-Giriş
İnsan dünyaya denenmek için gönderilmiştir. (Mülk 67:2) Kişi kendi isteği ile iyi veya kötü olabilir. İtaat edebilir veya isyan edebilir. İnanıp şükreden bir kul olabilir, kafir olup nankörlükte bulunabilir. Faydalı olan şeyleri yapabilir, istediğini yeyip-içebilir. Bunun tersini de yapabilir.
Allah (cc) insana iyiyi de kötüyü de, hakkı da bâtılı da, faydalıyı da zararlıyı da Peygamberi ve Kitabı (Vahy) aracılığıyla bildirmiştir. Buna iman eden kimse, Kur’an’ın emir ve yasaklarını yerine getirmekten sorumludur. İman etmenin mantığı ve gereği; inanılan esaslara uymaktır.
Rabbimiz kullarına bazı şeyleri yapmalarını, bazı şeyleri yapmamalarını, bazı gıda zannedilen şeyleri yememelerini emrediyor. Allah (st) insanlara faydalıyı emretmiş, zararlı olan şeyleri de yasaklamıştır. İslâmın bütün emirlerinde insan için fayda, bütün yasaklarında da insan için zararlar vardır.
Kişi emirlere uyduğu, yasaklardan kaçındığı müddetçe imanın gereklerini yerine getirmiş, Allah’a hakkıyla itaat etmiş, Allah’ın Rabliğini (ya da imanını) doğrulamış, kendini kötülüklerden arındırmış ve şeytanın yoluna uymadığını göstermiş olur.
Kişi yiyecek ve içecekler, yani gıdalar konusunda da Vahyin ölçülerine uyarsa hem Rabbine itaat etmeiş, O’na sevgi ve saygısını göstermiş, hem temiz gıdalarla, dolaysıyla sağlıklı beslenmiş, hem de zararlı şeylerden uzak durmuş olur.
Şüphesiz ki hayatı inşa etmek için gelen, hayatın her alanına en ideal, insanın fıtratına uygun hükümler koyan Vahy, gıdalar (yiyecek ve içecekler) hakkında da en mükemmel ölçüleri koymuştur. Bu bakımdan gıdalarda hakkındaki Kur’anî ölçülere bakmak gerekir.
-Haram Gerçeği
İslâm (Vahy), mü’minlere bazı şeyleri yapmayı emreder, bazı şeyleri yapmayı da yasaklar. Bunlara emirler ve nehiyler (yasaklar) denir. Fıkıh dilinde yapılmaması istenen şeyler haram veya mekruh, yapılması istenen şeyler de vacip, farz veya sünnet olarak nitelendirildi.
İster gıdalar (beslenme kaynakları) konusunda, ister hayatın diğer alanlarındaki haramlar, insanları çirkinliklerden, zarardan ve onları aşağılık şeylerden korumak için konulmuştur. Haramlara uyma şuuru kişiyi koruyan, nefsini temizleyen, olgunlaştıran pratik imkanlardan biridir.
Haram sözlükte, menedilmiş, yasaklanmış, mahrum edilmiş anlamlarına gelir. Bu menedilmenin kaynağı ya ilâhi olup belirli bir amaca sevketme, ya da beşeridir, yahut akıl veya şeriat, emrine itaat edilen bir kişidir.
Mesela; “Ona süt analarını haram etmiştik” (Kasas 28:2) “Kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona Cenneti haram kılmıştır.” (Maide 5:72) Burada haram etmenin kaynağı ilâhidir ve şüphesiz hayırlı bir amaca yöneliktir.
Bu kökten “harrame (masdarı tahrîm)” ise, haram kılma, menetme anlamındadır. (Tahrîm 68:1. En’am 6:138)
‘Mahrum’ ise, engellenmiş, mahrum edilmiş, verilmemiş, haram edilmiş demektir. (Bkz: Vâkıa 56:67. Zâriyât 13:19)[1]
Terim olarak ‘haram’; Şâri’nin (şeriat koyucunun) bir şeyin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istemesidir. Buna ‘muharrem’ ve ‘mahzur’ da denir.[2]
Fıkıhçılara göre ister kat’î, ister zannî delille olsun muhataptan bir şeyin yapılmaması istenirse o haram olur. Hanefî fıkıhçıları bir haramın sabit olması için kat’î delil olmasını şart koşarlar. Zannî delile dayanan yasaklara ise “tahrimen mekruh” adını verirler.[3]
Bir şeyin haram kılınmasının esası o şeyin açıkça zararlı oluşuna göredir. Şâri’ bir şeyi haram kılmışsa o mutlaka pek çok açıdan zararlıdır.
Haram, dince yapılması yasak olan şeydir. Herhangi bir şeyi yemek, bir fiili yapmak, bir davranışta bulunmak, bir sözü konuşmak dince yasaklanmış olabilir. Yükümlünün (mükellef’in) böyle şeylerden mahrum edilmesi, yani bunların ona yasak edilmesi ‘haram’ kelimesiyle ifade edilmektedir.
-Haramın çeşitleri
Haramlar; ya ‘liaynihi haram’, ya da ‘ligayrihi haram’ şeklinde olurlar.
‘Liaynihi haram’; kendisinde bulunan bir zarar ve kötülük sebebiyle yasaklanmış şeydir. Ölü hayvanın etini yemek, zina etmek, içki içmek, hırsızlık yapmak, yalan söylemek gibi...
‘Ligayrihi haram’; kendisi esasen haram olmadığı hâlde başka bir sebep dolayısıyla yasaklanan şeylerdir.[4]
Başkasının malını haksız yere yemek, cuma namazı saatinde çalışmak gibi… Ekmek yemek haram değildir, ama başkasının ekmeğini çalarak yemek helâl olmaz.
Bazı haramlar kesindir (kat’î haram). Kur’an ve hadislerde açık bir sözle haram olduğu belirtilmiştir. Bunu herkes anlar. Böyle bir haramı inkâr etmek kişiyi din çizgisinin dışına çıkarır.
Bazı haramlar ise kesin değildir (zannî haram). Bazı din âlimleri (müctehidler) ellerindeki kaynaklara (delillere) göre bir şeye haram demiş olabilirler. Ama başkaları aynı kaynağı zayıf gördüğü için ona haram demeyebilir. Bu gibi haram kararlarında müctehid din âlimlerinin görüşlerine baş vurmakta yarar var. Ancak onların ictihadlarını Kur’an ve hadislerde açık bir şekilde belli olan haram hükümleri gibi saymamak gerekir.
Örneğin, bazılarına göre bütün deniz hayvanlarının etleri yenir, bazılarına göre ise balığın dışındakiler yenmez. Böyle bir durumda ictihadın birine doğru, diğerine Din’e aykırı denilmez. Müslümanlar, hangi müctehidin delilini daha kuvvetli bulurlarsa onun ictihadıyla amel edebilirler.
Haramlar, Allah’ın müslümanlar için çizdiği sınırlardır. Mü’min bu sınırları dikkatlice korur. (Tevbe 9:112) Kat’î haram olan bir davranışı yapmaz, haram bir şeyi yemez ve içmez, haram olan bir sözü konuşmaz.
Allah (cc), insanlar için koyduğu sınırları (hududu) aşanları sevmemekte, onları Cehennem azabı ile tehdit etmekte, sık sık “Allah’ın sınırlarına tecavüz etmeyin” diye uyarmaktadır. (Nisâ 4:14. Bakara 2:229. Mücâdile 58:4, v.d.)
Mü’min ayrıca Dinde vacip (farz) kılınan emirlere uyar. Bilir ki vacipleri (farzları) terk etmek de haramdır.
-Haramlık hükmü;
haramlık (hurmet) lafzı ile, helâlliğin nefyedilmesi ile, kullanılan nehiy (menetme) sigası ile (zira bu siga genellikle tahrîm haram kılmayı ifade eder), sakındırma (ictinab) lafzı ile olur.[5]
Mesela; “… Kendinizi tehlikeye atmayın…” (Bakara 2:195) ifadesinden kişinin kendisini bile bile tehlikeye atmasının haram olduğu hükmü çıkarılır. “Zinaya yaklaşmayın…” (İsrâ 17:32) ifadesinden zinanın haram olduğu hükmü çıkarılır…[6]
-Helâl Gerçeği
‘Helâl’ kelimesi sözlükte; masdar olarak mübah, caiz ve serbest olmak, ruhsat vermek, Harem'den veya ihramdan çıkmak anlamlarına gelir.[7]
Arap dilinde ‘halle’ fiil kökü, türevleriyle birlikte çeşitli anlamlar taşıyan zengin bir kullanıma sahiptir.
Aynı kökten ‘hulûl’ masdarı; borcun süresi bitmek, bir yere inmek, bir yerde oturmak,
‘hâil’ masdarı; bir meseleyi veya düğümü çözmek,
‘halîl’; oda arkadaşı, komşu, karı ve koca gibi anlamlara gelir.[8]
Terim olarak helâl; İslâma göre yapılmasında, yenilip içilmesinde, kullanılmasında, söylenilmesinde sakınca (vebâl) olmayan her şey ‘helâl’ sınırları içerisindedir. Haramın tersidir. İşlenmesi kesinkes lazım olmayan (mecburi olmayan) şey...[9] Helâl karşılığında ‘hıll’ kelimesi de kullanılmaktadır. (Ali İmran 2:93. Mâide 5:5)
Helâl bu açıdan mübahtan daha kapsamlıdır.
Kur’an, helâl kelimesini türevleriyle birlikte hem sözlük anlamıyla, hem de terim anlamıyla elli yerde kullanmaktadır. Hadislerde de yine sözlük ve terim manasıyla kullanılıyor.
-Helâlle ilgili diğer kavramlar
Alâeddin es-Semerkandî, fiil olması bakımından hükümlerin niteliklerini haram, muharrem, mahzûr, menhî ve mekruh ile bunların karşıtı olarak helâl, muhallel, mübah, me'zun, mutlak ve meşru’ şeklinde iki ana kategoriye ayırmış.[10]
‘muhallel’; helâl kılınan, me’zun; yapılmasına veya kullanılmasına izin verilen (Yûnus 10:59), mutlak; serbest bırakılmış, meşru’; akla ve şeriate uygun olan, İslâmın ölçülerine uyan demektir.
Dinen yapılmasında, yenilip içilmesinde, kullanılmasında ve konuşulmasında sakınca olmayan şeyler hakkında ‘caiz’ kelimesi de kullanılır. Bir şey hakkında “bunu yapmak dinen caiz değildir” demek, o şeyin haram, mekruh veya sakıncalı, şüpheli olduğuna delâlet eder.[11]
‘Mübah’; bu kelimenin aslı ‘ibâha’dır.
‘İbâha’, sözlükte; bir şeyin yapılması veya terkedilmesi arasındaki hükümdür. Bu şeriatın, mükellefi (yükümlüyü), yapılması veya yapılmaması arasında serbest bıraktığı, yapılmasında veya terkedilmesinde bir vebâl (sakınca) olmayan işler hakkındaki hükmüdür.[12]
Mübah olan işleri yapanlar bir sevap almadıkları gibi bir günah da kazanmazlar. Ancak bazı mübahları yapmak insana sevap kazandırabilir. Meselâ yeme içme ve sporu daha iyi ibadet edebilmek, Allah yolunda daha iyi çalışabilmek amacıyla yapmak gibi...[13]
Kur’an helâl yiyecekleri nitelemek üzere ‘tayyib’ (çoğulu: tayyibât) kelimesini kullanıyor. Burada bu yiyeceklerin hem temiz olduklarına, hem de onları yemenin helâl olduğuna işaret vardır. (Bkz: Bakara 2:57, 172. Nisâ 4:160-161. Enfâl 8:26)
İnfak (Allah yolunda harcama) da sadece temiz/helâl (tayyib) şeylerden yapılır. Allah (cc) haram ve pis olan şeyleri infak olarak kabul etmez. (Bekara 2:267)
-Helâlle ve haramla ilgili Kur’anî ölçüler
İnsanlara bazı şeylerin helâl bazı şeylerin haram edilmesi, dünya imtihanının bir gereği, hayr ve şer ile denenmenin bir sonucudur.
(Enbiyâ 21:35)
İnsanın önüne çok geniş bir mübah (helâl) alanı açılmaktadır. Bu ‘helâl alan’da hayatı en güzel bir biçimde yaşayabilmek için bazı kurallara uymak, bazı yasaklardan kaçınmak gerekir. Haramlar, insan için çizilmiş güvenlik ve tedbir sınırlarıdır. ‘Helâl’ bırakılıp, haram olan şeyler yenir, içilir ve yapılırsa; insan hem günah kazanır, hem de ıslah (düzgün/maslahata uygun) olan hayatı fesada çevirir, tekâmülün önüne engel koymuş olur.
1-Helâl rızkı tercihi imandan kaynaklanır
İman etmek dinen helâl olan şeyleri tercih etmeyi gerektirir.
Mü’minler, helâl yoldan kazanırlar, helâl yerlere harcarlar, helâl yiyecekleri yerler, helâl içecekleri içerler, helâl davranışlarda bulunurlar, helâl eğlenceleri yaparlar. Kısaca helâl anlayışı üzerine hayatlarını sürdürürler. Helâl ile Allah rızasını isterler.
Kur’an şöyle diyor: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.“ (Bakara 2:168. Bir benzeri: Bakara 2:172)
Prensip olarak Allah (cc) insanları temiz ve helâl olan şeylerle rızıklandırıyor. Ya da insanların helâl olan kaynaklardan beslenmelerini, helâl olan işlerle meşgul olmalarını uygun görüyor.
Allah (cc) İsrailoğullarına temiz ve helâl rızıklardan yemelerini emretmişti. (A’raf 7:160. Tâhâ 20:81)
Bütün peygamberler; “Ey peygamberler! Temiz şeylerden (tayyibâttan) yiyiniz ve sâlih ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.” (Mü’minûn 23:51)
ve iman edenler de helâl rızıktan (tayyibâttan) yemekle emrolundular.
“Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de binâ yapan; size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.” (Mü’min 40:64)
“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Mâide 5:88. Ayrıca bkz: Nahl 16:114)
2-Eşyada aslolan ibâhedir
İslâm’a göre eşyada asıl olan mübah (helâl) olmadır. Bir şeyin yapılması, yenilmesi, kullanılması, söylenmesi açık deliller ile haram kılınmamışsa, o dinen helâldir. Ancak o şey hakkında şer’î (din açısından) bir yasak varsa, ya da zararlı olduğu anlaşılırsa, o zaman helâl olmaktan çıkar.
Eşyada, yani insanların geçim vasıtaları olan eşya, bitki, meyve, ve yiyeceklerde, davranışlarda, konuşmalarda, hatta kullanılan yöntem ve tekniklerde aslolan mübahlıktır. Ancak şeriatın bir açık delili veya bu delile bağlı olarak yapılacak kıyas ile bazı şeylerin sakıncalı oluşu söz konusu olabilir.
Yerde yaratılanların -haram kılınanlar hariç- hepsi de insanlar içindir. (Bakara 2:29)
3-Temiz şeyler helâldir
Allah (cc), insanlara bütün temiz şeyleri helâl, pis (rics ve necis) olan şeyleri de haram kılmıştır. (Mâide 5: 5, 157)
Elbette pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir. Kötü ve pis olan şeyler haram, temiz ve iyi olan şeyler de helâldir. “... pis ve kötünün çokluğu tuhafına gitse (yahut hoşuna gitse) de (bu böyledir)...” (Mâide 5:100)
Nitekim Allah (cc) müslümanları (Nisâ 4:160. Mâide 5:1, 4, 5),
İsrailoğullarını (Yûnus 10:93. Câsiye 45:16),
bütün insanları (İsrâ 17:70. Mü’min 40:64. Nahl 16:72) temiz rızıkla rızıklandırdığını söylüyor.Mesela;
“O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki şükredesiniz.” (Enfâl 8:26)
4-Helâl haram koyma yetkisi Allah’ındır
İslâma göre bir şeyin ‘helâl’ veya ‘haram’ olmasının hükmü insan aklına veya insanlar tarafından meydana getirilmiş otoritelere bağlı değildir. Hiç kimse kendi kafasından “şu helâldır, bu haramdır” deme yetkisine sahip değildir. Hiç bir otorite sahibi de kendi anlayışına göre helâl ve haramlar belirleyip insanlara dayatamaz.
Haram kesin bir yasaktır. Helâl/mübah ise sonuna kadar bir serbestliği ve sakıncasızlığı ifade eder. İnsanlar için faydalı ve zararlı nice şeyler vardır. Zararlı olan şeyleri bilip insanlara yasaklayan, ya da onları belli konularda serbest bırakan; ancak insanlardan daha iyi bilen, insanlardan daha Yüce olan bir Makam olmalıdır.
Bir başkası için yasak hükmü koymak, onlara bazı emirler vermek; ya da bazı konularda onları serbest bırakmak; bir gücü, bir otoriteyi, bir üstünlüğü ifade eder. Yasak koyan veya emir veren, diğerlerine nisbeten daha üstün bir konumdadır. Ancak insanların kul olmaları açısından birbirlerine bir üstünlükleri yoktur.
Öyle ise onların bir kısmının diğerleri için -İslâmın belirlediği şekilde- haram ve helâl ölçüsü koyması doğru değildir. Bu hak yalnızca insanın asıl sahibi ve onun üzerinde sonsuz, sınırsız ve mutlak otorite sahibi olan Allah’a aittir.
Kur’an insanları şöyle uyarıyor:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolaysıyla: “şuna helâl, buna haram” demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (Nahl 16:116)
Rasûlüllah’ın (sav) şöyle dediğini nakledildi: "Helâl Allah'ın kitabında helâl kıldığı şeyler, haram da Allah'ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Hakkında hüküm belirtmediği hususlar ise sizin için affettiği şeylerdir."[14]
Kur’an kendilerine göre helâl ve haram hükmü koyanları kınıyor.
“De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus 10:59)
İnsana düşen nefsinin hevâsına uyup, işine geldiği gibi ‘helâl’ ve ‘haram’ ölçüsü uydurmak değil, Rabbinin ölçülerine teslim olup, ‘helâl’ olan şeyleri tercih etmek, haramlardan uzak kalmaktır. Çünkü hayat ancak ‘helâl’ olan şeylerle güzelleşir, haram olan şeyleri yapmakla çirkinleşir.
Seçilmiş Elçiler, ya Vahiyle bildirilen haram ve helâli açıklarlar, ya da vahyin kapalı bıraktığı şeyleri yine Vahye uygun hükme bağlarlar. Bu onların elçilik görevidir. Şu âyetlerde haber verildiği gibi
“Onlar (mü’minler), yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Rasûl’e, o ümmî Nebi’ye uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar.
Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar.
Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen Nûra (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (A’raf 7:157)
“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Cumua 62/2. Bir benzeri: Tevbe 9:29)
Peygamber (sav) kendi yetki veya görevini şöyle açıklamış: “Dikkat edin, bana Kitap ve onun bir misli verildi. Dikkat edin, karnı tok bir adamın koltuğuna yaslanarak size: “Bu Kur’an’a uymanız gerekir. Onda helâl bulduklarınız helâl, haram bulduklarınız haramdır (başka kaynağa ihtiyacınız yoktur)” demesi yakındır. Dikkat edin Allah elçisinin haram kıldıkları, Allah’ın haram kıldıkları gibidir.” (Ebû Dâvûd, Sünne/5 no: 4604. İbni Mâce, Mukaddime/2 no: 12. Tirmizî, İlim/10 no: 2663)
Eğer bu hadis sahih ise, gıdalar, yenilip içilen maddeler hakkında bize kadar sağlam yolla gelen nebevî ölçüler de bağlayıcıdır. Kaldı ki elçilerin 1.Kitabı ve hikmet öğretme, 2.tebliğ, 3.beyân, 4.uygulama, 5.örnek olma, 6.tezkiye etme, 7.müjdeleme (tebşîr) ve uyarma (inzâr) görevleri vardır. Rasulüllah’ın hakkında Kur’an’da olmayan ama işaret edilen ve esasında (Kur’an’da haram edilenlere benzeyen) kötü, pis, zararlı şeylerden ümmeti nehyetmesi, bir anlamda haram kılması onun beyan ve uygulama, örnek olma görevidir. Yoksa Elçi de kendi keyfine göre haram, yasak, nehiy ölçüleri koymaz.
“Eğer o (Elçi), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” (Hâkka 69:44-46)
İslâm fıkhında, Kitap ve Sünnet’te açıkça belli olmayan haramlar ve helâllar hakkında yapılan ictihadlar, haram ve helâli tesbit etme, mü’minleri haramlardan koruma gayretidir. Müctehidlerin ictihadları akide yönünden bağlayıcı değildir ama Sünnet’te yeterince açık olmayan ve orada yer almayan, ya da daha sonradan ortaya çıkan konuların çözümünde, gıdaların sakıncalı olup olmadıkları konusunda onlara ihtiyaç vardır. Ancak müctehidler veya âlimler de herhangi bir delile dayanmadan, kendi anlayışlarına uyarak haram-helâl ölçüleri icat edemezler. Dolaysıyla bir müctehidin kendi zamanında orta çımış bir gıda, davranış veya içecek hakkında “bu haramdır” demesi yerine, benzerlerine kıyas yaparak; “bu sakıncalı görünüyor”, “mekruh olabilir”, ”sakınılması evlâdır” demesi daha mantıklıdır. Zira bunda tavsiye, “bu bana göre haramdır” hükmünü vermede ise haddini aşıp Şâri’ gibi din adına hüküm verme tehlikesi vardır.
Kur’an şöyle diyor:
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı zineti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?…” (A’raf 7:32)
Kur’an’a göre Allah’ın ve O’nun adına hareket eden Peygamberin haram kıldıklarından başka haram olmaz. (En’am 6:145)
5-Başka otoritelerin helâl-haram ölçülerini kabul edilemez
Herhangi bir kimsenin veya otoritenin haram veya helâl hükümlerini İslâmın ölçülerine zıt olmasına rağmen kabul etmek, onları Rabb olarak tanımak anlamına gelir.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Onlar hahamlarını ve rahiplerini ayrı rabbler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeyden uzaktır.” (Tevbe 9:31)
Câhiliyye döneminde cömertliği meşhur Hatem Taî’nin oğlu Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu hâlde Peygamberimizi ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlûllah (sav) o sırada bu âyeti okuyordu. Orada söylenenleri duyunca dedi ki; “Ben yahudileri ve hırıstiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına ibadet etmiyorlar.”
Peygamber (sav) buyurdu ki; “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibadet etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları Rabb haline getirmenin manası budur.”
Sonra Rasûlüllah onu İslâma davet etti, o da müslüman oldu.[15]
İnsanlara bir şeyi haram veya helâl yapma yetkisi yalnızca onları yaratan ve onları âhirette hesaba çekecek olan Allah’a aittir. Kur’an’ın ve Sünnet’in açık ölçülerini bir tarafa atıp, onların var olan hükümlerini reddederek; başka güç merkezlerinin ölçülerini kabul etmek, sonra da o ölçülere uygun davranmak, iman iddiası ile bağdaşmaz.
Böyleleri Allah’ın yanında başka otoriteleri de rabb haline getirmiş olurlar. Mesela; herhangi bir ülkede otorita sahipleri, devlet içki içmeyi serbest yapsa, bir kimse de; “bak otorite içkiyi serbest bıraktı, öyleyse içki haram değil, helâldir” deyip öyle inanırsa, o kimse içkiyi serbest bırakan otoriteyi rab (tanrı) edinmiş olur.
Zira bu durumda o, otoritenin (devlet erkinin) Allah’ın hükmüne (yasasına) zıd bir şeyi benimsemiş, onu Allah’tan daha yüce bir makam olarak tanımış olur.
Allah’ın ve O’nun peygamberinin koyduğu çok açık haram-helâl ölçülerini tanımayarak, haramları helâl sayanlar, ya da başka otoritelerin İslâma aykırı koydukları haram ve helâl ölçülerini kabul edenler hevâlarına uymuş olurlar. Bu gibiler hakkında Vahyin ölçüsü şudur: Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen kafirlerdir, zalimlerdir, fâsıklardır. (Mâide 5:44, 45, 47) Kendi hevâlarından yeni şeriat ve din uyduranlardır. (Şûrâ 42:21)
6-Haramı helâl saymak ciddi bir hatadır
Öncelikle Allah’ın koyduğu haram sınırlarını gözetmek bunu yapanlar için hayırlıdır.
“Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. Haramlığı size okunanların (bildirilenlerin) dışında bütün hayvanlar size helâl kılındı. Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının. (Hacc 22:30)
Allah’ın ve Rasûlünün koyduğu helâl-haram ölçülerine inanmamak, onları kabul etmemek, karşı gelmek, beğenmemek imana yakışan bir tavır değildir.
“Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzâb 33:36)
Hatta âyete göre Allah’ın ve Rasûlü’nün haram saydıklarını haram kabul etmemek yerine göre savaş sebebidir. (Tevbe 9:29)
7-Helâli haram yapmak da hatadır
İslâmın haram kıldığı bir şeyi helâl saymak büyük bir hatadır,
Allah’ın hükümlerine korkusuzca karşı gelmektir. Ancak helâl kıldığı şeyleri insanlara haram saymak bundan daha büyük bir hatadır. Allah’ın kulları için helâl kıldığı bir şeyi birileri haram kılamaz, onu insanlara yasaklayamaz. Bunu yapanlar, ya da yapmaya kalkışanlar haddi aşmış kimselerdir.
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir, Kıyâmet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (A’raf 7:32)
Başka bir âyette şöyle deniliyor:
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allahtan korkup-sakının.” (Mâide 5:87-88)[16]
Helâli haram kılmanın yanlış olduğu konusunda titiz olan Kur’an, hz. Peygamber’e bile; “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?... ” (Tahrîm 66:1) diyor.
Allah’ın kendilerine helâl olarak verdiği, ya da yemelerine izin verdiği temiz yiyecekleri haram sayanlar kınanmıştır. (En’am 6:140, 143, 144)
Buradan şu sonuç çıkar: Kur’an’da ve Sünnette haram olan bir şeyi (her ne ise) helâl saymak büyük bir hatadır. Helâl olan bir şeyi haram saymak ise daha büyük bir hatadır.
8-Helâlin çerçevesi daha geniştir
Mübahın/helâlin alanı oldukça geniştir. Haramlar sayılı, mübahlar/helâller ise sayısızdır.
İslâmın çizdiği bu geniş alan, müslümanlar hakkında bir rahmet, din ve dünya işlerinde bir kolaylıktır. Kimsenin bu geniş alanı daratma hakkı yoktur. İslâmı bir haramlar listesi haline getirmek, İslâma iyilik değildir.
Buna karşılık, açık hükümlere rağmen her şeye mübah/helâl damgasını vurup haramın sınırlarını zorlamak da yanlıştır.
Kur’an bir şeye haram demek konusunda çok titiz olunmasını emrediyor. (A’raf 7:32)
9-Bir şeyin haram oluşu pis ve zararlı oluşuna göredir
Şâri’ (Kur’an ve Sünnet) bir şeyin haram olduğunu açık ve anlaşılır bir şekilde söylemişse o haramdır.
Kur’an, “Bugün size iyi ve temiz (nimetler) helâl kılındı.” (Mâide 5:5) dediğine göre pis, zararlı, imana yakışmayan, Allah’ın razı olmadığı şeyler haramdır. Temiz, faydalı ve ziynet eşyası (gıda, süs, geçim ve fayda sağlayan şeyler) niçin yasak olsun ki?
Bütün bunlar dünya hayatının süsüdür. (Kehf 18:46)
10-Şüpheli şeylerden kaçınmak gerekir
Kur’an “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme....” (İsra, 17/36) diyor.
Öyleyse bir şey hakkında kesin bilgi olmadan, Kur’an ve sahih Sünnetten bir delil olmadan helâl ve haram hükmü vermek doğru değildir.
Ya da “madem ki hakkında açık bir haram hükmü yok, öyleyse o helâldir, bir sakıncası yoktur” deyip bir çok şeyi yemek veya yapmak da takvaya uymaz. Çünkü en azından şüphe vardır.
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Şüphesiz helâl belli, haram da bellidir; fakat aralarında birtakım şüpheli şeyler vardır ki onları insanlardan birçoğu bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur..."[17]
Hüseyin K. Ece
30.10.2024
Zaandam
[1] İbni Manzur. Lisânu’l-Arab, 4/94-100. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 164
[2] Erdoğan, M. Fıkıh Terimleri, s: 140
[3] Ebu Zehrâ, M. İslâm Hukuk Metodolojisi, s: 47
[4] Ebu Zehrâ, M. İslâm Hukuk Metodolojisi, s: 48. Şa’bân, Z. İslâm Hukuk İlminin Esasları, s: 248. Atar, F. Fıkıh Usulü, s: 126. Erdoğan, M. Fıkıh Terimleri, s: 140
[5] Şa’bân, Z. İslâm Hukuk İlminin Esasları, s: 247
[6] Atar, F. Fıkıh Usûlü, s: 127
[7] Koca, F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/173
[8] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 4/204-205. el-Isfehâni, el-Müfredât, s: 182
[9] Erdoğan, M. Fıkıh Terimleri, s: 138
[10] Koca, F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/175
[11] Koca, F. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/176
[12] Ebu Zehrâ, M. İslâm Hukuk Metodolojisi, s: 50
[13] Ece, H.K. İslâmın Temel Kavramları, : 432
[14] Tirmizî, Libâs/6 no: 1726. İbn Mâce, Et’ime/60 no: 3367
[15] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/137
[16] Tirmizî, Tefsir/6 no: 3054
[17] Buhârî, İmân/39 no: 52, Büyû’/2 no: 2051. Müslim, Müsâkât/107-108 no: 1599. Ebû Dâvûd, Büyû’/3 no: 3329