-Çoklukla övünmek, oyalanmak
“Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı. Hayır! Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz!” (Tekâsür 102:1-4)
Câhiliyye insanları “biz falanca kabileden daha çok şeye sahibiz, biz falanca oğullarından sayıca daha fazlayız diye neredeyse her gün karşılıklı övünme ile oyalanıp dururlardı. Lakin bu övünmeler sürüp gitmedi, hepsi ehl-i kubur oldular (öldüler).[1]
Demek ki çoklukla övünmek, gururlanmak, bu açıdan başkalarından üstün olduğunu zannetmek, bir aldanmadır, geçici ve faydasız bir oyalanmadır. Kişi bunlarla bir ömür boyu zevk alarak oyalanır, meşgul olur da sonunda hiç bir şey elde edemez.
Kur’an dünya hayatını şöyle tanımlıyor:
“Bu dünya hayatı sadece bir lehv’den (eğlenceden, oyalanmadan) ve bir oyundan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebût 29:64. Ayrıca bkz: En’am 6:32. Muhammed 47:36)
Âyette mal veya servet geçmiyor ama “çoklukla oyalanma” deniyor. Maamafih insanlar mal, servet ve zenginlikle övündükleri gibi; başka şeylerin çokluğu ile de övünebilirler. Dünyalıklar konusundaki yarışlarla oyalandıkları gibi, başka şeylerle de oyalanır, birbirleriyle rekabet edebilirler, birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışabilirler. Bu tutku ve yarış da ömür boyu sürüp gider. Hatta bu, kimi toplumlarda nesilden nesile geçer.
Bunun tipik örneği bâtıl din mensuplarının, ya da hak din üzereyken, yanlış tercih sebebiyle bundan ayrılanların boş övünmeleridır.
“Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Ki onlardan) her bir grup (fırka) kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip övünmektedir.” (Rûm 30:32)
Bu çokluk yarışının veya tutkusunun, yanlış inançla sürekli oyalanmanın bir yansımasını da çok tanrı (şirk) inancında görmekteyiz. Niceleri hem pek çok tanrı uydururlar, hem de bu inançlarıyla övünüp dururlar, ta ölünceye kadar...
Önce şirk inancına kısaca değinelim...
-Şirk inancı
Konuyla ilgili kavramlar: Şirk, şerik, nedd, müşrik...
Şirk; masdarının aslı olan ‘şerike’ fiili sözlükte, mülk ve saltanatta ortak olmak demektir. Bir şeyin birden fazla kişiye ait olduğunu ifade eder.
Şerik; ‘şirk’ koşulan şey, ortak, benzer, hissedar, yardımcı, bir mülkte, işde, bunların sonucundan faydalanmada her bir hisse sahibi demektir.[2]
Nedd (çoğulu: endâd); Bir nesneyle cevherde ortak olan, biriyle benzer, eş olan demektir.[3]
Kur’an; ”...Allah’a eşler (endâd) koşmayın” diyor. (Bakara 2:22. Ayrıca bkz: Bakara 2:165. Fussilet 41:9)
Müşrik; ortak koşan demektir. O açıktan açığa Allah’a sıfatlarında ve fiillerinde ortak koşar, birden fazla ilâha inanır.
İslâm’da ‘şirk’ kavramı; bâtıl dinleri ve Allah’tan başka ilâh bulanların kafa yapılarını, yanlışlarını, dalâletlerini, dünya görüşlerini tanımlayan, Tevhid dini dışında kalan tanrı inançlarını kapsayan anahtar bir kavramdır.
İnsanın, fıtratından gelen inanma ve ibadet etme ihtiyacını karşılarken düştüğü yanlışlığı, hak’tan yüz çeviren insanın içindeki kaosu, inanma adına yapılan câhilliğini anlatmaktadır.
Bir tesbit: İnsanlar tarih boyunca sınırlı sayıdaki ateistler dışında ya ‘şirk’ dini üzerinde ya da ‘Tevhid’ dini üzerinde olmuşlardır.
Şirk olayı, Allah’ın dışındaki herhangi bir şeyi, bir varlığı, bir kişiyi, bir gücü veya başka bir şeyi Allah gibi zannetmenin mantığıdır. Bu, onlara inanma şeklinde ortaya çıktığı gibi, saygı ve tapınma olarak ta görülür.
Şirk koşmak salt bir inkâr olayı değildir. Bunun altını çizmek gerekiyor. Şirk koşan müşrikler inançsız insanlar değildir. Aksine, inanan ama yanlış inanan, uydurulmuş, hayâli tanrılara kulluk yapan kimsedir.
Kur’an, şirk üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü tarih boyunca dinsiz toplumlardan çok şirk koşan toplumlarla, ateist insanlardan çok müşrik insanlarla karşılaşıyoruz.
Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulümdür. (Lukman 31:13)
-Tanrı ihtiyacı
Bir tespit daha: Esasen inanma ve yüce bir kudretin önünde kulluk yapma, yahutta yüce bir güçten yardım isteme ihtiyacı bütün insanlarda vardır.
İnsanın fıtratı böyledir. Yaşamak için suya, yemeğe, havaya muhtaç olan insan, inanmaya, inandığı ilâhın-ilahların önünde eğilmeye, yardım istemeye de muhtaçtır.
İnanma ihtiyacı ile beraber yaratılmış olduğu için Hak dini bulamazsa, içindeki boşluğu mutlaka bir şeyle dolduracaktır. Geçmişte daha çok putçuluk ve bâtıl din şeklinde görülen bu ihtiyaç, günümüzde farklı bir sekilde karşımıza çıkmaktadır.
Tevhid’ten uzaklaşan bazıları her ne kadar yerin ve göklerin bir sahibi, yağmuru yağdıran, dünyayı yaratan ve yöneten bir ilâhın olduğunu kabul etseler de (Ankebut 29:61); hevâlarına uyarak zamanla bazı varlıkları, bazı güç odaklarını tanrılaştırırlar. Onların yardımını alabilmek için, ya da kötülüklerinden kurtulmak için onlara veya onlar adına yaptıkları putlara tapınırlar.
Kimileri de bu tapındıkları ilâhları kendileriyle asıl Yaratıcı arasında bir aracı kabul ederler (Zümer 39:3), kendileri ibadet uydururlar. Sonra da bunun hak (doğru) olduğuna inanırlar, bununla övünürler ve ölene kadar bu yanlışla, bu bâtılla oyalanıp dururlar.
‘Şirk’, bir başka deyişle; Allah’a zâtında, sıfat ve tasarrufunda ortak tanıma eylemi veya inancıdır. Bu da üç şekilde ortaya çıkar, ya da şirk inancının üç boyutu vardır:
Birincisi; birden fazla, iki, üç veya daha çok tanrıya inanmak...
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ 21:22)
“Onlara şöyle de: “Allah’ı bırakıp da size ne bir zarar ne de bir fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz?” Allah, her şeyi hakkiyle işiten ve kemâliyle bilendir.” (Mâide 5:76
“Bir şey yaratmak şöyle dursun, bizzat kendileri yaratılmış bulunan varlıkları mı Allah’a ortak koşuyorlar?” (A’raf 7:191. Ayrıca bkz: Saffât 37:34-36. Hud 11:109. Nahl 16:73. Nisa 4:117. Âli İmran 3:151. v.d.)
Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir olmuşlardır. (Mâide 3:73)
İkincisi; yaratıkların sıfatlarını Allah’a vermek, Allah’ı mahlukâta benzetmek ve öyle inanmak... Ya da Allah’ı uydurulan, görünen tanrılara benzetmek, O’nu O’na yakışmayan sıfatlarla nitelemek... O’nda noksanlık, zayıflık, acizlik, yanılma, insanî zaafların veya ihtiyaçların olduğuna inanmak...
Bu kanaat, uydurma ilâh ve çok tanrı inancının sonucudur. Onlar tanrılarının böyle olduğunu düşünüp Allah’ın –madem ki O da ilâhtır- bu tanrılar gibi olduğununu iddia ederler.
Şüphesiz ki Allah (cc) onların bu nitelemelerinden uzaktır (sübhândır, münezzehtir).
“Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (Enbiyâ 21:18)
“Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı.
Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.” (Mü’minûn 23:91-92. Ayrıca bkz: Mü’minûn 23:96. Saffât 37:159, 180. Zuhruf 43:82)
Bazıları da tanrı saydıkları putlarını veya başka şeyleri Allah’a denk tutarlar. (Bkz: En’am 6:1, 150)
“Yahut gökleri ve yeri yaratan ve size gökten yağmur indirip, onunla, ağaçlarını sizin yetiştiremeyeceğiniz gönül alıcı güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah ile birlikte başka ilâh mı var!?
Hayır, onlar (Allah’a) eş tutan bir kavimdir.” (Neml 27:60-63)
Üçüncüsü; Allah’ın sıfatlarını yaratılmışlara vermek, onları tanrılaştırmak ve onlara ibadet etmek... Ya da görünen varlıkları Allah’a benzetme, tanrılaştırma...
Cinlere, hayvanlara, meleklere, ruhlara, cisimlere, heykellere, eşyaya, ölmüş veya yaşayan insanlara, ceberrut krallara kutsallık ve giderek tanrılık vermek...
Kur’an bu hataları, sapıklıkları haber veriyor.
“Bir de cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.” (En’am 6:100)
“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da (tanrı anlamında) başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar.” (Zümer 39:3. En’am 6:19)
Kavmi Hûd’a (as) şöyle dediler: “Seni, ilâhlarımızdan biri fena çarpmış.” Hûd, dedi ki: “İşte ben Allah’ı şâhit tutuyorum. Siz de şâhit olun ki, ben sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım...” (Hûd 11:54) Onlara göre, tanrıları birilerini çarparmış...
“O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur...” (Haşr 59:23. Ayrıca bkz: Nisâ 4:48. 116. Kehf 18:110. A’raf 7:190, 191. Tevbe 9:31. Yûnus 10:18. Nahl 16:1, 3, 54. vd.)
Kur’an açık biçimde; “Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez.” (Şûrâ 42:11) buyururken bazıları yaratılanların tümünün Allah’ın yansıması, bir parçası veya benzeri olduğu inancındadır.
Bir de kendilerini tanrı sayanlar var. “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” (Furkan 25:43)
-Görünen tanrı tutkusu
“Beşerin böyle dalâletleri var, putunu kendi yapar, kendi tapar.”
Tarihten beri pek çok kavimde veya insanlarda cisimleşmiş, fiziki varlığı olan, dokunulabilen tanrı inancı olagelmiştir.
Biz buna “görünen tanrı saplantısı” diyelim. Bu saplantı aslında çok tanrı inancının bir sonucudur.
(İlginç bir örnek: Ruhânilere inananlar, insan için bir aracı bulunması ve bu aracının görünen, yaklaşılan, kendisine yönelinen ve yararlanılan olması gerektiğini düşünerek yedi gezegene sarıldılar. Önce onların gökyüzündeki bulundukları yerleri, hareketlerini tesbit ettiler. Vefkler, dualar uydurdular, bazı günleri bu gezegenlere tahsis ettiler, gezegenlere benzer muskalar takındılar, onlardan yardım istediler. Sonuçta bunlara tanrılık verdiler, Allah’ı da ‘tanrıların tanrısı’ saydılar ve onlara taptılar.)[4]
-Musa’nın kavminin talebi:
“Hani siz, “Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayız” demiştiniz. Bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.” (Bakara 2:55)
Musa’nın kavmi ona: “Bize Allah’ı açıkça göster demişlerdi. Bunun üzerine zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarpmıştı...” (Nisâ 4/153. Ayrıca bkz: Bakara 2:54)
Bu istek, kendilerine köle muamelesi yapan kavmin tanrı anlayışından etkilenmiş olmalı... Nitekim bu topluluk Musa (as) yanlarından ayrılınca Samiri’nin yaptığı ve tanrı dediği heykele tapmaya başladılar. “...Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler...” (Nisâ 4/153)
Musa dönüp de bu durumu görünce üzüldü, kızdı, onların tanrı zannettikleri heykeli yaktı ve onlara; “Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır” dedi. (Tâ-Hâ:85-98)
Belki de şöyle demek istemişlerdi: “Ey Musa, biz tanrımızı gözümüzün önünde istiyoruz. Madem ki sen bize onu gösteremiyorsun, biz de işte görünen bir tanrı bulduk ve ona tapıyoruz.”
-Tanrı atama inancı
Şirk koşanlar (müşrikler-politesitler) Allah’a ait rubûbiyet ve ulûhiyyet hakkını başka nesnelere verirler. Bunda hem Allah’ın ilâhlık hakkına tecavüz var, hem de ilâhlık verdikleri nesneleri layık olmadıkları makama çıkararak onlara haksızlık var.
Buna göre müşrikler tanrılarını kendileri atayan kimselerdir. Bu önemli tesbitin altını çizmek gerekiyor. Şirk koşanlar âlemlerin Rabbi Allah’ı O’nun gönderdiği elçilerden ve kitaplardan öğrenmeye yanaşmazlar, zira kendi tayin ettikleri tanrıları vardır.
İnsanlar, Tevhid’ten uzaklaştıkça, din adına bir sürü yalan söyler, kendi kafalarından (hevâlarından) tanrı-tanrılar uydururlar, o tanrılara kendileri şekil verirler, onların görevlerini ve yetki alanlarını kendileri belirlerler. Sonra da onlara yine kendi kafalarına göre tapınırlar. Yani kendi beğendikleri tipte, işlerine yarayan, biraz da kendilerine benzeyen tanrılar isterler.
Yahutta kimi toplumlar baslangıçta Tevhid’e bağlı iken zamanla çeşitli nedenler yüzünden şirk’e düştüler, dinlerini bozdular ve yanlış bir şekilde inanıp din adına ilâhlar, ilkeler, törenler, âyinler ve ibadet türleri uydurdular.
Müşrikler tanrılarını kendileri belirlediklerine, atadıklarına göre onlar, tanrılarından daha güçlü olmalı... Her ne kadar tanrıların güçlü, yaratıcı, yardım edici, cezalandırıcı olduğuna inansalar da, kendilerinin şekillendirdiği nesneler nasıl kendilerinden üstün olabilir ki? Bir şeye yer, şekil, görev ve yetki belirleyen kimse, ondan daha güçlü olmalı...
-Tanrılarının çokluğu ile övünenlere, ya da çok tanrı inancıyla oyalananlara örnekler
‘Fetişizmdeki fetiş’; kendisinde kutsal ruh ve güç bulunduğuna inanılan ve tapınma konusu olan taş ve koka gibi şeylere verilen isimdir. İslâm âlimleri bunları; ‘vesen-put” kelimesinden hareketle ‘veseniyye’ diye isimlendirdiler.
Fetişler kendilerine inananlar için tek manevi sığınak ve tek uğur kaynağıdır.[5]
Sabiîler önceleri baş tanrıya ve buna aracılık eden ruhlara tapıyorlardı. Güneş, Ay ve yıldızları da bu aracı ruhların beden ve şekilleri kabul ediyorlardı ama bir devir sonra doğrudan yıldızlara, Aya, Güneşe tapmaya başladılar. Zira bunlar büyük tanrı ile aralarındaki aracılardır.
Görünmedikleri için de onları temsil eden putlar icat etmişler ve oanlara tapmaya başlamışlar. Hz. İbrahim’in (as) bu kavme elçi olarak gönderildiği kabul ediliyor.[6]
Çin’in eski dini Sinizm’e göre evlerde kendilerin özel köşeler ayrılan atalar, ruhları olduğu için kutsaldır. Bu dine inananlar atalarının ruhuna, yıldızlara tapmışlar, iki kuvvetin mevsimleri yarattığına, ayrıca erkek ve dişi prensibe inanırlardı. Onlara göre bu iki prensip tabiatı yönetirler. Onlar bereketin kaynağıdır, yani tanrıdır.[7]
Hinduizm, bir şemsiye kavramdır. Bu isim bünyesinde bir çok inanışı, din anlayışını ve ritueli barındırır. Politeist/çok tanrıcıdır. Öyleki tanrıların sayısı ve sınırı yoktur. Bazı hayvanlara veya eşyalara tapanlar bile vardır. Evren, tabiat ve tanrı aynıdır. Her sey tanrının bir parçasıdır. Günü gelince tanrılar da ölür ve mutlaka alana (tanrılar âlemine) giderler.[8]
Hinduizm/brahmanizm, esasen brahmanların otoritesine dayanan ve karmaşık bir dindir ve gelişmeye devam etmektedir. Bu dinin en önemli iki özelliği tenâsuh ve kast sistemidir. En büyük tanrıları Brahma, Şiva ve Vişnu üçlüsüdür. (Bu inanışın hırıstiyan ilâhiyatına etki ettiği söyleniyor)
Eski Hindistanda Brahma aslında tanrının ruhudur ve evreni yaratandır. Şiva hayat ve ölüm tanrısı, Vişnu ise koruyucu tanrıdır.[9]
Evrendeki her şey tanrısal varlıklar olarak kabul edilir. En kutsalı da inektir. Ona ilâhi şeklinde dua edilir.[10]
Hint dinlerinden Vedizm’de tabiatın tanrısı, düşmanları öldüren İndra, dünya nizamını koyan ve yöneten ve affedici Varuna, Güneşin ve ışığın tanrısı Mitra, evrenin ruhu, büyük tanrı ile insanlar arasında aracılık yapan Ağni tanrıları vardır.
Vedizm’de günah evrenin nizamına aykırı suçtur/hastalıktır, tanrılara kurban adamakla bundan kurtulmak mümkündür.[11]
Budizm kurucusu Buda tek tanrı inancı olmasa da putlara tapmayı yasaklamıştı ama onu takip edenler Brahmanlardan etkilenrek heykeller yapmışlar, bir müddet sonra da onlara tapmaya baslamışlar, Buda’yı da tanrılaştırmışlar.[12]
İslâm ve Brahmanizmden şekillenen Sikh dininde tanrı görünmez ama üç şeyle tanınır: Brahmanizm inancından gelen Brahma, Vişnu ve Şiva ile... Bunlar Allah’ı temsil ederler. Sikhler tenâsühe de inanırlar.[13]
Japon dini olan Şintoizm’de tanrı hâline getirilen ölülerin ruhlarına tapma var. Zira ölüler tanrı hâline gelince tabiat olaylarını idare ederler, yaşayanlar onların hükmü altındadır, iyilikleri ve kötülükleri dokunabilir. Birbirleriyle kardeş, karı-koca olan gök-baba tanrısıyla, yer-ana bütün tabiat tanrılarını yaratmışlardır. Anne olan tanrı diğer tanrıları doğurmuştur. Onlara göre gök-baba tanrı kötülük yapabilir, bundan dolayı ceza alabilir. Sonunda da tanrılığı torunlarına bırakır.
Japon kralları tanrını oğulları sayılır. Japonya’da 8 milyon tanrı olduğu söyleniyor. Her tabiat parçasının, her meslek sahibinin, her eşyanın kendi tanrısı vardır.[14]
Eski Mısırlılarda hem animizme, hem de totamizme benzer inançlar vardı. Bazı hayvanlara gösterilen aşırı ilgi zamanla onların kutsallaştırmaya ve tanrılaştırmaya kadar vardı. Her mabedte bu hayvanlardan biri bulunur ve ona tapılırdı. Bazı tanrıları insan şeklinden de düşünürlerdi. Bunların en meşhuru Güneş tanrısı Amon-Ra idi. Ayrıca ay tanrısı Öziris de vardı. Bu tanrı daha sonradan ölüler tanrısı olmuş.
Tanrılar arasında rekebet, cinayet, evlenmeler söz konusuydu. Kralın Güneşin oğlu ve tanrı olduğuna inanılırdı.[15]
İslâmdan önce İran’da da şirk dinleri yaygındı. Onlar iyilik tanrısı Hürmüz, kötülük tanrısı Ehrimen’e inanırlardı. Ateşi de tanrı Hürmüzün sembolü kabul edip tapınaklarda sürekli kutsal saydıkları ateş yakarlardı. Ateş yandığı sürece hayır ilâhı şer ilâhına galip gelecek diye inanırlardı.[16]
İslâm öncesi câhiliyye arpaları da müşrikti. Lât, Menat, Uzza gibi büyük putları tanrıların temsilcisi idiler. Ayrıca her kabileyi temsil eden tanrı saydıkları putları vardı. Bunlar genelde Kâbe’de saklanırdı. Onlar âlemleri yaratan bir tanrıya inanmakla beraber bu putları araci sayar, kendilerini ona yaklaştıracağına inanırlardı (Zümer 39/3).[17]
Eski Türklerin yer ve gök tanrıları vardı. Din adamları ak şamanlar olumlu işleri, kara şamanlar da olumsuzlukları yönetirlerdi ve tanrısal güçleri vardı.[18]
Hırıstiyanlık öncesi Yunanlılar da tanrılarını insan gibi düşünmüşler. Tanrılar erişilmez zannedilen Olimpos dağında yaşadığına inanılan insan biçimci 14 tanrıdan söz ediliyor. Her tanrının kendin ait figürü, kıyafeti ve kullandığı aleti varmış.
Tanrıları insanlara benzediği için aralarında cesur, iyiliksever, bereket verenlerle beraber; sefih, rezil, hilekâr ve fahişe olanlar bile varmış. Rezil işler yapanlar durumlarını bu tanrılarla paylaşırlarmış. Tanrılar evlenip çoluk sahibi oluyorlardı. Aralarında rekabet, kavga, hatta hırsızlık bile oluyordu. Onlar adına uydurulan hikâyelere de mitoloji denirdi.[19]
Eski Romalılara göre bir insanın en esaslı ihtiyacı, tarım, aile, savaş ve yöneticiler.Bütün tanrılar bu dört esasa bağlı olarak çıkmıştır. Daha sonra onlar Yunan ve eski Mısır, eski İran dinlerinden etkilenmişler, farklı tanrı figürleri ortaya çıkmış. Romalıların Yunan tanrılarına mukabil 12 büyük, insan biçimci tanrıları vardı.[20] (Bu tanrılardan bazılarının isimlerinin gezegenlere verildiğini hatırlayalım)
Güney Amerika yerlileri Azteklerin biri göç zamanı kendilerine yardım eden savaş tanrısı –ki hamurdan heykeli ayinlerde yenirdi-, diğeri de Güneşin sıcaklığını temsil eden yüksek ve zalim olan iki tanrıları vardı. Aztekler bu tanrıları için insandan bile kurban adarlardı.[21]
Bizanstan önce Anadolu’da hüküm süren Hititler, Frigyalılar, Urartular da birden çok tanrıya inanırlardı. Onların da Günes, Ay, yıldız, gök, ana tanrıca gibi tanrıları vardı.[22]
Kuzey Avrupa kavimlerinden Keltler ve Totonlar da politeist idiler. Tanrılarına dağ tanrısı, orman tanrısı, bereket, yıldırım, yağmur tanrısı gibi isimler verirlerdi.[23]
Yahudi tanrısı Yehovadır. Bu tanrı biraz insan biçimcidir. Önceleri tabiata hâkim bir kuvvet gibi algılanırken sonraları insan biçiminde düşünüldü. Mesela hz. İbrahim’e misafir oldu, hz. İbrahim ona ve iki meleğe yemek ikram etti. Yehova gece bir ateş sütunu, gündüz siyah bir bulut hâlinda görünür. Gök gürültüsü tanrının gür sesidir. Yehova bütün tanrıları ortadan kaldırmış ve Kenan ilinin tek hâkimi olmuş. Böylece o israil kavmini ulusal tanrısı olmuştur.[24]
Yehova’nın ruhi varlığı, insan gibi organları, düşünce ve duygulari vardır. Millidir ve diğer kavimlere karşı, adaletsizlik yapsalar dahi devamlı israiloğullarını terketmez. Mısırdan çıktıklarına onlara hırsızlık etmelerini emretmiş. Bu tanrı aynı zamanda savaşçıdır. Kralları tanrının gölgesi ve hahamların başıdır.[25]
Hiristiyan akidesi teslise (ekânim-i selâse’ye) dayanır, yani üçlü tanrı sistemine: Baba, oğul ve ruhu’l-kudüs… Baba, her şeyi yaratandır. İsa mesih insan seklinde, bedenleşmiş tanrıdır.
O hem insanî boyutu, hem de insanlığı kurtarıcı sıfatıyla tanrının sevgili oğludur. Üçüncü de tanrı soluğu, onun bütün kudret ve iradesini kendinde toplayan ruhu’l-kudüstur. Bu üçü biraraya toplanmış tektir. Bunu yumurta örneği açıklıyorlar. Kabuğu, sonra akı ve ortada sarısı; üçü birlikte yumurta... Üçü de aynı cevherdendir, baba her zaman bu ikisi ile birlikte idi ve hâlâ birlikte…[26]
Kur’an’a göre hz. İsa’ya Allah’ın oğlu diyen hırıstiyanlar ve hz. Üzeyr’e Allah’ın oğlu diyen yahudiler şirk koşmaktadırlar. (Hacc 22:17)
Kimileri kendileri gibi beşer olanlara tanrısal özellikler verenler vardı, hâlâ var... Şu örneğe bakar mısınız?
“Evvel ve âhir Ali. Âdem’in toprağı onun nûrundan yaratılmış, bütün peygamberler onun yardımını görmüştür. Ali, İsa’nın babasıdır, çünkü o Meryem’e arkadaş olunca İsa olmuştur. Allah her peygamberle beraber gizli olarak, son peygamberle de açık olarak Ali’yi göndermiştir. Evrenin temeli, sûreti var olmadan önce Ali vardı. Ali’den ötürü melekler Âdem’e secde ettiler. Peygamber miraca çıktığında Ali Tanrıya en yakın yerdeydi. Ali, Allah’ın kudret elidir...”[27]
Bunlar ve daha sayılmayan diğer toplumların inançları gösteriyor ki bazıları şahsen, bazı kavimler de beraber tanrılarını kendileri atıyordu, hâlâ atıyorlar. Bundan da memnunlar, mutlulular... Bütün bunlar bazılarının görünen tanrılara tapmayı tercih ettiklerini gösterir.
Tarihten beri şirk toplumların hatası, sapıklığı, saplantısı, tutkusu genelde budur: Hem birden çok tanrıya inanmak, hem de kendi yapımları olan putlara tapmak...
-Günümüzde çok tanrı inancının bazı görüntüleri
Şirk, Allah’a (st) ait özellikleri gasbetmektir ve onları hak etmeyenlere vermek, sonra da onların önünde boyun eğip, onlara mutlak anlamda itaat etmek, tapmaktır.
Geçmişte daha çok putçuluk ve bâtıl din şeklinde görülen bu saplantı günümüzde farklı bir şekillerde karşımıza çıkmaktadır.
Artık atalar dini, eskiden beri devam eden putçuluk, kurtarıcı liderlik, siyasal güçler, olmazları olduran tılsımcılık ve eşyalar, mezarda yatan ölüler, ikon (put) yapılan sevgiler, maddeler-servetler, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı hâline getirilmiştir.
Birileri Allah’ın Rabliğini göklere gönderirken, kendi ve toplum hayatı için birilerinin veya bir siyasal gücün ilkelerini daha uygun görür, onlara kutsallık dereceside değer verir, Allah’ın Peygamber aracılığıyla gönderdiği ölçülere (hükümlere) aldırış etmez.[28] Bazıları da onlara karşı çeşitli şekillerde mücadele eder.
Bazıları müslüman olduklarını söyledikleri hâlde evreni gavsların, kutupların, kutbu’l-aktabların yönettiğini, müşkilleri hallettiklerini, evreni ayakta tuttuklarını, gaybı bildiklerini,yaratıkların yüklerini taşıdıklarını iddia ederler.[29]
Bazıları ölen kimi şahısların tasarruflarının hâlâ devam ettiğini, hatta bu tasarruflarının diri iken yaptıklarından daha kuvvetli olduğunu ileri sürerler.[30]
Bazıları, şu anda hayatta olan bazı şeyhlerin gaipten yardım ettiklerine, olağanüstü işler yaptıklarına (mu’cizeler gösterdiklerine), uzakta olsalar bile kendilerinden yardım isteyenlere hemen yardım ettiklerine inanırlar.[31]
-Tanrıları tek ilâha indirme suçu
Tanrılarının çokluğu ile övünenler, bunların azaltılmasına karşı çıkarlar. Öyle ya çok tanrı hem övünme sebebi, hem diğer kavimlerle rekabet imkanı, hem de zenginliktir.
Tanrılar konusundaki çokluk tutkusu onların basiretini bağlar. Kendi atadıkları tanrıların yerine, başkalarının atadığı tanrılar, ya da Allah’ın elçilerinin âlemlerin Rabbi Allah’a davetleri onları rahatsız eder.
“Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur'an'da Rabbinin birliğini andığında onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisin geri dönüp giderler.” (İsrâ 17/46)
“Allah, bir tek (ilâh) olarak anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah’tan başkaları (ilâhları) anıldığında bakarsın sevinirler.” (Zümer 39/45)
Kur’an böylelerinin bu tutumunu şöyle açıklıyor:
“Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!
Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.” (Sâd 38:4-5)
Bunca tanrıya karşı tek tanrı inancı; tuhaf, şaşılacak bir şeymiş... Şirk mantığı böyle bir şey...
Müşriklerin önde gelenleri; “haydi yürüyün, tanrılarınıza sahip çıkın, dininizde sebat edin. Muhammed’in dediklerini daha önceki toplumlarda görmedik. Atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik. Hiç tanrılar birleşir de bir tek tanrı olur mu? Bu söz Muhammed’in uydurmasıdır” demiş oldular.[32]
İbnu Abbâs (ra) şöyle anlatmış:
"Ebu Tâlib hastalanınca Kureyş de Rasûlullah (sav) da yanına geldiler... Kureyşliler Rasûlullah'ı Ebu Tâlib'e şikayet ettiler. Ebu Tâlib:
-Ey kardeşimin oğlu! Kavminden ne istiyorsun?" dedi. Rasûlüllah:
-Kendilerinden bir kelime istiyorum. Eğer söylerlerse, bütün Araplar o kelime sayesinde kendilerine uyacak, bütün Acem o kelime sâyesinde bunlara itaat edecek" dedi. Ebu Tâlib atılarak:
-Yani tek bir kelime mi?" diye sordu. Rasûllüllah (as):
-Evet amca, tek bir kelime! Lâilâhe illallah (Allah'tan başka ilâh yoktur!) diyecekler." Orada olanlar:
-“Tek Allah mı? Biz son dinde bunu işitmedik, bu bir uydurmadır!" dediler. (Sâd 38:5) Bunun üzerine Sâd Sûresinin ilk sekiz âyeti indi:
"Sâd. O şanlı, şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki, (gerçek), inkâr edenler(in iddia ettikleri gibi değildir).” (Sâd 38:1)[33]
Tanrılarının çokluğu ile övünen ve oyalananlar müşrikler Rasûlüllah’ın (sav) tek bir (yegâne) ilâh olan âlemlerin Rabbi Allah’a davetini kolay kolay kabul etmezler.
“Doğrusu biz, mecnûn (cinlenmiş) bir şair için tanrılarımızı gerçekten terkedecek kimseler miyiz? diyorlardı.” (Saffât 37:35)
-Netice
“De ki O Allah tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk-eş değildir.” (İhlas Sûresi)
Hüseyin K. Ece
24.03.2024
Zaandam
[1] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 12/678
[2] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 380
[3] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 740
[4] Dinler ve Mezhepler Tarihi, eş-Şehristânî (çev.), s: 265-266
[5] Kahraman, A. Mukayeseli Dinler Tarihi, s: 57-58
[6] Kahraman, A. Age, s: 67-68
[7] Kahraman, A. age, s: 74-75
[8] Çelik, S. D.T ve Dinlerin Kimliği, s: 105, 110, 116, 164
[9] Cilacı, O. Günümüz Dünya Dinleri, s: 147
[10] Kahraman, A. age: 82-89. Çelik, S. Dinler Tarihi ve Dinlerin Kimliği, s: 136-140. Tümer, G. TDV İslam Ansiklopedisi, 6/329-333
[11] Kahraman, A. age, s: 82-82
[12] Kahraman, A. age, s: 93-94. Tümer, G. TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/352-360
[13] Kahraman, A. age, s: 96
[14] Kahraman, A. age, s: 97-99. Çelik, S. age, s: 556. Cilacı, O. age, s: 155. Demirci, K. TDV İslâm Ansiklopedisi, 39/177-179
[15] Kahraman, A. age, s: 108-110
[16] Kahraman, A. age, s: 121-122
[17] Fehd, T. TDV İslâm Ansiklopedisi, 27/107
[18] Çelik, S. age, s: 87. Güngör,H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/325-328
[19] Kahraman, A. age, s: 142-143
[20] Kahraman, A. age, s: 148
[21] Kahraman, A. age, s: 104-15
[22] Kahraman, A. age, s: 117-119
[23] Kahraman, A. age, s: 152-153
[24] Çelik, S. age, s: 248-251. Harman, Ö. F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 43/201-207
[25] Kahraman, A. age, s: 192-194
[26] Kahraman, A. age, s: 260-263. Çelik, S. age, s: 319-326. Aydın, M. TDV İslam Ansiklopedisi, 17/345-348
[27] Azimli, M. Dört Halifeyi Farklı Okumak Hz. Ali, s: 37
[28] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/137
[29] Gümüşhanevî, A. Z. Câmiu’l-Usûl (çev.), s: 41-48
[30] Nursî, S. Sikke-i Tasdik-i Ğaybî, s: 143-144
[31] Yılmaz, H. K. Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, s: 321-322
[32] Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsir, 7/457
[33] Tirmizî, Tefsir-Sâd 38/1 no: 3232 Hasen-sahih kaydıyla