Günümüzde karşılaştığımız, ya da duyduğumuz kabilecilik, ırkçılık, kavmiyetçilik, ulusculuk, milliyetçilik, şuûbiye, nasyonalizm gibi kavramlar birbirlerine benzese de aralarında az da olsa nüans farklılıkları var.

Bu farklılıklar, kelimelerin eski ve yeni olmasına, kişi ve toplumların onlara yükledikleri anlamlara ve kullanışlarına göre (zira bu kelimeler birilerine göre lehte ve aleyhte kullanılmaya oldukça elverişlidirler), sosyal ve siyasi olayların gelişmesine göredir.

Bütün bunlara herkes kendine göre bir anlam verir, işine geldiği gibi kullanır. İslâm kültüründe olan ‘asabiye’ kavramı bu ideolojilere aşırı bağlılığı, tutuculuğu, fanatikliği, tarafgirliği ifade ediyor.

Bu yazıda önce bunlardan bir kaç tanesine kısaca değinip sonra asabiyyeyi açıklamak istiyoruz.

 

-Modern kabilecilik: Kavmiyetçilik

Kavim; aynı soydan gelen, dil, töre ve kültürleri aynı olan kadın-erkek insan topluluğuna denir.

Modern zamanlarda kavmiyyetçilik daha çok milliyetçilik ve ırkçılık manasında kullanılıyor. Bu da İslâmdan önce yaygın olan kabilecilik anlayışının modern versiyonu gibidir.

Kavim kelimesi Kur’an’da 383 yerde tekil olarak geçmektedir. Bu âyetlerde aklını kullanan, bilen, Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen, düşünüp ibret alan, iyi ameller işleyen, iman eden, şükreden, adaletli davranan kavimler yanında bunların zıddı özelliklere sahip olanlardan söz edilir.

Kavim kelimesi hadislerde de tekil ve çoğul olarak kullanılmış.

Kavimlerin dilleri, renkleri, bazı özellikleri farklıdır. Bu da kevnî âyet dediğimiz Allah’ın yüce kudretinin belgelerindendir. (Rûm 30:22)

Kavim kelimesi 20. yüzyılın başında Arapça’da ve Türkçe’de anlam kaymasına uğrayarak, aslında “millet, ulus ve ırk” anlamına gelmediği hâlde modernleşmeyle birlikte bir sosyoloji terimi hâline gelmiş, milliyetçi görüşlere dayanak yapılmıştır.

Kavim kendi mensuplarına dil, din, tarih, töre (örf ve âdetler), vatan gibi unsurları olan sosyal kimlik kazandırır. 

1789 Fransız ihtilâlinden sonra kavmiyetçilik yaygın deyimiyle milliyetçilik daha da gelişti ve yaygınlaştı. Bu ideolojilerin etkisiyle bazı  büyük devletler parçalandı. Hatta modernleşen toplumlarda aynı kavme mensup topluluklar bile, ortak kavim kimliğine baskın çıkan çeşitli uluslara ayrıldı. Ulus unsuru üzerine devletler kuruldu, bir ırkın üstünlüğü fikri devletlerin ideolojisi oldu.

Bu çirkin asabiye yüzünden nice zulümler işlendi, nice savaşlar oldu, nice toplumun kimliği inkâr edildi, nice kesimler baskı ve hile ile asimile edildi.

Günümüzde ırkçılık veya modern kabileceilik diyebileceğimiz kavmiyetçilik düşüncelerine olan bağlılık ‘asabiye’ duygusuna benzemektedir. (Asabiye aşağıda gelecek)

Kabilecilik duygularının ve bağlarının güçlü olduğu bir ortamda gelen Son Vahiy kavim kimliğini dışlamamıştır. Zira bu ilâhi bir realitedir.  Ancak bu kimliğin üstünlük sebebi sayılmasını meşru saymamış, bunun doğurabileceği sakıncalara karşı sosyal ve kültürel farklılıkların bir arada korunması için tedbirler önermiş, inanç esasına dayalı birliktelik kurmayı hedeflemiştir.  (Şentürk, R. TDV İslâm Ansiklopedisi, 25/68-69)

Vahiy açısından Allah (st) katında insanlar ve kavimler eşittir. Zira bütün insanlar kavim ve kabilelere ayrılsalar da köken itibariyle bir ana-babadan gelirler. Üstelik hepsini yaratan da Allah’tır. O’nun katında değerli ve üstün (keremli) olma takva bilincine göredir. (Hucurât 49:13)

Bir kimsenin atalarıyla övünmesi caiz değildir. Kişi hangi kavmi severse kıyâmet günü onunla hesap yerine gelecek.[1]

Farklılıklardan dolayı kavimlerin birbiriyle alay etmesi aşağı görmesi Kur’an’da yasaklanmıştır. (Hucurât 49/11) Zira kimse Allah katında hangi kavmin daha hayırlı, iyi olduğunu bilemez.

-Irkçılık

İnsanlık tarihinde toplumlararası tefrikaya, ayrışmaya, başkalarına karşı üstünlük taslamaya, fitnelere, haksızlığa, hatta savaşlara yol açan yanlışlardan biri de ırkçılıktır.[2]

Irkçılığı Türkçe sözlük şöyle tanımlıyor: “İnsanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.”[3]

“Bu da kalıtım yoluyla geçen fiziki özelliklerle kişilik, zekâ ve kültür özellikleri arasında bir sebep sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır.”[4]

Irk kelimesi Arapça’da kök, bitkinin gövdesi, yaprağın sapı, damar, asıl, irsî özellik, nesep, menşe, ata gibi anlamlara gelir. Eski Araplar’da ırk kelimesi  “soy üstünlüğü ve asalet” anlamında kullanılmış.[5]

Günümüz Türkçe’sinde aralarında kan bağı bulunan, aynı soydan gelen büyük insan toplulukları ırk kelimesiyle ifade edilir. Bunun yanında buna benzer şu kelimeler de kullanılır: Nesil, nesep, zürriyet, soy, sülâle...

Sosyal grupların kalıtımla geçen bazı özellikleri sebebiyle farklılaştığını, bu farklılıkların onlar arasında statü ve değer farklarına da yol açtığını ileri süren akımlara ise ırkçılık denmektedir.[6] 

Modern Arapça’da ırk kelimesi genellikle sözlük anlamıyla sınırlı kalırken şa‘b, nesil, ümmet, cîl, cins, kavim gibi kelimeler kısmen belli bir insan soyunu veya zümresini ifade etmektedir. Türkçe’deki ırk karşılığında da genellikle ‘unsur’, ırkçılık karşılığında ise ‘unsûriyye’, yer yer ‘cins-cinsiyye’, (Türkçedeki milliyetçilik karşılığında) ‘kavim-kavmiyet’ kelimeleri de kullanılıyor.

Batı dillerinde ırk’ın karşılığı olarak Latince asıllı race, rasse, ırkçılık teriminin karşılığında ise raşisizm kullanılıyor. Bu da ırkın insanın özelliklerinin ve kapasitesinin temel belirleyicisi olduğu ve bunların bir ırkın diğerine üstünlüğünü doğurduğu inancını ifade etmektedir.

Modern disiplinlerde ırk kavramı; 1. İnsan türünün alt sınıfları (beyaz, siyah, sarı ırk gibi). 2. Etnik grup (Cermen ırkı gibi). 3. Belli bir sosyo-kültürel grup şeklinde açıklanır. Bu son tanımlama nesnel ölçülere dayanmaz.[7] 

Siyasal bir akım olarak ırkçılık, üstün sayılan ırklara diğerlerinden daha çok haklar tanınmasını istemektir.

Eski dinlerde ırk isimleri olsa da bu bir ırkın üstünlüğünü değil, tanrı ile ilişkisi bağlamında kullanılmış. Ancak yahudilik inancına göre İsrailoğulları seçilmiş ırktır. Bu inanış onların yahudi olmayanlarla ilişkilerine de yansımaktadır. (Onlar yahudi olmayanlara ‘giyom’ derler)

İslâm öncesinde arap kabilelerinde ırkçılık düşüncesine benzeyen ve ‘asabiyye’ denilen güçlü bir kabilecilik anlayışı vardı. Bu nedenle davalarda haksızlık yapar, kabilelenin değerleri ile övünür, bazılarını aşağı görürlerdi. Mekkenin ileri aristokratları kölelerin ve aşağı statüde gördükleri kimselerin benimsediği dini kabul etmek istemediler.

Irkçılık Avrupa’da son yüzyılların en önemli olgularından biri ve kapitalist sistemle gelişen ve sömrügeciliğe meşruiyet kazandıran bir ideoloji ve sömürge yapılan yerlerde bir baskı aracı hâline gelmiştir. Bunu kölelik tarihinde görmek mümkün. 

19. yüzyılda kölelik resmi olarak kaldılsa da, onlara da bazı haklar verilse de,  bu ülkelerde ırkçılık, üstün ırk iddiaları sona ermedi. Farklı isimlerle günümüze kadar geldi. Bunun örneği ABD’deki siyahi insanların karşılaştıkları resmi ve gayr-i resmi uygulamalardır.

Hatta bazı bilim adamları ırkçılığını teorisini bile yazdılar. Bu anlayış bazı Avrupa ülkelerinde faşist politikalarla birleşince ırkçılık daha da güçlendi ve başka ırktan ve dinden insanların aleyhine kullanılmaya başlandı. Bunun tipik örneği Adolaf Hitler’in Almanyası[8] ve Güney Afrika ırkçı yönetimidir.

Bu da bazı ülkelerde ırkçılığa karşı sınırlı veya kapsamlı mücadelelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Faşizm ve ırkçılık aynı şey değilse de günümüzde Avrupa ülkelerindeki “yeni faşizm” hareketlerinin hepsi ırkçılığı bir ilke olarak benimsiyorlar. Bunun en önemli yansıması da yabancı düşmanlığı ve ‘islamofobia’dır.

Günümüzde müslümanlar daha çok başkalarından ırkçı saldırlara uğruyorlar. Başta siyonizm ırkçılığı olmak üzere Çinlilerin Doğu Türkistan’da, Sırpların Arnavutlara ve Bosnalılara, Hinduların müslümanlara, Bulgarların ve Yunanlıların Türklere, Rusların genelde müslümanlara baskı politikaları, bazı Avrupa ülkelerindeki ırkçı ve yabancı düşmanlığı söylemleri dikkat çekmektedir.[9]

Irkçılık veya milliyetçilik rüzgarları 19. Ve 20. Yüzyılda başta Osmanlılar olmak üzere İslâm ülkelerini de etkiledi. Bu kavmiyet anlayışına dayalı ideolojiler Osmanlı devletinin dağılmasının ve ümmet birliğini parçalayan sebeplerden biri sayılmaktadır. Batılı sömürgeciler İslâm dünyasını parçalamak ve sömürge yapmak için ırkçılık jargonunu iyi kullandılar diyebiliriz. Osmanlı devletinin yerine kurulan Cumhuriyet yönetimi özellikle dil, kültür ve tarih politikalarında ırkçı anlayıştan etkilendi.[10]

Son dönemlerde İslâm ülkelerinde ırkçılık veya ırkçılığı çağrıştıran anlayışlar başarılı olamadılar ve marjinal kaldılar. Ancak Türkiye’de türkçü, turancı, milliyetçi anlayışlar, Arap ülkelerinde nasırcı, baasçı ideolojiler zayıf da olsa devam etti.

Halbuki İslâm açık beyanları ve İslâm tarihinin şehâdetiyle her türlü ırkçılığa varan kabileciliği, kavmiyyetçiliği ve milliyetçiliği reddetmiştir.

Vahyin mesajı evrenseldir, bütün ırklara yöneliktir. Her insan da Allah tarafından ‘halife’ adayı olarak yaratılır.  Dil ve renk ayrılığı, fiziki özellikler, sosyal farklılaşma bir sorun değil Allah’ın hikmetidir.  Bu da ırklar arasında kurulması istenen barışçı ve eşitlikçi düzenin ahlâki temelini teşkil eder. İslâm, ırk farklılığını kabul eder ama bunun insanlar arasındaki ilişkilerde belirleyici olmasını reddeder. Hadislerde de genellikle ‘asabiyye’ olarak adlandırılan ırkçılık yasaklanmıştır.

Bu ilkeyi Rasûlullah (sav) Vedâ hutbesinde şöyle açıkladı: “Ey insanlar! Sizin rabbiniz birdir. Babanız da birdir... Haberiniz olsun ki takvâ dışında hiçbir Arabın Arab olmayana, hiçbir Arab olmayanın da bir Araba, hiçbir siyahın beyaza, hiçbir beyazın da siyaha karşı bir üstünlüğü yoktur. Şüphesiz ki Allah katında en değerliniz en takvalı olanınızdır...”[11]

Rasûlüllah (sav): “Allah, sizin sûretlerinize ve bedenlerinize bakmaz fakat O, sizin kalplerinize bakar” dedi ve göğsünü işaret etti.[12]  

O bununla bütün ırk, kabile, kavim, sınıf üstünlük iddialarını temelinden yıkmayı hedeflemiştir.

Ama ne yazık ki Vahye rağmen müslümanlar arasında câhiliye artığı bu anlayışı temamen ortadan kaldırmak kolay olmadı. Sonraki dönemlerde çeşitli sebeplerden dolayı kabilecilik, ırkçılık veya asabiyye farklı şekillerde, siyasi yapılarda, etnik gruplar ve sosyal sınıflar arasında az veya çok devam etti.

-Milliyetçilik

Diğer adıyla; ulusçuluk, kavmiyetçilik, asabiye, şuûbiye, nasyonalizm, şövenizm...

Ulusal değerleri evrensel ve islâmi değerlerin üstünde tutan, ulusal çıkarıları bireysel çıkarlara tercih eden anlayışların genel adı. Bu anlayış, kendi ulusunu yüceltmekten, kendi ırkını diğer ırklara  üstün görmeye, diğerlerini egemenlik altına almaya kadar uzananır. Bu gibi doktrinleri esas alan bütün siyasi görüşleri esas alır.[13]

Türkçe sözlükte millet; Din, inanç, ilâhi hükümlerin tamamı, şeriat... Mezhep, dinî meslek. Bir din veya mezhebe mensup olanların tamamı. Ümmet. Topluluk. Cemaat, Halk, ahâli... Ortak inanç, tarih, dil, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği olan topluluk. “Millet-i İbrahim” İbrahimin (Tevhid) dini demektir.[14]

Millet; bir gidişi, bir yol tutuşu, bir sünneti, topluca bir yürüyüşü ifade eder.[15] “Millet’in aslı, tekrar’dır.” Bu mana, tekrar tekrar gidilip gelinerek çiğnenen yol için söylenen “tarîkun melîlun (işlek yol)” ifadesinden alınmıştır. 

Kavram olarak ‘millet’; bir toplumun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, kitlenin uyduğu ve bağlı olduğu ilkeler ve takip ettiği yoldur. Bu yolun hakk olanı olabilir, bâtıl olanı olabilir.

Kelime, muhtemelen daha sonraları kendisine sosyal bakımdan yüklenen anlamdan da etkilenip modern dönemde Batı’daki ‘nation’ kavramının karşılığı olarak Türkçe ve Farsça’ya geçmiş ve bu dillerde tamamen sosyolojik ve siyasal bir muhteva kazanmıştır.

Kavram olarak mülliyetçilik “belirli bir coğrafyada ortak kültürel veya etnik kökene sahip toplulukların siyasî ve tarihî meşruiyetiyle yüceltilmesini hedefleyen siyasal, sosyal, kültürel, dinî düşünce ve yaklaşımlarla ideolojik anlamda millî devletin güçlenmesini en önemli hedef sayan bir anlayıştır.

Türkçe sözlük milliyetçiliği şöyle tanımlıyor: “Milleti, millet topluluğunu esas alan, onu sevmek ve yüceltmek ana fikrine dayanan görüş.”[16]

Bunun 1789 Fransız İhtilâli’nin ardından geliştiği kabul edilir. Kısa zamanda meydana getirdiği yeni devlet örgütlenmeleri itibariyle bütün zamanların en etkili siyasî ideolojisi haline geldi. Bundan sonra ulus olgusu ile devlet olgusu aynileşmiş, yeni siyasi yapılanmalar ortaya çıkmıştır

Herhangi bir kişinin üyesi bulunduğu sosyal gruplara ve kültürel unsurlara sevgi ve bağlılık göstermesi eskiden beri olan bir gerçektir. Ancak bu modern anlamdaki milliyetçilik değildir. Böyle bir tutuma olumlu milliyetçilik demek mümkündür.

Modern milliyetçilik anlayışında bir ulusa ait olma duygusu, din, dil, etnik yapı gibi unsurlara sık sık vurgu yapılmaktadır. Ancak milliyetçiliğin meşruiyet zeminini oluşturmada vatan fikri, tarihî derinlik ve dinî aidiyet özellikle baskındır.[17]

Burada şu noktanın da altını çizmek gerekiyor: Sosyal ve siyasal akımlarda ülkeden ülkeye, kişilerden kişilere ait ortak bir tanım veya anlayış olmadığı gibi milliyetçilik konusunda da ortak bir anlayış yok. Herkes onu kendine göre anlıyor. Bu kimilerine göre vatan sevgisi, kimilerine göre kendi ırkının değerlerini savunma, kimilerine göre akrabaya ilgi ve onu önceleme, kimilerine göre ülkenin çıkarları konusunda hassas olma, kimilerine göre bir ırkın üstünlüğünü savunmadır.

Bu sonuncu anlayışı ‘nasyonalizm’ olarak anlamak mümkün.

Milliyetçiliğin etkisiyle İslâm dünyasında inanç birlikteliğini ifade eden millet kelimesi bu asli mahiyetinden kopartılarak kavim, ırk manasında kullanılması olumsuz milliyetçilik olarak karşımızda.[18]

-Asabiye nedir?

‘Asabiyye’nin aslı olan ‘a-sa-be’ fiili sözlükte pek çok manaya gelmekte beraber; bağlamak, sarmak, kuşatmak, himaye etmek gibi anlamları daha ağırlıklıdır.[19]

“Kavgada ve savunma sırasında yakın akraba kişinin etrafını sardığı, onu korumaya çalıştığı için akrabalara ‘asabe’ denilmiştir.”[20]

‘Asabiye’ göstermeye ‘taassub’, taassub sahiplerine de ‘mutaassıb’ denir.

‘Taassub’, sahip veya taraf olunanı aşırı savunma ve koruma anlayışına denir. Olumlu anlamda ‘mutaassıplık’ kötü değildir. Dindar kimselere bazen ‘mutaasıp’ derler ki, bu onlardaki din gayretini gösterir.

        Hukuk dilinde ‘asabe’ baba tarafından akraba olanlar demektir.

Câhiliyye döneminde, aralarında kan bağı bulunan akrabanın oluşturduğu topluluğa  ‘asabe’, bu topluluğun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve dış tehlikelere karşı koymasını veya saldırı söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna ‘asabiye’ denirdi.

Bu dayanışma ruhu aileden başlayarak akrabalara, kabileye ve aşirete doğru yayılırdı. Ancak bunun kabileler arası asillik çekişmlerine, kavgalara ve hasızlıklara sebep olduğu da bir gerçektir.

Bir de hükmî asabiyye vardır ki bu da kan bağına dayanmayıp herhangi bir anlaşma, kefalet ve birlikte bulunmanın getirdiği asabiyyedir.

Bu da modern sosyolojide ırk/kabile birliğini aşarak vatan, kültür, gelenek, cemaat tassubuna kadar varmaktadır. Ancak bu, günümüzdeki ırkçılıktan daha dar çerçeveli bir şekildedir.[21] 

‘Asabiye’, sözlük manasıyla aile, kavim, kabile, grup ve benzeri konulardaki aşırı düşkünlük ve bağlılıktır. Kişinin kendi akrabalarını ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması, onlara taraftar olması demektir.

‘Asabiye’ kelimesi Kur’an’da geçmemekle beraber ona yakın anlamda olan ‘hamiyye’ sözcüğü bulunmaktadır. (Fetih 48:26)

Hamiyyet duygusu; herhangi bir ideal, ülkü, hedef uğruna, veya akrabaları ve belli bir davayı savunma uğruna hereket geçmeyi ifade eder.

‘Câhiliyye hamiyyeti’; kişiyi yanlış, bâtıl ve haksızlık uğruna gayrete sürükler. Kavmi ve kabilesi için, kendi cemaatı ve yandaşı için -haksız da olsa- harekete geçmesini sağlar.

Kur’an’da ayrıca, ‘asabiye’ ile aynı kökten gelen ‘usbe’ kelimesi yer almaktadır. Bunun anlamı da birbirine destek veren, birbirini kuvvetlendiren ondan kırk kişiye kadar olan topluluk demektir.[22] Kur’an’da 4 âyette geçmektedir. (Yûsuf 12:8, 14. Nûr 24:11. 28 Kasas 28:76)

İslâmdan önce yaşayan ve düzenli siyasí ve hukukí otoriteden mahrum câhiliye arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler. Başka kabileler tarafından tecavüze uğrayan akrabalarına korurlar, o tecavüzün doğurduğu maddi ve manevi zararları ‘asabiye’ duygusu ile giderirlerdi.

Zulme ve haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri cevap veririlerdi. Haklı da olsalar, haksız da olsalar; zalim de olsa mazlum da olsalar, mutlaka kendi akrabalarının tarafını tutarlardı. 

O zamanki asabiye çağdaş bir kavram olan ırkçılığın anlam genişliğinden uzak olup genellikle kabilecilik çerçevesinde bir içerik taşıyordu.[23]

-Olumlu anlamıyla asabiye

‘Asabiye’, yani tarafgirlik, aşırı savuma duygusu tümüyle olumsuz değildir. Mesela, kişide din gayreti (hamiyeti) olmazsa din uğruna çalışmalarda isteksiz olur. Akraba sevgisi ve bağlılığı olmazsa, onlara yardım etmeyebilir. Kabile gayreti olmazsa, onlarla ilgilenmeyebilir. Onlara dışarıdan gelebilecek zarara karşı duyarsız kalabilir.

Bu görüşte olanlara göre aile ve akraba bağlarının toplumların  dayanışmasına katkısı vardır. Bu tarihten beri bilinen bir şeydir. Özellikle siyasi ve hukuki otorite boşluğunun olduğu toplumlarda mal, can ve ırz güvenliğinin sağlanmasında önemli bir yeri vardı.

Bu duygu soy/akraba bağlılığına dayandığı için, kimileri bu yüzden soylarını sağlamca korumayı başarmışlardır. Aileler arasında bağlılığı artırdığı gibi cemaatlar ve gruplar, aynı dine mensup dindarlar arasındaki işbirliğini de yardım eder. 

      

-Olumsuz anlamıyla asabiye

Bilindiği gibi İslâm ‘asabiye’yi olumsuz anlamıyla hoş görmemiş, kan-soy bağı kardeşliği yerine din kardeşliği bağını ön plana çıkarmıştır. Mü’minleri kardeş ilan ederek, aralarındaki ilgi, yardım ve adaletin bu kardeşlik üzerine bina edilmesini emretmiştir. (Hucurât 49:9-10. Nisâ 4:58. Talak 65:2)

‘Asabiye’, aşiret, aile veya benzer toplulukların hak ve menfeatlarına tecavüz etmek, onlara haksız yere üstünlük sağlama amacına yünelik ise tasvib edilemez.

İslâm, kabilecilik, kavmiyetçilik manasına gelen ‘asabiye’yi yasaklamış, bunun câhiliye adeti olduğunu vurgulamıştır.

Allah (cc) insanları bir ana-babadan yaratmıştır. İnsanların ayrı ayrı soy ve kabileler halinde yaratılmasının sebebi tanışmaları, bilinmeleri kolay olsun diyedir. Dil, renk, bölge, kavim, grup bir insan için üstünlük sebebi değildir. Üstünlük takvadadır, yani sorumlu davranmadadır. (Hucurât 49:13)

Kavmiyetçilik, ya da ırkçılık anlamıyla asabiye; bir ırkı, grubu, kabileyi diğerine üstün tutma, bunların özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı övünme, kendilerinden olanı haksız olduğu hâlde başkasına tercih etme, ya da en çok bunları sevmeyi ve savunmayı bir ideoloji hâline getirmedir. Bu da haksız tarafgirliktir.

Bu anlayış câhiliye toplumlarında her zaman var olagelmiştir.

İslâm olumsuz anlamdaki ‘asabiye’yi  kaldırdığı hâlde, Peygamberimizin vefatından fazla bir zaman geçmeden, siyasí güçler  ve çıkar grupları tarafından müslümanlar arasında yeniden hortlatıldı.

-Irkçılık ve asabiye

Burada söz konusu olan zararlı ‘asabiye’, kendi kavmini, kendi akrabalarını sevip ilgi gösterme değildir.

İslâm akrabaya iyilik etmeyi, onlara ilgi göstermeyi, sıla-i rahmi (akrabalık bağını yardımla sürdürmeyi) emreder. Akrabalar arasındaki sevgi bereketi artırır.[24]

Ancak akraba haksız da olsa onu savunmak, kendi soyunu üstün görmek, başkalarını aşağılamak; belli bir grubu, bir aileyi veya soyu, bir kesimi ululamak, bu yüzden de haksızlık yapmak asabiye’dir.

Kişinin akrabasını sevmesi, onlara ilgi göstermesi, hatta kendi aşireti (akrabaları) için çalışması hata değildir. İslâmın getirdiği  ölçüye uygun sevgi ve nefretler haram olmaz ve zararlı da değildir.

Nitekim Rasûlüllah (sav); “Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiye midir?’ sorusuna şöyle cevap vermiştir:,,

“-Hayır, fakat asabiye; kişini zulümde kavmine yardım etmesidir.”[25]

Müslüman olsun olmasın, atalarının özellikleriyle övünüp, başkalarına üstünlük taslamak, hava atmak da asabiyedir. Üstelik onlarla övünmek insana hiç bir şey kazandırmaz.

Eğer onlarda iyi bir ahlâk var idiyse onu almak alana bir şey kazandırabilir. Eğer onlar kötülük ve zulüm yapmışlarsa, kötü bir adları varsa; o kötülükleri savunmak daha da büyük bir hatadır. Asabiye duygusu yüzünden, bir çok kişi ve topluluk atalarının kötülüklerine, inandıkları bâtıl dinlere, yaptıkları zulümlere bile sahip çıkabilmekteler.

Peygamberimiz (sav) atalarla övünmeyi yasaklayarak; insanların şu veya bu kavme mensup olmalarının onlara bir şey kazandırmayacağını, insanların ya mü’min ve takva sahibi, ya da günahkâr ve zarara uğramış olarak iki grup olduklarını belirtmiştir. (Daha geniş bilgi için: Canan, İ. Kütüb-ü Sitte (çev.) 4/255-266)

 

-Asabiye ve sıla-i rahim

Sıla-i rahim, yakınlar, akrabalar arasındaki güzel ilişki demektir. Bunun temeli de karşılıklı sevgi, saygı ve yardımlaşma anlayışıdır. Yakın akrabaların birbirlerine bağlılığı şüphesiz ki aile ve toplum açısından son derece önemlidir. Sağlıklı toplumların sağlıklı ailelerden meydana geldiği düşünülürse, yakınlara ilgi göstermenin, aileyi güçlendirmesi açısından değeri daha iyi anlaşılır.

 ‘Sıla-i rahim’, bir anlamda merhamet bağıdır. Yakınlara karşı gösterilmesi gereken şefkat ve ilgidir. Bu aynı zamanda rahmetin -merhametin bir sonucu olarak gerekli yardımı yapmak, gereken faydayı akrabaya ulaştırmaktır.

İslâm, insanlar arasında güzel ilişkilerin olmasını istediği gibi, akrabalar arasında çok daha yakın ilginin ve sevginin olmasını emrediyor. Kur’an akrabalık bağını kesenleri kınıyor ve bunun yanlış olduğunu vurguluyor. (Ra’d 13:21. Bakara 2:27. Nisâ 4:1)

Bir çok hadiste de akrabalık bağının güçlendirilmesi, sıla-ı rahim yapılması emredilmektedir.[26]

Merhamette, yardımda, infakta akrabaya öncelik vermek ve bu konuda ısrarcı, gayretli olmak, yani kelime anlamıyla asabiye duygusuyla hareket etmek, ırkçılık anlamıyla asabiye değildir.

 

-Asabiye ve tarafgirlik

“Asabiye’ gayreti ve asabiyeye davet” câhiliye anlayışıdır.

Hadis literatüründe ‘asabiye’ ırkçılığı da çağrıştıran “İslâm dışı bir gaye etrafında gruplaşma” mânasına gelir.

Bu olumsuz anlamıyla asabiye hadislerde yasaklanmıştır.

“İnsanları bir asabiye için toplanmaya çağıran, bir asabiye için savaşan ve asabiye uğruna ölen bizden değildir.”[27]

Kendi kavmi için savaşıp ölenlerin Cehenneme gideceği açıkça söylenmektedir. Çünkü böyle bir çaba Allah rızasından uzaktır. Halbuki İslâma göre bütün amellerin Allah (cc) rızasına için işlenmesi, bütün ölçülerin İslâmi hükümlerden alınması gerekir.

‘Asabiye’ aşırı ve haksız tarafgirlik demektir ki işin olumsuz yanı da burasıdır. Aşırı tarafgir olan birisi de haksızlık yapar, adaletten ayrılır, başkalarına karşı övünür, boşu boşuna kibirlenir durur.

Kur'an mü’minlere kendi akrabalarınız aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayın demektedir. (Nisâ 4:135)

Mümin, diğer insanları Âdem’in çocukları olarak insanlıkta eş, inananları dinde kardeş bilir. Diğer insanlar da inanmasalar bile Allah’ın kullarıdır. Hepsi de bir ana-babadan dünyaya gelmiştir, hepsi de hukuk önünde eşittirler. İnsanların doğuştan sahip olduğu bütün özellikler Allah’ın onlara verdiği fitrat (yaratılış)tır. Kimse kendinde olan bu yaratılış özelliğinden dolayı başkasına karşı üstünlük taslayamaz. 

Olumlu ‘asabiye’ duygusu, akraba ve cemaat arasında dayanışmayı sağlar, işbirliğini artırır. Ancak tarafgirliğe, övünmeye ve adaletsizliğe kaçmadan...

Olumsuz asabiye de ırkçılığa, yobazlığa, milliyetçiliğe, ayrımcılığa, baskıya, kültür katliamına, sömürüye, adaletsizliğe ve insan hakları ihlâllerine yol açar.

Asabiye anlattığımız gibi olmakla beraber günümüzde, kavmiyetçilik/kabilecilik, ırkçılık (nasyonalizm/şövenizm) veya milliyetçilik anlayışına saplananların tutuculuğunu, bağnazlığını, fanatikliğini da ifade ediyor diyebiliriz. Öyleyse bu ideolojilere sımsıkı bağlı olanların tutumu asabiyedir. Kendi taraftarları, adamları, yandaşları yanlış, haksızlık, hata yapsalar da onlara  arka çıkarlar, savunurlar. Hatta bu gibi konularda onlara yardımcı olurlar, destek verirler.

 ‘Asabiye’ (buna fanatiklik de diyebilirsiniz), yalnızca ırk, soy veya kabile sevgisinde olmaz. Şimdilerde çok sık görüldüğü gibi ülke, parti, grup, cemaat, mezhep, tarikat, spor takımı, hatta lider sevgisinde bile olmaktadır.

Olumsuz anlamıyla ve asabiyenin bir çeşidi olan ‘taassub’ sahibi kimseler her tarafta, pek çok insanda var. Kendi bağlı bulunduğu yapıyı her şeye rağmen savunanlar, kendilerinden olmayanlara karşı taassub içindedirler. (Özellikle İslâmın, Kur’anın ve müslümanların hasımlarında bu katı ve insafsız taassubu daha çok görmekteyiz). 

Herkes kendine yakın bulduğunu sevebilir ama bu sevgi ve ilgi 'asabiye', bir anlamda fanatiklik seviyesine ulaşırsa bu sağlıklı değildir.[28]

*

Kavmiyetçilik, özellikle ırkçılık (nasyonalizm) ve olumsuz anlamıyla taassub (asabiye) genelde üç önemli yanlışı bünyesinde barındırır.

1.Her şeyden  önce Allah’ın takdirine, hükmüne, iradesine itiraz etmektir, beğenmemektir. Bu yanlış da Allah tasavvurundan kaynaklanır. İnsanları farklı boylardan ve farklı biçimde yaratan O’dur. Irkçılık ise Allah’ın bu tasarrufuna karşı gelmedir.

Bilinen bir şey; hiç kimse hangi ana-babadan dünyaya geldiğini seçemez, biçimini, rengini, kabiliyetlerini belirleyemez.

2.Irkçılık insan hakları ihlâlidir. Her insanın öncelikli insan olmaya, insan gibi muamele görmeye hakkı vardır. Dahası her insanın doğuştan ve sonrada elde ettiği hakları vardır.

3.Irkçılık varlık sahasında ve sosyal hayatta kesin bir ilme dayalı olmayan, kendine göre alan, kural, ölçü belirleme hadsizliğidir, kul olduğunu unutup Tanrıdan rol çalmaya kalkışmaktır.

Bir hüküm cümlesi: Hangi çeşidiyle veya hangi kelimeyle ifade edilirse edilsin, ırkçılık ve ırkçılık kokan bütün anlayışlar, doktrinler ve ideolojiler kişiler ve toplumlar için zararlıdır.

Hüseyin K. Ece

18.01.2025

Zaandam

 

[1] Ahmed b. Hanbel, 6/145, 160

[2] Canan, İ. Kütüb-ü Sitte (Çev.), 4/255

[3] Türkçe Sözlük, TDK, 1/663

[4] Özalp, A. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 3/44

[5] İbni Manzur, Lisânü’l-ʿArab, 10/115

[6] Şentürk, R. Canatan, K. TDV İslâm Ansiklopedisi, 19/124. Dursun, D. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2/197

[7] Şentürk, R. Canatan, K. TDV İslâm Ansiklopedisi, 19/124

[8] Dursun, D. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2/197

[9] Şentürk, R. Canatan, K. TDV İslâm Ansiklopedisi, 19/124-131

[10] Özalp, A. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 3/46

[11] Ahmed b. Hanbel, 5/411

[12] Müslim, Birr/10(33) no: 6542

[13] Özalp, A. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 4/192-194

[14] Doğan; M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1143

[15] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 716

[16] Doğan, M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1144

[17] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle, 3/32

[18] Özcan, A. TDV İslâm Ansiklopedisi, 30/84-87

[19] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/165-169

[20] Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 3/453

[21] Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 3/453

[22] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/166

[23] Şentürk, R. Canatan, K. TDV İslâm Ansiklopedisi, 19/124

[24] Tirmizî, Birr/49 no: 1979

[25] İbni Mâce, Fiten/7 no: 3949. Ebû Dâvûd, Edeb/112 no: 5119. Ahmed b. Hanbel, 4/107

[26] Bkz: Müslim, Birr/17-20 no: 2555, 2556 ve 2557. Buharî, Edeb/12-13 no: 5985, 5988-5989. Tirmizî, Birr/49 no: 1980

[27] Müslim, İmâre/57 no: 1848-1850. Ebû Davud, Edeb/121 no: 5121. İbni Mâce, Fiten/7 no: 3948. Bir Benzeri: Nesâî, Tahrim/28 no: 4119. Ahmed b. Hanbel, 2/488

[28] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 43-46