Kur'an'da sözlük anlamıyla necat, Alllah'ın dünyada kimleri kurtaracağı, ahirette necat, necatın şartları ve Allah dışında kurtarıcı var mı hakkında bir online ders
Hüseyin K. Ece
26 Mayıs 2026 – 09 Zi’l-hicce 1447
Zaandam
87. Ders: KUR’AN’DA NECAT (KURTULUŞ) KAVRAMI
-Kur’an’da kurtuluş ile ilgili kavramlar
Kur’an kurtuluş, başarı, zafer, umduğuna kavuşmayı, muradına ermeyi ve selâmeti ifade eden sekiz temel kavram kullanıyor: Necat, felah, fevz, inkâz, icâre, selâm, ğına ve temlik.
Bu derste necat’ı anlamaya çalışacağız.
-Necat:
Necat’ın kökü olan ‘ne-ce-ye, necâ’ fiili bir şeyden kurtulmak (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 14/204), bir şeyden ayrılmak demektir.
Buradan hareketle bir şeyden veya ölümden kurtulma hakkında kulanılmaya başlanmış. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 736)
Bu ayrılmada olumlu bir taraf vardır ki o da olumsuz bir durumdan veya şeyden uzaklaşma, kurtulma şeklindedir.
‘Necâ’, aynı zamanda birine fısıldamak, sözü sır olarak söylemek anlamına da gelir.
‘Necâ’ fısıldaşmak, gizli/gizemli konuşmak anlamıyla iki âyette geçiyor.
فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۜ
“Böylece, ondan ümitlerini kesince, (aralarında konuyu) görüşmek üzere bir kenara çekildiler...” (Yûsuf 12/80)
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا
“Ona, Tûr dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için kendimize yaklaştırdık.” (Meryem 19/52)
Necâ’nın masdarı olan ‘necvâ’; fısıldama, fısıltı, fısıl fısıl konuşma demektir. Kur’an’da onbir âyette kullanılıyor. Mesela;
فَتَنَازَعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰى
“Bunun üzerine onlar (sihirbazlar), durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.” (Tâhâ 20/62. Ayrıca bakınız: Enbiyâ 21/3. İsrâ 17/47. Mücâdile 58/7, 8, 10, 12, 13. Nisâ 4/114. Tevbe 9/78. Zuhruf 43/80)
Bunun if’al (geçişli) kalıbı ‘incâ’; yüksek yere çıkmak, (tehlikeden) kurtarmak, bir şeyi açmak demektir.
Tef’îl (geçişli) kalıbı ‘neccâ’; yüksek yerde bırakmak, ıssız yerde terketmek, kurtulmak, Allah’ın birini kurtarması anlamlarına gelir. (Kur’an’da en fazla bu iki kalıp kullanılıyor.)
Tefâale (ortaklık) kalıbı ‘tenâcâ’; biriyle fısıldaşmak demektir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 736)
‘Necâ’ fiilinin fâil (özne) ismi ‘nâci-kurtulan, necat bulan, firar eden’ demektir. Nâci Kur’an’da bir yerde geçmektedir.
وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ۟
“Yûsuf, onlardan kurtulacağını düşündüğü kişiye, “Efendinin yanında beni an”, dedi. Fakat şeytan onu efendisine hatırlatmayı unutturdu da bu yüzden o, bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf 12/42)
Aynı kökten gelen bir diğer fâil (özne) ismi ‘müneccu’ kurtarıcı demektir. İki âyette yer almaktadır.
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
“Elçilerimiz Lût'a gelince, Lût onlar hakkında tasalandı ve (onları korumak için) ne yapacağını bilemedi. Ona: Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kurtarıcıyız (müneccû’yuz).
Yalnız, (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesna, dediler.” (Ankebût 29/33. Bir benzeri: Hıcr 15/59)
-Kur’an’da necat;
‘Necat’ kavramı Kur’an’da altmışyedi yerde fiil, diğerleri isim ve masdar olmak üzere seksenaltı yerde geçmektedir.
Daha çok dünyadaki kötü durumlardan kurtulma, kurtarma şeklinde sözlük anlamıyla kullanılıyor.
Fiil olarak gelenlerin çoğunda geçmiş zaman kipi kullanılıyor ve kurtarma işi Allah’a nisbet ediliyor. Mesela;
Allah (cc) azabı hak etmiş toplumlardan peygamberleri ve beraberindeki mü’minleri kurtarmayı (Hûd 11/58. Yûnus 10/103. Hûd 11/66, 94. Yûsuf 12/110. Enbiyâ 21/9. Fussilet 41/18),
Hz. Lût’u ve iman edenleri sapık bir kavimden kurtarmayı (Kamer 54/34. Şuarâ 26/170. Ankebût 29/32, 33. A’raf 7/83. Neml 27/57),
Hz. Musa’yı tasadan/üzüntüden kurtarmayı (Tâhâ 20/40. Saffat 37/115),
Hz. Musa’yı ve beraberinde olanları Firavun’un ve yandaşlarını boğulduğu denizden kurtarmayı (Yûnus 10/73. İbrahim 14/6. Şuarâ 26/65. Bekara 2/49-50. A’raf 7/141. Tâhâ 20/80),
Hz. İbrahim’i ateşten ve Lût’u azgın kavimden kurtarıp bereketli topraklara ulaştırmayı (Enbiyâ 21/71, 74. Saffât 37/134. Ankebût 29/24),
İsrailoğullarını Firavun ve kavminin zulmünden kurtarmayı (Bekara 2/49),
Nuh ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmayı (Saffât 37/76. A’raf 7/64, 72. Şuarâ 26/119. Ankebût 29/15),
Hûd peygamberi ve yanında olan iman edenleri kurtarmayı (A’raf 7/72),
takva sahiplerini veya iman edenleri zalim kavimlerden kurtarmayı (Meryem 19/72. İbrahim 14/6. Fussilet 41/18),
kötülüklerden sakındıranları (nehy-i ani’l-münker yapanları) kurtarmayı (A’raf 7/165),
hak din göndererek kulları yanlış din anlayışından kurtarmayı (A’raf 7/89),
fesadı önlemeye çalışanları kurtarmayı (Hûd 11/116),
ve Firavun’un cesedinin yok olmaktan kurtarmayı (Yûnus 10/92),
insanları denizde veya karada karşılaşılan musibetlerden kurtarmayı (İsrâ 17/67. Ankebût 29/65. Lukman 31/32. En’am 6/63, 64. Yûnus 10/23); Allah (cc) kendisine nisbet ediyor.
Bütün bu âyetlerde kurtarma fiilinin fâili bizzat Allah’tır.
“İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.
İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.” (Neml 27/52-53)
Kur’an bazı peygamberlerin, kavim ve kişilerin kendilerini kurtarması için Allah’a dua ettiklerini haber veriyor.
Nuh (as) uzun yıllar uğraşmasına rağmen kavminin iman etmemesi ve kendisini yalanlamaları üzerine şöyle dua etti:
“(Yarabbi) Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.” (Şuarâ 26/118)
Lût (as) kavmi onca uyarıya rağmen işlemekte oldukları çirkin fiilden vazgeçmeyice şöyle dua etti:
“(Lût ) “Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar.” (Şuarâ 26/169)
Musa (as) Mısır’dan çıkmak zorunda kalınca;
“...korku içinde etrafı gözetleyerek şehirden çıktı ve “Ey Rabbim! Beni bu zalim kavimden kurtar” dedi.” (Kasas 28/21) şeklinde dua etti.
Bu da hz. Musa’ya iman edip onunla birlikte yola düşenlerin duası:
فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ
وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
“Onlar da dediler ki: "Allah'a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma!
Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar!" (Yûnus 10/85-86)
Firavunun müslüman olan hanımını da şöyle yakarmıştı rabbine:
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ
“... “Rabbim! Bana katında, Cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!...” (Tahrim 66/11)
Bu dualarda necat kavramının istek kipi kullanıldı.
Bazı âyetlerde necat’ın dünyalık sıkıntılardan, zalimlerin zulümlerinden, sapıklıktan kurtulma manasında kullanılıyor.
Şuayb (as), iman edenleri ülkelerinden sürüp çıkarmakla tehdit eden kavmin ileri gelenlerine;
“Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra yine ona dönersek, doğrusu Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz...” (A’raf 7/89)
Şuayb Mısır’dan ayrılıp kendi beldesine gelen hz. Musa’ya: “... Korkma artık, o zalim kavimden kurtuldun” dedi. (Kasas 28/25)
Allah (cc) Nuh’a (as) şöyle vahyetti:
فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي نَجّٰينَا
مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
“Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun" de.” (Mü’minûn 23/28)
Firavun kavminden hz. Musa’ya iman etmiş biri;
وَيَا قَوْمِ مَا ل۪ٓي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَن۪ٓي اِلَى النَّارِۜ
“Ey kavmim, nasıl olur da ben sizi necat’a (kurtuluşa) çağırdığım hâlde siz beni ateşe çağırırsınız?” (Mü’min 40/41) dedi.
İnkârcılardan bir kısmı dara düşünce Allah’a teslim olurlar, “bizi kurtar” diye yalvarırlar. Ancak içinde bulundukları sıkıntıdan veya zor durumdan kurutulunca da yan çizerler, kendilerini kurtaranı, ya da kurtuluş imkânı yaratanı unuturlar. (Yûnus 10/22-23)
Allah (cc) Yûnus’u (as) içine düştüğü keder ve zorluktan kurtardığını söyleyip mü’minleri de böyle kederlerden kurataracağına söz veriyor.
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ
“Zünnûn'u da (Yûnus'u da zikret). O öfkeli bir hâlde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti.
Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ 21/87-88)
-Âhirette necat;
Kur’an’da ‘necat’ kelimesi ‘âhiretteki kurtuluş’ olarak terim anlamıyla bir kaç yerde kullanılıyor.
Mücrimler ( korkusuzca günah işleyenler) âhiretin azabından kendisi kurtarmak için her şeyi fidye olarak vermek ister. Fakat bu mümkün olmaz.
يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِۙ
وَصَاحِبَتِه۪ وَاَخ۪يهِۙ
وَفَص۪يلَتِهِ الَّت۪ي تُـْٔو۪يهِۙ
وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًاۙ ثُمَّ يُنْج۪يهِۙ
“Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın (yünecci)!” (Meâric 70/11-14)
Bir insan için nihâi ve arzulanan kurtuluş (necat-fevz-felâh) samimi iman ve bu imana uygun davranışla mümkündür.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ
تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak (tüncîkum-sizi necat ettirecek) ticareti size göstereyim mi?
Allah'a ve Rasûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda yoğun çaba gösterirsiniz (cihad edersiniz). Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saf 61/10-11)
Yani âhirettede ki azaptan, zafer vererek dünyadaki belâ ve zulümlerden. (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 2/105)
Bu iman ve Allah yolunda yoğun çaba, gerekirse saldırgan düşmana karşı koyma mü’minlere dünyalık başarı, zafer ve üstünlük sağladığı gibi; öldüktan sonra altlarından ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde güzel meskenler kazandırır.
Nitekim takip eden âyette ve başka âyetlerde peygamberleri içtenlikte destekleyen, Allah’ın dinine yardım eden samimi mü’minlere fetih, zafer ve başarı verildiği, bu yüzden düşmanlara üstün geldikleri haber veriliyor.
Kur’an’a iman eden mü’minler de hz. Peygamber’e ve Son Saat’e kadar Allah’ın dinine yardım ederlerse Allah (cc) onlara da fetihler, zaferler, düşmanlarına karşı başarılar nasip eder.
Buna göre bu âyetler iman edip, onun gereğini yapanlara hem dünyalık başarı ve zaferleri, hem de âhirette kurtuluşu müjdeliyor.
Kur’an bunu mü’minleri elim (acı) bir azaptan kurtaracak ticaret ve hayırlı bir amel olarak sunuyor.
Allah (cc) hem peygamberleri, hem de mü’minleri kurtarır, zalim toplukları da helâk eder.
ثُمَّ نُنَجّ۪ي رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِن۪ينَ۟
Sonuçta, elçilerimizi kurtarırız (nüneccî). Aynı şekilde iman eden kimseleri de (kurtarırız).
İşin gerçeği, mü’minleri kurtarmak da (nünci) Bize düşer.” (Yûnus 10/103)
Âyeti şöyle de anlamak mümkün: “Peygamberleri ve yanındaki iman edenleri dünyada sıkıntıdan ve zalimlerin zulmünden kurtardığımız gibi, hz.Muhammed ile birlikte iman edenleri de âhiretin kederlerinden, hesabın zorluğundan, helâk olmaktan ve Cehennem azabından da kurtarırız.”
Kıyâmette inkârcıların yüzleri korku, keder ve dünyadaki suçlarının sebep olduğu utançtan dolayı simsiyah olacak.
Mü’minleri yüzleri ise sevinç ve mutluluktan dolayı beyaz ve aydınlık olacak. (Âli İmran 3/106-107)
Allah (cc) kendisine karşı sorumluluk bilinciyle davranan mü’minleri necat’a (kurtuluşa, felaha) erdirir, onları umduklarına kavuşturur.
وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌۜ اَلَيْسَ ف۪ي
جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّر۪ينَ
وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۘ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Kıyâmet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer Cehennem değil midir?
Allah, takva sahiplerini kurtuluşa erdirir (yünecci). Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar.” (Zümer 39/60-61)
Vahyin bu dünyada verdiği bu kurtarma (necat) müjdesinin âhirette gerçekleşeceği açıktır.
-Başkasını kurtarmak diye bir şey var mı?
Mutlak anlamda Allah’tan başka kurtarıcı var mıdır?
Bu soruyu duyan herkes; “elbette mutlak anlamda Allah’tan başka kurtarıcı olamaz” der.
Bu doğru, ama maalesef İslâm tarihinde ve müslümanlar arasındaki gerçek böyle değil.
Keşke sözde “Allah’tan başka kurtarıcı yoktur” denildiği gibi, kanaatler, tutumlar, beklentiler de bu iddiaya uygun olsa.
Keşke insanlar Allah’ın dışında kurtarıcı aramasalar.
Bazıları âhirette birilerinin kendilerine şefâat (aracılık) edeceğine, Hesab’ın zorluğundan kurtulması için kendisine el atacağına,
geçmesi çok zor sırat köprüsünden güvenle geçmesine yardımcı, günahlarının affına vesile olacağına inanır.
Dolaysıyla daha bu dünyada iken bu gibi kimseleri bulup bağlanmalı, onun listesinde yer almaya çaba göstermeli diye düşünürler.
Onlara göre bu kurtarıcılar arasında peygamber, şehidler, kendilerine göre anlam verdikleri; evliyâlar, sâdât-ı kirâm, şeyh, gavs, kutub, aktab, yediler-kırklar v.b. sayılıyor.
Rabbimiz âhiret gerçeğini şöyle açıklıyor:
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدّ۪ينِۙ
ثُمَّ مَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدّ۪ينِۜ
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْـًٔاۜ وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ
“Hesap Günü nedir bilir misin? Ve bir kez daha: Hesap Günü nedir bilir misin?
Hiçbir insanın başka birine zerre fayda sağlayamayacağı bir Gün(dür o): Çünkü o Gün emir (söz, hâkimiyet) yalnız Allah'a aittir.” (İnfitâr 82/17-19)
Kimileri de kendi üzerine düşen insanî ve islâmî görevlerini ihmal edip, her şeyi gelmesi muhtemel bir kurtarıcıya havale ederler. Onlara göre Son Saate doğru mehdi veya mesîh gelecek ve her şeyi düzeltecek. Mü’minleri kurtaracak, kâfirleri mahvedecek ve İslâmı hâkim kılacak, dünyayı barış yurdu yapacak.
Bu durum bazı kitaplarda yer aldığı gibi, dillerde de dolaşıyor.
Kur’an’a göre böyle bir şey olabilir mi?
İnsan nasıl ebedî ve asıl kurtuluşa erebilir?
Âhirette bir insanın/beşerin başka bir insana faydası olabilir mi?
Bir insan bir başka insanı Cehennem azabından kurtarabilir
mi? Ona kendi hesabından Cennet makamı verebilir mi? Tek kelime ile hayır.
Peygamber (sav) bile Cehennemi hak etmiş kimseyi oradan kurtaramaz.
اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِۚ
“(Ey Peygamber!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!” (Zümer 39/19)
Faydası olacağı zannedilen kişinin Hesap’tan kurtulacağının
garantisi var mı?
Yaşayan veya ölen bir kimse hakkında “Falanca kişi kurtuldu, Cennete gitti, öyleleri bir başkasını da kurtarabilir” demek doğru mu?
Kıyâmet gelmediğine, ilâhi mahkeme kurulmadığına göre bazılarının kurtulduğu nasıl iddia edilebilir?
O kimseler bunu hangi yetki ve hangi güç ile yapacaklar? Kaldı ki yukarıdaki ayet göre ahirette bütün yetki Allah’a aittir. Ve bu Allah bu yetkiyi birileriyle paylaşacağım demiyor.
Bugün ve gelecekte müslümanların işlerini mehdi mi düzeltecek?
Onların insanlık görevlerini, ya da yapmaları gereken çalışmaları, kulluk görevlerini onların yerine mehdi mi yapacak?
Sorumluluklarını gökten inmesi beklenen mesîh mi taşıyacak?
Sorular uzatılabilir. Şu örneğe bakalım:
Peygamber’in arkadaşlarından Osman bin Maz’ûn (ra) Medîne’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:
“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah (cc) sana ikrâm etmektedir.” dedi. Rasûlüllah (sav) bunu duyunca müdahele etti:
“–Allâh’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu. Kadın:
“–Bilmiyorum vallâhi!” deyince Peygamber şöyle buyurdu.
“- Osman vefât etmiştir. Ben onun için Allah’tan hayır ümîd etmekteyim. Fakat ben Allah’ın elçisi olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum.”
Ümmü’l-Alâ demiş ki: “Vallâhi, bu olaydan sonra hiç kimse hakkında bir şey söylemedim.” (Buhârî, Cenâiz/3 no: 1243, Tâbîr/27 no: 7018. Ahmed b. Hanbel, 6/461 no: 27525)
-Sözü şöyle bir tekbirle bitirelim:
اللَّهُ أكْبَرُ كَبيِراً وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثيِراً وَ سُبْحاَنَ اللَّهِ بُكْرَةً وَ اَصيِلاً،
، لاَ إلَهَ إللَّهُ وَحْدَهُ
وَنَصَرَ عَبْدَهُ، ، صدق وعده
واعز جنده،
وَ هَزَمَ الْأحْزَابَ وَحْدَهُ،
لاَ إلَهَ إللَّهُ وَلاَ نَعْبُدُ إلاَّ إيَّاهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكاَفِرُن.