Orucun tutmak anlamından hareketle onunla birlikte 9 şeyi, yani olumsuz eylemleri tutma, ihlas ve orucun ihlasla tutulması gerektiği hakkında bir online ders
Hüseyin K. Ece
24 Şubat 2026 – 06 Ramazan 1447
Zaandam
Zaandama-Oruç (savm) imsaktır;
Bu da sözlükte nefsi meylettiği şeylerden, isterse bir söz olsun alıkoymak, yani kendini tutmak, bir şeyden uzak durmak demektir.
Terim (ıstılah) olarak oruç; tan yerinin ağarmasından güneşin batmasına kadar ibadet niyetiyle yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak, yani kendini tutmak demektir. (ez-Zuhaylî, V. Fıkhu’l-İslâmîyyu ve Edilletuhû, 2/498)
-Mü’min Ramazan’da farz orucunu, Ramazan dışında da nafile oruç tutar, bu oruç da onu tutar. Nelerden tutar?
Savm’ın imsak, tutma manasını hatırlayalım.
Oruçlu, oruçla birlikte şu dokuz şeyi Ramazan boyunca tutmaya çalışır. İlk ikisini geçen derste ele almıştık:
1-Yemeyi içmeyi tutmak
2-Kendini tutmak
3-Çeneyi/dili tutmak
Yani diline, çenesine, konuşmasına, ağzından çıkanlara dikkat etmek.
İnsanın başına dili yüzünden neler geldiğini hepimiz biliriz.
İman ikrarı da, inkâr ikrarı da dil ile olur. Yalan da dille söylenir, gevezelik de dillle yapılır, dedikodu da, gıybet de, çirkin sözler sarfetme de, sövüp sayma da...
Ama unutmamak gerekir ki Allah (cc) her şeyi bilir, konuştıklarımızı da...
وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.” (Mülk 67/13)
Üstelik davranışlarımız (amellerimiz) kaydedildiği gibi konuşmalarımız da kaydediliyor.
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf 50/18)
Çeneyi tutma ile ilgili olarak akla bir de mâlâya’ni gelmeli.
Mâlâya’ni; kişinin dinî ve dünyevî hayatı bakımından fayda sağlamayan, bilgi ve faydalı haber olmayan gereksiz söz ve davranışları demektir.
Eğer bir şey; müslümanın dinine, dünyasına, şahsına ve ailesine, çevresine bir fayda sağlıyorsa, bir işe yarıyorsa, bir eksikliği gideriyorsa, bir fazilet kazandırıyorsa, sevap getirici bir özelliği varsa, dinin ma’ruf (iyi) dediği kalıba uyuyorsa o ‘mâ ya’ni’dir, yani iyidir, bir anlamı vardır, faydalıdır, lüzumludur, yapılmasında sakınca yoktur.
Tersi ise mâlâya’nidir. ‘Mâlâya’ni’, anlamsızdır, seviyesi düşüktür, lüzumsuzluktur. Yapana fayda değil rezalet, zillet, günah ve vebâl kazandırır.
Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
“Mâlâya’ni’yi terk etmek, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir.” (Tirmizî, Zühd/11 no: 2319. Muvatta, Hüsnu’l-Hulk 3. İbni Mâce, Fiten/12 no: 3976)
Mâlâya’ni’ye benzeyen bir de lağv var.
-Lağv
Lâğv’ sözlükte serçe kuşunun ötmesine denir. Buradan hareketle faydasız söz konuşmak, konuşmada dikkat etmeyip bâtıl (lüzumsuz) söz söylemek manasında kullanılmış (el-Isfehâni, R. el-Müfredât, s: 682)
Böyle konuşmalarda her hangi bir maksat yoktur. Gelişigüzel ağızdan çıkar, bir anlam taşımaz. Buna göre her yalan ve çirkin söz, manasız ve faydasız, boş, işe yaramayan ve düşük söz lağv’dır.
Kur’an mü’minlerin temel özelliklerini sayarken şöyle diyor:
قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ
“Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.
Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.
Onlar ki lağv’den (faydasız işlerden ve boş sözlerden) yüz çevirirler.” (Mü’minûn 23/1-3)
Tevbe edip Allah’a yönelenlerin ahlâkı şöyle olmalı:
وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا
“(O kullar), yalan yere şâhitlik etmezler, boş sözle (lağv ile) karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.” (Furkan 25/72. Bir benzeri: Kasas 28/55))
Kur’an 4 âyette cennetliklerin orada lağv işitmeyeceklerini haber veriyor. Mesela;
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًاۚ
“Onlar orada ne boş bir lâkırdı (lağv), ne de yalan işitirler.” (Nebe’ 78/35. Vâkıa 56/24)
Ebû Hüreyre’nin (ra) rivâyet ettiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu:
"... Allah'a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun." (Buhârî, Edeb/31 no: 6018, 85 no: 6135, Rikâk/23 no: 6475. Müslim, Îmân/47(74) no: 173, Lukata/3(14) no: 4513. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb/123 no: 5154. Tirmizî, Kıyâmet/50 no: 2500)
Oruç müslümana diline sahip olmayı öğretir.
4-İştahı (şehveti) tutmak
Şehvet (iştah), insana verilen tabii güçlerden, kabiliyetlerden bir tanesidir.
Şehvet iştahtır, istek ve arzudur, nefsin bir şeye meyletmesi ve istemesidir. Bu iştah (şehvet) karşı cinse olduğu kadar; yemeğe, mala, makama, sahip olmaya, giyime ve diğer şeylere de yöneliktir.
Meşrusu vardır, gayr-i meşrusu vardır.
Şehvet kuvveti tıpkı öfke (ğadab) gibi yerinde ve konrollü kullanılmazsa sahibine zarar verir, yanlış tercih yapmasına sebep olur.
Oruç müslümana bu ontolojik kabiliyetini (kuvvetini) control altına almayı, istek ve arzularına gem vurmayı, iştahını meşru alan ile sınırlandırmayı öğretir.
5-Tutkuyu tutmak
İnsanın bir şeye körü körüne bağlanmasına tutku denir. Tutkuda bilinçli bir tercihten çok, gözü bağlı bağlanma söz konusudur.
Bu tutku karşı cinse olduğu gibi, yeme içmeye, eğlenceye, aşırı süslenmeye, biriktirmeye, uyuşturuculara (içki, sigara gibi) karşı olabilir.
Kişi bazen nefsinin istek ve arzularına, yani nefsinin hevâsına öylesine uyar ki, bunu aşk ve tutku hâline getirebilir.
Eğer bir insan nefsinin isteklerini Allah’ın emrine tercih ederse, Kur’an bunu hevâyı tanrı edinmek diye niteliyor.
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلًاۙ
“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 25/43. Câsiye 45/23)
Bu bir açıdan nefsin kulu kölesi olmak gibi bir şeydir.
Oruç müslümanı sahte ve geçici sevgilerin/tutkuların işgaline karşı korur.
6-Açgözlülüğü (tamahı) tutmak
Tamah, açgözlülük, şiddetli arzu, bir şeye fazlasıyla meyil ve rağbet göstermek demektir.
Dünyalıklar, zevkler, harcamalar, biriktirmeler, satın almalar yönünden doymamaktır, kanaat etmemektir. Daha fazlasını, daha ötesini, daha çoğunu, hatta başkasında olanı bile aşırı bir şekilde istemektir.
Bir şeylere sahip olmak insanın yapısında var. (Bkz: Âli İmran 3/14) Ancak önemli olan nefsin isteklerine sınır koyabilmek, nefsi esiri, kulu-kölesi olmamaktır.
İşte oruç tamahı (açgözlülüğü) kontrol altına almayı öğretir.
7-Hırsları tutmak
Hırs da tamaha benzer. Bir şeyi şiddetle arzu etme, bir şeyin üzerine çok düşmek, ona aşırı derecede tutkun olma, sonu gelmeyen istek, aşırı arzu demektir.
İnsandaki bu tutkunun iki çeşidi vardır: Birisi hırs, diğeri ihtirastır.
Hırs; istek ve arzudur. Hırs sahibi kimselere “harîs” denilir.
Her insanda tıpkı nefis olduğu gibi, az veya çok hırs ve tamah da vardır.
İhtiras; hırsın aşırı ve olumsuz hâlidir. İhtiras; aşırı istek, gözü dönmüşlük, doyumsuzluk anlamına gelir. İhtiras sahibi kimseye ‘muhteris’ denir.
İhtiras, yani aşırı tamah insanı sonu gelmez yarışların içine sokabilir, onu faydasız şeylerin peşine koşturabilir. Gaflete düşürüp, asıl görevlerini yapmasına engel olabilir.
Müslüman hırs ve ihtiras duygularını oruçla kontrol altında tutar, kanaat ile dengeler.
8-Tûl-u emeli tutmak
Gerçekleştirilmesi uzun zamana bağlı ümit ve arzular, aç gözlülük, tamah ve hırs bir de bu kelime ile anlatılıyor.
Emel; istemek, ummak demektir.
Emel Kur’an’da insanı oyalayan, âhiretini unutturan dünyevî arzu ve tutkular anlamında kullanılıyor. (Bkz: Hicr 15/3)
Tul-i emel, hiç ölmeyeceğini zannetmek ve dünyalıklar hakkında çok iştahlı olmak, onlara sahip olma arzusudur.
Emel, aslında kötü ve zararlı bir duygu değildir. Emel de, sınırlı yani kontrol edilebilir tamah, hırs ve iştah gibi gereklidir.
Yanlış olan kişinin olmayacak hayâller peşinde koşması, şuna şuna sahip olacağım deyip âhireti, kulluk yapmayı unutmasıdır.
9-Açlık korkusunu tutmak
Açlık korkusu kötüdür. “Yarın ne olacak, aç kalır mıyım, sahip olduklarım yeter mi acaba” diye içi titremek, bunu takıntı hâline getirmek.
er-Rezzâk olan Allah’a iman eden ve “er-rızku alellah-Rızkı yaratmak Allah’a mahsustur” diye inanan bir mü’minin böyle düşünmesi yersizdir. Zira yarın ne olacağını kimse bilemez.
İnsanlardaki açgözlülüğün, cimriliğin, başkasının elindekine göz dikmenin, yığmanın, biriktirmenin bir sebebi de budur.
Oruç bu duyguya da denge getirir. Bu kurt gibi aç kalma korkusunu, bu yersiz endişeyi, bu saplantıyı, bu takıntıyı azaltır.
Müslüman bazen onaltı, onyedi, onsekiz, hatta ondokuz saat oruç tutabiliyor, yani aç ve susuz kalabiliyor; ama telef olmuyor.
Bilakis oruçla birlikte sihhat ve açlık takıntısına karşı direnç kazanıyor.
er-Rezzâk olan Allah… Bütün mahlûkatın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan” manasında...
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır.” (Hûd 11/6)
b-Oruç ibadetinde samimiyet (ihlas)
-İhlas
Bir ameli Allah rızası niyeti ile yapmak samimiyettir.
Samimiyetin din dilindeki adı ‘ihlas’tır.
İhlas, dini yalnızca Allah’a tahsis etmek, sadece Allah’ın dinin kabul etmek, kulluğu sadece Allah’a hasretmek olduğu gibi, imanda ve kullukta samimi, dürüst olmak ve sadâkat göstermektir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 221)
Allah (cc) kullarına, kendisine ihlasla/samimiyetle, içten gelerek, isteyerek ve severek ibadet etmelerini istiyor. Böyle bir ibadetin Allah (cc) katında değerli olacağı ve mükâfatının ise çok çok fazla olacağı açıktır.
İhlas Allah’ın emridir.
إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً لَّهُ الدِّينَ {2} أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ {3}
“Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et. “Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım veliler (tanrılar) edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer 41/2-3)
قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَۙ وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِم۪ينَ
“De ki: Bana, dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk etmem emrolundu. Ve bana müslümanların ilki olmam emredildi.” (Zümer 39/11-12)
وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ
“Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.” (Beyyine 98/5)
Yine Allah (cc) kullarından din’i yalnızca O’na has kılarak, samimi bir şekilde, bir anlamda yalnız O’na teslim olarak dua etmelerini istiyor.
قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ {29}
“De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz. “ (A’raf 7/29)
فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ {14}
“O hâlde, kâfirlerin hoşuna gitmese de, siz dini Allah’a has kılarak O’na dua edin...” (Mü’min 40/14)
هُوَ الْحَيُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
“O daima diridir; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak O'na dua edin. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. “ (Mü’min 40/ 65)
İnsan darda kaldığı, bütün ümitlerin tükendiği, çaresiz kaldığı anlarda Din’i Allah’a has kılarak sadece O’na dua eder. Yani artık Allah’a teslim olur ve yardım için O’na yalvarır.
فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ {65}
“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak (ihlâsla) Allah'a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah'a) ortak koşmaktadırlar.” (Ankebût 29/65. Ayrıca bkz: Yûnus 10/22. Lukman 31/32.)
-Muhlısler
Kur’an ihlaslı kullara ‘muhlıs’ diyor ve onları övüyor. Mesela; Musa (as)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا
“Kitap'ta Musa'yı da an. Gerçekten o ihlâs sahibi idi ve hem resûl, hem de nebî idi.” (Meryem 19/51)
Yûsuf (as);
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ
“Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf 12/24)
Onlar Allah’a karşı samimi ve içten idiler.
Allah (cc) Cehennem azabından ihlaslı kullarını uzak tutacak.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَۙ
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ۟
“Bak şimdi, Allah’ın ihlasa erdirilmiş kulları dışında, uyarılanların âkıbeti ne oldu!” (Sâffât 37/73-74, Ayrıca bkz: Sâffât 37/40, 128, 160, 169)
Şeytan Allah’ın ihlaslı kullarını saptıramaz.
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
“İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.” (Sâd 38/83. Ayrıca bkz: Hıcr 15/40)
İhlas, amellerin hangi niyetle yapıldığını gösteren bir ölçüdür. Ancak bu ölçü yürektedir ve bunu Allah’tan başka kimse bilemez ve ölçemez.
-İhlasın diğer adı nasihat
Ebu Ümâme’nin anlattığına göre Allah’ın Rasûlü (sav);
“Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kim için Yâ Rasûlallah?” diye soruldu O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara (karşı)” diye cevap verdi.” (Müslim, İmân/95)
Buradaki nasihat Türkçe’ye genellikle “öğüt vermek, doğru yolu göstermek” şeklinde çevrilir.
Bu hadiste nasihat’ın; ihlas, samimiyet, sadâkat ve itaat manasına geldiğini görmekteyiz. Nasihat ile aynı kökten gelen ‘nush’ bir şeyin hâlis, arı duru olması demektir. Bal, kendi mumundan süzülmüş olduğu zaman ‘nâsıh’ bal derler, yani saf bal.
Bir kimsenin birine nush ile söz söylemesi yani nasihat etmesi; onu iyiliğini samimi ve ihlaslı olarak istemesi demektir. (Kurtubî, Tefsir (ter.) 8/355) Allah (cc) tevbe hakkında şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحاً عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ {8}
“Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. ..“ (Tahrim 66/8)
‘Nâsuh tevbe pişmanlıkta, günahlardan vazgeçmede samimi/içten olmaktır. (Kurtubî, Tefsir (ter.) 17/484)
Bazı hadislerde de nasihat (nasaha fiili) samimiyet, ihlas, sadâkat manasında kullanılıyor.
-İhlas ve oruç
Din, gerçekten nasihattır. Yani “din ihlastır, sadâkattir, samimiyet ve itaattir”.
Dine inanmak, dini yaşamak, dinin ölçülerine uymak, gizli ve açıkta din açısından dürüst olmak, her pozisyonda dinde sadâkat sahibi olmak samimiyet/ihlasla olduğuna göre; oruç ancak bu samimiyetle tutulur.
Müslümanı yemeden, içmeden ve şehevî isteklerinden günün belli saatlerinde uzak tutan bu samimiyettir, imandaki bu ciddiyettir.