Kur’an’da bir kaç âyette Vahy’in veya son Elçinin davetine karşı çıkanların “bu senin dediklerin esâtîrul-evvelîn’dir-eskilerin söylentileri-masallarıdır” dediklerini anlatılıyor. İnkârcılar bunu inkârlarına bir bahâne olarak kullandılar, kullanırlar. Böylece Vahyin çağrısını ve dediklerini de masallara-söylentilere benzetip karşı çıkarlar.

Şüphesiz bu tavır, Vahyin getirdiği sağlam delillere, gerçek haberlere karşı fikri/tezi, görüşü, sağlam bilgisi olmayanların ucuz itirazlarıdır. Ya da dayanaksız iftiralardır.

Üstelik kendi üzerinde oldukları yol, iddiaları, dayandıkları temeller, din edindikleri şeyler tam da Hakikaete karşı çıkarken kullandıklarını gerekçenin ta kendisidir:

“Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, «Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız» dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 2:170. Ayrıca bkz: Mâide 5:104. Yûnus 10:78. Lukman 31:21. Zuhruf 43:22-23)

-Esâtır ne demektir?

Bunun aslı “setara” fiilidir ki, yazı, hat yazmak demektir.

Araplar; “satara fülânun keza” sözüyle “falanca kişi şöyle bir şeyi satır satır yazdı” derler. Kur’an’da bir âyette geçiyor. (Bkz: Kalem 68/1-2)

Dizi anlamında ‘satr’un çoğulu ıstâr, ıstar’ın veya ustûre’nin çoğulu da esâtır’dır. Bu da efsâne, hurâfe, bâtıl, uydurulmuş sözler, şeyler demektir. Ya da düzensiz bir şekilde söylenen sözler... Araplar; “etânâ bi’l-esâtır-Birisi bize uydurmalarla geldi” derler.[1] 

“Esâtîr kelimesinin tekili olan ustûre, Arapça’da daha çok eğlence ve şenliklerde hoşça vakit geçirmek için anlatılan, eski dönemlere ait abartılı veya asılsız hikâyeler, masallar için kullanılırdı. Müşrikler Kur’an’ın inanılırlığına gölge düşürmek için sık sık onun “eskilerin masalları” olduğunu ileri sürerlerdi.”[2]

Elmalılı’ya göre; ‘esâtir; ustur, ustûre, estir’in veya estire’nin çoğuludur. Ya da ustur’un çoğulu estâr, estâr’ın çoğulu da esâtîr… Bazıları bunu öncekilerin yazdığı şeyler, bazıları ise hurâfeler, bâtıl, uydurma, saçma, masal şeyler demişler.

Esâtîru’l-evvelin; saçma sapan şeyler olduğu için değil Rüstem, İsfendiyar hikâyeleri gibi faydasız sözler olduğu için denilmiş.

Esâtîrin bugünkü anlamıyla tarihler, önceki zaman olarak anlaşılması da mümkün...[3]

-Esâtîru’l-evvelîn Kur’an’da nasıl geçiyor?

Kur’an’da “esâtirul-evvvelîn” deyimi dokuz defa yer alıyor.

Bunların sekiz tanesinin Mekkî sûrelerde yer alması dikkat çekici... Zira Mekkî sûreler genelde inanç konularından, -özellikle Allah ve âhirete imandan-, vahiyden, geçmiş kavimlerin olaylarından, müşriklerin vahye karşı tavırlarından, onlara verilen cevaplardan bahseder.

Vahiyden yüz çeviren, karşı çıkan, hatta Kur’an’ın davetiyle çeşitli araç ve yöntemlerle mücadele eden müşrikler, kafirler, -özelde Peygamber dönemindeki müşrikler- Kur’an’ın dedikleri hakkında; “bunlar eskilerin söylentileri, masalları” dedikleri, onun vahiy değil, Muhammed’in uydurduğu düzme şeyler olduğunu iddia ettiler, ederler.

Bu öteden beri Hak davete karşı çıkan, aklını kullanmayanların, âyetlere kör ve sağır olanların genel tavrıdır. Ancak bu tavrın kendileri hakkında kötü bir şey olduğunu, masal dedikleri vahiy sözlerinin günün birinde gerçekleşeceğini akletmezler.

Kur’an bunu iddia edenlerden örnekler verip iddialarını reddediyor. Zira vahyin hakikatlerine masalımsı şeyler (mitos) diyenlerin aslında kendilerinin masalımsı, uydurma, atalardan kalma aslı olmayan uydurma şeylere tabi olduklarını söylüyor. Bu red ile onları bir anlamda hakikat bilgisine (sağlam dayanağı olan logosa) davet ediyor.

Türkçe mealler bunu; öncekilerin masalları, eskilerin masalları, evvelkilerin masalları, eskilerin efsâneleri, geçmişin masalları, eski çağların/zamanların masalları, öncekilerin hikâyeleri, eskilerin uydurmaları şeklinde çevirmişler.

-Allah’ın âyetlerine “masalımsı şeyler” diyen inkârcılar

‘Esâtîrul-evvvelîn’ ifadesi nüzûl sırasına göre ilk defa Kalem Sûresinde, müşriklerin elebaşlarına ait bir tepki ve iftira olarak yer alıyor.

Yerli yersiz yemin eden, sürekli kusur ve açık arayan, müzevirci, iyilikleri engelleyen, kaba, günaha dadanmış tiplerin; “... âyetlerimiz okunduğu zaman o, ”Öncekilerin masalları (esâtîrul-evvvelîn)” der(ler).” (Kalem 68:10-15)

Onlar Allah’ın âyetlerini duydukları zaman alay etmek, yalanlamak, Allah katından gelmediğini iddia etmek için böyle derler.[4]

Peygamber zamanındaki müşriklerin elebaşları hakkında inen bu âyetler[5] onların genel karakterinin özeti gibidir: Hakkı küçümsemek, kibir ve aldanış, yalan ve hurefelere (mitosa) inanmak…

İnkâr edenler; “Bu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

“(Bu Kur’an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsânelerdir (esâtîrul-evvvelîn). Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler.” (Furkan 25:4-5)

 İnkârcılardan Vahyin ilk muhatapları ve benzerleri Kur’an hakkında  gerçek olmayan, temamen asılsız (yalan) iddiada bulundular, bulunurlar.

Mekkeli müşrikler Kur’an’ın davet ettiği ölçülerin öteden beri devam edip gelen düzenleri/hayat tarzları için tehlikeli gördüklerinden, İslâmî davetin etkisini azaltmak için her çareye başvurdular. Bu çarelerden biri de Rasûlüllah’ın birilerinden yardım alarak “Kur’an’ı kendisi uydurdu” iddiasıydı. Onlara göre onun dedikleri eskilerin söylentileridir.

Şüphesiz bu iddia Kur’an’ın davetinden yüz çeviren, atalarının yanlış yoluna veya kendi nefislerinin hevâsı (kuruntusuna) uyanların ağızlarında geveledikleri yalanlardır, temelsiz iddialardır. (Bkz: Nahl 16/103)

-Öldükten sonra dirilme hakikatine de “eskilerin söylentileri” diyenler

Kur’an ısrarlı bir şekilde dünya hayatının bir gün sona ereceğini, kıyâmetin yani yeniden dirilişin ve âhiret hayatının olacağını söylüyor. Özellikle Mekke döneminde inen sûrelerde bu vurgunun daha yoğun olduğunu görüyoruz.

Buna rağmen müşrikler, onu ve onu tebliğ eden Elçi’yi yalanlamak üzere öldükten sonra dirilmenin “eskilerin söylentisi” olduğunu ileri sürdüler. Atalarının da buna benzer söylentilere, tehditlere muhatap olduklarını ifade ettiler.

“İnkâr edenler dediler ki: “Biz ve babalarımız toprak olmuş iken mi, gerçekten bizler mi (diriltilip) çıkarılacağız?”

“Andolsun, bizler de bizden önce babalarımız da bununla tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından (esâtiru’l-evvvelîn) başka bir şey değildir.” (Neml 27:67-68. Ayrıca bkz: Mü’minûn 23:81-83)

Müşriklere göre, bu vaid (korkutma) öncekilerin satırlara yazdıkları yalanlardan başka bir şey değildir. Öyleki bunu isbat edemediler ama anlatıp duruyorlar” dediler.[6]

Hakkı inkâr edenlerin öteden beri karşı tavrı böyledir.

Anlaşılıyor ki, önceki peygamberler de muhataplarından benzer tavırlar gördüler. Onların kavimleri de âhireti ve orada olacak hesabı inkâr ettiler.

Demek ki hakikate karşı çıkmak, hakikate çağrı yapanlara cephe almak öteden beri yalan veya aslı olmayan uydurma şeyleri (mitosları) din edinenlerin âdeti imiş. (Mitos; “mitolojinin hayâli olay örgüsü”, logos ise; “gerçeğe dayanan söz” anlamını karşılar)

Bir gerçeği olmayan uydurmaları ve atalarından tevârüs eden şeyleri tutarlı olup olmadıklarına bakmadan din edinenlerin Vahyin haber verdiklerine; “önckilerden gelen söylentiler” diye karşı çıkmaları oldukça garip…

-Allah’ın azap va’dini “eskilerin masalları” diye hafife alanlar

Kişinin ana babasına iyilikle muamele, onlara dua etmesi Allah’ın emri ve hoşnut olacağı bir şeydir. Böyle yapmak sâlih ameldir ve bunun ödülü, yapılanlardan daha güzel karşılıkla Cennettir.

Lakin insanlar arasında öylesi de vardır ki; “iman et, Rabbine kulluk yap” diyen anne ve babasına;

“Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye, onlar Allah’a sığınarak, “Yazıklar olsun sana! İman et, Allah’ın va’di gerçektir” diyorlar,

o da, “Bu, eskilerin masallarından (esâtîrul-evvvelîn’den) başka bir şey değildir” diyordu.”  (Ahkaf 46:17)

Burada iyi niyetli bir ebeveynin çocuklarının müslüman olmasını istemeleri ve çocuğun buna tepkisi anlatılıyor. Elbette bu tavır, Kur’an’ın vahyinden beri bu şekilde olumsuz tepki veren çocukların/kişilerin tavrıdır.

İnkârında bayağı cesaretli olan bir çocuk anne-babasına; “siz beni yeniden dirilmekle, dirildikten sonra hesaba çekilmekle mi tehdit ediyorsunuz? Halbuki bizden önce bunu iddia eden pek çok nesiller geçti ama bu dediğiniz olmadı. Dediğiniz gibi ben öldükten sonra dirileceksem, benden önce gelip geçenleri dirilmeleri gerçekleşirdi.”[7]

Anne-baba bu tepki karşısında belli ki üzülüyorlar, âdeta feryat edercesine; “sana yazıklar olsun, iman et (hakikati bul), Allah’ın va’di haktır” deseler de inkârında direnen çocuk onları yine yalanlayarak; “Allah’ın va’di dediğiniz şey, aslı olmayan yazılan/söylenen söylentiler, iddialardır” der.[8]

Kimileri de “biz tarihten beri öldükten sonra dirilip bize mezarda/âhirette olanları haber veren birini de görmedik” derler. İnkârlarında direnirler, âhirete iman edenlerle de alay ederler.

Bunlara Kur’an diliyle “veyl-size yazıklar olsun” demek revâdır.

Her ne kadar kaynaklarda bazı âyetlerin iniş sebebi olarak bazı rivâyetler yer olsa da; –sahih olup olmadıkları bir tarafa- âyetlerin yanlış anlaşılmasına, hükümlerinin, haberlerinin, verdikleri dersin daraltılmasına yol açabilir. Belki hangi olay ve kişi hakkında indiği merak edilebilir. Lâkin nüzûl sebebine takılmamak gerekir. Aksi hâlde âyetin yalnızca hakkında indiği kişi veya olayla ilgili olduğu zannedilebilir.

Takip eden âyette şöyle buyuruluyor:

“İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.” (Ahkaf 46:18. Bir benzeri: Hûd 11:119)

Yani böyleleri hakkında da Allah’ın yasası (sünnetullah) devreye girer.

 

-Her türlü mucizeyi (âyeti) görseler de, duysalar da “bunlar öncekilerin masallarıdır” diyenler

Muhammed (sav) elçilik görevine başlayınca müşriklerin itirazlarıyla sözlü ve fiilî eziyetleriyle karşılaştı. Müşrikler İslâmî davete engel olmak için hafiften ağıra doğru farklı yöntemler kullandılar. Alay etmekle başlayan bu engelleme çabaları müslümanları Mekke’den tehcire kadar uzadı.

Onların Vahye karşı mücadele araçlarından biri de Kur’an’a ve onun dediklerine “öncekilerin uydurduğu masallar” suçlamasını yapmalarıdır.

Âyetler İslâm’a düşmanlık edenlerin tavırlarına ve bunun doğuracağı sonuçları haber veriyor:

“İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü âyeti (mu’cizeyi)  görseler de onlara inanmazlar.

Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından (esâtîrul-evvvelîn’den) başka bir şey değil” derler.

Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.” (En’am 6:25-26)

Allah (cc) kendisine bir takım putları ve heykelleri eş tutan müşriklerin kalplerinin üzerine perde, engel koyar. Bundan dolayı da Kur’an’ı işitseler bile anlamazlar. Halbuki her âyet (kanıt), delile itibar edenlere göre Allah’ın birliğinin, Muhammed’in (sav) doğru söylediğinin ve nübüvvetinin belgesidir. Lâkin inatçı müşrikler ve inkârcılar bu gerçeği tasdik ve ikrar etmezler.

Hatta Peygamber’e gelen vahiy hakikatın ta kendisi olmasına rağmen onunla tartışmaya kalkışırlar. Allah’ın âyetleriyle mücadele ederler, onun gerçek olduğunu kabul etmezler. Üstelik Allah’ın bu sağlam belgelerini işittikleri zaman; “bunlar eski kavimlerin söylentileridir” derler.[9]

Demek ki o zaman müşriklerin bazıları Kur’an’ı dinliyorlardı. Ama onun ne dediğini öğrenmek, sonra da samimiyetle inanmak veya hükümleriyle amel etmek için değil, eksiğini bulmak, alay etmek veya karşı çıkmak için dinledikleri anlaşılıyor.

İçinde yetiştikleri ortam, yapmaya alıştıkları, kendilerinin normal gördüğü ama aslında yanlış, çirkin ve zararlı bir takım davranışlar, şirk, hurâfe, bâtıl gibi inançlar sebebiyle iç dünyaları kirlenmiş idi. İç dünyasının kirlenmesi demek, temiz fıtratın kirlenmesi, ya da fıtratın gereğinin yapılmaması demektir. Temiz fıtrata uymayan işler yapanlar doğruyu yanlıştan, hakkı sapıklıktan, faydalıyı zararlıdan, hakikati yalandan ayıramazlar.

Âyette bunu Allah (cc) kendisine nisbet ediyor ve “kalpleri üzerine perde, kulaklarına ağırlık koyarız” şeklinde ifade ediyor. Demek ki Kur’an’ı duyduğu hâlde ona hasımlık edenlerin hidâyete gelme ihtimali yoktur. Kalplerine perde, kulaklarına ağırlık konulmasını hak ederler. Bu sonuç kendi tercihlerinin karşılığıdır.

Böyleleri bir de vahyin ve muhterem Elçi’nin haber verdiklerine, uyarılarına “eskilerin söylemi, uydurması, iddiaları...” diye küçümserler. Bunlar kendileri bilerek Kur’an’dan uzaklaşırlar. Bununla da kalmazlar başkalarını da uzaklaştırırlar. (Dâll-mudıl-kendileri saparlar başkalarını da saptırırlar- gibi)  Bunun için de çok çaba gösterirler. Ellerindeki imkanları kullanırlar.

O zamanki Mekkeli müşriklerin elebaşları olan Ebu Cehil, Utbe b. Rebia, Ebu Sufyan. Şeybe b. Rebia, Velid b. Muğire. Nadr b. Hâris bir gün gelip Peygamber’den Kur’an dinlemişler. Sonra da Mekkelilere acem hikâyelerini ustalıkla anlatan Nadr b. Hâris’e bu konudaki fikrini sormuşlar. O da;

“Muhammed’in dediklerinden bir şey anlamıyorum, sadece dudaklarının kıpırdadığını görüyorum. Söyledikleri benim size geçmiş kavimlerle ilgili anlattığım masallardan, söylentilerden başka bir şey değil” demiş.[10]

Mekkeli müşrikler Rasulüllah’ın (sav) davetinin etkisini azaltmak için çeşitli yollara başvudular ama başarılı olamadılar. Bunun üzerine  müşriklerden Nadr b. Hâris, “siz, aranızda emin olarak bilinen birine ‘mecnun, sihirbâz’ diyerek ona olan ilgiyi azaltmaya çalışıyorsunuz. Buna kimse inanmaz. Bakın ben onunla nasıl baş edeceğim” demiş. Bu adam bazen ticaret için Irak’a giderdi. O bu yolculuklarında acemlerin, Hire halkının masallarını ve onların aralarında dolaşan rivâyetleri öğrenirmiş.[11]

Sonra da onları Kur’an’ı dinlemeye gidenlerin yolları üzerine oturur, onlara bu masal ve efsâneleri anlatır, dikkatlerini anlattığı şeylere çekerek onların Kur’an’a yönelmelerinin önüne geçmeye çalışırmış. 

Şöyle dermiş: “Muhammed size Âd kavminin, Semud kavminin hikâyelerini anlatıyor, ben ise size Rüstem’in, İsfendiyar’ın öykülerini anlatıyorum. Ben O’ndan daha iyi bir hikâye anlatıcıyım. Benim anlattıklarım, Muhammed’in sizi davet ettiği şeyden daha hayırlıdır.”

Bazı kaynakların anlattığına göre aynı adam, bir kimsenin Peygamberimizin etkisine girdiğini duyunca, satın aldığı şarkıcı bir cariyeyi şöyle diyerek ona musallat ederdi: “Ona yedir, içir ve şarkılarınla onu oyala ki başka tarafa ilgisi kalmasın.”[12]

-Kur’an vahyine “eskilerin efsâneleri” diyenler

Kimse yaptıklarının gizli veya yanına kâr kaldığını sanmasın. Allah (cc), herkesin gizlediğini de, açığa vurduğunu da bilir. Üstelik O, hakkı olmadığı hâlde büyüklük taslayanları hiç sevmez.

 Vahiy sürecinde insanlara (ya da günümüzde); “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin masalları (esâtîrul-evvvelîn)” dediler.

“Böylece kıyâmet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.” (Nahl 16:24-25)

Arap müşrikleri Peygamberin veya mü’minlerin yanına uğradıkları zaman gelen vahiyler hakkında böyle derlerdi. Yani kendi bâtıl zanlarına göre “yalan ve kandırmaca” olsun diye başkasına yazdırdıkları, anlattıkları şeyler…[13]

“Türkçe’ye genelde ‘masallar’ diye çevrilen ‘esâtîr’ kelimesinin tekili olan ‘ustûre’nin, “eskilerin, kafalarına göre yazdıkları, düzüp koştukları şeyler” demek olduğunu hatırlayalım. Kaynakların haber verdiğine göre putperestlerden  bazıları Rasûlüllah’ın yanına gitmek isteyenlerin önüne geçer, “Senin ondan duyacakların eskilerin masalları!” diyerek[14] onları geri çevirmeye çalışırlardı.

Hakikatin insanlara ulaşmasına engel olanlar saptırdıkları kimselerin günahlarından da bir pay yüklenirler. Hesap günü bunun karşılığını elbette alacaklar. (Bkz: Nisâ  4:85)

Uzun bir hadis rivâyetinin bir bölümü şöyle:

“...Kim İslâmda ‘hasene bir sünnet-iyi bir çığır’ yaparsa-başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik olmaz.

Kim de İslâmda ‘seyyie bir sünnet-kötü bir çığır’ başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk başlatana günah yazılır. Buna karşı o kötülüğü yapanların günahlarında bir noksanlık olmaz.”[15]

Şüphesiz bu, Peygamber dönemindenki azgın inkârcılar için değil, benzer davranış sergileyen, Kur’an’a eskilerden gelen masal, söylenti, Muhammedin uydurması diyen bütün hakikat düşmanları için geçerli ilâhi bir uyarıdır.[16]

-Vahye “eskilerin söylemi deyip biz de bunun gibisini söyleriz” diyenler

“Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz.

Bu, eskilerin masallarından (esâtîrul-evvvelîn’den) başka bir şey değildir” dediler.” (Enfâl 8:31)

“Bu âyette Kureyş müşriklerinin Kur’an'ın mesajıyla boy ölçüşebilecek şiirsel bir mesaj ortaya koyabilecekleri yolunda sık sık söyledikleri, ama hiç bir zaman gerçekleşmeyen iddialarını dile getiriyor. Bu, en geniş anlamıyla çoğu inkârcının Vahye karşı benimsediği genel tutumun da bir ifadesidir.”[17]

Buna karşın Kur’an bu iddiayi ileri süren müşriklere ve günümüzdekilerine defalarca meydan okudu, okuyor. (Bkz: Bekara 2:23)

Yani “onu Muhammed uydurdu, bir yerden alıp yazdırıyor” diyorsanız, “siz de onun gibi bir insansınız. Hatta birileri tahsilli... Hadi buyurun ortaya Kur’an’ın benzeri bir kitap koyun.” Yapamadılar, yapamazlar.

Ancak pişkinliğin sınırı yok. “Yapmak isteseydik, yapardık” dediler, derler. Bir kısmı da duydukları masallarla Kur’an’ı kıyas ederek ona da eskilerin söylentisi, masalları dediler, derler.

Ancak tarihen sabittir ki onların ve ötekilerin masalları silindi gitti. Kur’an ise vahyedildiği gibi, hakikat olduğu gibi duruyor.[18] Kur’an’a karşı hile kurmaya kalkışanlar; “Biz bu Kur’an’ı bir dağ üzerine indirseydik, onu darmadağın olmuş görürdün…” (Haşr 59:21) gereğince Kur’an okunduğu zaman “tamam tamam, işittik, dileseydik biz de aynısını söylerdik, bu (Kur’an) eskilerin söylentilerine benzer bir şey” şeklinde ileri geri konuşurlar. Bu masal söylemi konusunda Mekkeli müşriklerin akıl hocaları Nadr b. Hâris’ten etkilenlendikleri belli...

Aradan asırlar geçti. Ne o zaman bu iddiayı ileri sürenler, ne sonradan Kur’an sıradan bir kitap, Muhammed’in eseri gözüyle bakanlar onun bir benzerini yazamadılar. Ona karşı çeşitli hilelere başvurdular, onunla ve mesaji ile mücadele ettiler, etkisini azaltmaya çalıştılar, anlaşılmasının , hayata müdahele etmesinin önüne farklı engeller çıkardılar. Ama bu çabalarında başarılı olamadılar.[19]

Âhireti yalanlayanlar Kur’an’ı duydukları zaman aynı şeyi söylerler.

“O Gün (âhirette) inkârcıları vay hâline; Onlar Hesap Gününü yalanlıyorlar. Halbuki onu ancak haddi aşan günahkârlar yalanlar.

Böyle birine âyetlerimiz okununca; “eskilerin masalları (esâtîrul-evvvelîn)” der.” (Mutaffifin 83/10-13)

Böyleleri hayatlarına âhiret inancını sokmazlar ki, dilediklerini, canlarının istediğini yapabilsinler. Zira âhirete iman etmek sorumluluk ve ürperti getirir. Çoğu zaman kişiyi frenler, her istediğini yapmaması gerektiğini hatırlatır.

Allah’ı ve âhiret gününü yalanlayanlar Kur’an’ın Allah’tan gelen bir vahiy olduğunu kabul ederler mi? Ya da vahyi kabul etmeyenler âlemlerin rabbi Allah’a ve âhirete, oradaki hesaba inanırlar mı?

Bu inkârda ileri gidenler ya da inat edenler, Kur’an’ı dinleseler de, onun sebep olacağı etkiyi büyüye benzetirler.

“Sana, kağıt üzerinde yazılmış bir kitap indirseydik ve ona elleriyle dokunsalardı o inkâr edenler yine; “bu açık bir sihirden başka bir şey değildir” derlerdi.” (En’am 6:7)

Allah’tan gelen hakikati inkâr etmek için onların her zaman temelsiz bahâneleri olur.

-Adğâsü ehlâm-Karışık rüyalar

Vahiy sürecinde müşrikler Kur’an’a karşı olumsuz tavırlarını “o eskilerin söylentileridir” demekle kalmadılar, “onun Allah’tan gelmediğini, bazı anlamsız, karışık rüya gibi olduğunu” iddia ederek de gösterdiler.

İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Gözünü, kulağını, yüreğini, vicdanını ve idrakini vahye/ilâhi çağrıya karşı kapatan kimse açık delil, belge, hatta mu’cize (âyet) görse bile, inanmamak için yine bahâne uydurur.

Kendi yanlışında saplantılı, fanatik biri kolay kolay kör inadından vazgeçmez. Onların kulaklarında kendilerinin sebep olduğu hakkı duymalarına engel olan görünmez ağırlık vardır. (Bkz: En’âm  6:25. İsrâ  17:46. Lukman 31:7)

Bunun aslı ‘da-ğa-se’ fiilidir. Bu da sözü karıştırmak, bir şeyi birbirine karıştırmak, rüyayı karışık yorumlamak, demet yapmak demektir.

‘Bu fiilden gelen ‘dığs’, yaşı kurusu birbirine karışmış çeşitli bitkilerden meydana gelen ot demeti demektir. Kur’an’da bir âyette geçiyor. (Bkz: Sâd 38:44)

‘Dığs, çoğulu adğas’; gerçek olmayan karışık iş ve haber, kendisinde hayır olmayan şey,

‘adğâsü-ehlâm’; karışık olduğu için yorumu ve te’vili zor rüyalar, karmakarışık düşler demektir. “Senin rüyan karışık, açık değil, yorumu zor” denilir.[20]

‘Ahlâm’ın kök fiili ‘ha-le-me’, uykusunda düş gördü demektir.

Bu kökten gelen ‘hilm’, yumuşak olmak, düşünerek, teenni ile hareket etmek, aklı başında davranmak,

‘ilhâm’ ise, bir nevi düş görmek, insanın içine doğan, aklına gelen beklenmedik fikir demektir.

Bu fiilin masdarı olan ‘hulm’ rüya, düş anlamında, çoğulu ‘ehlâm’dır.[21]  

Bu da uyku hâlinde görülen ama dış dünyada herhangi bir gerçeğe işaret etmeyen düşe benzer şeylerdir. Bir gerçeğe işaret etmedikleri için de yorumu yoktur denilebilir.  

Buna göre ‘edğasu ehlâm’ karışık ot demetine benzeyen  karışık rüya, evham, hayâl ürünü düşler demektir.[22]

Bu terkip Kur’an’da iki âyette geçiyor. Birincisi:

Yusuf (as) zindanda iken (kimbilir kaç sene sonra) ülkenin kralı (hükümdarı) yedi cılız ineğin yedi semiz ineği, yedi kuru başağın da yedi yeşil başağı yediğini gördü. Muhtemel ki kral bu rüyasından dolayı dehşete kapılmıştır. Ama bunu önemsediği içindir ki; “Ey ileri gelenler, eğer rüya yorumunu biliyorsanız, şu benim rüyamı yorumlayınız” dedi.

Bunu dedikten sonra belli ki rüyasını onlara anlattı. Bu ileri gelenler dediği kişiler belki de ülkenin en iyi yorumcuları olmalı. Bunun üzerine;

“(Onlar) dediler ki: Bunlar karmakarışık düşlerdir (adğasü ahlâm’dır). Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz.” (Yûsuf 12:44)

Yorumcular; hükümdarımız, bu senin rüyan açık seçik, anlaşılır değil, tam tersine karmakarışıktır dediler.

Bazılarına göre bu tabir, dehşet, ürküntü verici, karmakarışık düşler demektir. Öyleki bu tür rüyaların te’vili (yorumu) kolay değildir.[23]

“adğâsü ahlâm”ın geçtiği ikinci âyet:

Kur’an’ın ilk muhatapları Mekkeli müşrikler, onun Allah tarafından indirilmiş olduğunu inkâr ediyorlar ve okuma yazma bilmeyen Muhammed’in de, böyle son derece yüksek edebî yapıya sahip olan Kur’an’ı yazmış olacağına da ihtimal vermiyorlar, olsa olsa onu Arap olmayan birinden öğrenmiş olabileceğini iddia ediyorlardı.

Bu âyet bu tür iddialara cevap veriyor.  

Enbiyâ Sûresinin başında âhirete inanmayanlara ölüm gelip çatsa da onlar ölümden sonraki hayattan gaflet içindedir. Böyle kimseler Allah’tan gelen uyarıların mahiyetini anlamazlar, hatta alay ederler. Üstelik bunlara iman eden kimselere “siz bir sihire mi inanıyorsunuz?” diyerek fısıldaşırlar. Allah’ın Elçisi ise Allah’ın herşeyi bildiğini, her şeyi işittiğini söyler. Müşrikler ise vahyin dedikleri, ayetler hakkında;

“Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir (edğâsü ehlâm’dır).

Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mu’cizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mu’cize getirsin” dediler.” (Enbiyâ 21:5)

Kur’an o zamaki müşriklerin kendisi hakkında başka iftiralarda da bulunduklarını haber veriyor.

“Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır.” (Nahl 16:102-103)

İnkârcılar demek istediler ki, “Kur’an’ı Muhammed’e rûhu’l-kudüs getirmiyor. Bilakis bunu ona bir kişi öğretiyor.” Mekkeli müşrikler kendi aralarında yaşayan Muhammed’in (sav) risâleti ilan etmeden önce kimseden açık veya gizli ders almadığını biliyorlardı. Kur’an’ı birinden öğrendi deselerdi tutmayacaktı. Eğitim görmeyen, okuma yazma bilmeyen birisini söz şâheseri böyle bir kitap yazabileceğini akıl kabul etmez. O zaman “ona birisi öğretiyor” dediler.

Rivâyete göre Âmir b. Hadramî’nin Mekke’de Cevrâ veya Yeiyş adında rum bir kölesi varmış. Hırıstiyan imiş ve okuma yazma biliyormuş. Allah’ın Rasûlü onu da meclisine alır, onunla konuşurmuş. Müşrikler buna kızdıkları için, Muhammed’e o öğretiyor deyip alay ederlermiş.

Ya da Huveytıb b. Abdu’l-Uzza’nın kölesi Abisâ’nın kitapları varmış. Müslüman olunca müşrikler “işte Muhammed’e bu adam öğretiyor” demişler.[24]

Bir başka rivâyete göre Mekke’de kılıç ustası Cebra ve Yesarâ adında iki hırıstiyan rûm varmış. Tevrat ve İncil okurlarmış. Rasûlüllah da onlara uğrar, okudukları zaman dinlermiş.[25]

Sonuç olarak Kur’an’ın davetinden yüz çeviren müşrikler, acemi bir öğrenci veya başkasının yaptığını kendine mal eden bir aldatıcı gibi göstermek için, “ona bir insan öğretiyor” şüphesini ortaya attılar. Bununla davetin aleyhine propaganda yapmaya çalıştılar.

Kur’an’ın Allah’tan geldiğini kabul etmeyen inkârcılara ve Kur’an’ı Muhammed yazdı veya bir yerlerden aldı diyenlere o meydan okuyor:

“Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar?

De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.” (Yûnus 10:38. Bir benzeri: Hûd 11:13. Nahl 16:101. Furkân 25:4. Secde 32:3. Sebe’ 34:8. Ahkâf 46:8. Şûrâ 42:24)

-Netice olarak

Kur’an, inanmayanların kendisi ve Son Elçi’nin daveti hakkında ileri sürdükleri “esâtîru’l-evvelîn”, “adğasü ahlam” gibi iftiraları zikrederek reddediyor.

Vahiy (Kur’an) hakikattir ve o hakikate (bir anlamda logosa) çağırır. Her türlü aslı astarı olmayan (mitosları, hurâfeleri), bâtıl, delilsiz, aklen ve tabii olaylara uymayan, hakikatin karşısında su üzerindeki köpük gibi olan bütün iddiaları, teorileri ve inançları reddeder.

Hüseyin K. Ece

05.07.2024

Zaandam

 

[1] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/182. Şevkânî, M. Fethu’l-Kadîr, s: 1208

[2] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 5/170. Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 2/312

[3] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 3/406

[4] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 12/188

[5] Suyûtî, Esbâbu’n-Nüzûl, s: 429. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3126

[6] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 10/10

[7] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/287

[8] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 7/109

[9] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 5/170

[10] el-Vahidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s: 160. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1179

[11] Ziyad el-Ferrâî, Meâni’l-Kur’an, 2/326

[12] nak. İbni Hişam, Siyer, 1/299-300. el-Vahidî, Esbab’un-Nüzûl, s: 259-260. Abdülfettah el-Kâdi, Esbabu’n-Nüzûl (Çev.), s: 305. Ş. Alûsî, Tefsir, 21/67. Zamahşerî, el-Keşşâf, 3/476. Ebu’s Suud, Tefsir, 4/282-283. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/62

[13] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 7/574

[14] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 5/170

[15] Müslim, Zekât/69(1017) no: 2351, İlim/15(1017) no: 6800. İbni Mâce, Mukaddime/14 no: 207. Nesâî, Zekât/64 no: 2555. Ahmed B. Hanbel, 4/357, 359, 360, 361

[16] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 3/347

[17] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/328

[18] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 2/541

[19] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 4/226 

[20] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 9/47

[21] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 184) 

[22] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 3/221

[23] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1638

[24] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 5/260

[25] Suyûtî, Esbâbu’n-Nüzûl, s: 246