-Vicdan ve nitelikleri

Vicdan; sözlükte; bulmak, zenginleşmek, sevmek, üzülmek, öfkelenmek anlamlarındaki ‘vecd’ kökünden masdardır.[1]

Terim olarak insanın içinde bulunan ahlâkî otoritedir. Âhlâkî değerler ve eylemler hakkında hüküm verme yeteneğini ifade eder.[2] O aynı zamanda akleden, tefekkür eden, anlayan bir kalbin derinliğidir.

Vicdana insanın içindeki âdil hâkemdir dense yanlış olmaz. Tevbenin pişmanlık olduğunu ifade eden hadislere bakarsak[3] bunun bir vicdanî muhakeme olduğunu söyleyebiliriz. Zira tevbe böyle bir vicdanî hesaplaşmanın ürünü sayılır.

“Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüt doğurur.”[4] 

Vicdan, kalbin en merhametli, en âdil, en sevecen, en insaflı, en insanî yanıdır. Vicdan insan fıtratındaki temizliğin, güzele, hayra, iyi olana meylin, yani bir anlamda fıtratın işletilmesidir. Zira ‘fıtrat’ kelimesinin  vicdanı da içine alan bir içeriği vardır. (Rûm 30:30)

Kur’an’da vicdan kelimesi geçmez. Ama bir çok âyette insanda bulunan ve onun iradî fiillerini ahlâk ölçülerine göre denetleyen, iyilik yapmaktan sevinç, kötülük yapmaktan ıstırap duyan bir ahlâkî melekeden söz edilir. (Bkz: Nisâ 4/17-18. Mâide 5/38-39. Nahl 16/119).

Nevvas b. Sem’an adlı sahabi bir gün Peygamberimize iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordu. Peygamber (sa) şöyle cevap verdi: “İyilik güzel ahlâktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.”[5]

Bu nebevî tesbit insanın aslında yaratılıştan temiz bir fıtrata, buna bağlı  olarak da muhakeme yeteneğine sahip bir vicdanı olduğuna işaret eder.

Dinî hayat ile vicdan huzuru –ki buna kabin itminanı da veya sekinesi de denilebilir- arasında bir ilişki vardır. Abdullah b. Ömer şöyle demiş: “Kul kalbini rahatsız eden fiilleri terketmedikçe takvânın hakikatine eremez.”[6]

Üzeri örtülmemiş hür vicdan; çoğu zaman haktan, doğrudan, merhametten, iyilikten yanadır. Ancak vicdanın üzeri örtülürse, sesi bastırılırsa bu işlevini yapamaz. Her türlü zulmü, haksızlığı, kötülüğü, ahlâksızlığı yapanların kalpleri/vicdanları vardır ama devre dışıdır.

İslâmın “küfr, şirk, inkâr, gaflet, cehâlet, hevâya uymak” dediği şeyler aynı zamanda vicdanın üzerini örtüp onun sesini bastıran unsurlardır. Böyle vicdan sahiplerine Vahyin hakiketleri, akıl ve selim kalp değil, nefsin hevâsı hükmediyor demektir.

Rasûlüllah Vabisa adlı sahabeye şöyle dedi: “İyilik (birr) nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- nefsi tırmalayan, sinede gel-gitler/tereddütler meydana getiren şeydir.”[7]

-Vicdanın sıfatları

1.Vicdanın münâdi niteliği;

Buna insanın en yakın yerinden kendisine bir uyarıcı niteliği diyebiliriz.

“(Ey muhatap) Çağırıcının (munâdinin) yakın bir yerden sesleneceği gün, (o sese) kulak ver. (Kâf 50:41)

Bir görüşe göre insanlar kabirlerinde yeniden diriliş çağrısını işitecekler. Yani hesap yerine gelmek üzere Allah’ın emrine icabet edecekler.[8]

Kaf 41 ve 42. âyetlerde Rasûlüllah’a Sûr’u dinlemesi emredilmiş olabilir. O hayatta iken Sur’a üflenmediğine göre bundan maksat Son Saatin yakın olduğunu bildirmek olabilir. Seslenişin yakın yerden gelmesi de, yeryüzünde genel olarak seslenildiği hâlde, herkes bu çağrıyı kulağının dibinde imişcesine net bir şekilde duyacağı anlaşılır.[9]

M. Esed bu âyete farklı bir yorum yapıyor. “Lafzen, yakın bir yerden” yani insanın bizzat kendi içinden: “Biz ona şah damarından daha yakınız.” Kâf 50:15. âyetin bir yankısı. Burada sözü edilen ‘çağrı’, insanın daima gözününde bulundurmak zorunda olduğu ölüm çağrısı (olabilir).”[10] (Allahu a’lem)

2.Vicdanın kınayıcı niteliği;

Kur’an’da insanın psikolojik yapısıyla ilgili olarak en çok geçen kelimelerden nefs, vicdanın tesirini de içine alan geniş bir anlama sahiptir.

Kur’an nefsin benmerkezci ve hazcı durumuna “nefs-i emmâre” diyor. Yûsuf (as) veya vezirin karısı; “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü tavsiye eder...” dedi.” (Yûsuf 12:53)

Kur’an nefsin kendini sorgulama ve değerlendirme boyutuna da “nefs-i levvâme” diyor. “Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse de yemin ederim.” (Kıyâmet 75:2)

Bazı nefisler (aslında kişiler) bayağı eğilim ve arzulara, aşırı isteklere karşı mücadele ederler. Yaptıkları hatalardan veya işledikleri günahlardan dolayı üzülüp pişman olurlar. Bundan dolayı kendini kınarlar. Sonra da tevbe ve tezkiye ile, sâlih amellerle kendilerini düzeltmeye çalışırlar.

Bu durumda sanki vicdan devreye girmiş, eylem sahibini uyarmış, kınamış ve rahatsız etmiştir. Yaptığından memnun olmayan, ya da yaptığının yanlış olduğunu anlayan böyle vicdan sahibi de düzelmeyi ister.

Nefsin bu işlevinin vicdanla bağlantısı olduğu için nefs hakkında kısa bir bilgi vermek faydalı olacaktır.

Aslı ‘nefese’ fiili olan ‘nefs’ sözlükte; ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, insan (kişi), hevâ ve heves, kan, beden, bedenden kaynaklanan süflî arzular gibi pek çok anlamı olan bir kelimedir.[11]

Nefs kelimesi zaman içerisinde; kalp, izzet (yücelik), görüş, kötü göz, iç-bir şeyin özü, benlik, varlık bütünlüğü gibi başka anlamlar da kazanmıştır. (Bkz: Bekara 2:233. Âli İmran 3:25, 30. En’am 6::70, 151) Dolaysıyla nefs’i tek kelime ile Türkçe’ye aktarmak mümkün değil.

Şeriat ilminde nefs; şehvet (her türlü aşırı istek) ve kızgınlığın başlangıcı olan içteki, insanın içindeki manevi güce de denir.

Nefsin iki temel özelliği vardır: Birincisi; nefs kendini kendini dengeleyen dinamik bir işlevdir ve zıt eğilimlerin sebep olduğu bir gerginlik hâline sahiptir. Bu gerginlik de davranışlarda rol oynar. (Bkz: Şems 91:7-8) İkincisi; önceleri isteklerin (iştah ve hırsların) baskın olan, ahlâki ölçülere uyum sağlamakta zorlanan ve kötülüğe meyilli olan nefs, sonra   olgun yapılabilir.[12]

Kur’an nefsin, dinî ve ahlâkî değerlerle tam uyumlu en üst basamağına da “nefs-i mutmainne” (Fecr 89/27-28) diyor. Bunu, olumlu bir şey yaptıktan, bir iyilikten veya bir sâlih amel yaptıktan sonra; “oh vicdanım rahat” şeklinde yapılan ifadeye bağlayabiliriz.   

3.Vicdanın denetleme niteliği;

Kur’an’a göre nefis, bu vicdanî boyutu sayesinde kendini denetleme ve buna göre ödül veya ceza verme niteliğine sahiptir.

İbrahim (as) puthanedeki bütün putları kırdıktan sonra elindeki aleti en büyük putun boynuna koydu. “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın?” diye soranlara da; “belki şu en büyüğü yapmıştır, konuşabiliyorlarsa, onlara sorun” dedi.

“Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) “zalimler sizlersiniz, sizler!” dediler.” (Enbiyâ 21:64)

Bu demektir ki puta tapan kişilerin vicdanları bile bir yanlış eylemin, bâtıl inancın, zulmün farkına varabilir.

Musa’ya (as) verilen asâ mu’cizesini gördükleri hâlde “bu apaçık bir büyüdür” dediler. Kur’an onların bu inadını şöyle haber veriyor:

“Nefsileri kabul ettiği hâlde, sırf zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inadına inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.” (Neml 27:13-14)

Buradaki ‘nefisleri’ ifadesini “sağduyuları, akleden yürekleri ya da vicdanları” diye anlayabiliriz. Âyetin haber verdiği gibi kibirleri ve zalimlikleri sebebiyle kalplerinin anladığı, idrak ettiği, vicdanlarının etkilendiği hakkı inkâr ettiler. Demek ki vicdanlarının, bir anlamda fıtratlarının sesini kibir ve zalimlikleri bastırmıştı.

Şüphesiz bu tavır Firavun ve adamlarına ait bir yanlışlık değildi. Tarihte niceleri gurur, zulüm ve kara vicdanları, hevâlarına uyma yüzünden hakka karşı geldiler, inkârcı oldular. Günümüzde de durum bundan farklı değildir.

Şems 91:7-10 âyetlerde geçen ‘nefis’ kelimesi de vicdanı hatırlatmaktadır. Öyle ya, nefsini kirleten, yani bir anlamda vicdanını inkârla, isyanla, günahlarla, gafletle işlevsiz hâle getiren zarardadır. 

4.Vicdanın hasîb (muhasebeci/müfettiş) niteliği

Rabbimiz her insanın yaptıklarını kendisinin taşıyacağını, Hesap Günü amellerinin kaydedildiği sicil kaydı (kitabı) ilgili kişiye verileceğini beyan ettikten sonra şöyle buyuruyor:

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (İsrâ 17:13-14)

Yarın âhirette hesap zamanı her insana dünyada iken yaptıklarının iki yazıcı tarafından kaydedildiği amel defteri kişinin aleyhine delil olarak yeter. Yani, “ey insan bugün senin amellerin (yaptıkların) senin aleyhine muhasebeci (hesap görücü) olarak kafidir. Başka şâhitlere veya sayıp dökücüye ihtiyaç yoktur” denilecek...[13]

 “Bu dünyada, çevrenin olumsuz şartları, insandaki arzu ve ihtiraslar, onun basîretini bağlayabilir (vicdanını susturabilir), iyilik ve kötülükleri görmesini önleyebilir. Bu âyete göre, âhirette insan sözkonusu olumsuz etkilerden kurtulacağı için kendi hesabını bizzat kendisi yapacak, dünyadaki yaptıklarının değeri hakkında hüküm verecektir.”[14]

Âyetler âhirette gerçekleşecek olan bir sahneden bahsediyor. Bu âyetlerin mesajını kendi konumumuza şöyle taşıyabiliriz: Âhirette zaten amel defterimizi okuyacağız, bu dünya neler yapmışız anlayacağız. Kendi akıbetimiz hakkımızda hükmü vermiş gibi gerçeği göreceğiz. Öyleyse bu gerçeği unutmadan daha bu dünyada kendmizi, yaptıklarımızı, kârımızı zararımızı gözden geçirmeliyiz. Vicdanımızı işletmeliyiz. Vicdanımız âdeta muhasebeci olmalı, müfettiş gibi bizi her gün denetlemeli... 

Kişi davranışlarını bir de vicdanının hakemliğine sunmalıdır... Hele hele başkaları hakkında düşündükleri veya başkalarına yaptıkları için “ben olsam”, “yaptığım doğru mu” diye vicdanına sormalıdır...

“İnsan, dünyada da her gün kendini okumalı, hesaba çekilmeden önce nefsini hesaba  çekmelidir.[15]

Nitekim hz. Ömer’in ve Meymun b. Mihran’ın şöyle dedikleri nakledildi. “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!” Bu da Rasûlüllah’ın (sav): “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dır”[16] sözüne uygundur.

 

5.Vicdanın gözlemci (basiret) niteliği

“Ba-sa-ra-görmek” fiilinin masdarı olan “basîret (çoğulu ‘besâir)”; sözlükte, görme, doğru ve ölçülü bakış, uzağı görebilme, idrak etme,  kavrayış demektir.[17]

Aynı kökten gelen ‘mubsır’; aydınlatıcı (ziyâdâr), görünür kılan, aydınlık, göz açıcı demektir. (Yûnus 10/67. Neml 27/86. Mü’min 40/61)

Mubsır’ın çoğulu olan “mübsirûn’; gerçeği görenler, olup biteni kavrayanlar, gözlerini açanlar, kısaca basîretle davrananlar demektir.

Tıpkı ulu’l-ebsâr’a benzer. Bir âyette geçiyor:

“Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (hakikati) hatırlayıp hemen gerçeği görürler (mübsırûn).” (A’raf 7:201)

Kavram olarak basîret; duyular üstü bir görmedir, idraktir, uzgörüdür, derin anlayıştır. Bu bir yönden kalbin görmesi, bir şeyin aslını ve gerçeğini idrak edebilme, bir şeyin iç yüzünü anlayabilme, ferasettir, işlerdeki kapalılıklara nüfuz edebilmedir.

Baştaki göz, fizik şartları hazır olduğu zaman (ışık, görme duyusu, boyut ve mesafe) cisimleri ve eşyayı görür. Kalp ise bu fizik şartlara bağlı görmenin ötesinde, Allah’tan kaynaklanan bir kabiliyetle eşyanın ötesini anlayabilme, sonsuza uzanabilme yeteneğine sahiptir.

Manevî körlük bunun karşıtıdır. Manevi körler, sadece kafa gözüyle görürler, ötesini göremezler, gördükleri maddi cismin ötesindeki anlam üzerinde düşünmezler.

Her insan ‘basar-görme’ sahibidir, ama herkes  ‘basîret’ sahibi olmayabilir. Şu âyetin verdiği örnek gibi:

“... Görürsün, sana bakıyorlar (nazar ediyorlar), oysa onlar görmüyorlar (basarları, basiretleri yok).” (A’raf 7:198).

Peygamberi cisim olarak görüyorlar, ona bakıyorlar ama onu, onun davetini, onun görevini anlamıyorlar.

Kalbin dışarıya açılan iki penceresi vardır. Birisi ‘duymak (semi’), diğeri ise ‘görmek (basar/basîret)tir’. Kur’an’da her iki fiil de kalbin bir faaliyeti olarak kullanıyor.

Sesleri duyan kimseye sağır denmez. Fakat Kur’an, Hakk’ı, âyetleri duydukları halde anlamayanlara, idrak etmeyenlere ‘sağır’, görmeyenlere ‘kör-a’mâ’ demektedir. (Enbiyâ 21:145. Hacc 22:46. Enfâl 8:21)

Kalbin duyması da kulağın duyduğu şeyi anlaması, kavraması demektir.

Basîret, mü’minlere imanın bir hediyesi olarak verilmiştir. Kalp gözünün açıklığı, iman nuruyla bakabilme, Allah’ın âyetlerini, Hakikati anlayabilme ve gereğini yapabilme anlayışıdır. Basîret sahibi olanlar, Hakk’ı anladıkları gibi baktıkları zaman da Allah’ın nûruyla bakarlar.[18]

Bu bakımdan kendi hatalarını anlarlar, kusurlarını ve eksikliklerini görürler ve düzeltme yoluna giderler.

 ‘Basîret’ aslında ilâhî bir nûr’dur. Allah’ın ‘el-Basîr’ isminin iman eden kullarda bir yansımasıdır. Mü’min bu nûr (ışık) sayesinde Hakk’ı anlar, idrak eder ve gereğini yapar. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır ve bu sebeple gerçekleri göremezler. (Yâsîn 36:9)

Kur’an küfür, nifak, hırs, kin gibi olumsuz inanç ve duygular yüzünden kalp gözü körleşmiş ve basîreti bağlanmış kimseler hakkında;

“körler” (Bakara 2:18),

“kalpleri olup da bununla idrak edemeyenler” (A‘râf 7:179),

“bakar körler” (A‘râf 7:197. Hûd 11:24) gibi tabirler kullanır, inananları basîretli, inkârcıları ise kör (a’mâ) diye niteler.

Kur’an basîret kavramını;

-görme ve basîret sahibi olma (Bkz: Yûsuf 12:108. Kıyâme 75:14. En’am 6:104. v.d.),

-şâhit-şehid (tanık) (Bkz: Kıyâme 75:12-14. Nûr 24/24)

-açık beyyine/delil, marifet (Bkz: Kâf 50:8. Yûsuf 12:108.  Kasas 28:43) anlamlarında kullanıyor.

-Peygamber (sav) insanları basîrete davet etti

Kur’an şöyle diyor: “De ki: “Budur benim yolum: akla uygun, bilinç ve duyarlıkla donanmış bir kavrayışa (basîrete) dayanarak (hepinizi) Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar (aynı çağrıyı yapıyoruz)”...” (Yûsuf 12:108)

-Kur’an da basîrettir

“(İşte) bu (vahiy-Kur’an) insanlık için bir kavrayış aracıdır (besâirdir-basiretlerdir), tereddütsüz inanca sahip olanlar için de bir rahmet ve hidâyettir.” (Câsiye 45/20)

-Kur’an basiret sahiplerine; “ulu’l-ebsâr” diyor.

Kur’an, yerde ve gökteki her şeyin Allah’ı tesbîh ettiğini, İslâm’a kötülük yapanları sağlam kalelerinin bile koruyamadığını, cezanın ummadıkları yerden geldiğini, korku içine düştüklerini haber verdikten sonra;

“...Ey basîret (derin kavrayış) sahipleri (ulu’l-ebsâr), ibret alın” (Haşr 59:1-2) diyor.

Birisi hak için, birisi bâtıl için karşıya gelmiş iki grubun durumunda basîret sahipleri (ulu’l-ebsâr) için büyük bir ibret vardır. (Âli İmran 3:13)

“Allah, geceyi ve gündüzü döndürüp duruyor. Şüphesiz bunda basîret sahibi (ulu’l-ebsâr) olanlar için bir ibret vardır.” (Nûr 24:44)

Basîret sahipleri (ulu’l-ebsâr) gören, anlayan; basîreti olmayanlar ise kör (âmâ) kimselerdir. (Bkz: Yûnus 10:43. Fâtır 35:19)

Basiret sahibi mü’minler kendi nefsilerine zulmettikleri zaman, hemen hatalarını anlarlar, kusurlarını ve eksikliklerini görürler ve düzeltme yoluna giderler. Günahta ısrar etmezler (Âli İmran 3:135) Zira vicdanları bundan dolayı rahatsızdır.

-Allah’tan gelen vahiy de basîrettir

Allah’ın kâinattaki (kevnî) ve Kur’an’daki (kavlî) âyetleri, insanın gerçeği görmesini, kalp gözünün açılmasını sağlayan nûrdurlar. Bunları görmemek, bunlarla kalbi aydınlatmamak, bunlarla hakikete ulaşamamak tek kelime ile körlüktür.

“Doğrusu, size Rabbinizden ‘basîretler (besâir) geldi; artık kim görürse kendisi içindir, kim de kör olursa kendi aleyhinedir.” (En’am 6:104)

6.Vicdanın sâık (sürücü/sevk edici) ve şâhit olarak niteliği

Kur’an şöyle diyor: “Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şâhit ile gelir.” (Kâf 50:21)

Burada yine ölümden sonra dirilişten sonra (kıyâmette) gerçekleşecek bir sahneden söz ediliyor. Sûr’a üflendikten sonra herkes kendisini sevkeden bir sâık ve dünyada hayr ve şer olarak yaptığı amellere şâhit olan bir şehîd (tanık) ile Allah’a doğru yönelecek.[19]

M. Esed’in yorumu farklı: “Birinci terim (sâik), insanın aslî dürtülerini -ve özellikle onu kendi tutkularına sınırsız şekilde bağlayan ve böylece günaha sürükleyen dürtüleri- anlatırken şâhit terimi (ki tarafımdan “vicdan” olarak çevrilmiştir) burada, insanı kendisine karşı “şâhitlik yapma”ya, sonraki âyette atıfta bulunulan kendi manevî/ahlakî gerçekliğinin farkına varmasına yol açan insan vicdanının daha derin katmanlarının uyanışına işaret etmektedir.[20] (Allahu a’lem)

M. İslâmoğlu’na göre de “sâık (sürücü) ve şehîd (tanık olan/olunan)”, vicdan ve eylemdir. Takip eden âyetteki “senin perdeni” de; yani, vicdanının ve sağduyununun üzerine örttüğün küfür perdesini, seni kör, sağır ve dilsiz eden perdeni...”[21]

 

-Vicdanın arkadaşları

1.Kalp;

Kur’an’da yine sıkça geçen kalp kelimesi bazı âyetlerde vicdan anlamına da gelmektedir. Buna göre iyi ve kötü eğilimlerin mücadele alanı olan kalp, imana ve ahlâkî selâmete ulaşma yolunda bir dinamiktir. (Mâide 5:41. Ahzâb 33:53)[22]

Kur’an’da iki âyette geçen “kalb-i selim” (Şuarâ 26:89. Sâffât 37:84), her türlü sorumluluğun yerine getirilmesinin huzurunu taşıyan vicdanı nitelemektedir.

Tertemiz, arınmış, sağduyulu olarak çevirebileceğimiz ‘kalb-i selîm’ deyimi, inkâr ve şirkten, kibir, gurur, haset, kin, öfke, riya, cimrilik, şüphe, tereddüt, fesat, nifak gibi ahlâkî zaaflardan, nefsânî tutkulardan arınmış, insana olgunluk kazandıran ve faziletli davranışlara yönelten, sapasağlam, tertemiz yürektir. (Mümtahıne 60:4)[23]

Kalb-i selîm sahibi, aklını ve kalbini doğruluk ve olgunluk yolunda kullanan insandır. İnsanların çoğunun iman etmemeleri, kötülük/ahlaksızlık yapmaları; akl-ı selîm ve vicdanlarının doğru çalışmaması yüzündendir.[24]

Hadislerde vicdan kavramına daha çok kalp kelimesi etrafında temas edilir.[25] 

Kalb aslında temiz yaratılmakla birlikte günahlarla kirletilebilir.[26] Bu da bir anlamda vicdanın işlevsiz kalmasıdır. 

2.Fuâd; sorumlu yürek olarak vicdan;

Kalpte gayret duygusu, şevk ve arzuyla heyecandan yanıp tutuşma söz konusu olursa bu  durum ‘fuâd’ ile anlatılır.[27]

Kalbe fuâd denilmesinin sebebi onun aşırı derecede etkiye açık olmasındandır.[28] Bunda (kalp gibi) yalpalamak, bir şeyden sakınıp meyletmek anlamı da var. Türkçe’de “gönlün meyli”nden söz ederiz.  

Fuâd Kur’an’da beş defa tekil, onbir defa da çoğul olarak (ef’ide şeklinde)  geçiyor. (Bkz: Necm 53:11. İbrahim 14:37. Furkân 25:32. Hûd 11:120 v.d.)

İnsanlara işitme duyusu, gözler ve kalbler (fuâd) veren (Mülk 58/23. Mü’minûn 23:78. Secde32:9. Nahl 16:78) Allah’tır.

Bu âyetlerde geçen ‘fuâd’ın, kalb ile arasındaki farkı vurgulamak için ‘gönül’ veya ‘vicdan’ olarak çevrilmesi daha isabetli olur. Zira fuâd beş duyu ile gelen bilgilerin iç dünyada yaptığı ilk etkiyi ifade eder.

Kalbin de (fuâd’ın da) tıpkı kulak ve göz gibi eylemi var. Rabbimiz mü’minlere şöyle buyuruyor: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp (fuad), bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ 17:36)

Bu âyette geçen ‘peşine düşme’ eylemi bir sonuçtur. Bunun öznesi ise gözlem, tecrübe, bilgi gibi şeyleri ölçüp değerlendiren, burada ‘akleden kalbe’ karşılık gelen ve gönül olarak anladığımız ‘fuâd’tır.

Bunun işlevine  vicdan da diyebiliriz. Ki bu vicdan, kişinin isabetli kararlar almasına, yaptıklarının iyi mi kötü mü olduğunu belirlemesine, gerektiğinde şefkat ve merhametle davranmasına, adaletli iş görmeyi telkin etmesine, hakikat anlayışına etki etmesi gerekir. Zira o da sorumludur.

3.Ulu’l-elbâb: Akleden bir kalb;

Kur’an’da 16 âyette geçen ve sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü anlamına gelen “ulu’l-elbab”; daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap etmek maksadıyla kullanılır.

 ‘Elbâb’, ‘lübb’in çoğuludur. ‘Lübb’; sözlükte her şeyin katışıksız özü, cevheri ve hakikatidir.[29]

Allah (cc), ancak günah kirlerinden arınmış akılların idrak edebileceği hükümleri “ulu’l-elbab” ile ilişkilendirmiştir. (Bekara 2:269)

Her ‘lübb’ün aklı vardır ama her aklın ‘lübb’ü olmayabilir. Yani her derin kavrayış ancak akılla mümkündür. Ama bazı akıllılar derin kavrayış sahibi olmayabilirler.

“Sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü” anlamına gelen bu kelime, daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap etmek maksadıyla kullanılır.

Kaf 50/46. âyette geçen ‘kalb’ bir çok müfessir tarafından lübb (derin anlayış sahibi yürek) veya canlı, aktif akıl diye anlaşılmış.[30]

Kur’an’da ‘lübb’ kelimesi geçmez. Ulu’l-elbâb ise onaltı âyette geçiyor.

 “... Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey ulu’l-elbâb, Allah’tan korkup-sakının.” (Bekara 2:197)

Ulu’l-elbâb olmak, düşünen ve hakikate şâhit olan bir vicdan sahibi olmayı da anlatır. Hakka teslim olanlar işte bu düşünen vicdanın sesini dinleyenlerdir.

Lübb sahipleri (ulu’l-elbâb), bir âyette dinî emirleri yerine getirenlerin sıfatı olarak yer alıyor. (Ra’d 13:19-24)

Kur’an bazen akleden bir kalbe sahip olanlara (ulu’l-elbâb’a) hitap ediyor. (Bkz: Âli İmran 3:190-191. Zümer 39:21. Bekara 2:164, 179)   

Kurtuluşun yolu aklı kullanmaktır. 

“... Allah’tan hakkıyla korkup çekinin (ya da sorumluluk bilinciyle davranın)  ey akıl sahipleri (ulu’l-elbâb), belki felaha erersiniz.” (Mâide 5/100)

Kur’an, ulu’l-elbâb sahipleri öğüt alsınlar, üzerinde düşünsünler diye gönderildi. (İbrahim 14:52)

Ulu’l-elbâb dört âyette ‘tezekkür’ fiili ile (Bkz: Bakara 2:269. Ra’d 13:19. Zümer 39:9. Âli İmran 3:7), bir âyette de ‘tezekkür ve tedebbür’ fiilleri ile birlikte geliyor. (Bkz: Sâd 38:29)

Bu demektir ki ulu’l-elbâb, tezekkür ve tedebbür arasında bağ vardır ve bunlar ulu’l-elbâb’ın, akleden bir kalbin faaliyeti, vicdanın hassasiyetidir.

Akleden bir kalbe sahip olanlar, varlığın anlamını, hikmetini, sebebini ve bunun karşısında insanın konumunu düşünürler. Sonra varlığın boşuna yaratılmadığını anlayıp Var Eden’e teslim olurlar.

 Ama kalbleri katılaşanlar (Bekara 2:74. Zümer 39:22) ve hakikate kapalı olanlar (Muhammed 47:24. Bakara 2:7), bu örnekler ve âyetler karşısında duyarsız kalırlar. Bir anlamda akıllarını işletmezler, derinlemesine düşünmezler, vicdanlarını köreltmişlerdir .

4.Hicr; mihenk taşı olarak vicdan;

 ‘Hıcr’ katı, sert, cevher; bir çeşit taş demektir. Bunun fiil hâli bir şeyi engellemek, men etmek demektir. (Aklın da sözlükte engellemek anlamına geldiğini hatırlayalım) 

Hıcr, men etmek, alıkoymak anlamından hareketle akıl, fikir sahibi demektir. Zira o da ayırdetme gücüne sahiptir.[31]

Akla, sahibini kötülükten engellemesi yönüyle ‘nühâ’,

dengesizlikten alıkoyması sebebiyle de ‘hıcr’ ismi verilir. Dolaysıyla Fecr 89:5. âyette geçen zi-hıcr’ tam akıl demek olur.[32]

Bu da tam da vicdanın sağlam mihenk taşı işlevine tekâbül eder. Davranışların, iddiaların, hedeflerin, yapıp etmelerin, kararların ne kadar isabetli, ne kadar yararlı, ne kadar iyi olduğunun bu mihenk taşı gibi olan vicdan belirler. 

Bir kimse nefsine hâkim olabiliyor, onun zapturap altına alabiliyorsa ona ‘zî-hıcr’-akıl sahibi denilir.

6-Ulu’n-nuhâ, engelleyen akıl-vicdan;

Ulu’; sahip olmayı ifade eder. Nuhâ’; Kur’an’da insanın akletme yeteneği ile ilgili kullanılan kelimelerden biridir.

‘Nuhâ’; ‘nuhiye’nin çoğuludur. Bu da ‘iyiyi kötüden ayırdıktan sonra kötü olandan yasaklayan, engelleyen akıl demektir. Çünkü o sahibini çirkin işleri yapmaktan alıkoyar.[33]

İki âyette yer alan ‘ulu’n-nuhâ’ da; derin kavrayış, anlayış, iz’an sahibi demektir.

Şüphesiz Allah’ın insanlar için yarattıklarında “akıl sahipleri (ulu’n-nuhâ) için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) deliller vardır.” (Tâhâ 20:53-54)

Kur’an burada akleden kalbe sahip olanları “ulu’n-nuhâ” olarak da nitelendiriyor.

Ulu’n-nuhâ, Allah’ın yarattığı bu muazzam kâinat düzenindeki sayısız deliller, belgeler (âyetler) üzerinde düşünürler. Bunların işaretiyle Hakka giden yolu bulurlar. Kendilerini sapıklığa, günaha, hataya, kötülüklere sürükleyen inanç ve fikirlerden uzaklaşırlar. Vicdanları aktiftir, yaptıkları tercih konusunda belirleyicidir, yanlışlardan sakındırıcıdır.

Isfehânî’ye göre Kur’an “ulu’n-nuhâ” (Tâhâ 20:54, 128) ifadesiyle kalp sahiplerine hitap ediyor.[34]

Zalimlik ve azgınlık yaptıkları için cezalandırılan toplumların hikâyesini duyduğu veya bildiği hâlde bundan ibret almayanlar akletmiyor, vicdanları harekete geçmiyor demektir.

Hüseyin K. Ece

07.01.2023

Zaandam

 

[1] el-İsfahânî, R. el-Müfredât, s: 806. İbni Manzur, Lisânü’l-ʿArab, 15/156

[2] Demir, O. TDV İslâm Ansiklopedisi, 43/100

[3] İbni Mâce, Zühd/30 no: 4252. Ahmed b. Hanbel, 1/376, 423, 433, 4/264

[4] Tirmizî, Kıyâmet/60 no: 2518

[5] Müslim, Birr/5(14-15) no: 6516-6517. Ahmed b. Hanbel, 4/182, 227, 228

[6] Buhârî, İmân/1

[7] Ahmed b. Hanbel, 4/228. Mecmâu'z-Zevâid, 1/175,10/297. Bir benzeri: Darimî, Büyû’/2 no: 2534-2535

[8] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/439

[9] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 5/63

[10] Kur’an Mesaji, 3/1065

[11] el-İsfahânî, R. el-Müfredât, s: 764. İbni Manzur, Lisânü’l-ʿArab, 14/319

[12] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 5/431

[13] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 8/50

[14] TDV Kur’an Meali âyet açıklaması

[15] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 5/297

[16] Tirmizî, Kıyâmet/25 no: 2459. Bir benzeri: İbni Mâce, Zühd/31 no: 4260

[17] İbni Manzur, M. B. M. Lisânu’l-Arab, 2/93. el-Cevherî, İsmail B. H. es-Sıhah, 2/227. el-Isfehânî, Râgıb. el-Müfredât, S: 63-64

[18] Bkz: Tirmizî, Tefsir/16 no: 3127

[19] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/418

[20] Esed, M. Kur’an Mesaji, 3/1063

[21] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1036

[22] Demir, O. TDV İslâm Ansiklopedisi, 43/100

[23] Komisyon, Kur'an Yolu (DİB), 4/476

[24] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 59

[25] Buhârî, İman/39 no: 52, Büyû’2 no: 2051. Müslim, Müsâkat/107 no: 1599. Ebû Dâvud, Büyû’/3 no: 3329, 3330. Tirmizî, Büyû’/1 no: 1205. Nesâî, Büyû’/2 no: 4458. İbn Mâce, Fiten/14 no: 3984

[26] Müslim, İmân/64(231) no: 369. Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/386, 405

[27] İbni Fâris. Mekâyisu’l-lüga, s: 726

[28] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 585

[29] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, S: 673

[30] Mesela; Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 3/273. el-Ferrâ, Y. B. Z. Meâni’l-Kur’an, 3/80. Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyan, 11/432. el-Cevzi, a B. M. Zâdu’l-Mesir, S: 1344. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/378. Kurtubî, M. B. A. El-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2895), n.d

[31] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 4/40-42. en-Ne’âl, M. F. Mevsu’atu’l-Elfâzı’l-Kur’aniyye, s: 240

[32] Beğavî, H. B. Mes’ud. Tefsir, 4/482. Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 9/190

[33] en-Ne’âl, M. F. Mevsûatu’l-Elfâzi’l-Kur’aniyye, s: 793. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 773

[34] el-İsfahânî, R. el-Müfredât, s: 774