-Giriş
Kur’an’da hayvan kelimesi geçmez. ‘Hayevan’ olarak geçen kelime ise bilinen hayvan değil, gerçek hayat anlamındadır.
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Âhiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 29:64)
Ancak Kur’an’da bazı hayvanlar veya hayvan grupları çeşitli vesilerle yer almaktadır.
-Hayvanlarda sizin için ibretler vardır
Allah’ı hakkıyla tasavvur etmenin imkanlarından biri de O’nun eserlerini (âyetlerini) incelemektir. Bütün hayvanlar da Allah’ın eseri (âyetleridir).
Kur’an zaman zaman onlara dikkat çekmektedir.
“Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.” (Nahl 16:66)
“Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!” (Ğâşiye 88:17)
“O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara 2:29. Bir benzeri: A’raf 7:10)
“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nûr 24:45)
Bazı hayvanlar binek hayvanı olmalarının yanında aynı zamanda ziynettir, güzelliktir. İnsanlar onlara sahip olmaktan hoşlanırlar.
Nahl Sûresinin başında Allah (cc) insanlar için yarattığı bazı hayvanları ve güzellikleri hatırlatıyor.
“Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.
Yine onlarda onlardan akşam getirirken ve sabah salıverirken sizin güzellik duygunuzu (cimâl’inizi) tatmin eden bir boyut vardır.
Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak güçlüklere katlanarak varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, pek merhametlidir.” (Nahl 16/5-7)
-Kur’an’da adı geçen hayvanlar (Arap alfabesindeki sıralamaya göre)
*Büdn;
‘Büdn’ ‘bedene’nin çoğuludur. ‘el-Bedene’; iri ve semiz develere verilen bir isimdir ki daha kurbanlık develer hakkında kullanılır.
‘Büdn’, bir âyette yer almaktadır:
“Malum (büyük baş) kurbanlara gelince; Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden bir olarak (ibadet) kıldık: ... Bu böyledir; zira Biz onları sizin faydanıza âmâde kılmışısızdır, umulur ki şükredersiniz.” (Hacc 22:36)
‘el-Büdn’ hadislerde de kurban olarak geçmektedir.
“... Kurban olarak bir deve yedi kişi için, bir sığır yedi kişi için yeterlidir…”[1]
“(Cumanın) ilk saatlerinde mescide giden kişi sanki bir büdn (deve) kurban etmiş gibi gibi olur. İkinci saatte giden ise sanki bir sığır kurban etmiş gibi olur….”[2]
‘Büdne’, yani semiz ve etine dolgun kurbanlık develer, câhiliye araplarının en gözde mallarındandı. Ama ne yazık ki bunları kendi uydurdukları tanrıları adına adarlardı/kurban ederlerdi.[3]
Yukarıdaki âyet bu tür kurbanların ve diğerlerinin sadece Allah adına kesilebileceğini, etlerinden ancak üzerlerine Allah’ın adı anılırsa yenilebileceğini, böyle yapmanın da aynı zamanda bir şükür olacağını ortaya koyuyor.
*Beûdah;
Bilinen sivri sinek; Kur’an’da bir defa geçiyor. (Bekara 2:26)
Rabbimiz cennetliklere verilecek rızıkları müjdeledikten sonra varlığından ya da yüce kudretinden şüphe edenlere sayısız delil gösterdiği gibi sivrisineği, hatta ondan da basit bir yaratığı örnek göstermekten çekinmez.
Aslında bu; Allah sivrisineği ve ondan daha ehven, ama harika yaratıkları örnek gösteriyor. İnsanlar bir baksınlar, hepsi biraraya gelseler onlar gibi bir canlı yaratabilirler mi?
İman edenler bu örneği alırlar ve yüreklerine yerleştirirler. Sivrisineğin ve ötekilerin örnek verilmesinin isabetli olduğunu kabul edip teslim olurlar.
Ama ne yazık ki inkârda israr edenler, verilen örnekler, gösterilen âyetler üzerinde tefekkür edip teslim olacakları yerde, “bu örnek de neyin nesi” derler. Şüphesiz böyle misaller kendi tercihleriyle kimilerinin inkârını artırır, kimilerini de doğru yola eriştirir.
*Be’îr;
Bu kelime dört yaşını geçmiş develer hakkında kullanılır. Bu aynı zamanda deve için kullanılan ‘nâkatü’ sözünü de kuşatır.
Kur’an’da Yûsuf kıssasında iki defa geçiyor.
Yûsuf’un kardeşleri kıtlık yıllarında mısıra geldiler ve yiyecek alıp döndüler Yüklerini açtıkları zaman ödedikleri meblağı yüklerinde buldular. (Zira Yûsuf adamlarına, onların ödedikleri bedeli yüklerine koymalarını söylemişti) Babalarına; “daha ne istiyoruz, sermayemiz geri verildi, ailemiz için bir deve (be’îr) yükü daha fazla yiyecek alırız” dediler. (Yûsuf 12:65)
Bir müddet sonra Yûsuf’un kardeşleri tekrar mısıra geldiler. Bu sefer Yûsuf’un tehdidi üzerine en küçük kardeslerini de getirdiler.
Yûsuf (as) bir hikmete binaen onu yanında tutmak istiyordu. Bunun için bir görevliye kasesini küçük kardeşinin yüküne saklamasını emretti. Kardeşler yola çıkınca görevliler onlara; ”Melik’in su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve (ba’îr) yükü bahşiş var” diye ilan ettiler. (Yûsuf 12:72)
Demek ki develer tarihten beri binek ve yük hayvanı olarak kullanılıyormuş.
*Biğâl;
Katır demektir ki Kur’an’da bir defa geçiyor.
Bu, ‘beğal’ veya ‘bağleh’in çoğuludur. Katır, bilindiği gibi eşek ile at arası doğan hayvandır. Bir nesli yoktur. “Attan olursa at gibi kuvvetli, merkepten olursa eşek gibi sabırlı (inat) olur” denilmiş.
“Atları, katırları (biğâl’i) ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) ziynet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nicelerini yaratır.” (Nahl 16:8)
Nahl 16:6. âyette eti yenen veya yük taşıyan hayvanlarda güzellik, sahiplerine sevinç ve sürü veren güzellikler “cemâl-güzellik” kelimesiyle anlatılırken 8. âyette bu durum binek hayvanları ile ilgili olarak ‘ziynet’ kelimesi ile anlatılıyor.
Nahl Sûresindeki bu dört âyeti bir arada düşünürsek insanların istifadesine sunulan, onların emrine verilen bütün hayvanlarda ziynet, güzellik ve fayda olduğunu söylemeliyiz.
İnsanlar at, katır, merkep gibi hayvanlara binek ve yük açısından baksalar da bazı âlimlere göre Allah bu hayvanları aynı zamanda yeryüzünün süsü olarak yarattı.[4]
Bu kadarcık bir yaklaşım bile İslâmın hayata (ya da hayvanlara) bakış açısını göstermesi açısından önemlidir. Bu bakış açısında “güzellik-hüsün, cemal veya ziynet” vazgeçilmez bir unsurdur. Nimetlerden amaç sadece inasını zaruri ihtiyaçları olan yeme-içme veya binek, yük taşıma değildir. Bunların dışında onların hoşuna gidecek, onları mutlu edecek güzellikleri var edilmesi de nimettir.[5]
Sonuçta Allah (cc) bu gibi hayvanları ister süs (ziynet), ister binek hayvanı olarak insanlar için yarattı ve onları insanın emrine verdi (teshîr etti).
*Sü’ban;
Yılan; Kur’an’da iki defa geçiyor.
Allah (cc) Musa’ya (as) Firavun’u ve kavminin ileri gelenlerini (mele’i) imana davet etme görevini verdi. O da gidip Firavuna kendisinin Allah’ın elçisi, görevinin sadece hakkı söylemek ve ona davet olduğunu, Allah’tan apaçık deliller getirdiğini ve israiloğullarını serbest bırakması gerektiğini söyledi.
Firavun, ondan getirdiği delilleri göstermesini istedi. Musa da elindeki asasını, Allah’ın vahyiyle yere bıraktı. Orada olanlar bir de baktılar ki o apaçık bir yılan... (A’raf 7:106-107. Bir benzeri: Şuarâ 26:32)
Musa ayrıca elini koynundan çıkardı ve onlara yed-i beydâ (parlayan el) mu’cizesini gösterdi. Ancak bu fesatçılar: “gerçekten bu adam usta bir büyücü, sizi ülkenizden çıkarmak istiyor” diyerek inanmadılar. (A’raf 7:109-110. Tâhâ 20:63. Yûnus 10:76-78)
Bir âyette de onlara yılan gibi görünen şeyin mu’cizevi işlevine işaret ediliyor. Firavun sihirbazlarını topladı ve Musa ile yarışmalarını emretti, zira ona göre Musa ve kardeşi büyücü idi. Kararlaştırılan günde sihirbazlar iplerini ve sopalarını attılar. Onlar sanki koşuyor gibi göründüler. Bunu gören Musa’nın içine bir korku düştü. Allah (st) ona şöyle vahyetti:
“Korkma, üstün gelecek olan kesinlikle sensin. Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun... (Onların) yaptıkları sadece bir büyücü hilesidir. Büyücüler nereye varsa iflah olmazlar.” (Tâhâ 20: 66-69. Bir benzeri: Yûnus 10:81)
Bu olay gösteriyor ki Hakka karşı tuzak kuranların tuzaklarını Allah (cc) dilerse çeşitli şekillerde bozar. (Âli İmran 3:54. Târık 86:15-16)
*Cerâd;
Çekirge demektir ki, haşerât cinsinden bir hayvandır. Arapça’da erkeği ve dişi için aynı isim kullanılır.
Kur’an’da iki âyette geçiyor.
Firavun ve adamları hak davete karşı çıktıkları, fesada ve israiloğullarına baskıya devam ettikleri için Allah (cc) belki ibret alırlar diye onlara kıtlık ve ürünlerde eksiltme uyarısı yaptı. Ancak akıllarını kullanacakları yerde bunu Musa’nın uğursuzluğu saydılar. Üstelik “hangi mu’cizeyi getirirsen getir, sana inanmayacağız” diye meydan okudurlar.
Bunun üzerine Allah (cc) onlara sırasıyla tufan, çekirge (cerâd), haşarât, kurbağalar, kan musallat etti. Buna rağmen kibirlenmeye devam ettiler, Musa’ya yine inanmadılar. (A’raf 7:132-133)
Ama sonunda Firavun ve ordusu dünyalık ceza ile karşı karşıya geldiler. (Yûnus 10:90. Enfâl 8:52, 54. Bakara 2:50 v.d.)
İlâhi davetten inatla yüz çevirenlere âyetler de, uyarılar da, ibret alınabilecek olaylar da fayda vermiyor. İnkârlarıyla birlikte ölüp gidiyorlar. Lakin yarın kıyâmette, yeniden diriliş zamaninda baygın gibi gözleri korku içinde kabirlerinden çıkacaklar. Çağrıcıya doğru çekirgeler gibi koşacaklar. O zaman hakikati anlayacak ve “Bu, pek zor bir gündür” derler. (Kamer 54:7-8)
Dünyada iken Hak davet ile mücadele edenlere çekirge üzerinden de uyarı yapılıyor. Kıyâmetten sonra mezarlarından korku içinde çıkıp kendilerini hesap yerine davet edene doğru çekirgeler gibi, dağınık, düzensiz, şaşkın, zayıf bir şekilde gelecekler.
Böyleleri dünya hayatında istedikleri kadar güçlü olduklarını sansınlar. Orada bir çekirge kadar güçleri olmayacak.
*Dafâdi’;
Kurbağalar. Demektir. Tekili ‘dafda’. Yukarıda geçtiği gibi Firavuna ve adamlarına gönderilen mu’cizelerden/cezalardan biri... (A’raf 7:133)
*Cemel;
İbilin (devenin) erkeğine cemel denir. Çoğulu “ecmal, cemelât, cemâil” gelir. İki âyette geçiyor.
Allah’ın kevnî ve kavlî âyetlerini inkâr edenler, duydukları zaman onlara karşı büyüklük taslayanlar bu tavırlarında o kadar inatçıdırlar ki, her şeye rağmen, göklerin kapıları onlara açılmaz, deve (cemel) iğne deliğine girinceye kadar Cennete giremezler. Zira dünya hayatında bunu hak etmezler. (A’raf 7:40)
Muhtemeldir ki inkârcıların amelleri, duaları ve itaat cinsinden diğer faaliyetleri kabul edilmez. Onlara bereket ve hayır inmez.
“Onlara göğün kapıları açılmayacak” ifadesi önemli bir uyarı ve tehdittir. Devenin iğne deliğinden geçmesi nasıl imkânsız ise inkârcılara göğün kapılarının açılması ve Cennete ulaşmaları da öylece imkânsızdır.
Cehennemliklere üç çatallı gölgeye gidin denilir. “Lakin o ne gölge yapar ne alevden korur. Zira Cehennem büyük kıvılcımlar saçar. “Sanki o (kıvılcımlar peşpeşe gelen) sarı develer gibidir. O günü yalanlayanların vay hâline...” (Mürselât 77:30-34)
Âyet cehennem kıvılcımlarını, kasr’a (kütüğe), rengini de sarı develere benzetti. Bu sarı develerden kasıt siyah develerdir. Çünkü araplar siyah develere de sarı develer derlerdi.[6]
Cimâlatu’s-sufr’a sarı develer anlamı verenler âyeti şöyle açıklamışlar; “Cehennem, kütükler gibi kocaman kıvılcımlar fırlatır. Her bir kıvılcım birer sarı (kızgın) deve gibidir”
*Hût;
Balık demektir ki ‘hîtan’ olarak gelir. Kur’an’da 5 defa ve birbirine yakın iki manada geçiyor. Birincisi; hz. Musa’nın ve gencini balığı, ki buna ‘semek’ de denir. İkincisi ise hz. Yûnus’u yutan büyük balık anlamında... Bu balık deniz hayvanlarının en irisidir.
Musa (as) bir zamanlar yanındaki gence iki denizin birleştiği yere kadar, yolculuğu senelerce sürse de gideceğini söyledi. Demek ki Allah’ın izniyle o genç ile birlikte yola çıktılar ve iki denizin birleştiği yere varınca yanlarındaki balığı (hût’u) unuttular. Balık denize doğru bir yol bulup gitmişti.
Musa o gence kahvaltimizi getir yiyelim deyince o; “gördün mü kayanın yanına vardığımızda balığın denize atladığını sana söylemeyi unuttum. Balik (hût) şaşırtıcı bir şekilde denize doğru bir yol tuttu” dedi. Musa: “aradığımız zaten bu idi” dedi. (Kehf 18: 60-64)
Musa’nın Allah’ın emriyle görüşmesi gereken Allah’ın ilim verdiği kimseyi burada arayacaktı. Allah (cc) ona bir balık ile işaret verdi. Demek ki Allah’ın elçileri görevlerini kendi istedikleri gibi değil. Allah’ın belirlediği ve vahyettiği gibi yaparlardı.
(Burada Musa’nın görüştüğü kişinin kimliği hakkında Kur’an “kendisine ilim verdigimiz kulumuz” diyor ve başka bilgi vermiyor. Gelenekte onun ‘hızır’ olduğu iddia ediliyor. Lakin bunu ve hızır figüriyle ilgili anlatılanları isbat etmek mümkün değildir. Hepsi efsaneden öteye geçmiyor.) (Kehf 18:61, 63)
Yûnus (as) bir anlamda Allah’tan izin istemeden görev yerini terketti ve bir gemiye bindi. Gemide bir sebepten dolayı kura çekildi ve kura ona isabet etti. Derken onu bir balık (hût) yuttu. Orada karanlıklar içinde iken “Senden baska ilah yok...” diye tevbe etti. Allah da onun tevbesini kabul etti ve onu hasta bir hâlde karaya attı. (Sâffât 37:139-145)
Burada elbette konu balık (hût) değil, bir kaç hakikat var.
a.Allah (cc) Yûnus’un görev yerini izinsiz terketmesini “ebeqa-kaçtı” fiili ile anlatıyor. Demek ki peygambeler de beşer olmaları hasebiyle böyle hatalar yapabilmişler.
b.Bir balığın insanı yutması ama o insanın balığın karnında ölmemesi (yem olmaması)... Allah (cc) her şeye kâdirdir.
c.Yûnus’un balığın karnında, o karanlıklar içinde (Bkz: Enbiyâ 21:87) yaptığı hatayı anlaması, pişman olması, tevbe etmesi ve af dilemesi, Allah’ın da onu affetmesi... (Kalem 68:49-50) Âyet mü’minlere de günah işledikleri, Allah’a karşı hata yaptıkları zaman Yûnus gibi yapmalarını tavsiye ediyor
d.Allah’ın balığa vahyetmesi ve balığın onu karaya çıkarması... Ama hasta, perişan bir şekilde... Bu da Yûnus’un hatasını anlaması için bir uyarı olmalı...
e.Allah (cc) musibet, dert, elem ve gam içinde olan mü’minleri –eğer Yûnus gibi dua ederlerse- kurtaracağı müjdesi... (Enbiyâ 21:88)
Allah (cc) Son Elçiye su tavsiyede bulunuyor: “O hâlde Rabbinin hükmüne sabret. Ve balık’ın (hût’un) arkadaşı gibi olma. Hani o kederle dolu olduğu hâlde Bize yalvarmıştı.” (Kalem 68:48)
Allah (cc) İsrailoğullarına Sebt (Cumartesi) günü avlanma yasağı koymuştu. Balıklar (hîtanu) o gün görünerek geliyorlardı, diğer günler ise böyle gelmiyorlardı. Ancak onlar bu yasağı hileli yollarla delmeye çalıştılar.
Kur’an onların bu hilesini haddi aşmak diye nitelendirdi. İçlerinden bazıları onları uyardılar. Ama haddi aşanlar yapılan nasihatları kulak arkası ettiler. Allah da onlara nasihat edenleri kurtardı. Diğerlerini ise şiddetli bir azap ile yakaladı. (A’raf 7:163-166)
*Hayye;
Bilinen yılan. Çoğulu; hayyât. Dişisi ve erkeği için aynı kelime geçerli. (nemle, batat, nahle gibi) Bu kelime yılanların bir çok çeşidi hakkında kullanılır.
Kur’an’da bir defa geciyor.
Hz. Musaya verilen asa mu’cizesi bir yerde “su’banun mübîn” burada ise “hayyetun tes’â” diye geçiyor.
Tâhâ Sûresinde anlatıldığına göre Tuva vadisinde Allah (st) Musa’ya peygamberlik verdi. Yalnızca Allah’a kulluk etmesini, hak dine inanmayanlara uymamasını tenbih ettikten sonra ona elindekinin ne olduğunu sordu. O da onun bir asa olduğunu, ona dayandığını, onunla yaprak silkelediğini söyledi. Allah; “Onu (yere) bırak...” dedi. Musa onu yere bıraktı. Bir de ne görsün; o hızla hareket eden bir yılan (hayyetun tes’â) oldu...
Arkasından “yed-i beydâ” mu’cizesiyle Firavuna gidip onu Hak yola davet etmesini emretti. (Tâhâ 20:13-24)
*Hınzır;
Türkçe’de domuz denilen hayvan. Kur’an’da biri tekil, diğeri çoğul olarak iki defa geçiyor.
Tekil olarak müslümanlara yasaklanan yiyecekler arasında yer aldı.
“Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı...” (Bakara 2:173)
Çoğul olarak da cezayı hak edenlerle ilgili âyette geçiyor.
“De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile tağutlara tapan kimselerdir...” (Mâide 5/60)
İçlerinden maymunların ve dumuzların çıkarılmasından maksadın ne olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez.
Mümkün ki âyette geçen ‘mesh’, fiziki bir değişiklik değil, bu tür günahkârların maruz kalacağı ahlakî çöküntünün mecazî bir tanımıdır. Onlar, maymunlar gibi ne yapacakları önceden tahmin edilemeyen ve domuzlar gibi şehvet kurbanı idiler.”[7]
“Tağuta tapmak bütün bu şerlerin başlangıcıdır. Böyleleri önce lanetlenir sonra ilâhi rahmetten uzaklaştırılır.
İkinci olarak gazaba uğrarlar, elemler ve belâlar içinde kıvranırlar.
Üçüncü olarak maymun gibi bir insan taklitçisi, kararsız, değişken, sahtekâr, başkalarını taklit eder, fakat gerçekte ne yaptığını bilmez, taklit yüzünden felakete uğrar, başkaları tarafından güdülür.
Gayet çirkin, suratsız bir maskaralık örneği veya domuz gibi canavar, boynu bükülmez, kafası tuttuğuna gider, her kötülüğü yapar, nefret edilen, kahredilmiş bir cinayet ve alçaklık timsali olur giderler.”[8]
*Zi’b;
Kurt demektir. Kur’an’da hepsi de Yûsuf Sûresinde aynı bağlamda olmak üzere üç defa yer aldı.
Ya’kub’un (as) oğulları Yûsuf’a bir tuzak kurma üzere onu kendileriyle gelmesi için izin istedikleri zaman, Yakub (as); onlar habersiz iken onu bir kurdun yemesinden korktuğunu söyledi. Oğulları ise kendilerinin güçlü bir topluluk olduklarını, Yûsuf’u kurt yerse kendileri için hüsran olacağı cevabını verdiler.
Lakin onu kuyuya attılar sonra ağlayarak gelip babalarına Yûsuf’u kurt yedi diye yalan söylediler. Bir de güya Yûsuf’un kanlı gömleğini getirdiler. Ya’kub onların yalan söylediklerini, kötü bir iş yaptıklarını anladı. Bu işin hikmetine teslim oldu ve sadece Allah’ın yardımını talep etti. (Yûsuf 12:13-17)
Demek ki o zaman da kurt vahşi bir hayvandı ve kendisine verilen görevi yerine getiriyordu. Şimdi olduğu gibi... Yalancı kana bulanmış gömlek, belki de kardeşlerinin; “Yûsuf’u kurt yedi” yalanlarının o andaki şâhidi idi.
*Zübâb;
Sinek demektir ve cins ismidir. İki kanatlı haşarelerden biridir.
Tekili zübâbetü. (Bunun aslı ‘zebbe’ fiili; bir şeyi def etmek, menetmek anlamında).
Kur’an’da bir âyette iki defa geçiyor.
Allah (st) öncelikle kendi kafalarından uydurdukları ve kendi elleriyle yaptıkları görünür tanrılara (putlara) kulluk yapanlara, müşriklere, sonra da Allah’tan başkasından, O’ndan istenebilecekleri isteyenlere ilginç bir örnek veriyor:
“Ey insanlar,size bir misal verildi, şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için biraraya gelseler bile bir sineği bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de.” (Hacc 22:73)
Burada tevhid inancına hak oluşuna, şirk inancının bâtıl oluşuna vurgu var. İnsanlardan bazıları görünür putlardan, bazıları da olağanüstülük verdikleri ölü veya diri insanlardan yardım beklerler. Allah’ın yapabileceği şeyleri onlardan isterler.
Kur’an sinek örneği üzerinden genelde insanları, özelde mü’minleri uyararak; bunun ne kadar saçma, temelsiz, bâtıl bir tutum olduğunu beyan ediyor. Üzerine konan bir sineği dahi kovamayan, sineğin kaptığı şey geri alamayan, sinek gibi, hatta ondan da âciz varlıklar nasıl olur da dualara cevap verebilir, ğayptan yardım edebilir, ibadet etmeye layık olabilirler?
*ed-Da’n;
Koyunlardan yünlü olanlara denir.
*el-Ma’z;
Yünlü keçilere denir. Her ikisi bir âyette geçiyor.
Allah (cc); “üzüm bağlarını, hurma ağaçlarını, ekinleri, zeytin ve narları, sağmal hayvanları kendisinin yarattığı, insanların bunları yiyebileceğini ve hak sahiplerine haklarını vermeyi, şeytanın adımlarına uymayın” diye emrettikten sonra;
erkek ve dişi olmak üzere sekiz çift (koyun, keçi, deve ve sığır) eti yenen hayvan yarattığını, bunları kimsenin haram kılma kılma yetkisinin olmadığını beyan ediyor. (En’am 6:142-144)
Âyet bu dört sınıf hayvanın erkeğiyle dişisiyle gıda ve helâl olduğunu beyan ederek bunlara şükredilmesi gerektiğini bir daha hatırlatıyor.
*Tayr;
Kuş. Kur’an’da tekil ve çoğul hâlinde 16 defa geçiyor.
Allah (st) Süleyman’a (as) hiç bir kimseye verilmeyen çok farklı ve şaşırtıcı nimetler verdi. Bunlardan bir tanesi de cinlerden, insanlardan ve kuşlardan mütteşekkil ordusu idi. (Bunun mahiyetini Allah’tan başka kimse bilemez)
Onun bu ordusu bir gün toplandı, o da ordusunu teftiş etti. (Neml 27:17, 20)
Yûsuf (as) zindanda iken iki zindan arkadaşı ona rü’yalarını anlattılar ve onun tabir etmesini istediler. Birisi; rü’yasında başının üstünde ekmek taşıdığını ve kuşların ondan yediğini gördüğünü anlattı. Yûsuf o kişinin asılacağını ve kuşların onun başından yiyeceğini haber verdi. (Yûsuf 12:36, 41) Şüphesiz bu tabir ya olayları yorumlamak -Yusuf’un deyişiyle- kendi mahareti değil Allah’ın ona öğrettiği bir ilim idi. (Yûsuf 12:37, 101)
Meryem (as) görevle melekten korkunca ve kendisine bir erkek dokunmadığı hâlde nasıl çocuğu olacağını sorunca görevli melek; “Allah dilediğini yaratır. O doğacak çocuğu (İsa’yı) elçi yapacağını, ona hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğreteceğini, Rabbinden mu’cizelerle geleceğini,
Allah’ın izniyle çamurdan kuş şekli yapacağını ve onun uçacağını... söyledi”. (Âli İmran 3:47-49)
Bu ve diğer mu’cizeler İsa’nın (as) kendi gücü değil, onun elçiliğini desteklemek üzere Allah’ın yarattığı şeylerdir.
İnsanlardan kim bunları veya benzerlerini ben de yaparım, benim üstadımın marifeti, kerâmeti diye iddia ederse, şüphesiz ki o yalancıdır.
Fil 105:3. âyette “tayran ebâbil-ebâbil kuşları” şeklinde geçiyor.
Allah (st) gök yüzünde kanatlarıyla uçan kuşları da yüce kudretinin delili olarak sunuyor ve insanlara onlara bakmalarını, yaratılışları üzerinde düşünmelerini tavsiye ediyor. (Mülk 67:19)
Mantıku’t-tayr; kuş mantığı. Bir âyette geçiyor. Süleyman (as) dedi ki. Ey insanlar bize kuş mantığı öğretildi.” (Neml 27:16)
Bazıları bunu kuş dili diye anlasa da bunun mahiyetini Allah’tan başka kimse bilemez.
*Icl;
Dana; ineğin yavsuna denir. Çoğulu ‘ıcel veya acâcil’. Kur’an’da 8 defa yer almış. Altı tanesi İsrailoğullarının buzağıyı (ıcl’i) tanrı edinmeleri bağlamında, iki tanesi de İbrahim (as) misafirlerine ikramı olarak geçiyor.
Hz. Musa (as) vahiy almak için Tur dağına gidince, kendilerini Firavunun zulmünden kurtardığı kavmi Samirinin kışkırtmasıyla buzağıya tanrı diye tapmaya başladılar. (Bakara 2:51, 54, 92)
Musa’dan görünen tanrı istediler. Bu istekleri karşılanmayınca onun yokluğunda görünen buzağıyı (heykelini) tanrı edindiler. (Nisâ 4:153)
Kavmin bu taşkınlığı ve kendi tercihleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi iöirildi de bu yüzden onu tanrı edindiler. (Bakara 2:93)
Ancak buzağıyı tanrı edinenlere Allah’tan gazap ve dünya hayatında zillet isabet etti, eder. (A’raf 7:152)
Mahlukâtı Yaratan dururken, onlardan herhangi birini tanrı edinmenin, ona kulluk etmenin en kötü sonucu budur.
Allah’ın elçileri (melekler) İbrahim’e (as) geldiler ve “sana selâm olsun” dediler. O da onlara, onları insan zannedip bir kızartılmış buzağı getirip ikram etti. (Hûd 11:69. Zariyât 51:26)
*I’şâr;
On aylık hamile deve ki arabın en gözde malı sayılırdı. Kur’an’da bir yerde, Son Saatte olacakları anlatan âyetler arasında geçiyor.
“Gebe develer salıverildiğinde...” (Tekvîr 81:4)
*Ankebut
Örümcek demektir. Kur’an’da bir âyette iki defa geçiyor. Aynı zamanda 29. Sûrenin de adıdır.
Allah’ın dışında herhangi bir şeyi tapınılması gereken veya yardımı talep edilen veli (tanrı) edinenlerin hâli örümceğin durumuna benzer. Onun evi hem zayıftır hem de tehlikelidir. (Ankebut 29:41)
*Ğurab;
Karga; Bilinen bir kuş cinsi... Bir çok çeşidine ıtlak olunur. Kur’an’da iki defa geçiyor.
Âdem’in katil oğlu, öldürdüğü kardeşinin cesedini ne yapacağını bilmedi. Allah (st) ona yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olamadım mı, kardeşimin cesedini gömeyim” dedi ve acı acı pişman olanlardan oldu. (Mâide 5:31)
*Ğanem;
Koyun. Tekil olarak bir, çoğul olarak iki âyette geçiyor.
Allah (st) Tuva Vadisinde Musa’ya (as) elçilik verdikten ve görevini belirledikten sonra ona sordu: “Şu sağ elindeki nedir?” Musa da; “O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim, benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır” dedi. (Tâhâ 20:17-18)
Allah (cc) israiloğullarına sığır ve koyunların iç yağlarını haram kılmıştı. (En’am 6:146)
Davud ve oğlu Süleyman’ın zamanında Bir gece başıboş bir koyun sürüsü bir ekin tarlasına girip ziyan vermişti. Konu onlara geldi. Onlar da bu konuda adâletle karar verdiler. Allah buna şâhit idi. (Enbiyâ 21:78)
*Ferâş;
Kur’an’da 6 defa üç anlamda geçiyor.
1.Döşek/yatak, minder anlamında. O Allah yeryüzünü insanlar için döşek (firâş) olarak yarattı. (Bakara 2:22. Zariyât 51:48) Cennetlikler atlastan minderlere, kabartılmış döşeklere (furuş’a) yaslanacaklar. (Rahmân 55:54. Vâkıa 27-36)
2.Allah (cc) insanlar için yük taşıyan ve tüylerinden döşek (ferş) yapılan hayanları yaratandır. (En’am 5:142)
3.Bir haşare çeşidir ki Türkçe’de pervâne (kelebek) olarak ifade ediliyor. Son Saatin dehşetin insanlar ateşin etrafına üşüşen dağınık pervâneler gibi olacaklar. (Kâria 101:4)
*Fil;
Cüssesi en büyük kara hayvanı. Çoğulu; fileh veya efyal.
105. sûrenin adı. Kur’an’da bir defa “ashâbu’l-fîl” olarak geçiyor.
Fil Sûresinde geldiği gibi, İslamdan önce Kabe’yi yıkmaya gelen fillerde donatılmış orduya Rabbimiz “ashabu’l-îl- fil ashabı/arkadaşları, fil orduları” diyor. Bu güçlü ordu çok küçük, cılız ebâbil kuşları tarafından helâk edildi.
*Kırade;
Maymun cinsinin ortak adı. Kur’an’da üç defa İsrailoğullarından bahseden âyetlerde geçiyor.
“Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince onlara; “aşağılık maymunlar olun!” dedik.” (A’raf 7/166)
Aralarından maymunlar, domuzlar ve tağuta ibadet edenler kıldığı kimseler Allah'ın kendilerine lânet ettiği kimselerdir. (Mâide 5:60)
Burada soru şu: Allah (cc) onları sûreten (şeklen) mi, sîreten (ahlâken) mi maymuna çevirdi?
Konu Kur’an yorumcuları arasında tartışılmış. Bize göre onlara sireten (ahlâken) maymuna benzetildiler görüşü daha tutarlı görüyor.
Zemahşerî yorum yapmadan âyet; “maymunlukla aşağılanmışlık arasında kalakalın” anlamına gelir demiş. Zira âyetteki ‘husûe’ kelimesi aşağılamak, küçülmek ve uzaklaştırmak manasındadır.”[9]
İlk dönem tefsircilerinden bazılarına göre onlar sûreten maymuna çevrilmediler. Ancak kalpleri/ruhları maymuna dönüştü. Nitekim bir âyette Tevratın gereğini yapmayanlar kitap yüklü eşeklere benzetiliyor. (Cumua 62/5)
Âyet İsrailoğullarının sûreten maymun yapıldığı anlamına gelmez. Zira bu cezanın sonradan gelenlere öğüt olabilmesi, onları terbiye edebilmesi için devamlı olması gerekir. Bu ise dönüşümün mânevî olması ile mümkündür. Allahın yasasında günahkârları hayvana çevirme yoktur.
Âyetten alınacak ders: Kim Rabbinin emirlerini çiğner, hidâyet yolunu izlemezse insanlık seviyesini kaybeder. Bu yasa bugün de geçerlidir. Âyetin sonu zaten bunu söylüyor.[10]
*Kummel
Haşarâttan ince karınca, küçük kene, kanatsız çekirge demekmiş. Kur’an’da bir defa Firavun ve adamlarına gönderilen mu’cizelerden, bir anlamda uyarılardan biri... (A’raf 7:133 Yukarıda geçmişti)
*Kasverah;
Aslana ıtlak olunur. Kur’an’da bir defa geçiyor. “Onlara ne oluyor ki âdeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi öğütten yüz çeviriyorlar.” (Müdessir 74:49-51)
Demek ki o zaman da tabiatta bu gerçek vardı.
Demek ki hakikatin öğüdünden kaçanların yaban eşeklerinden farkı yoktur. Üstelik onlar haklı olarak bir tehlikeden, hak davetten yüz çevirenler ise ışıktan, hidâyetten, hayr’dan ve selâmetten kaçarlar.
*Kelb;
Köpek. Kur’an’da üç defa geçiyor.
Kelb; Ashab-ı Kehfi’i arkadaşı Kıtmîr olarak iki âyette dört defa geçiyor. (Kehf 18:18, 22)
Kendisine ulaşan âyetlerden yüz çevirip Şeytanın güdümüne giren kimsenin durumu dikkat çekici... Halbuki o kimse âyetlere itibar etseydi derecesi yükselirdi.
“Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesin peşine düştü. Onun durumu köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur.” (A’raf 7:176)
Kur’an bir de av köpeklerinden bahsediyor. Muallem, yani av öğretilmiş köpeklerin yakalayıp getirdiği av hayvanlarının etleri helâldir. (Mâide 5:4)
*Nâkatü (nâkatullah);
İbilin (devenin) dişisine verilen ad... Kur’an’da yedi defa geçiyor:
Salih (as) kavmini İslâma davet ederken Allah’ın onlara mu’cize olarak bir nakatü-dişi deveyi (Kamer 54:27) verdiğini söyledi. Ona kötü niyetle dokunmamaları konusunda da uyardı. (A’raf 7:73. Hûd 11:64. İsrâ 17:59. Şuarâ 26:155-156)
Ama kavminin yaramazları deveyi ayaklarından keserek öldürdüler. Bunun üzerine “racve-kuvvetli sarsıntı” onları yakaladı. Yurtlarında dizüstü çöküverdiler. (A’raf 7:77-78. Şuarâ 26:157. Şems 91:13-14)
*Nahl;
Arı; faydalı haşarelerden biri. Bir âyette geçiyor.
“Rabbin, arıya şöyle ilham (vahyetti) etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin. Sonra insanlar için şifa olan bal yap...” (Nahl 16:68-69)
Arı kendisine bu görev verildiği zamandan, ne yapması gerektiği fıtratına konulduğundan beri bu görevi şaşmaksızın yapıyor.
*Na’ceh;
Vahşi sığırın, dağ keçisinin genel adı ama koyunun dişisi için de kullanılır. Kur’an’da bir defa geçiyor.
Davud’a (as) iki davalı geldi ve öteki hakkında şöyle dedi: “Bu kardeşim doksadokuz na’cesi (koyunu), benim ise bir tane var. Böyle iken “onu da bana ver” diyor.”
Davud (as) böyle bir talebin haksızlık olduğunu, ortakların çoğunun diğerinin hakkına riayet etmediklerini söyledi. (Sâd 38:23-24)
*Neml;
Karınca. Her türüne ‘neml’ denir. Küçük haşarâttan. Kur’an’da bir âyette üç defa geçiyor:
Hz. Süleyman’ın hayatında yer alan olağanüstü sahnelerden biri de onun karınca vadisinde bir karıncanın konuşmasını anlamasıdır. (Neml 27:17-18)
Kur’an konuyu özetle anlatıyor ve daha fazla ayrıntıya girmeden bu ilginç, hoş ve ibret verici bağış karşısında Hz. Süleyman’ın takındığı takva ahlâkını örnek veriyor. Onun bu armağana karşılık hakkıyla şükredebilme ve sâlih amelde bulunma arzusunu bildiriyor.
*Hüdhüd;
Hüdhüd bir kuş cinsidir. Türkçe’de buna çavuş kuşu, ibibik kuşu, ya da kokar kuşu da denilir. Hüdhüd, kelimesi çavuş kuşunda isim, diğerlerinde ise bir özelliktir, kendi özelliğini taşıyan kuşların ortak ismidir.
Kur’an’da hz. Süleyman ile ilgili bir bağlamda geçiyor. Bir zamanlar Süleyman’ın hayvanlardan müteşekkil ordusu toplandı. O da onları teftiş etti. Ama hühüd yerinde göremedi. Eğer önemli bir mazeret bilmezse onu cezalandıracağını söyledi. (Neml 27:20-21)
Hüdhüd, normalde Arş’ın sahibine kullak yapmaları gerekirken Güneş’e tapan ve başlarında bir kraliçe olan Sebe’ halkından haber getirdi. Bunun üzerine Süleyman onun haberinin doğru olup olmadığını anlamak için hazırlanan mektubu o kraliçeye götürmesini emretti. Âyetlerin akışından Hüdhüd’ün bu görevi yerine getirdiğini anlıyor.
Bu da hz. Süleyman’a verilen ilginç mu’cizerlerden biridir.
(Bu makaleyi hazırlarken M. Fevzî en-Ne’âl’ın Mevsuatü’l-Elfazı’l-Kur’aniyye, (el-Yemâme, Beyrut 1423-2003) adlı eserinden daha çok istifade ettim)
Hüseyin K. Ece
15.10.2024
Zaandam
[1] Müslim, Hac/17(138) no: 2940 62(351) no: 3186. Ebû Dâvûd, Dahayâ/6 no: 2809. Tirmizî, Hac/66 no: 904, Edahî/8 no: 1502. İbni Mâce, Edahî/5 no: 3132. Darimî, Edahî/5 no: 1961. Muvatta, Dahâya/9
[2] Buharî, Cumua/4 no: 881. Müslim, Cumua/2(10) no: 1964. Muvatta, Cumua/1
[3] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1948
[4] el-Cevzî, A. b. M. Zâdu’l-Mesîr, s: 772
[5] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2161
[6] İbnu’l-Cevzî, Zâdul-Mesîr, s: 1505
[7] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/204
[8] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 3/275-276
[9] Zemahşerî, el-Keşşâf, 1/149
[10] Abduh, M. Rıza, R. el-Menâr (öev.), 1/479-480