendisi denediğini zannetti.  

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ﴿24﴾

“Dâvûd dedi ki: “Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır.

Dâvûd, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.” (Sâd 38/24)

Dâvûd’un (as) niçin böyle düşündüğünü Kur’an anlatmadığı için de biz bilmiyoruz. Bununla ilgili tefsir ve tarih kitaplarında anlatılanlar ya tahmindir, ya da muharref Tevrat’tan alınmadır.

Âyet onun Rabbine secde ettiğini ve bir hatası varsa da bağışlaması için O’na yöneldiğini, O’nun mağfiretine baş vurduğunu haber veriyor.

2-Süleyman (as);

Allah (cc) Süleyman’a (as) onun duası üzerine hiç kimseye verilmeyen mülk ve saltanat verdi.

Bir akşam üzere atları hakkında “ben, bunları, bana Rabbimi hatırlattığı için sevdim” dedi. Kur’an, bu haberin arkasından şöyle diyor: 

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ ﴿34﴾

“Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık.  Sonra (tövbe edip bize) yöneldi.” (Sâd 38/34)

Doğrusu onun imtihanının ne olduğunu, niçin denendiğini, tahtının üstüne bırakılan cesedin ne anlama geldiğini Kur’an açıkça söylemediği için kesin bir şekilde mümkün değildir.

Bunu konuda da tefsir, kısas-ı enbiyâ ve tarih kitaplarında anlatılanlar ya tahmin, ya israiliyyât, ya da uydurma rivâyetlerdir.

Allah’a tevekkül etmeyi unuttuğu için, ya da Allah yolunda savaşacak çocuklar istemesine rağmen inşaallah demeyi unuttuğu için... Kaynaklara göre sakat bir çocuğu doğdu ve öldü (Buhârî, Enbiyâ/40. Müslim, Eyman/23). Tahtına bırakılan ceset o çocuktu.

Ancak bu rivâyetler her ne kadar en önemli hadis kitaplarında geçse bile İslâm’ın nübüvvet inancına uymaz.

Bu konuyla ilgili bir yazı:

http://www.huseyinece.com/en-son-yaz-lar-m/1715-hz-sueleyman-in-kac-hanimi-vardi

 

3-Şuayb (as);

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَرَزَقَن۪ي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًاۜ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ اُخَالِفَكُمْ اِلٰى مَٓا اَنْهٰيكُمْ عَنْهُۜ اِنْ اُر۪يدُ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۜ وَمَا تَوْف۪يق۪ٓي اِلَّا بِاللّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ ﴿88﴾

“Şu’ayb, şöyle dedi: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse!. Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. Ben sadece gücüm yettiğince (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir.

Ben sadece O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yöneliyorum.” (Hûd 11/88)

Şuayb (as) bir peygamber olarak görevini yapmaya çalıştığını ama başarının Allah’ın dilemesiyle gerçekleşeceğini ifade ediyor. Buna göre tevekkül uyuşukluk, gevşeklik, bir şey yapmadan başarı beklemek değildir. Bütün güçlüğüne rağmen gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra, emeklerin karşılığını vereceğine inanılan Allah’a güvenip dayanmadır, O’ndan ümit etmektir. 

Şuayb mü’minlere ne güzel yol gösteriyor: “Ben sadece O’na tevekkül ederim ve sadece O’na yönelirim...”

 

4-İbrahim’in (as) yanında olanlar;

İbrahim’in (as) yanında iman edenlerde, müslümanlar için güzel bir örnek vardır. (Mümtahıne 60/4, 6) Zira onlar puta tapan, bâtıl itikatların peşine giden dalâletteki kavimlerine ve onların başındaki zalimlere;

“Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” diyebildiler.

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُٓ ... رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ ﴿4﴾

رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿5﴾

Dahası onlar şöyle dediler:

“... Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.

Rabbimiz, bizi inkâr edenler için bir deneme konusu yapma. Bizi bağışla ey Rabbimiz. Çünkü kudret ve hikmet sahibi Sensin.” (Mümtehıne 60/4-5)

İbrahim’in (as) davetine kimlerin uyup müslüman olduğunu bilmiyoruz. Âyette “onun yanında olanlar” denilenler bu mü’minler ve aile fertleri olabilir. (Allahu a’lem)

Onların “Yarabbi Sana yöneldik, hem de bütün benliğimizle”, “Sana döneceğimize de inanıyoruz” demeleri örnek olarak gösteriliyor. Bu “mü’minler siz de böyle olun” mesajıdır.

5-Muhammed (as);

İnsanlardan bazıları öteden beri Allah’a rağmen tanrı anlamında, kendilerine yardım edecek veliler bulurlar. Halbuki Allah’tan başka el-Veli, dost, yardımcı, sahip yoktur. İnsanları yaratan da, öldürecek olan da, hesaba çekecek olan da O’dur.

Böylelerine veya bütün insanlara, müslümanlara hitaben deniyor ki:

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ ف۪يهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبّ۪ي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ ﴿10﴾

“Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.” (Şûrâ 42/10)

İlk cümle Rabbimize vaya arkasından gelen ifadeden hareketle Rasûlüllah’a ait olabilir. (Allahu a’lem)

İnsanların din, kitap, peygamber, sorumluluk, kulluk, değer ölçüleri, hayatın anlamı, ölümden sonra diriliş gibi hakikatler üzerinde, eskiden beri tartıştıkları, herkesin, her hizbin, her din mensubunun bir şey dediği konularda kesin ve son hüküm Allah’ındır.

Burada sanki Peygamber’in teslimiyeti bir tebliğ gibi Kur’an’ın muhataplarına sunuluyor.

İkinci cümle birincini devamı gibi... “İşte bu son sözün, kesin hükmün sahibi benim Rabbimdir. Ben, uyduruk velilere (tanrılara) değil, yalnızca O’na tevekkül ederim. O’nun izniyle görevimi yapmaya çalışır, sonucu O’na bırakırım, her konuda O’na güvenip dayanırım.

Ve O’na imanın ve tevekkülün gereği olarak yalnızca O’na yönelirim.”

 

-Allah (cc) kendisine yönelenlere hidâyet verir;

Lanet; Allah’a –hangisi olursa olsun- verdikleri sözü bozanlar, Allah’ın bağlanmasını emrettiği bağları koparanlar, yeryüzünde fesat çıkaranlaradır.

Allah (cc) –insanların hak etmelerine göre- dilediği kimse için rızkı bollaştırır, dilediği kimse için daraltır. Hayatı sadece dünyalık zannedenler kısacık hayatlarıyla övünürler. Onlar, âhiretin yanında dünya hayatının geçici, değersiz bir geçimlik (meta’) olduğunu bilmezler. (Ra’d 13/25-26)

İşte Allah’tan gelen hakikati kabul etmeyen, âhirete inanmadıkları için dünya hayatının zevkini tercih eden;

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ ﴿27﴾

“İnkârcılar diyorlar ki: “Ona (Muhammed’e) Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.” (Ra’d 13/27)

Bu, öteden beri hakikati yalanlayanların bahânesidir: Elçiden mu’cize istemek... Hoş mu’cizeyi görseler de inanmazlar ya...

Halbuki müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen elçilerin ve Son Elçi’nin görevi olağanüstülükler sergilemek değil, kendilerine vahyedileni muhataplarına ulaştırmak, hakkı ve bâtılı göstermek, kime ve nasıl kulluk edileceğini öğretmektir.

Mucize talebi, hidâyeti bulmak değil; hak davetten yüz çevirmek, alay etmek için bahânedir. Burada eksik olan şey, inkârcıların doğruyu, hakkı, hidâyeti bulma arzularının olmamasıdır.

Tercihini bâtıldan, inkârdan, şirkten, kötülükten, sapıklıktan yana kulllananları Allah zorla hidâyete erdirmez.

Bilakis O (st), kullarını kendi iradelerinde serbest bırakır. Kim de samimiyetle kendisine yönelirse (inâbe ederse), gönderdiği dini, yani hayat biçimini, O’na kulluğu tercih ederse, onu da hidâyete erdirir, hidâyetin imkanlarını artırır.

Bu gerçek bir başka âyette şöyle ifade ediliyor:

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحًا وَالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ ﴿13﴾

“Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (hakikat), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.

Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.” (Şûrâ 42/13)

-Allah’a yönelenlerin yoluna uyulur;

Allah (cc) mü’minlere hem Allah’a  yönelmelerini (Zümer 39/54),

وَأَنِيبُوٓاْ إِلَىٰ رَبِّكُمۡ وَأَسۡلِمُواْ لَهُۥ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَكُمُ ٱلۡعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ ٥٤

hem de kendisine yönelenlerin yolunu izlemelerini emrediyor.

Allah (cc) insana anne-babasıyla ilgili; “Ey insan anne-babana teşekkür etmelisin (minnet duymalısın)” dedikten sonra;

وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًاۘ وَاتَّبِعْ سَب۪يلَ مَنْ اَنَابَ اِلَيَّۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿15﴾                                                                                                “Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi Bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy.

Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim” (Lukman 31/14-15)

Kur’an anne-babaya iyi davranmayı, iyilik etmeyi, şükran duyguları taşımayı emrederken, iman eden bir mü’mine; İslam dışı, yani şirk inancı kabul etmesini isterlerse o mü’min onlara bu konuda itaat etmez.

Onların yoluna değil, Allah’a yönelenlerin yoluna, hidâyet yoluna uyar.

-Âyetlerden Allah’a yönelen ibret alır;

Kur’an, Allah’ın vahdaniyetini, yüceliğini, kudretini, hakimiyetini  gösteren delillere, isbatlara, işaretlere ‘âyât-âyetler’ diyor. Bunlar yerde, gökte, insanda, canlı ve cansızlardadır.

Kur’an’da bu örnekleri verip muhatapların bunların üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istiyor. Zira eserden müessire misâli, bu âyetler üzerinde düşünenler, onların sahibine ulaşırlar.

Bu âyetler belge, delil, isbat olmanın yanında hepsi Allah’ın kudretinin, izleri, alâmetleri, işaretlerdir.

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ رِزْقًاۜ وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُن۪يبُ ﴿13﴾

“O, size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık indirendir. Ancak O’na yönelen, düşünüp ibret alır.” (Mü’min 40/13)

Kur’an, yerin ve göğün düzenini hatırlattıktan sonra, bu gibi âyetlerde Allah’a yönelenler için ibretler olduğunu açıklıyor.

أَفَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَىٰ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِۚ إِن نَّشَأۡ نَخۡسِفۡ بِهِمُ ٱلۡأَرۡضَ أَوۡ نُسۡقِطۡ عَلَيۡهِمۡ كِسَفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗ لِّكُلِّ عَبۡدٖ مُّنِيبٖ ٩

(Sebe’ 34/9. Bir benzeri; Mü’min 40/13. Kâf 50/8)

Evet, âyetler üzerinde ancak Allah’a yönelen (inâbe eden) kimseler tefekkür, tezekkür eder, ibret alır, gerekli dersleri çıkarır.

-Münîb

İnâbe’nin özne (fail) ismi ‘münîb’ inabe eden, yani Allaha yürekten, samimiyetle, içtenlikle yönelen, O’na rücu’ eden kimse demektir.

Münîb;  5 âyette, bunun çoğulu olan ‘münîbîn’ ise 2 âyette geçiyor.

Bu yöneliş hatadan sonra olabilir, sevgi, ümit, korku ile olabilir, dua ederek, sadece O’ndan yardım dileyerek, amellerine yalnızca O’nun karşılık vereceğine inanarak ve her an-her durumda olabilir.

 

 

-Kur’an’da münîb’ler

1-İbrahim (as) münîb idi; 

Allah’ın Lût kavmini cezalandırmak için gönderdiği iki melek insan sûretinde İbrahim’e (as) bir evlat müjdelemek için uğradılar. Ancak hanımı bu duruma çok şaşırdı. Kendisi de korkusu geçince meleklere görevlerinin ne olduğunu sordu. (Hûd 11/69-74) Arkasından şöyle deniyor:

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ ﴿75﴾

“Çünkü İbrahim gerçekten çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.” (Hûd 11/75)

        ‘evvah’; âh etmek kökünden gelir, hassas, içli, bağrı yanık, duygulu, duygusal, yumuşak huylu gibi kelimelerle açıklanıyor. (Kâf 50/32)

 

2-Âyetlerde münîbler için gözü açacak ibretler vardır;

İnsanlar kendilerini dört bir taraftan kuşatan göğe, üzerinde yaşadıkları yere ibret nazarıyla bakmazlar mı, düşünmezler mi?

Yerde ve gökte olan düzen üzerinde kafa yormazlar mı?

Bu harika düzenin, bu olağanüstü sistemin, bu akıl almaz ihtişamın sahibi yok mu, yapıcısı olmaz mı?

Allah (cc), bu muhteşem yapıyı değiştirmek istese, bu düzeni bozmayı murad etse, söz gelişi gökten devasa parçalar düşürse kim engel olabilir?

Nitekim isanların karşılaştıkları bazı doğal afetler bunun örneğidir. İnsanlar ve çok güçlü devletler bile bunların karşısında aciz kalabiliyor.

Rabbimiz şöyle buyurdu:

اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟ ﴿9﴾

“Onlar, önlerindeki ve arkalarındaki (kendilerini dört bir yandan kuşatan) göğe ve yere bakmadılar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.

Bunda, Rabbine yönelen (inâbe eden) her kul için bir ibret vardır.” (Sebe’ 34/9)

Demek ki Allah’a yönelmeyenler, O’na iman etmeyenler bu harika yapı, sistem, varlık üzerinde düşünmezler, ibret almazlar.

Her bir kevnî âyet insanın basiretini güçlendirir ama, kişi Allah yerine başka şeylere, başka güç odaklarına, başka tanrılara yönelirse, âyetler ona sıradan tabiat olayı gibi gelir.

İnkârcılar; “öldükten, toprak olduktan sonra yine mi dirileceğiz, bu olmayacak bir şey” derler. Allah onlara ait her şeyi bildiğini, böylelerinin tutarsızlık içinde olduğunu söyledikten sonra;

“Üstlerindeki göğe bakmıyorlar mı, nasıl kusursuz kurduk, süsledik, yeryüzünü düzenledik, üzerine sarsılmaz dağlar yeleştirdik, orada her türlü bitkiler yetiştirdi” buyuruyor.

Allah (st) bunları niçin hatırlatıyor?

تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ ﴿8﴾

“Bütün bunlar, içtenlikle Allah’a yönelen (münîb) her kulun gönül gözünü (basiretini) açmak, ona öğüt ve ibret vermek için...” (Kâf 50/8)

Ama ne yazık ki Allah’a yönelmeyenler ne ibret alırlar, ne de her türlü hatırlatmaya, belge ve delile rağmen gönül gözleri açılmaz.

3-İnsana bir zarar dokunduğu zaman

Bir âyet çaresiz kalan ve sonra da azıcık güçlenen insanların tutumuyla ilgili...

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُن۪يبًا اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَل۪يلًاۗ اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ ﴿8﴾

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelmiş (münîb) olarak O’na yalvarır.

Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar.

De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.” (Zümer 39/8)

 

-Münîbîn;

Allah (cc) kendisine yönelmeyi bir de münîbîn ile emrediyor.

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ ﴿30﴾ مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ ﴿31﴾ مِنَ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ﴿32﴾

“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

O’na yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini parçalayıp grup grup olan kimselerden olmayın.” 

(Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm 30/30-32)

İnsanlardan bazıları belâ ve musibete uğrayınca Allah’ı hatırlarlar ve O’ndan yardım dilerler. Lakin refaha, selâmete, bolluğa, güce ulaşınca... tutumları değişir.

وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَٓا اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ ﴿33﴾

“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na dua ederler. Sonra Allah, onlara kendinden bir rahmet tattırınca da, bir bakarsın ki içlerinden bir grup, Rablerine ortak koşuyorlar.” (Rûm 30/33)

-Münîb kalp (kalbün münîb-Allah’a adanmış yürek)

Kur’an’da bir âyette geçiyor.

Hayatı anlamlı kılan kalbin yönelişleridir. Kalbin meyli neye, kime ise insan hayatı oraya akmaktadır.

Herkesin yüreği var. Yürek de her zaman bir şeylere meyleder. Bu kadar yönelişler arasında en isabetlisi, en doğrusu, en sahici, en işe yarayanı, en faydalı olan münîb kalblerin tercihidir.

Çokları kendilerince değerli, sevimli şeylere meylederken, münîb kalb sahipleri Allah’a karşı duydukları huşu’ ve sorumluluk bilinciyle  Allah’a, O’na ait olan şeylere yönelirler.  

‘Münîb’; bir tarafa yüz çevirmek, tekrar tekrar o tarafa yönelmek manasındaki ‘inâbe’den türediğini hatırlayalım. Buna göre ‘münîb’ sözlükte aynı zamanda meyleden, yönelen demektir.

Buna göre ‘münîb kalb’; Allah’a yönelen yürektir.

Münîb kalb; tevbe eden, Allah’ın razı olmadıklarından razı olduklarına, af için Allah’a yönelen kalbtir.

Bu yüreğin yönelişi tıpkı pusulanın ibresine benzer. Siz pusulayı hangi tarafa çevirirseniz çevirin, onun ibresi her zaman aynı yönü, güney kutbunu gösterir.

Kalb-i münîb sahibi mü’min de her zaman ve her pozisyonda, iyi veya kötü hâlde, nimette ve musibette Allah’a yönelir. Hatta işkence altında kalsa bile.

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿88﴾ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ ﴿89﴾

“O gün, ne mal fayda verir ne de evlat.

Ancak Allah'a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)” (Şuarâ 26/88-89)

Kur’an hz. İbrahim’in bir duasını söz konusu ederek ebedî bir hakikate dikkat çekiyor.

Mahşerde gerçekleşecek olan ilâhi hesapta (mahkemede), insana mal, yani servet, varlıklar, dünyalıklar, saltanat veya makamlar; evlat, yani soy, kabile, aşiret, akrabalar, bağlılar, sahip olunan adamlar hiç bir fayda sağlamayacak.

Ancak oraya selîm bir kalp ile gelmek orada kişiye fayda sağlayacaktır.

Selîm kalbe geçişin bir basamağı ‘münîb kalp’tir. Allah’a yönelen samimi mü’minler bu tercihleriyle yüreklerini ‘selîm’ yaparlar.

Kur’an’ın (vahyin) amacı da insanlara selîm kalp kazandırmaktır.

Kur’an, Allah sevgisinde ve korkusunda samimi, şirk, küfür, haset, kin, isyan ve nifaktan, Tevhide aykırı inançlardan sâlim, kötü duygulardan, niyetlerden arınmış ve Allah’a yönelen kalbe ‘münîb kalp’ diyor.

Böyle bir yürek; sürekli Allah’ı zikre, Rabbinin ölçülerine, O’nun rızasına, O’nun vereceği karşılığa meyleder, yönelir.

Tercihi Haktır, Haktan yana olan şeylerdir, hakkaniyettir.

Münîb kalbe “Allah’a adanmış yürek” de diye anlayabiliriz.

Kur’an bunu, Allah’a içi titreyerek saygı duyanların ve Allah’a ihlasla yönelenlerin kalbi olarak vurguluyor.

Cenneti, dünyada iken bu kalbe sahip olanlar hak edecekler...

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَ غَيْرَ بَع۪يدٍ ﴿31﴾ هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَف۪يظٍۚ ﴿32﴾ مَنْ خَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَٓاءَ بِقَلْبٍ مُن۪يبٍ ﴿33﴾

“Cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara uzak olmayacak şekilde yaklaştırılacak.

(Onlara şöyle denir:) “İşte bu, size (dünyada) vaad edilmekte olan şeydir. O, her tövbe eden, O’nun emrini gözeten için, görmediği hâlde sırf saygıdan dolayı Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir.” (Kâf 50/31-33)