Ve Kur’an’da kurban ibadetini anlatan kelimeler

-Kur’an kurbandan bahsediyor

Kur’an’da bir çok âyette kurban ibadetinden farklı kelimelerle söz edilmektedir. Bunlar; ‘kurban’, ‘nüsük’, ‘hedy’,’bedene (çoğulu; büdne)’ ve ’zibh’ kelimeleridir.

Ayrıca bazı fillerle kurban kesme olayı anlatılmaktadır; ‘zebeha’ ve ‘nehara’ gibi… (Bkz: Kevser 108:2)

Kurbandan söz edilen yerlerde genellikle Hz. İbrahim’e (as) ve hacc ibadetine atıf yapıldığını da görmekteyiz. Bu da Hz. İbrahim’in Allah’a yakınlığının bir model olarak sunulması, hacc ibadetinin de Allah’a yakınlaştırmayı yoğunlaştırıcı özelliğinden dolayı olsa gerektir.

‘Kurban’ bayramına Arapça’da ‘’ıydu’l-adhâ’ denir. Ama ‘adhâ’ kelimesi Kur’an’da yer almamaktadır.

Kurban kesme zamanına ‘eyyâm-ı nahr’ denilir. Bu günler aynı zamanda hacc zamanıdır ki Zilhicce ayının 10.-13. günleridir.

Kurban kelimesi, maddi ve manevî her türlü yakınlaşmayı anlatır. Ancak İslâmî litaratürde kendisiyle Allah’a yaklaşılan özel bir ibadetin adıdır. Yani Allah’a yakınlık sağlamak, ibadet amacıyla belli vakitte, belirli hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.

İslâmda ibadet amacıyla kesilen hayvana ‘udhiyye’, eti için kesilen hayvana da ‘zebîha’ denir. Kurbanın ‘udhiyye’ diye adlandırılması, onun Kurban bayramı namazından sonra kuşluk (duhâ) vaktinde kesilmesinden dolayı olduğu söylenmiştir.

Kur’an’da genel olarak ibadeti ifade eden ve aynı kökten gelen ‘nesîke, nüsük ve mensek’ kelimeleri de özelde kurbanı veya kurban yerini anlatırlar.

İslâmda esasen her türlü ibadet, dua ve zikir kulu Allah’a yaklaştırır. Kurbana aynı mananın yüklenmesi; onun ciddi bir sunum, belli bir zamanda ve özellikleri belirlenmiş bir canlı türüyle yerine getirilmesinden, İbrahim’in (as) fedakârlığını sembolize etmesindendir.   

Kur'an’da; Sâffât, Hacc, En'am, Mâide, Bakara, Fetih ve Kevser sûrelerinde, doğrudan doğruya dinî terim anlamındaki kurban ibadetini konu eden âyetler bulunmaktadır.

Bu âyetlerden bir kısmı, hacc ibadetinin bir parçası olan ‘hedy’ kurbanlarıyla ilgili; bir kısmı, başlı başına bir ibadet olan ‘udhiyye’ kurbanıyla ilgili; bir kısmı ise, genel anlamda kurban ibadetinin esasları hakkındadır. (En’am 6:162. Kevser 109:2)

-Yakın olmak (karube) fiili ve kurban

‘Kurban’ kavramı, Arapça’da yakınlık anlamına gelen ‘kurbet’’ten ‘fu’lan’ vezninde (kalıbında) bir kelimedir. Bu vezin yerine göre isim, yerine göre mastardır. 

Kurban olayını daha iyi anlayabilmek için ‘kurbet-kurban’ kelimesinin aslı olan ‘karube’ fiilinin Kur’an’daki kullanımlarına bakmakta fayda vardır.

Bütün dillerde bir kelimenin birden çok anlamı olabilir. Aynı kelime bir deyimde farklı anlamda kullanılmış da olabilir. Yakın (karib) kelimesi de öyle... O sadece mesafe anlamında değildir. Aralarında yakın ilgi bulunanlar hakkında da kullanılır. Örneğin; yakın akraba, yakın dost, yakın arkadaş denir. Kardeş, amca, dayı, hala, teyze, yeğen yakın akrabadır. Kişinin uzak akrabaları, yani yakınları olur.

 ‘Karube’ sözlükte, uzaklığın zıddı olarak mekan, zaman, nisbet, mesafe, ilgi ve kök/asıl açısından yakınlaşmayı ifade eder.[1]

Kur’an’da fiil olark farklı formlarda kullanılmıştır.

-Yasak anlamında;

Allah (cc) Âdem ile eşini cennete yerleştirdikten sonra onlara; “...

Şu ağaca da yaklaşmayın...” (Bakara 2:35) buyurdu. Bu Cennette bir ağacın meyvesinden yemenin onlara yasaklanmasıdır.

“Yetimin malına yaklaşmayın...” (En’am 6:152. İsrâ 17:34) ifadesi, yetimin lehine olmadıkça ona dokunmama emridir.

Allah (cc), “... açık ya da gizli, insanı mahcup edecek bir günaha yaklaşmayın...”  (En’am 6/151)  Şüphesiz buradaki ‘yaklaşmayın’ emri yasağı, haramlığı ifade eder.

Yine zina yasağı (İsrâ 17:32),  hayızlı kadınlarla temizleninceye cinsel birleşme yasağı ‘yaklaşmayın’ (Bakara 2:222) fiili ile anlatılıyor.

-Nisbet/nesep açısından yakınlık;

Yakın akrabalar, mirasta pay sahibi olan yakınlar, iyilik edilmesi tavsiye edilen yakın komşular aynı kökten gelen kelimelerle anlatılıyor (Akraba, kurbâ, zevi’l-kurbâ, kurubât gibi).  Mesela;

“Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.” (Nisâ 4:7)

“Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.” (Nisâ 4:8. Ayrıca bkz: Nisâ 4:37. Nûr 24:22. Rûm 30:38 v.d.)

-Korumak/gözetmek açısından yakınlık;

Allah’ın rahmeti erdemli davrananlara yakındır. Rahmetiyle onları korur, onları affeder, onları ödüllendirir. (A’raf 7:56)

Allah (st) kendisine yönelenlere de, bilincini yenileyenlere de çok yakındır. (Hûd 11:61)

Allah (cc) kullarını gözetir, onların her hâlini bilir. O kullarına onların şah damarından daha yakındır. (Sebe’ 34:50)

-İtibar açısından yakınlık;

Allah’a kul olmaktan kaçınmayan melekler O’na yakın kimselerdir (mukarrebûn’dur).

“Mesih de, Allah’a yakın melekler de, Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.” (Nisâ 4:172)

Hz. İsa (as) hem dünyada hem ahirette gözde kimsedir. Allah’a yakın (mukarreb’den) olanlardandır. (Âli İmran 3:45)

Firavun sihirbazlara Musa ile yarışmalarını söyleyince, onlar da galip gelirlerse ne gibi bir ödüle kavuşacaklarını sorunca Firavun;

“... siz kesinlikle yakınlardan (mukarreb’ten) olacaksınız. (Yani yanımda protokoldeki yerinizi alacaksınız)” dedi. (A’raf 7:114. Şuarâ 26:42)

İyilerin kaydı ‘ılliyyûn’ denen bir yerdedir. Onu da ancak Allah’a yakın olanlar (mukarreb’ler) izleyebilirler. (Mutaffifîn 83:21)

Allah’a yakın olanlar (mukarreb’ler) Cennette tarifi mümkün olmayan lezzetli bir kaynaktan kana kana içerler. (Mutaffifîn 83:28)

-Zaman olarak yakınlık;

“İnsanların için yaptıklarının hesabını verme vakti oldukça yaklaştı. Fakat onlar gaflet içinde (bu gerçeğe) sırt çeviriyorlar.” (Enbiyâ 21:1)

Kıyâmetin zaman olarak olarak bu güne uzak mı, yakın mı olduğu bu kelime ile anlatılıyor.

“Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.” (Enbiyâ 21:109)

-Güç yetirme açısından yakınlık;

İnsanı yaratan Allah’tır. O, iç benin insana ne fısıldadığını bilir. Ona çok yakındır. 

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50:16)

-Arkadaş anlamıyla yakınlık;

“Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı (karîn’i) olursa, o ne kötü arkadaştır.” (Nisâ 4:38)

Kimi insanlar şeytanı arkadaş, bir yakın olarak seçerler. 

“Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur (karîn’idir).

...

Sonunda Bize gelince arkadaşına: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!" der.” (Zuhruf 43:36, 38)

“Arkadaşı (karîn’i) der ki: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi.” (Kâf 50:27. Ayrıca bkz: Sâffât 37:51. Kaf 50:23)

-Yakınlaşmaya gayret etmek anlamıyla yakınlık

“Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve (Rabbine) yaklaş (ya da yaklaşmaya gayret et).” (Alak 96:19)

“Zımnen: Tam bir teslimiyet göster. Secde de teslimiyetin simgesidir. Müstakil rükû yoktur, fakat şükür, dua, tilavet, sehiv secdeleri gibi müstakil secde vardır.”[2]

19. âyette tekrar edilen ‘kellâ-hayır’ edatı, o azgın insanın Rasulüllah’a kötülük için taraftarlarını çağıramayacağına işaret eder. Öyleyse Rasulüllah böyle azgınlara boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde etmeye devam ederek  Allah’a yakınlaşma gayretini sürdürmelidir.[3]

-Hadislerde de Allah’a yaklaşmak aynı fiille anlatılıyor.

Ebû Hureyre’nin rivâyetine göre Peygamber (sav); “Allah (cc) kul için, onun Allah’ı nasıl düşündüğü gibidir. O Allah’ı hatırlarsa, Allah da onu hatırlalar. Kim Allah’a yakın olursa, Allah ona ondan daha yakın olur” diye haber veriyor.[4]

Enes b. Mâlik’in ve Ebû Hureyre’nin naklattiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle dedi: “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana bir kulaç yaklaşırsa Ben ona bir adım yaklaşırım.”[5]

Ebû Hureyre’nin rivâyetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

Ebu Hureyre’nin (ra) Rasûlullah’ın (sav) şöyle dediğini nakletti:

“Yüce Allah buyurdu ki: “Kim benim bir dostuma (velime) düşmanlık ederse, ben ona savaş açmış olurum. Kulum üzerine farz kıldığım şeyden daha çok sevdiğim herhangi birşeyle Bana yakınlık sağlayamaz.

Kulum nafilelerle bana yaklaşmayı sürdürür de sonunda Ben de onu severim. Onu sevdim mi, artık kendisiyle işittiği kulağı, kendisiyle gördüğü gözü, kendisiyle yakaladığı eli, kendisiyle yürüdüğü ayağı (gibi) olurum. Eğer Benden bir şey isteyecek olursa muhakkak veririm. Bana sığınacak olursa, şüphesiz ki Ben de onu korumama alırım...”[6]

Allah’a yakınlık hiç bir zaman mekan açısından düşünülmez. Zira Allah (cc) zamandan ve mekandan münezzehtir. Burada Allah’a yakınlıktan maksat O’nun lutfuna ve keremine, affına ve bağışlamasına, rızasına ve sevgisine yakın olmak, yani layık olmaktır.

Demek ki bir kimsenin Allah'a yakınlığı O’na olan bağlılığı, sevgisi ve kulluğu nisbetindedir.

Mü’min secdede Allah’a yakın olur. Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın.”[7] 

Enes b. Mâlik’in (ra) rivayet ettiğine göre Rasulüllah (sav) Rabbinin şöyle buyurduğunu nakletti: “Kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek geldiği zaman, ben ona koşarak varırım.” [8]

-Sözlük anlamıyla kurban

Bir âyette ‘kurubât’ şeklinde geçen kelime, ibadet anlamındaki (udhiyye, nüsük gibi) kurban’ı değil; yakınlaşmak, yaklaşmaya vesile olan şey anlamında kullanılmıştır.

“Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe inanır.

Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır.

Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tevbe 9:99)

Bazı insanlar kendilerini Allah’a yaklaştırır ümidiyle ara tanrılar icat ederler. Sonra da onlara ilah diye tapınırlar. Halbuki onların hiç bir faydası olmadığı gibi, yarın hesap günü onları yüzüstü bırakacaklar.

“Allah’ı bırakıp O’na yakınlık (kurbânen) sağlamaları için edindikleri ilâhlar kendilerine yardım etseydi ya!? Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular.

Bu, onların yalanı ve uydurmakta oldukları şeydir.” (Ahkaf 46:28)

Bu âyette geçen ‘kurban’ kelimesinin de ‘yaklaştıran’ anlamında kullanıldığını görüyoruz.[9]

“Onlar, “Allah, bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti” dediler.

De ki: “Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?” (Âli İmran 3:183)

“Burada “ateşin bitirdiği bir kurban” -başka bir deyişle, yanık kurbanları kutsal ayinlerin temel bir unsuru kılan Musa Şeriatı'na uymadıkça...”[10]

Kitab-ı Mukaddese göre İsrailoğulları zamanında Allah’ın peygamberi İlya, onlara iki ilâha tapmalarının yanlış olduğunu söyleyerek, peygamberliğinin belgesi olarak kurban adamayı teklif etmişti. Baal putunun elçisi ile birlikte birer boğayı kurban olarak adadılar.  Onun kurbanını gökten inen bir ateş yeyip bitirdi. Karşı tarafın kurbanı kabul edilmedi.[11]

Burada peygemberden mu’cize isteyenlerin tutarsızlığına işaret edilmektedir.

Kur’an’da adı geçmeyen Âdem’in (as) iki oğlunun Allah’a sundukları şey de ‘kurban’ kelimesi ile anlatılıyor. (Mâide 5:27) Burada hem kurban ibadetin ilk örneğini, hem de bu ibadetin arka planındaki hikmeti görüyoruz.

-Tevhidî kurban tasavvuru (nesîke-nüsük);

‘Nüsük’ kelimesi ‘nesike’ kelimesinin çoğuludur ve kimilerine göre kesilen hayvan, kimilerine göre de Allah (cc) için yapılan ibadetler demektir. Nitekim yaptığı ibadetlerle Allah’a yaklaşan kişiye de aynı kökten gelen ‘nâsik’ denilir.[12]

‘Nüsük’ kelimesi Kur’an’da fiil ve isim olarak altı yerde geçmektedir.

Aynı kökten gelen ‘mensek’; özelde ‘haccda kesilen kurban’, genelde ‘hacca özgü ibadetlerin her biri’, ya da ‘bunların yeri ve zamanı’ anlamına gelir.

Bu bağlamda ‘nüsük’ ile hacc ibadetinin bir parçası olan kurban kasdediliyor diyebiliriz.

İslâm öncesi câhiliyye döneminde müşriklerin putlar için kestikleri kurbanlara ‘fera’ veya el-‘ıtr-‘atîre) derlerdi. Kur’an bu kelimenin yerine ‘mensek’ kelimesini ve türevlerini kullanarak yeni bir kavram yapmıştır.[13]

Bununla da câhiliyye kurban anlayışından çok farklı olarak tevhidî kurban tasavvuru oluşturmak istemektedir.[14] 

Allah (cc) kurban kesmeyi iman eden bütün ümmetler için bir ibadet eylemi olarak emretmiştir. Böylece eti yenen hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar diye.

“Ve Biz her ümmet için kurbanı (mensek’i) bir ibadet kıldı ki, bu vesileyle O’nun kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar.

Bakın sizin ilâhınız tek bir İlâh’tır; o halde yelnız O’na teslim olun! Ve (sen de Peygamber); O’na yürekten boyun eğenleri (O’nun rızasıyla) müjdele.” (Hacc 22:34)

Kur'an, eti yenen hayvanlarla ilgili çerçeve çizerken, başka âyetlerle (Mâide 5:3. Bekara 2:173. En'am 6:145. Nahl 16:115) yasaklandığı açıklananların dışında "behîmetu'l-en'am" diye isimlendirilen hayvanların helâl olduğunu bildiriyor. (Mâide 5:2)

Arapça'da ‘behîme’ kelimesi, dört ayaklı hayvanların genel adıdır. ‘En'am’ ise pençeli hayvanlar ile tek tırnaklı hayvanların dışındaki otla beslenip geviş getiren hayvanlardır.

Dolayısıyla, eti yenen hayvanlar kapsamında olduğu hâlde, dört ayaklı olmayan kara hayvanları ile, deniz hayvanları da âyette geçen ‘behîmetu'l-en'am’ kapsamına girmemektedir.

En'am Sûresinin 143 ve 144. âyetleri ile, Nahl Sûresinin 5-8. âyetleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ‘behîmetu'l-en'am’ kavramının, otla beslenip geviş getiren, deve, sığır, davar gibi ehli hayvanları kapsadığı anlaşılmaktadır.

Bu âyette geçen ‘nüsük’ kelimesini pek çok Türkçe meâl kurban olarak, Elmalılı ise ‘ma’bed/ibadet edilen yer’ olarak tercüme etttiler.

Aşağıdaki âyette geçen ‘nüsük’ kelimesi ise ‘kurban’ olarak anlaşılmamıştır.

“Biz her ümmet için uygulayacağı bir ibadet yolu (mensek) verdik. O hâlde, din işinde seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et. Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzerindesin.” (Hacc 22:67)

Buradaki ‘mensek’ kelimesi Türkçe meâllerde; ibadet tarzı, din, şeriat, ibadet yolu ve yöntemi, ibadet şekli şeklinde tercüme edilmiş.

Kur’an hz. İbrahim’in şöyle dua ettiğini haber veriyor:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, nüsük’üm (ibadetlerim), hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Ben böyle yapmakla emrolundum, ben müslümanların ilkiyim.” (En’am 6:162-163)

Buradaki nüsük’ü Kur’an yorumcuları; “yani kurbanım veya haccım”,[15]

“Nüsük yani bilinen kurban ya da haccda ve umrede kesilen kurban”,[16]

“ibadetim ve yaklaşmam, kurbanım, namazım veya haccım”[17] şeklinde açıklamışlar.

Bu âyetteki ‘nüsük’ kelimesini D. Vakfı meâli kurban, Elmalılı, S. Ateş, S. Yıldırım ve diğer pek çok meâl ‘ibadetlerim’ anlamını vermişler.

Mensek kelimesinin çoğulu ‘menâsik’tir. Bu da haccı oluşturan ibadetlerin alemi olmuştur ve ‘hac menâsiki’ şeklinde bilinmektedir.  

Bakara 2:128. âyette geçen ‘mensek-menâsik’ bazılarına göre haccın tavaf, say’, vakfe, cemarât gibi şartları ve alametleri, bazılarına göre kurbandır. Bazılarına göre ise  ‘ibadet yolları’ şeklinde anlaşılmıştır.[18]   

Bekara 2:200. âyette geçen ‘mensek-menâsik’, hacda kesilen kurbandır. Zira mensek kelimesinin fiili kurban kesmeyi anlatır. Kurbanını kesene, yani bu emri ibadet olarak yerine getirene de ‘nâsik’ denir.[19] 

“... Sağlıklı ve emniyette olduğunuzda, hac (vaktin)den önce umre yapan, gücünün elverdiği türden bir kurban kessin; ama kurbana gücü yetmeyen, hac sırasında üç gün ve döndükten sonra yedi gün, yani tam on (gün) oruç tutsun.

Bütün bunlar, Mescid-i Harâm civarında yaşamayanlar içindir...” (Bakara 2:196)

Bu âyette geçen kurbanla (nüsük), kurban bayramında kesilen kurban kastedilmeyip, haccın uygulanma sırasındaki bir noksanlıktan (ihsar’dan) dolayı kesilmesi gereken kurban kastedilmektedir.

Türkçe meâllerin pek çoğunda buradaki nüsük’e kurban anlamı verilmiş.

Bu çeşit kurbanların da hedy kapsamındaki kurbanlardan olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca, Maide 5:2, 95 ve 97 ile, Fetih 48:25. âyetlerinde de ‘hedy’ kurbanından bahsedilmektedir.

Nüsük kelimesi bazı hadislerde de kurban anlamında kullanılıyor. Mesela; kurban bayramında namazdan önce kurban kesenlerin ‘nüsük/kurban kesmediklerini, fakat ev halkı için et temin ettiklerini açıkladı.[20]

-Hedy (hac kurbanı); 

Hedy; deve, sığır ve davar cinsinden Kâbe’ye hediye edilen kurbanlıklara verilen addır. Üç âyette bu anlamda yer almaktadır.

“Allah için haccı ve ömreyi tamamlayın. Eğer (engellenmiş olursanız kolayınıza gelen kurbanı (hedy’i) (gönderin); kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin...” (Bakara 2:196)

“Allah; Ka’be’yi, o saygıdeğer evi, haram ayı, hac kurbanını ve (bu kurbanlara takılı) gerdanlıkları insanlar(ın din ve dünyaları) için ayakta kalma (ve canlanma) sebebi kıldı.

Bunlar, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah’ın bildiğini ve Allah’ın (zaten) her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz içindir.”  (Maide 5:97)

 “Boyunlarında takı olan kurbanlıklar kurbanlık hayvanlara bir atıftır. Böylece hacc ve ona bağlı merasimler, insanın Allah'a teslimiyetinin sembolleri olarak ifade edilmektedirler.[21]

“Onlar, inkâr edenler ve sizi Mescid-i Haram’ı ziyaretten ve (ibadet amacıyla) bekletilen kurbanlıkları yerlerine ulaşmaktan alıkoyanlardır.

Eğer, oradaki henüz tanımadığınız inanmış erkeklerle, inanmış kadınları bilmeyerek ezmeniz ve böylece size bir eziyet gelecek olmasaydı (Allah, Mekke’ye girmenize izin verirdi).

Allah, dilediğini rahmetine koymak için böyle yapmıştır. Eğer, inananlarla inkârcılar birbirinden ayrılmış olsalardı, onlardan inkâr edenleri elem dolu bir azaba uğratırdık.” (Fetih 48:25)

-el-Büdn (iri kurbanlıklar);

‘Büdn’, bir âyette geçiyor.

“Malum (büyük baş) kurbanlara (büdn’e) gelince; Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden (şeâirinden) bir olarak (ibadet) kıldık:

o halde, (ön ayaklarından bir bağlanıp) sıra sıra diz çöktürülen hayvanları (savâffe) kurban ederken Allah’ın ismini anın; nihayet onların yanı yere gelince artık, onlardan siz de yeyin, ihtiyacını belli eden veya belli etmeyenlere de yedirin.

Bu böyledir; zira Biz onları sizin faydanıza âmâde kılmışısızdır, umulur ki şükredersiniz.” (Hacc 22:36)

Yukarıdaki âyette geçen ‘büdn’ ‘bedene’nin çoğuludur. ‘el-bedene’; iri ve semiz kurbanlık develere verilen bir özel isimdir. Ki kurbanlık develer hakkında kullanılırdı.

‘el-Büdn’ kelimesinin sığırlar hakkında kullanılıp kullanılmayacağı tartışılmış. Pek çok âlime göre mükellef eğer kurban edecek bir deve bulamazsa, ya da bulduğu hâlde buna gücü yetmezse, bunun yerine sığır kurban edebilir.

Genel görüşe göre ‘el-büdn’, Kâbe’ye hediye olarak gönderilen kurbanlık develer, ‘el-hedy’ ise, deve ve sığır cinsinden Kâbe’ye hediye olarak gönderilen kurbanlıklardır.

Ancak âyetlerin akışı kurban ibadetinden bahsettiği için, buradaki ‘büdn’ün, kurbanlık hayvanların hepsini veya bilinen kurban ibadetini kasdettiğini söyleyebiliriz.

Bu âyette geçen ‘savaffe’ kelimesi de el-büdn’ün/kurbanlık develerin bir sıfatı olup, sıraya girmiş, sıra sıra dizilmiş, kurban edilmek üzere sıralanmış demektir.

‘el-Büdn’ hadislerde de kurban olarak geçmektedir.

“Kurban olarak bir deve yedi kişi için, bir sığır yedi kişi için yeterlidir…”[22]

        “(Cumanın) ilk saatlerinde mescide giden kişi sanki bir büdn (deve) kurban etmiş gibi gibi olur. İkinci saatte giden ise sanki bir sığır kurban etmiş gibi olur….”[23]

‘Büdne’, yani semiz ve etine dolgun kurbanlık develer, câhiliye araplarının en gözde mallarındandı. Ama ne yazık ki bunları putları, yani kendi uydurdukları tanrıları adına adarlardı/kurban ederlerdi.[24]

Yukarıdaki âyet bu tür kurbanların ve diğerlerinin sadece Allah adına kesilebileceğini, etlerinden ancak üzerlerine Allah’ın adı anılırsa yenilebileceğini (onlar kesilirken –Allahü ekber Allahü ekber Lâilâhe illalah Allahü ekber- denilmesi gerekir), böyle yapmanın da aynı zamanda bir şükür olacağını ortaya koyuyor.

-Zibh olarak kurban

Bunun aslı olan ‘zebeha’ fiili temelde hayvanların boğazını yarmak, ‘zibh’ ise boğazı yarılmış hayvan demektir.

Bu da içindekileri çıkarmak için bir şeyin ağzında, kapağında delik açmak anlamından gelir. Buradan hareketle hayvanların boğazlarının kesilmesi buna benzetilmiştir.

Sel suyunun açtığı yarıklara, çukurlara da bu fiilden gelen ‘mezâbih’ denmiştir.[25]

“Hani Mûsâ kavmine, “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti.” (Bakara 2:67)

“Hani, sizi azabın en kötüsüne uğratan, kadınlarınızı sağ bırakıp, oğullarınızı boğazlayan Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bunda, size Rabbinizden (gelen) büyük bir imtihan vardı.” (Bakara 2:49), yani oğullarınız birbiri ardınca boğazlanıyordu.

İbrahim’in (as) rüyasında oğlunu boğazlıyorken görmesi; “Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.

Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.” (Sâffât 37:106-107)

Buradaki ‘zibh-kurbanı’ ilk dönem tefsircilerinden bir kısmı İbrahim’in (as) oğlu İshâk (as) bir kısmı ise İsmail (as) olarak anladılar. Abdullah b. Abbas’ın şöyle dediği nakledildi: “O (İbrahim’e) fidye olarak verilen İsmail’dir. Yahudiler onun İshâk olduğunu zannettiler, ama yalan söylediler. İbrahim (as) rüyasında oğlu İsmail’i kurban etmeyi gördü.” [26] 

Ali’den (ra), yine Abdullah b. Abbas’tan ve diğer bazılarından gelen görüşlere göre ‘büyük bir zibh’ten-kurbanlıktan’ maksat koçtur. O kurbana ‘azim-büyük’ dendi, zira o hak üzere kurban edildi.[27] 

Büyüklükten maksat onun cismi değil değerinin, şerefinin büyük oluşudur. Zira o kurban olarak hibe edilmişti ve kabul olunmuştu.

Tefsircilerin çoğuna göre bu değerli zibh; koçtu. İlk dönem tefsircilerinden Mücâhid’e göre ise o koyundu.[28]

-İhsâr kurbanı (hedyü’l-ihsâr)

‘İhsâr, hasr‘ kökünden gelir. Bu da sözlükte daraltmak veya sıkıştırmak (Tevbe 9:5de bu anlamda),

ayrıca; âciz olmak, alıkoymak, engellemek[29] demektir.

Bu kökten gelen ‘hâsır‘, engellemek istediği kimsenin kendisine ulaşmasına engel olan demektir.

İhsâr ise; bir hacının Beytullah’tan engellenmesidir. Bu kelime  açık bir engelleme hakkında kullanıldığı gibi gizli bir engelleme hakkında da kullanılır. (Bkz: Bekara 2:196) Cimriliğin göğsü daraltması da bu fiille anlatılıyor. (Nisâ 4:90)[30]

Terim olarak ihsâr; hac veya umre yapmak üzere ihrama girdikten sonra, herhangi bir sebeple tavaf ve vakfe yapma imkânının ortadan kalkması demektir.

İhsâr, bir çeşit hac hatası sayıldığından bunu telâfi için kurban kesilerek ihramdan çıkılması gerekir. Buna “ihsar kurbanı (hedyü’l-ihsâr)“ denir.

Bir âyette hac ve umreye başladığı hâlde bunden engelenen hacıların kurban göndermesi emrediyor.

“Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kurbanı gönderin.

Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.

İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir.

Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser.

Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar.

Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir.

Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin.“ (Bekara 2:196)

Dolaysıyla fakihlere göre ihsâr; “hac veya umrenin rükünlerini ifa etmekten engellenme”dir.  Alıkonulan, engellenen hacıya da ‘muhsar‘ denilir.

İhsâr sebebiyle hacc menâsikini yapamayan hacı bunun kazası olarak fâkihlerin çoğunluğuna göre ihramdan çıkma niyetiyle kurban keserek, bazılarına göre de ayrıca tıraş olarak ihramdan çıkar.

Yine bazı fâkihlere göre yalnızca ihramdan çıkma niyeti yeterli olup kurban kesmek sünnettir. Umre ya da ifrad veya kıran haccı için ihrama giren, ama engellenen hacı bir ihsâr kurbanı keser.[31] 

Abdullah b. Abbas’ın (ra) şöyle dediği rivâyet edilmiş: "Rasûlullah Hudeybiye umresinde Kâ'be'yi ziyaretten alıkondu. Rasûlüllah da başını tıraş etti, ..., kurbanını kesti, nihayet ertesi yıl umre yaptı."[32]

"Kurban, yerine ulaşmadan başınızı tıraş etmeyin" (Bekara 2:196) âyeti de bu sıraya işaret etmektedir.

-Akîka kurbanı

Bu kurban çeşidi Kur’an’da değil hadislerde yer almaktadır.

Yeni doğan çocuğun başındaki saça Arapça’da ‘akîka’ denir.

Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun saçı tıraş edildiği için kurbana da ‘akîka’ adı verilmiştir. İslâm öncesi dönemde Araplar arasında akîka kurbanı kesmek âdetti.[33]

Yeni doğan çocuğa şükür amacıyla kesilen kurbana da başındaki saçın adından esinlenerek ‘akîka kurbanı’ adı verildi.[34]

Abdullah b. Abbas’ın naklettiğine göre Rasûlüllah (sav) torunları Hasan ve Hüseyin için ayrı ayrı akîka kurbanı kesmiştir.[35]

 Selman b. Âmir Rasûlüllah’ın şöyle dediği nakletti: “Her çocuk (doğumunun) yedinci gününde kendisi için kesilecek akîka kurbanı karşılığında bir rehine gibidir. Akîka kurbanı kesildikten sonra çocuğun başı tıraş edilir ve ona isim verilir.”[36]  

Ümmü Kurz şöyle demiş: “Ben, Rasulüllah’ın “erkek çocuk için birbirine benzer iki koyun, kız çocuğu için bir koyun (kesilir)” dediğini duydum.”[37]

Âişe’den (r.anhâ) gelen rivâyette; bunu “Rasûlüllah (sav) bize emretti” deniyor.[38]

Rasûlüllah (sav) câhiliye döneminde yalnız erkek çocukları için kesilen akîka kurbanını kız çocuklarına da teşmil etmiş, ayrıca “ana babaya karşı gelmek” anlamındaki ‘ukûk‘ ile aynı kökten gelen akîka kelimesinden hoşlanmadığını belirterek şükür için kesilen bu kurbana “itaat ve ibadet” anlamına gelen ‘nüsük‘ kökünden türetilmiş ‘nesîke‘ demeyi tercih etmiştir.

Amr b. Şuayb babası kanalıyla dedesinden rivâyetine göre Rasûlüllah’a ‘akîka’ hakkında soruldu. O da şöyle dedi: “Allah ukûk kelimesi sevmez, sanki O’nun kerih gördüğü bir isimdir. Kimin bir çocuğu olursa, isterse oğlan için iki, kız için bir kurban (nesîke) kesebilir...”[39]

Bazı hadislerde akîka kelimesi geçiyor. Bunun sebebi muhataplara bildikleri kelimelerle hitap etme amacına bağlanarak ‘akîka‘ demenin de câiz olduğu söylenmiş.[40]

İslâm çocuğun başına kan sürülmesini yasakladı. Bu câhiliyye  âdetiyle ilgili şöyle bir rivâyet var: “Abdullah b. Büreyde babasının şöyle dediğini nakletti: “Biz câhiliyye döneminde bir oğlan çocuğumuz olduğu zaman onun için bir koyun keser, kanını da çocuğun başına sürerdik. İslâm gelince (oğlan çocuğu ) için koyun kurban eder, başını traş eder ve zağferan sürmeye başladık.”[41]

Akîka kurbanı, çocuğun doğduğu günden buluğ çağına kadar kesilebilirse de doğumunun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi ve saçı ağırlığında altın veya değeri miktarınca sadaka verilmesi müstehaptır.[42]

Konuyla ilgili hadislerin farklı rivâyetleri sebebiyle akîka kurbanının dinî hükmü üzerinde fâkihler arasında söz birliği yoktur. Malikîlere, Hanbelîlere ve Şafiîlere göre sünnet, Zâhirîlere göre vâcip, Hanefîlere göre ise mübah veya mendptur.[43]

        Hüseyin K. Ece

        27.04.2024

Zaandam

 

[1] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 601

[2] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1280

[3] Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 5/600

[4] Buhârî, Tevhid/15 no: 7405, 7536-7537. Müslim, Zikr/1(2) no: 6805

[5] Buhârî, Tevhid/15 50 no: 7405, 7536. Müslim, Tevbe/1 no: 6952

[6] Buhârî, Rikâk/38 no: 6502

[7] Müslim, Salât/42(215 no: 1083. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Salât/147-148 no: 875. Nesâî, Tatbîk/78 no: 1138

[8] uhârî, Tevhîd/15 no: 4705, Tevhid/50 no: 7536-7537, . Ayrıca bkz: Müslim, Zikir/1(2-3, 20-22) no: 6805-6806 ve 6830-6832, Tevbe/1 no: 6952. Tirmizî, Daavât/131 no: 3603. İbni Mâce, Edeb/58 no: 3821-3822

[9] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 601

[10] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/128

[11] Tevrat, 1.Krallar 18/20-40

[12] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1264

[13] Nesâî, el-F. Ve Atîrah/1 no: 4227-4229

[14] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/648

[15] Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 1/381. Kurtubî, el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1264. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 545.

[16] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 5/421. Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, 2/146

[17] Zemahşerî, el-Keşşâf, 2/81

[18] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/603-605

[19] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân 2/307

[20] Müslim, Edâhi/1(7) no: 5073. Ayrıca Bkz: Müslim, Edâhi/1(5-6) no: 5070-5072

[21] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/215

[22] Müslim, Hac/17, 62(138, 351) no: 2940, 3186. Bir benzeri: Ebu Dâvud, Dahaya/6 no: 2807-2809. Tirmizî, Hac/66 no: 904-905, Edâhî/8 1501-1502. İbni Mâce, Edahî/5 no: 3131-3132. Darimî, Edahî/5 no: 1961. Muvatta, Dahâya/9

[23] Buharî, Cumua/4 no: 881. Müslim, Cumua/1(10) no: 1964

[24] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1948

[25] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 257

[26] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 10/510-514

[27] Taberî. İbni Cerir, Câmiu’l-Beyân, 10/515-517

[28] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2608. Ayrıca bkz: Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/53-54

[29] Öğüt, S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 21/548

[30] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s:172

[31] Öğüt, S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 21/548

[32] Buhârî, Muhsâr/1 no: 1809

[33] Atar, F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/263

[34] Güç, A. TDV İslâm Ansiklopedisi, 26/433

[35] Ebû Dâvûd, Dahâyâ/21 no: 2841. Nesâî, Akîka/3 no: 4218, Akîka/4 no: 4226

[36] Ebû Dâvûd, Edâhî/20-21 no: 2837-2838. Tirmizî, Edâhî/21 no: 1522 Hasen-sahih kaydıyla. Nesâî, Akîka/3 no: 4217, 2419. İbni Mâce, Zebâih/1 no: 3164, Aynı rivâyet Semura’dan (ra); Bkz: İbni Mâce, Zebâih/1 no: 3165

[37] İbni Mâce, Zebâih/1 no: 3162. Nesâî, Akîka/3 no: 4220-4224

[38] İbni Mâce, Zebâih/1 no: 3163

[39] Ebû Dâvûd, Edâhî/20-21 no: 2842. Ahmed B. Hanbel, 2/182. Muvatta, Akîka/1. Nesâî, Akika/1 no: 4217

[40] Atar, F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/263

[41] Ebû Dâvûd, Edahî/20-21 no: 2843. Bir Benzeri: İbni Mâce, Zebâih/1 no: 3166)

[42] İbni Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, 3/14-16

[43] Atar, F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/263