Sözlük anlamıyla ve terim anlamıyla şehadet, Kur'an'da şehadet, Şehadet kelimesi ve kapsadığı 15 gerçek/vurgu hakkında bir online ders

Hüseyin K. Ece

17 Şubat 2026 – 29 Şa’ban 1447

Zaandam

       a-Sözlük anlamıyla şehâdet

Şehadetin aslı ‘şehide’ fiilidir.

Bu da sözlükte; bir olaya şâhit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak, bir şeyin iç yüzünü bilmek, bir şeyi sözle ifade etmek" anlamlarına gelir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 392)

‘Şehâdet’ türevleriyle birlikte Kur’an’da 160 yerde geçmektedir.

Aynı kökten gelen ‘şâhit ve şehîd’ bu fiilin fail-özne kalıbıdır.

Bir şeye/olaya tanık olan, bir şeyin/olayın yanında hazır olan ‘şâhit’tir.

‘Şehîd’ ise bütün bunları daha güçlü bir şekilde yapan demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 8/151-153)

Şâhit, bilen, bildiğini haber verme konusunda kendisine güvenilen, şehâdeti güçlü kimse demektir.

Şehâdetle aynı kökten gelen ‘müşâhede’; iyice gözlemek, hisleriyle bir şeyi anlamak, bir şeyde kesin bilgiye ulaşmak demektir.

Şehâdet, müşâhedeye hazır olmak, nefis ve duygularla bir şeyin varlığına şâhid olmak, ona ait bir bilgiye ulaşmak ve sonunda bu bilgiyi açığa vurmak eylemidir.

 ‘Şehâdet’ veya ‘şuhûd’ masdar olarak; bir şeyi yerinde ve yanında gözlemektir. Bu gözleme kafa gözüyle olabileceği gibi kalp gözüyle de olabilir.

‘Şehâdet’ kelimesi farklı kullanım yerlerine göre, hazır olma, açık belirti anlamına da gelir.

‘Şehâdet ve şuhûd’ Kur’an’da aynı zamanda ‘ğayb’ın karşıtı olarak de yer alır.  

-Türkçe’de şehâdet

Şehâdet; şâhitlik etme, tanıklık. Açık belirti. Şehid olma, şehidlik. Şehâdet etmek, görüp bildiğini söylemek. (Doğan, M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1516)

“Şehâdet şerbetini içti” “şehâdete eren”, “şehâdeti kutlu olsun”,”şehâdet herkese nasip olmaz” gibi deyimler var.

Şehidler şehâdetlerini canlarıyla ortaya koyan, Hakikatin şâhitleridir. Onlar, şehâdeti yürekden dile, dilden bedene, bedenden de cana taşıyan cesur ve ölümsüz şâhitlerdir. (Âli İmran 3/169-171. Bekara 2/154)

Onlar, yüreklerinde kökleşen şehâdet iddiasını can vererek isbat eden sâdıklardır.   

-Kur’an’da şehâdet

Şehâdet kelimesi Kur’an’da tekil ve çoğul (şühedâ) olarak 26 yerde geçiyor. Bunların çoğu Türkçe’de tanıklık da denilen şâhitlik anlamındadır. Mesela;

Allah (cc) doğru şâhitlik yapanları övüyor.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۖ ﴿32﴾ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَٓائِمُونَۖ ﴿33﴾

“Onlar (mü’minler), emânetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir. Onlar, şâhitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.” (Meâric 70/32-33)

وَالَّذ۪ينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَان۪ينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً اَبَداًۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَۙ

“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şâhit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şâhitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.” (Nûr 24/4)

Rabbimiz şehâdetin (tanıklığın-şâhitliğin) hakkıyla yapılmasını istiyor. (Mâide 5/108)

Allah (cc) hem ‘ğayb’ âlemini, hem de ‘şehâdet’ âlemini bilir. Bu hakikat Kur’an’da 10 âyette haber veriliyor.

قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿46﴾

“De ki: “Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen (şehâdet) âlemi de bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin.” (Zümer 39/46)  

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ ﴿9﴾

“O, gaybı da görülen (şehâdet) âlemi de bilendir, çok büyüktür, çok yücedir.” (Ra’d 13/9. Ayrıca bkz: En’am 6/73. Mü’minûn 23/91-92. Secde 32/6. Haşr 59/22. Tevbe 9/94. Teğabun 64/18. Tevbe 9/105)

“De ki: “Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen (şehâdet) âlemi de bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (Cumua 62/8)

Şehâdet âlemi; insanın duyularıyla algılayabildiği, görebildiği, bilebildiği, kısmen kullanabildiği alandır. Burası  beşer için hareket alanı, yaşamasını sağlayan imkanların yer aldığı mekandır.

 

-İman açısından şehâdet

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ

“De ki: “Şehâdet bakımından hangi şey daha büyüktür?”

De ki: “Allah benimle sizin aranızda şâhittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şâhitlik ediyorsunuz?”

De ki: “Ben şâhitlik etmem.”

De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am 6/19)

İnsan, gerek aklıyla, gerekse duyularıyla bir şeyin doğru olduğunu anlarsa, ya da o şeyin doğru olduğundan emin olursa, onu itiraf eder, onun öyle olduğuna tanıklık eder. Tanıklık ettiği şeyin var oluşundan asla şüpheye düşmez. O şey önündedir, bilgisi dahilindedir, isbatlıdır, delili vardır.

Şehâdet/Tevhid Kelimesini söylemek böyledir.

Yani bu kelimenin ortaya koyduğu bilginin, ifadenin doğruluğundan emin olmak, onun doğruluğuna şâhid olmak demektir. Bunları yürekten söylemek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir.

İnsanın var olmasının sebebi bir anlamda ‘şehâdeti’ yerine getirmesi içindir. Bazı mü’minlerin;

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

 “Yarabbi! Bizi şâhidlerden yaz” diye dua etmeleri bu gerçeğe işaret etmektedir. (Âli İmran 3/53. Mâide 5/83)

Kur’an, bu ‘şehâdeti’ insanlara bildirmek için indirildi dense yanlış olmaz.

Kur’an, insan bünyesindeki, Kur’an’daki ve kâinattaki kevnî (varoluş) âyetlerine dikkat çekerek, o âyetlerin ifade ettiği gerçeğe şâhitliğe çağrı yapıyor.

Bu şâhitlik de mahkemedeki herhangi bir olayla ilgili yapılan, ya da iki kişi arasındaki bir şeye şâhit olmak gibi değildir.

Bu şehâdet; ciddi bir adım, hayatî bir karar, insanın bütün bir hayatını kuşatacak bir seçim, hayatla ilgili her şeye yön veren bir tercihtir.

Bu şehâdet ne yaptığının farkında olmak, neyi kim adına yapacağını karar vermek, yapması veya yapmaması gerekenleri anlamak, hangi değerleri kuşanacağını bilmektir.

Bu şehâdet aynı zamanda Kime ve niçin söz verdiğinin farkında olmaktır.

-Şehâdet/Tevhid Kelimesi (Şehâdet Bilinci)

Bilindigi gibi şehâdet kelimesi:

اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Türkçesi: “Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah (tanrı) yoktur ve yine şehâdet ederim ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve rasûlüdür (elçisidir).”

Tevhid Kelimesi:

لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ

Türkçesi: Allah’tan başka ilah (tanrı) yoktur, Hz. Muhammed O’nun raslüdür (elçisidir)

Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu: “İslâm, beş şey üzerine bina edilmiştir: “Allah'tan hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe’yi tavaf etmek ve zekât vermektir.” (Buhârî, İman/2 no: 8. Müslim, İman/5(19-22) no: 111-114. Tirmizî, İman/3 no: 2609. Nesâî, İman/13 no: 5004)

Buna göre İslâm şehâdet üzerine bina edilmiştir. İslâm daire gibi bir bütündür, şehâdet o dairedir. İslâma ait ne varsa hepsi o dairenin içindedir.

Bir kimse; bunu demişse/diyorsa; o, daireden içeri girer, o dairenin içinde olanları kabul eder demektir.  (Tabii o dairenin içine neler girer konusunda farklı görüşler var.)

-Şehâdetin kapsamı ve bölümleri

Şehâdet veya Tevhid Kelimesi iki bölümden meydana gelir.

Birinci bölüm Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik,

ikinci bölümde ise Hz. Muhammed’in O’nun son elçisi olduğunu kabul etmek yer alır.

Şüphesiz her iki cümle de dilde tekrar edilen bir cümleden çok daha öte, geniş manası ve önemi olan bir iman itirafıdır.

Müslümanlar bunu her namazda, her et-Tahiyyatü’yü okuyuşta, her gün hatırladıkça söylerler. Böylece şehâdetlerini tazelerler, güçlendirirler.

İslâm bir bina ise onun giriş kapısı şehâdettir. İslâm bir bahçe ise o bahçeye şehâdet kapısından girilir. Kapıdan giriş, bahçeye/binaya giriş iznidir. Girilen mekana dahil olmak, nereye girdiğini farketmektir.

Müslüman olmak isteyen bir gayr-i müslim öncelikle Şehâdet veya Tevhid kelimesini diliyle söylemeli, kalbiyle tasdik etmeli.

Müslüman da şehâdet ile ne dediğini bilmeli, gereğini yapmalı.

Bu tasdîk sadece Şehâdet kelimesindeki ifadeleri tasdîk değil, İslâmı kabuldür. İslâmı din olarak, dünya görüşü olarak, yaşama biçimi, kulluk olarak seçmektir.

Bir kimse günde yüzlerce defa diliyle Şehâdet/Tevhid Kelimesini tekrar etse, ama ne dediğinin farkında olmasa, maksat bu değildir.

Şehâdet nakarat hâlinde tekrar edilen sıradan bir söz, dile pelesenk yapılan bir söylem, ya da yalnızca tesbih âletiyle yapılan bir tekrar, birileri tarafından ders diye verilen ve sayıya dökülen bir terennüm, hele hele müzik veya lakırdı değildir.

Asıl amaç aşağıda geleceği gibi, -veleki günde bir defa söylensin-, ne dediğinin farkında olmak, gereğini yapmaktır.

O dilde bir sözün ötesinde, çok daha önemli bir tercih, bir söz veriş, bir karar, İslâmi kimliği kuşanmaktır.

 

* Birinci bölümün muhtevası

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” veya “Lâ ilâhe illallah” diyen bir kimse aşağıdaki şeyleri yapmış olur:

a-Tanıklık yapmak

Bütün benliği ile, şüphesiz ve tereddütsüz bir şekilde Allah’ın tek İlâh ve Rab oluşuna şehâdet eder.

Gözüyle gördüğünden, kulağıyla duyduğundan, eliyle dokunduğundan daha kesin, daha emin bir şekilde bilir ve inanır ki Allah’tan başka tanrı olamaz. İlâh olarak sadece O var.

Her ne kadar O ilâh kendisi için ‘ğayb’ olsa da, sanki yanındaymış, bizzat görüyormuş, bizzat şâhit oluyormuş gibi inanır. Kur’an’ın deyişi ile; ‘yakîn’ bir şekilde kabul eder. (Bekara 2/4. Lukman 31/4)

O’nu bütün kemâl sıfatlarıyla, bütün Esmasıyla, filozofların ve bilginlerin değil; peygamberlerin ve Kur’an’ın tanıttığı gibi kabul eder. Bunu diliyle itiraf eder, kalbiyle tasdîk eder.

b-İdrak etmek

Şehâdeti söyleyen ne dediğinin, ne yaptığının; neyi kabul neyi reddettiğinin farkındadır. O bununla Hakikat’i anlar, Hakikatin kimden geldiği ve ne getirdiğini bilir.

Âlemlerin Rabbi Allah’ı ve O’nun özelliklerini (sıfatlarını) idrak eder.

Anlar ki, Allah bâki, kendisi fâni. Yaratıcı O, mahlûk kendisi. Her şeyin sahibi O, kendisi ise O’na muhtaç. Gelişi O’ndandır, yine O’na dönecektir.

İdrak eder ki, tek Mutlak Varlık O’dur. O’nun dışında her şey, O’nsuz bir mana ifade etmez. Her şey O’na nisbetle bir anlam kazanır. Her şey O’na nisbetle bir ad alır.

c-İnsan yapısı tanrıları reddetmek

İnsan, Allah’tan gelen hidâyeti unuttuktan sonra, inanma/tapınma ihtiyacını karşılamak üzere tarihten beri sayısız din ve tanrı uydurmuştur.

Gerçeğini bulamayınca sahtesine, yapma olanına sarılmış, Mutlak Varlık’a ibadeti unutmuş, tanrı zannettiklerine kulluk yapamış, onlardan medet ummuştur.

Şehâdeti söyleyen bir müslüman; her ne şekilde olursa olsun, hangi sıfatla karşısına gelirse gelsin; bütün yapay, uydurma, icat edilmiş tanrı varsa, tanrı sıfatı verilmiş ne kadar uydurma güç odakları varsa; hepsini reddeder.

“Lâ ilâhe” der ve âdeta kendine ve bütün bâtıl din mensuplarına kesin bir dille ilân eder ki; “hayır, hayır, hayır; binlerce hayır. Sizin tanrı saydığınız şeyler, tanrı değil, sizin uydurmalarınızdır. Hepsini reddediyorum. Şehâdet ederim ki İlâhlık hakkı da, Rablik hakkı da âlemlerin Rabbi Allah’ındır.”

d-Tasfiye etmek

Küfür, inkâr, şirk, ilhad, şüphe, günaha meyil gibi duygularla kirlenen kalbin imanla, teslimiyetle, tevbe ile, Allah’a yönelmekle arındırılmasına ‘tasfiye veya tezkiye’ denir.

Kişi bunu öncelikle şehâdette ‘lâ’ ifadesi (nefy’i) ile yapar. Lâ-hayır, Allah’tan başka tanrı, O’nun bildirdiklerine başka mutlak doğru ve hakikat yoktur. Kalbimi bu hakikate uymayan her şeyden temizliyorum der,

sonra da illallah ile oraya Rabbini ve O’na ait olan şeyleri yerleştirir.

Şair demiş ki; “Pâk eyle gönül sarayını/ Yâr gelecek kondurmaya”

Hakkıyla “lâ” diyemeyenler, ya da günah işleyenler kalplerini kirletirler. Böylesine kirli kalbe tahkikî, yakîn iman yerleşmez. Allah sevgisi (muhabbetullah) ve korkusu uğramaz.   

e-Söz vermek

Şehâdet aynı zamanda bir sözleşmedir, bir ahidtir. “Elest” misakının yeniden ete kemiğe bürünmesidir.

Zaten insan fıtratı, tabii olarak bu şehâdeti yapıp durmaktadır. Her varlık, her an kendi fıtratıyla (hâl lisanıyla) bu tanıklığı ortaya koymaktadır.

Kur’an bunu tesbih kelimesiyle haber veriyor. Bir örnek:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbîh eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.

Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsrâ 17/44)  

Şehâdet getiren bir insan, bedenindeki hücrelerin her an yapıp durdukları şehâdeti lisana döker, gün ışığına çıkarır.

Şehâdet ‘i kabul eden bir mü’min şehâdet ettiklerinin gerçekliğini itiraf ettiği gibi, bunu amelleriyle de tasdîk etmeye, emirleri yerine getirmeye, yasaklardan kaçınmaya söz vermiş olur.

Bu şu demektir: Müslüman Kur’an’da ne varsa,  Muhammed (sav) İslâm adına ne getirmişse öncelikle kabul eder, yani iman eder.

Bu, iman aynı zamanda kabul edilen şeyleri yapmaya da bir söz vermedir.

Mesela; Ramazan orucunun farz olduğunu kabul etmek, imandır. Ancak bu iman sadece sözle “tamam, kabul ediyorum” demek değildir. Bu, Ramazan ayı geldiği zaman oruç tutmaya bir sözdür.

Kur’an’a iman etmek, içindeki hükümleri uygulamak üzere kabul etmektir. Kur’an’ın doğrultusunda düşünmek, onun getirdiği bakış açısına sahip olmak, onun değerlerini benimsemektir. Onunla şuurlanmak, onunla basiret ve feraset sahibi olmaktır.

f-Berat vermek

Yani şehâdetle, ilâh olarak Allah’ı kabul ettiğini, din olarak İslâmi tercih ettiğini, İslâmın getirdiği dünya görüşünü benimsediğini, İslâmın değerlerini en üsten değerler bildiğini duyurur.

Bu bir anlamda berat; yani bildiri vermek, küfre ve şirke ait bütün değerlerden ilişiği kesme ilanı gibidir.

g-Sınır cizmek

Şehâdet etmek haddini bilme şuurudur.

Yani insan olarak konumunu, görevini, gücünü, irade kapasitesini ve haddini şehâdetle anlar. Şehâdeti söylemek Allah’ın makamını, ululuğunu, yüceliğini, insan ve kâinat üzerindeki tasarrufunu anlamaktır.  

Zaten O’nu hakkıyla tanıyan (ma’rifet sahibi olan), kendi konumunu ve sınırını bilir, ona göre davranır. Kibirlenmez, dik kafalılık etmez, boyundan büyük işlere kalkışmaz, mülkünde yaşadığı Sahibine karşı mütevazi olur. Misafir olduğu evin sahibine kabalık ve nankörlük etmez, evi sahiplenmeye yeltenmez.

“O Allahtır, ben ise O’nun kuluyum. O’na ilâhlık yaraşır, bana kulluk. O ölümsüzdür, ben ise fâniyim. O her şeye sahiptir, ben ise O’na muhtacım. O Kadir-i Mutlaktır, ben ise acizim. O, her şeyin sahibidir, ben ise hiç bir şeye sahip değilim” der.

h-Kimliği ilan etmek

Şehâdet etmek kimliği açıklamaktır.

“Ben müslümanım. Allah’ı Rab, Kur’an’ı kitap, Hz. Muhammed’i peygamber, İslâmı kimlik olarak seçtim.

Bu tercihim biliçli ve farkında olunan bir tercihtir. Değer yargılarım, bakış açım, dünya görüşüm, ahlâkım ve tavırlarım buna bağlıdır.

Kendimi İslâmın dışında hiç bir kimliğe nisbet etmem.  İslâm benim için üst ve alt kimliktir. Bir ülkenin vatandaşı olmam, bir ırka/kabileye mensup olmam, bir gelenekten gelmem hiç bir şeyi değiştirmez” demiş olur.

İslâmî kimlik ‘vahiy’le şekillenir, vahyin terbiyesinden geçer ve vahyin kontrolünde işlerlik kazanır.  

ı-Ciddi bir iddia bulunmak

O hem bir söz vermedir, hem de bir iddiadır.

Hakikte şâhit olmak, onu hayatlaştırmak, onun temsilcisi veya davacısı olmak bir iddiadır.

Hem de çoğunluğu, bâtılı- dalâleti hayat tarzı edinen kitlelerin içerisinde ciddi bir savdır.

Her iddiaya isbat gerekir. Şehâdetin isbatı, İslâma uygun yaşamaktır, İslâmî kimliktir.

Allah sevgisi de şehâdetle verilen sözdeki samimiyettir.

*Şehâdetin ikinci bölümünün muhtevası

“ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve rasûlühu” veya “muhammedü’r-rasûlüllah” diyen bir müslüman şunları yapmış olur.

a-Hz. Muhammed’i tanımak;

Abdullah’ın oğlu Hz. Muhammed (sav) bir insandı ama bir peygamber (rasûl ve nebi) idi. O kendi çabasıyla, kendi iddiasıyla, okuyup diploma alarak peygamberlik kazanmadı. O’nu Allah (cc) insanlar arasından elçilik görevi yapmak üzere seçti.

Şehâdet getiren bir müslüman O’nun şu tarihte Mekke ve Medine’de yaşadığını, ay takvimi ile yirmiüç yıl peygamberlik yaptığını, bu görevini hakkıyla yerine getirdiğini kabul etmiş olur.

Hz. Muhammed’e peygamber (rasûl/nebi) olarak inanır.

b-O’nu kul bilmek;

O bir melek değildi. O bir insandı, Allah’ın şerefli kuluydu. Onda bir ilâhın özellikleri olmadığı gibi, o mütevazi, efendi, güzel ahlâklı bir kişiydi. Her insan gibi fâni idi, eceli gelince de vefat etti.

O, Allah’a kul (abd) olmaktan şeref duyar, kendisine böyle hitap edilmesini isterdi.

c-O’nu son rasûl bilmek;

Muhammed (sav) Allah tarafından insanlara gönderilen son elçidir (Hatemu’l-enbiyâ’dır). (Ahzâb 33/40)

Âli İmran 3/81 delil getirerek “Muhammed (sav) son nebi ama son rasul değildir” iddia etmek boş bir gayrettir. Bizim peygamber diye ifade ettiğimiz elçileri, Allah Kur’an’da nebi, rasûl ve mürsel kelimeleri ile anlatıyor.

O’ndan sonra bir daha -peygamber anlamında-  rasûl/nebi gelmeyecek. O’ndan sonra kim peygamber olduğunu iddia ederse, müslüman ona yalancı peygamber (mütenebbi) gözü ile bakar. Asla ona itibar etmez.

d-O’nun getirdiklerini kabul etmek;

O’nu tanımak, Allah’tan getirip tebliğ ettiklerini, O’nun din adına bildirdiklerini benimsemiş olur. Şehâdeti yürekten söyleyenin bu konuda tereddütü olmadığı gibi, acaba sorusunu da sormaz.

O, müslüman olmanın Vahy’e teslim olmak olduğunun farkındadır.

e-O’nu örnek almak ve izlemek;

Allah (cc) Hz. Muhammed’i müslümanlar için en güzel örnek seçmiştir.

Yeni

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يرًاۜ

“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb 33/21)

Bunun anlamı şudur: Allah (cc) Hz. Muhammed’in ortaya koyduğu kulluktan razıdır. Siz de öyle yaparsanız, sizin kulluğunuzdan da razı olur. Razı olmakla kalmaz bol bol ecir, karşılığını verir.

Şehâdeti söyleyen kulluğunu Kur’an ve Peygamberin Sünneti doğrultusunda yapacağına söz vermiş olur.

Zaten peygamberi izlemek O’na din konusunda itaat demektir. Yeni

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ

“De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âli İmran 3/32. Ayrıca bkz: Âli İmran 3/132. Nisâ 4/14, 59, 80)

f-O’nun yolunu sürdürmek (şâhit-örnek olmak);

Şehâdeti söyleyen müslüman iki görevi yüklenmiş olur. Öncelikle kabul ettiği dine uygun yaşamak, sonra da yaşantısıyla dinini hakkıyla temsil etmek. Bu örnek-model olmak görevidir.

Müslüman sözüyle, tercihleriyle ve eylemleriyle inandığı dinin, peşine gittiği Peygamberin canlı şâhidi/şehididir.

... وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ

“Böylece, sizler insanlara birer şâhit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şâhit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık...” (Bakara 2/143)

Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi).

Peygamberin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size "müslümanlar" adını verdi...” (Hacc 22/78)

         Tekrar vurgulamak gerekir ki ‘şehâdet’ olayı, Allah’a, O’nun bütün âyetlerine ve hz. Muhammed’in İslâm adına ortaya koyduklarına güçlü bir tanıklıktan sonra, bu tanıklığın bir gereği olarak O’nun dinini iman, sâlih amel ve güzel ahlâkla yaşamanın adıdır.

İşte bu müslümanın kimliği, tercihi ve dünya görüşüdür. Böyle yapan bir müslüman (Hakikat açısından) canlı/yürüyen şehid sayılır.

İslâma nisbetle de şâhit, yani hem tanık hem de örnek/model olur.

Bir müjde:

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًاۜ ﴿69﴾

“Kim Allah'a ve Rasûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, sâlih kişilerle ve şehidler (şühedâ) ile beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ 3/69)

Buradaki şehidler, şehâdeti kabul edip ölümünü buna şâhit kılan Allah yolunda canını veren şehid olabileceği gibi,

Şehâdeti ikrar/kabul edip, hayatını bu ikrara şâhit kılan güzel müslüman da olabilir. (Allahu a’lem)

https://www.huseyinece.com/index.php/dersler/2250-kavram-dersleri-5  27 Şubat 2021

https://www.huseyinece.com/index.php/dersler/2393-kavram-dersleri-29-sehadetle-ilgili  28 Şubat 2022

https://www.huseyinece.com/index.php/dersler/2779-kavram-dersleri-61-guenuemuezde-murab-t-olmak  26 Şubat 2024