-Âdâb-ı muâşeret nedir?

İyi tutum ve davranışlarla bunları kazandıran bilgi için kullanılan edebin çoğulu âdâb ile “barış içinde yaşama, birbiriyle uzlaşma” anlamındaki muâşereden (muâşeret) gelen âdâb-ı muâşeret (âdâbü’l-muâşere) genellikle bireylerin ve toplum kesimlerinin birbirine karşı olan dostluk duygularını güçlendirici medenî ve ahlâkî davranışları ifade eden bir ifade.

Buna nezaket ve görgü kuralları da denir. (Yaşar, F. Tunç TDV İslam Ansiklopedisi, Ek1/34-36)

Genel ahlâk kurallarının içinde daha çok dikkat edilmesi gereken bazı incelik ve zarafetler de vardır ki bunlara ‘âdap’ denir. 

Toplumda birlikte yaşamanın bir gereği olan bu inceliklerin ve zarafetlerin diğer insanlara karşı sergilenmesine “âdâb-ı muâşeret” denir.

Âdâb-ı muâşeret: İctimâi yaşayış bilgisi, usûlleri demektir. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lügat, s: 8)

Âdâb-ı muâşeret: Topluluk içinde normal davranış şekilleri, insanların birbiriyle geçinme usûlleri, nezaket, terbiye, görgü. (Doğan, D.M. Türkçe Sözlük, s: 13)

Âdâb: 1.terbiyeler, utanmalar, 2.Usûller, kaideler. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lügat, s: 8)

Türkçe sözlükte âdâb; 1.Gözönünde bulundurulması gerekeli olan kaideler, usûller. 2.Ahlâken uyulması gereken hususlar, terbiye ve nezaket kaideleri. 

Âdâb ilmi: Adabla, yeme-içme, giyim, oturup kalkma, yolculuk gibi konularla ilgili ilim veya hadisler. (Doğan, D.M. Türkçe Sözlük, s: 13)

-Muâşeret;

Bunun aslı ‘aşera’ fiilidir. Bu da aslında malların öşrünü (ondabirini) almak demektir.

Bu fiilden gelen ‘aşera veya aşratü’; on.

âşura, âşir: onuncu

‘ışratü’, arkadaşlık.

‘aşîr’; Koca, zevce, ister akraba ister tanıdık olsun Dost, arkadaş.

Bir âyette geçiyor. 

“O, Allah’ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir.

(Bir de) o, zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır. O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır (aşîr’dir)!” (Hacc 22/12-13)

 ‘aşîret’; adamın kendileriyle çoğaldığı akrabalardan oluşan her topluluğun adı. kabile, aşiret.

Üç âyette geçiyor.

Yakın akrabanı da uyar.” (Şuara 25/214) 

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe 9/24)

“Allah'a ve âhiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut aşiretleri de olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…” (Mücâdele 58/22)

Ma’şer, aralarında birlik olan topluluk. Bir adamı ehli-iyâli. Cin veya ins güruhu. (Sarı, M. El-Mevârid, S: 1005)

Üç âyette geçiyor.

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” (Rahmân 55/33)

 “Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, «Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız» der. Onların, insanlardan olan dostları ise: «Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık» derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.” (En’âm /128)

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Derler ki: «Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.» Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.” (En’am 6/130)

Bu fiilin müşâreket kalıbı ‘âşera, muâşera’; insanlar birbiriyle ünsiyet peyda edip hoşca geçinmeleri demektir. (Sarı, M. El-Mevârid, S: 1005)

Kur’an’da bir âyette geçiyor:

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَا يَحِلُّ لَكُمۡ أَن تَرِثُواْ ٱلنِّسَآءَ كَرۡهٗاۖ وَلَا تَعۡضُلُوهُنَّ لِتَذۡهَبُواْ بِبَعۡضِ مَآ ءَاتَيۡتُمُوهُنَّ إِلَّآ أَن يَأۡتِينَ بِفَٰحِشَةٖ مُّبَيِّنَةٖۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِۚ فَإِن كَرِهۡتُمُوهُنَّ فَعَسَىٰٓ أَن تَكۡرَهُواْ شَيۡـٔٗا وَيَجۡعَلَ ٱللَّهُ فِيهِ خَيۡرٗا كَثِيرٗا ١٩

“Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın.

Onlarla iyi geçinin.

Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.(Nisâ 4/19)

-Bizde âdâb-ı muâşeretin tarihçesi

Bu tabire klasik İslâm kaynaklarında rastlanmakla birlikte Osmanlılar’da Batılılaşma dönemine girilmesi sürecinde terkibin kullanımının yoğunluk kazandığı görülür. Bunun sebebi Batı kültüründe nezaket kurallarının şehir ve şehirli olmakla, dolayısıyla medenîlikle ilişkilendirilmesidir. Medeni Medine kelimesinden türemiş. Şehirli demektir.

Demek ki Arapça’da ve Batı dillerinde nezaket, âdâb-ı muâşeret gibi kavramlar şehirle alakalı kabul edilmiş. Öyleki paylaşılan alanlardaki davranışlara, görgü kurallarına ad olmuş.

Kur’an, aile fertlerinin, akrabaların ve komşuların birarada yaşamanın getirdiği hak ve sorumluluğa riayet etmelerini ister. Bunlar arasında uyumlu olma, iyi geçinme, sözle veya davranışla kaba ve kırıcı  olmamayı tavsiye eden ayetler dikkat çekici. (Bekara 2/262-263. Nisâ 4/19, 114. İsrâ 17/23, 26, 28, 36-37. Lokmân 31/14-19. Hucurât 49/1-4, 9-13)

Hadis kitaplarında Kitâbü’l-Edeb, Kitâbü’l-Birr, Kitâbü Hüsni’l-hulk bölümlerinde  âdâb-ı muâşeret ile ilgili hadisler, rivayetler yer alır.

İslam tarihinde güzel ferdi ve ailevi ve toplumsal ahlâktan ve adab-ı muaşeretten bahseden eserler yazılmış. Mesela; İbnü’l-Mukaffa‘ın (ö. 142/759) el-Edebü’l-kebîr ve el-Edebü’-aġīr, Mâverdî’nin Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’i, Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Alâ-ı Nâırî , Gazzâlî’nin İyâʾü ʿulûmid-dîn’i bunlardandır. İyâʾnın bir bölümünün “Çeşitli İnsan Sınıflarıyla İlgili Ülfet, Uhuvvet, Arkadaşlık ve Muâşeretin Âdâbı” başlığını taşır.

Osmanlı alimlerinden Kâtib Çelebi Mîzânü’l-hak  adlı eserinde güzel davranışlara da yer verir. Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si, nazik davranışları güzel ahlâk çerçevesinde ele alan en önemli örneklerden biridir. 

NasîhatnâmeSiyâsetnâmeKābûsnâmeÂyinnâme gibi isimler taşıyan eserlerle “edeb”, “âdâb” başlıklı kitaplarda ise toplulukta ve aile hayatında uyulması gereken kurallar konu edilir. Bazıları ise eğlence meslislerinde veya büyüklerin bulunduğu yerlerde nasıl davranılacağı, bazıları  selamlaşma, hatta tokalaşma, yeme içme, ziyaret, komşuluk, konuşma, seyahat gibi  konulara yer verirler. Bir kısmı bu sayılara ahlâkî davranışlar demişler.

Bu eserlerde gelenek ve görenekler, giyim, oturup kalkma, yemek yeme, büyüklere ve arkadaşlara karşı muamele, selâmlaşma, konuşma âdâbı gibi konular işlenir.

Bir Fransız tarihçi ve gazetecisi Osmanlılar’ın teşrifata ve görgü kurallarına önem verdiklerini, Osmanlı saray kütüphanesinde bulunan ahlâkla ilgili 216 eserden yaklaşık otuzunun âdâb-ı muâşeretten bahsettiğini kaydeder .

“Osmanlılar’da eskiden beri ahlâk ve âdâb kurallarıyla zengin bir muâşeret kültürü bulunmakla birlikte özellikle Batılılaşma’nın görüldüğü şehir çevrelerinde âdâb-ı muâşeretin kısmen ahlâktan bağımsız davranışlar için kullanılmaya başlandı. Bu konuda yazılan kitaplar da genellikle yüksek zümrelere hitap ediyordu.

19. yüzyılda batılalaşma ile birlikte Osmanlılar’da âdâb-ı muâşeret konulu eserlere ilginin arttığı görülür.

Zira bazı Osmanlı aydınları Medenî dünyaya dahil olmak için Avrupa âdâb-ı muâşeretine uygun davranmanın gerektiğini düşünmüşler. Âdâb-ı muâşeret başlığı altında bir dizi tercüme ve telif kitap yayımlamış, selâmlaşma, yeme içme ve sofra âdâbı yanında salon, sokak, yolculuk ve ziyaret âdâbı gibi davranış biçimleri bu kitapların konusunu teşkil etmiştir.

Ahmed Midhat Efendi’nin Avrupa Âdâb-ı Muâşereti yâhut Alafranga adlı eseri, Lütfi Simâvi’nin Teşrîfât ve Âdâb-ı Muâşeret’i ve Hasan Bahri’nin Centilmen’i dönemin en kapsamlı muâşeret kitaplarındandır.

Bunların önemli bir kısmı Fransızca’dan tercüme edilmiş, telif kitapların bir kısmı da Fransızca görgü literatürü esas alınarak yazılmıştır. Zira dönemin nezaket ve çağdaşlık standartları önemli ölçüde Fransızlar tarafından belirleniyordu.

Ancak bazı âdâb-ı muâşeret kitaplarının Fransızca’dan çevrilmiş olması onların tamamen alafranga hayatı konu edindiği anlamına gelmez. Bazılarında âdâb-ı muâşeretin dinî ve geleneksel kurallarla tanıtıldığı görülür. Dolaysıyla Osmanlı âdâb-ı muâşeret literatürü, Avrupa davranış literatürüyle olan yakınlığına rağmen Osmanlılar’a özgü kurallar çerçevesinde şekillenmiştir, bir Osmanlı davranış literatürü ortaya çıkmış, gelenekte bir ahlâk meselesi olan âdâb-ı muâşeret daha dünyevî bir boyuta taşınmıştır.

Ama yine de bazılarına göre Avrupa âdâb-ı muâşereti uluslararası geçerlidir. 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet yönetimi de bu yönü işaret etmiş.

Cumhuriyet döneminde âdâb-ı muâşeret kitabı yazanlare göre âdâb-ı muâşeret genelde “Avrupaî hayat tarzı” anlamına gelmekte, bu yeni hayat tarzının toplumun her kesimince benimsenmesi istenmektedir. (Yaşar, F. Tunç TDV İslam Ansiklopedisi, Ek1/34-36)

-Âdâb-ı muâşereti ifade eden kelimeler

        Aynı anlamda olmamakla beraber bazı kelimeler bu konuyla ilgilidir diyebiliriz. Mesela; etik.

Etiği Türkçe sözlük şöyle tanımlıyor: Ahlâk, ahlâk bilgisi, ahlâk bilimi, ahlâk felsefesi.  Etik dışı: ahlâk dışı, gayr-i ahlâki. (Doğan, D.M. Türkçe Sözlük, s: 495)

Avrupa kökenli bu kelime İslâmın ahlâk anlayışını yansıtmasa bile, önemli bir ahlâk ve âdâb-ı muâşeret ilkesidir.

-Centilmen; Kibar, görgülü , cemiyet hayatına alışkın erkek, çelebi.  Avrupa tarzın da asillik, kibarlık taşıyan. Centilmenlik;centilmen olma hali, centilmene uygun davranış, naziklik, kibarlık. (Doğan, M.D. Türkçe Sözlük, s: 253)

-Vakar: Ağırbaşlılık, haysiyetini koruma, temkinli davranma. Vakarlı insan edebe ve kaliteli kişiliğe sığmayan davranışlar yapma. (Doğan, M.D. Türkçe Sözlük, s: 1706)

-Efendilik; efendi olma hali, ağırbaşlılık, terbiyelilik, efendiye has tavır. Efendi; saygıdeğer, kibar kimse, centilmen, bey, yaşlı kimse. (Doğan, M.D. Türkçe Sözlük, s: 445-446)

-Görgü; bir toplumuyulması gereken nezaket kaideleri, muaşeret veya muaşeret adabı. Görgülü: görgüsü olan, nazik, olgunluk. Görgüsüz; görgüsü kıt kimse, kaba, terbiyesiz az olan. Görgüsüzlük; görgüsüz olma hali, terbiyesizlik,  (Doğan, M.D. Türkçe Sözlük, s: 598)

Görgü kuralları da, bu alandaki prensipleri, kaideleri, uyulması gereken esaları ifae eder.

-Ma’ruf; dinin ve aklın hoş gördüğü, iyi, güzel, insana yakışan davranışlardı. Âyetlerde ve hadislerde sıklıkla geçer. Bir yönüyle toplumlarda öteden beri bilinen, beğenilip uygulanan davranış tarzlarını ifade eder.

-İhsan; dışarıya dönük; başkalarına güzel davranma, iyilik etme, içe dönük: yaptığı her işi güzel yapma bilinci...

 -Mürüetlik (mürüvvetlik)

"Muzaffer vakt-i fursatta adûdan intikam almaz

Mürüvvet-mend olan nâ-kâmi-i düşmanla kâm almaz… " (Koca Ragıp Paşa) Diyor ki:

“Müzaffer, hasmına karşı zafer kazanan eline fırsat geçince düşmandan intikam almaz. Ya da zafere ulaşan, fırsatını bulunca düşmandan intikam almaz. İnsaniyetli olan dileğine kavuşmamış düşmanla mutlu olmaz.”  

Aynı zamanda bir ahlâk terimi olan bu kelimeye daha yakından bakalım.

Mürüvvetin aslı Arapça’da ‘el-mer’u’dur. Bu da adam, erkek; bunun dişil formu ‘el-mer’etü’ kadın demektir.

Bu kökten gelen ‘el-mür’etü veya el-mürü’et: Tam erkeklik. İnsanlık. Cesaret. Vakar anlamlarına gelir. (Sarı, M. el-Mevârid, s: 1422)

Mürüvvet “iffetli ve becerilikli olmaktır”, “açıktan yapmaktan utandığın bir şeyi gizlide de yapmamaktır” şeklinde açıklamış. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 14/44)

Mürüvvet: Mertlik, cömertlik. (Farsça Sözlük, s: 322)

Mürüvvet; 1.Erlik, kahramanlık, yiğitlik, insaniyet, adamlık, cömertlik. 2. Erkek veya kız evlat yüzünden tadılan sevinç.

Mürüvvetkârâne: Mürüvvetliye yakışır şekilde, mertçe, yiğitçe. (Doğan, D. M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1202)

Her ne kadar bu kelime artık günümüz Türkçesinde kulllanılmasa da ifade ettiği mana çok güzel... Hem ahlâki hem sosyal... İmanla, vicdanla, merhametle, erlik, mertlik ve yiğitlikle ilgili... İsaniyet/adamlık, cömertlik, iyilik gibi güzel davranışları hasletleri ifade ediyor.

Bir insan hakkında haklı olarak “dini bütün, ibadetlerinde dikkatli bir adam ama dvranışları iyi değil, çevresi onun ahlâkından memnun değil” diye bir kanaatin olması güzel bir şey değildir.  

Ama birisi hakkında da “evet dini hayatı zayıf, ibadetlerini tam yapamıyor ama mürüvvetli, mürüvvet-mend bir adam” deniyorsa, bu alkışlanacak bir şeydir... 

Şüphesiz en güzeli kişinin iman iddiasıyla birlikte hem imanın gereği ibadetlerini hakkıyla yerine getirmesi, hem güzel ahlâklı olması, hem de mürüvvet sahibi olması, yani insaniyetli, iyilik sever, yiğit ve vakur olmasıdır.

İman zaten kişinin dürüst, ahlâklı, iyiliksever, merhametli, şefkatli, sağlam karakterli, vakarlı olmasını gerektirir.  

Bütün bunlar insaniyettir, iyi insan olmanın, yiğit ve er, adam gibi adam olmanın gereğidir, yani mürüvvend-mend olmaktır...

Mürüvvetli olmak aynı zamanda İslâmda ibadettir. Zira sonuçta bunun gereğini yapan dinde emredilen; infaktan tutunuz ciddi olmaya, korkak olmamaktan tutunuz çıkar karşısında eğilmemeye, iyilik etmekten tutunuz vicdan sahibi olmaya kadar pek çok emri de yerine getirmiş olur.

Hatırlamak gerekir ki mürüvvet ahlâkı ibadet bilinciyle güçleşir. Her ne kadar gayr-i müslimler arasında mürüvvetli kimseler çıksa da, İslâm kendi bağlılarına mürüvvet sahibi olmayı emreder. Yani onların iyi insan, güzel ahlâk sahibi, cömert ve iyilik sever, cesur ve yiğit, intikamcı değil affedici, değersiz işlerin değil, kaliteli hedeflerin peşinde olgun insan olmalarını ister.

-Edep;

Edebin aslı ‘edebe’ fiilidir. Bu da; insanlara karşı uslu, nazik, zarif, terbiyeli olmak. Edip olmak. Ziyafet tertip etmek demektir.

Edeb ise; terbiye, güzel ahlâk. Nefsin terbiye ve eğitiminde gerekli riyâzat. Edebiyat.  İlmu’l-edeb; debiyat.

Bu kökten gelen ‘te’dip’; birine edep öğretmek.  Edebu’l-maide; sofra adabı manasına gelir. (Sarı, M. el-Mevârid, S: 16)

Edep, Hak yolcusuna edep yakışır. İnsan hem dindar hem de kaba, geçimsiz ve nezâketsiz olamaz.

Zira İslâm’ın rûh itibârıyla özü; inanç açısında tevhîd ve istikamet,

amelde (davranış-ahlâk) açısından edep,

muamele açısından şefket ve merhamettir.

İslâmın öngördüğü ahlâk ölçüleri de baştan sona nezâket, zarâfet ve nezâfet ölçülerinden, yani “güzel edep”ten ibârettir.

Osmanlıca sözlükte edep: 1.İyi terbiye, naziklik, usluluk, zariflik.  Edep-erkân, yol yordam,

edeb-i kelâm; 1.söz zarifliği, güzelliği, 2.ifade arasında bayağı ve çirkin tabirler bulunmaması.

edeb-i sanat; 1.kusursuz, fasih ve beliğ olan sözlerin, süsleri. 2.haya, utanma, 3.edebiyat bilgisi. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lügat, s: 203)

Türkçe sözlükte edep: 1.Haya, utanma. 2.Zerafet, nezaket. 3.İyi ahlâk, güzel terbiye. 4.Terbiye ve haya icabı örtünmesi gerken yerler, avret.  

Deyimler: Edebini bilmek. Edebini takınmak. Edep dairesi. Edep dışı. Edep-erkân; muâ

şeret kaideleri.

Edep yahu; edebe dikkat et. Terbiyeli ol, utan.

Edep yeri: Örtülmesi gereken vücut yeri. (Doğan, D.M. Türkçe Sözlük, s: 444)

Edebiyat: 1.Nazımlı, nesirli, güzel sözler. 2.bu sözlerden bahseden ilim. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lügat, s: 203)

Bir şair de derki:

“Edep bir tâç imiş nur-i Hüdâ’dan.

Giy ol tacı emin ol her belâdan.”

Bir hikmetli söz ise şöyledir:

“Sözlerin tatlı, tavırların zarîf olsun...”

İslam bizden, edepli, zarif, nazik, hayâlı bir müslüman olmamızı istiyor.

-İslâmın âdâb-ı muâşereti: Güzel ahlâk (Husn-u hulk)

Ahlâk; ‘hulk’ kelimesinin çoğuludur. Hulk; huy, seciye, mizac, davranış, karakter ve yaratılış demektir.

         Buna göre ‘ahlâk’; huylar, davranışlar, insanın manevi yapısını belirleyen özellikler, sahip olduğumuz davranışlara ve karaktere denir. 

Türkçe’de ‘ahlâklı insan’ denildiği zaman, iyi davranışlara sahip olan kimse, ‘ahlâksız insan’ denildiği zaman da davranışları kötü olan kimse akla gelir.

         Ahlâk; bir anlamda kişinin kazandığı alışkanlıklar, kendine göre doğru bildiği hareketlerdir. Bir davranışı, bir fiili, ister alıştığımız için yapalım, isterse müslüman olarak ibadet amacıyla yapalım; o bizim ahlâkımızdır.

         Mesela, sabahları erken kalkmayı alışkanlık haline getirmişsek o bizim huyumuzdur artık. Ya da bir yaşlı kimseye sevap kazanmak amacıyla saygı göstermeyi alışkanlık haline getirmişsek, bu da bizim güzel ahlâkımız olmuştur.

         Ahlâk; düşünüp taşınmadan, bir zorlama olmadan huy ve karakter haline getirdiğimiz davranışlardır. Bu aynı zamanda bizim yeteneğimizdir.

         Ahlâk; insanın yaratılıştan gelen ve ruhuna yerleşen alışkanlıklardır. Bunlar çocukluktan beri kazanılan güzel veya kötü, bütün huylardır.

İslâmî kaynaklar iyi ve kötü huyları, davranışları ‘ahlâk’ kavramıyla anlatırlar. Ayrıca günlük hayatın her alanında takdire değer davranışlara ‘edep’ (çoğulu: âdap) de denmiştir.[1]  

Herkesin yaptığı onun iyi veya kötü huyudur, ahlâkıdır. İyi ve kötü huy nitelemesi herkese göre, her inanca göre değişse de bu böyledir.  

Kur’an’da ‘ahlâk’ bir âyette (Kalem 68/4)de geçiyor. Ama pek çok âyette ahlâki ilkeler, ölçüler yer alır.

“Pek çok âyette yer alan ‘amel’ teriminin alanı, ahlâkî davranışları da içine alacak şekilde geniştir.

Hadislerde ise amel kelimesinin yanında ahlâk ve hulk kelimeleri de geçiyor.”[2]

Davranışlarındaki incelik ve yumuşaklıkla bilinen Hz. Peygamber, ilgili hadislerinin çoğunda güzel ahlâk tabirini “iyi huylu ve nazik olma, herkesle hoş geçinme” anlamında kullanmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, “ḫlḳ” md.).

Biz “ahlâklı kişi” desek bunun erdem açısından bir anlamı olmaz. Zira zaten herkesin kendine göre ahlâkı; davranışları, huyları vardır.

Ama İslâm ahlâkı değil; güzel ahlâ emrediyor. Tıpkı ameli değil salih ameli emrediyor gibi...

Bundan dolayı “el-islâmu hüsnu’l-huluk-İslâm güzel ahlâkın tâ kendisidir” denilmiştir.

-Güzel ahlâkın önemi

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Her nerede olursan ol, Allah’tan korkup-sakın. İşlediğin bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki o kötülüğü yok etsin. İnsanlarla iyi geçin.” (Tirmizî)

İslâm dini, müslümanlara güzel ahlâklı olmalarını, kötü davranışları bırakmalarını emretmektedir. Çünkü kötü ahlâk ya Allah’ın sevmediği ve yasakladığı bir günahtır, ya zararlı bir şeydir. 

Kötü ahlâklı bir kişi kendisine zarar verdiği gibi, başkalarını da rahatsız eder.

         Müslümanlık, insanlara güzel davranışlar kazandırmak, onları kötü alışkanlıklardan ve davranışlardan kurtarmak istiyor. Allahımız İslâm dinini bunun için göndermiştir.

         Allah (cc) insanları en güzel bir şekilde yaratmıştır. (Tîn Sûresi, 4) Onun için onların güzel davranmalarını istiyor. Güzel yaratılışa güzel hareketler yakışır.

Üstelik Allah (cc) güzel davrananları sever. 

“...İyilik edin (iyi davranın); Çünkü Allah iyi davrananları sever.” (Bekara 2/195. Mâide 5/93)

“O Allah’tan korkanlar ki, bollukta da darlıkta da Allah için (mal) harcarlar, öfkelerine sahip olurlar ve insanları affederler. Allah da (işte böyle) güzel davrananları sever.” (Âli İmran 3/134)

“Aşırı hareket etmeyin; Çünkü Allah aşırı (taşkın) hareket edenleri sevmez.” (Bekara 2/190)

“...Allah, (kötülük ve haksızlık eden) zalimleri asla sevmez.” (Âli İmran Sûresi, 57. 140)

“Yeryüzünde fesat çıkarmayın (ortalığı karıştırmayın); Çünkü Allah, fesat çıkaranları sevmez.” (Kasas 28/77)

Âyetlerde geçtiği gibi; taşkınlık yapmak, aşırı hareket ederek insanları rahatsız etmek, Allah’a karşı gelmek kötü huydur.

Başkalarına haksızlık etmek, haklarını elinden almak en büyük ahlâksızlıktır. Böylelerine Allah (cc) zalim diyor.

İnsanlar arasına fesat sokmak, insanların ahlâkını bozmak, ortalığı birbirine katmak kötü davranıştır.

Görülüyor ki bu gibi kötü davranışları Allahımız sevmiyor.

Türkçe’de güzel ahlâklı insanlara ‘efendi’ ya da ‘iyi adam’ denir. İşte

dinimiz İslâm insanların hepsinin efendi ve iyi adam olmalarını istiyor.

Zaten İslamı tanımlarken şöyle demişler:

İslâm; Allah’a saygı duymak (ibadet etmek),

Ve O’nun yaratıkların güzel davranmaktır.

Bu da İslâmın güzel ahlâka ne kadar önem verdiğini gösterir.

        Kur’an-ı Kerim ibadet etmeye ve güzel davranışta bulunmaya ‘salih amel’ diyor. Kur’an-ı Kerim insanları iman etmeye ve sâlih amel işlemeye (güzel davranışta) bulunmaya çağırıyor.  

Kur’an’ın sâlih amel dediği davranışların bir kısmı İslâmdaki ibadetler, bir kısmı ise güzel ahlâktır.

Güzel ahlâk İslâmın tâ kendisidir.

Allah (cc), insanlara iyi şeyleri yapmayı emrediyor, kötü işlerden kaçınmalarını istiyor. Allah’ın emrettiği şeyi yapmak da ibadettir.

 

-Hadislerde güzel ahlȃkla 

Peygamber (sav) pek çok sözünde güzel ahlâkı övüyor ve teşvik ediyor.

Muâz İbnu Cebel (ra) anlatıyor: "Rasûlullah (sav) bana: "Ey Muâz, insanlara karşı iyi ahlâklı ol!" dedi." (Muvatta, Hüsnü'l-Hulk/1)

"Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır." (Tirmizî, Rad/11 no: 1162.  Ebu Dâvud, Sünnet/16 no: 4682)

Peygamber (sav) sahabelere sordu:

“Sizin en iyinizin kim olduğunu haber vereyim mi?” Yanında olanlar dediler ki; “Haber ver ey Allah’ın peygamberi.” “Uzun yaşayan ve ve güzel ahlâklı olanınız sizin en iyinizdir” buyurdu. (A. b. Hanbel, no: 9257)

Âişe (r.anha) Rasûlullah’ı (sav) şöyle buyururken dinledim, dedi: “Bir mü’min, güzel ahlâkı sayesinde, gündüz oruç tutup gece namaz kılan kimselerin derecesine ulaşır.” (Ebû Dâvûd, Edeb/7. Ayrıca bkz. Tirmizî, Birr/62)

Abdullah b. Amr şöyle dedi: “Rasûlullah’ın sözlerinde ve hareketlerinde hiçbir çirkinlik bulunmadığı gibi, çirkin olan hiçbir şeye de özenmezdi. Şöyle buyururdu: “Hayırlınız, ahlâkı güzel olanınızdır.” (Buhârî, Menâkıb/23 no: 3559, Edeb/38-39 no: 6029, 6030. F. Nebî/27. Müslim, Fezâil 68 no: 2321 (6033). Tirmizî, Birr/47 no: 1975, 71 no: 2018. Darimî, Rikâk/74 no: 2795)

“Sizin en iyinizin kim olduğunu haber vereyim mi?” Yanında olanlar dediler ki; “Haber ver ey Allah’ın peygamberi.” “Uzun yaşayan ve ve güzel ahlâklı olanınız sizin en iyinizdir” buyurdu. (Müsned, 2/533)

 “İman yönünden müminlerin en olgunu ahlâkı en güzel olanlarıdır. En hayırlınız da kadınları için hayırlı olanınızdır.” (Tirmizî, Rida/11)

“Mümin güzel ahlâkı ile nafile oruç tutup nafile ibadet edenin derecesine erişir.” (Ebû Dâvud, Edeb/8)

-Peygamberimizin güzel ahlâkı

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), ahlâk yönünden insanların en güzeli idi. Onun bütün davranışları güzel, işleri doğru ve hareketleri iyi idi.

Allah (cc) onu bütün insanlara güzel ahlâkın, iyi davranışların örneği olarak gösteriyor:

“Yemin olsun ki, Allah’ın Peygamberi, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için güzel bir örnektir.” (Ahzab Sûresi, 21)

         Peygamberimizin asıl görevi insanlara güzel ahlâkın, iyi insanın nasıl olduğunu öğretmekti. Kendisi şöyle buyuruyor:

         “Ben, ahlâk güzelliklerini tamamlamak için (Allah tarafından peygamber olarak) gönderildim.” (Muvatta, Husnü’l-Hulk/8)

Peygamberimizin ahlâkı güzel ve kendisi iyi bir insan olduğu için müslümanlar onu her şeyden çok severler.

Sahabeler Peygamberimiz (sav) hakkında şöyle dediler:

“Allah’ın Rasûlü, yüz bakımından da insanların en güzeli idi, ahlâkımından da insanların en güzeli idi.” (Buharî, Menakıb/23. Müslim, Fedâil/93)

Kur’an’ı Kerim, Peygamberimizin ahlâkını şöyle methediyor:

“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Sûresi, 4)

İnsanın üstünlüğü ancak ahlâkının güzelliği ile ortaya çıkar. Peygamberimiz (sav) üstün bir insandı. Çünkü çok güzel bir ahlâk sahibi idi. Hz. Aişe annemizin dediğine göre O’nun ahlâkı Kur’an idi. (Müslim, Müsafirîn/139)

Kur’an ahlâkı Peygamber ahlâkıdır. Yani  peygamberimiz Kur’an’ın her  dediği en güzel şekilde yerine getirmiştir. O sanki canlı bir Kur’an gibiydi. O, hiç bir zaman Allah’ın rızasından dışarı çıkmamıştı.

O, çok güzel ahlâklı olduğu için hem müşriklerin güvenini, hem de müslümanların sevgisini kazanmıştı. O’nun güzel ahlâkını herkes takdir ediyordu. Hatta en acımasız düşmanları bile O’nun güvenilir bir insan olduğunu söylüyorlardı. O, güzel ahlâkı ile herkesi etkiliyor, İslâmı onlara anlatmada kolaylık sağlıyordu.

-Peygamberimizin güzel ahlâkından örnekler

Allah (cc), O’nu bütün insanlara örnek olarak göstermektedir. (Ahzab 33/21) Çünkü O, her açıdan mükemmel bir insandı. Ahlâkı, ibadeti, insanlarla ilişkisi, peygamberlik görevini yapmada eşsizdi.

İşte O’nun güzel ahlâkından kısa örnekler:

-Hiç bir zaman yalan söylememiş, hep gerçek olan şeyleri söylemişti.

-O daima tatlı dilli, güler yüzlü idi.

-Hiç kimseye haksızlık etmemişti.

-Hiç bir kimseyi incitmemiş, kimseyi kırmamıştı.

-Herkesin güvendiği kimse idi. Onun için Mekkeliler kendisine ‘Muhammedü’l-Emîn’ diyorlardı.

-Her açıdan temiz idi.

-Çok merhametli ve iyilik sever idi.

-Yumuşak huylu, cömert ve ciddi idi.

-Samimi, dürüst, sağlam karakterli idi.

-Misafire ikram etmeyi sever, yemeğe dua ve besmele ile başlardı.

-Karnını tıka-basa doyurmaz, sofradan tam doymadan kalkardı.

-Sağlığa zararlı ve dinen haram olan şeyleri yemez, yemekte kimseyi rahatsız etmezdi.

-Yanlış yapanları aşağılamaz, onlara yumuşak davranır, uygun bir dille yanlış yapmamalarını öğretirdi.

-Lüks elbise giymezdi, ama çok temiz ve titizdi. 

-O, çirkin söz konuşmaz, çirkin bir iş yapmazdı.

-Kimseye lânet okumazdı.

-Herkese değer verir, kimseyi küçümsemezdi.

-Herkese eşit davranır, herkesin hakkını verir, herkesin gönlünü alırdı.

-Fakir ve kimsesizleri korur, onlara yardım ederdi.

-Özellikle çocukları sever, onlara ilgi gösterirdi.

-Hastaları ziyaret eder, hallerini sorar, yetimlerin başını okşar, yardımcı olurdu.

-Kibirlenmekten nefret ederdi, çok alçak gönüllü idi.

-İnsanların arasına katılır, onlarla selamlaşır, onlara tepeden bakmazdı.

-Kimseye muhtaç olmadan elinin emeği ile geçinirdi.

-Korkak değil, cesurdu. Allah için hiç bir fedakârlıktan sakınmazdı.

-Çok sabırlı idi, çabuk öfkelenmez, kimseden intikam almaya kalkışmazdı?

Kısaca o bir insan güzeli idi

-Güzel ahlâkla ilgili bir kaç ilke:

-Mü’min güvenilir ve hoş geçinen insandır

Mü’min kelimesinin iki anlamı vardır: Birincisi; inandığı şeylerden, yani İslâmda iman esasların doğruluğundan emin olan,

ikincisi; imanından aldığı şuurla kendisi ‘emin-güvenilir-örnek’ olan...

Peygamber iyi müslümanı şöyle tanımlıyor:

“Mü’min, başkasıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kişidir. İnsanlarla güzel geçinmeyen ve kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, 2/400, 5/225)

“Elinden ve dilinden diğer insanların güvende olduğu kimsedir.” (Buhârî, İman/4)

 “Komşusu kendisinden emin olmayan kimse (tam) iman etmiş olamaz!” (Müslim, İman/18. Buhârî, Edeb/29. Ahmed b. Hanbel, 1/387)

“İnsanlar peygamberlerin sözünden şunu da öğrendiler: Utanmasan dilediğini yap.” (Ebu Davud, Edep/6 no: 4797)

Buna göre en iyi birey veya müslüman kimdir sorusunun cevabı: Şüphesiz ahlâkı güzel olandır.[3]

 

-Güzel ahlâk saygı sebebidir

Ebu Zerr’in (ra) rivâyetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu: 

“Görüyor musun, kişi hayr olan amel işler ve insanlar da onu överler.” Sonra ekledi; “Bu da mü’min için acil bir müjdedir.” (Müslim, Birr/51, no: 2642)

Kur’an şöyle diyor:

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ سَيَجۡعَلُ لَهُمُ ٱلرَّحۡمَٰنُ وُدّٗا ٩٦

“İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara (sâlih amel işleyenlere) gelince, onlar için çok merhametli olan Allah bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem 19/96)

-Güzel ahlâk nitelikli eylemlerin, olgun kişilerin kimliğidir, aynı zamanda âdâb-ı muâşerettir

Bizim medeniyet birikimimiz bu güzel ahlâk profilini oluşturdu. Bunun teorisini yaptığı gibi, pratikte güzel ahlâka sahip bireyler ve toplumlar yetiştirdi.

Bu bakımdan İslâmın en ideal, en mükemmel ahlâkî ilkeleri dün olduğu gibi bugün de geçerlidir. Bunlar zamanın geçmesiyle değerlerini ve önemlerini yitirmezler.

Vahiy bir ilâhi inşa projesi olarak, nitelikli eylemlere sahip kaliteli bireyler, şahsiyetli kişiler, olgun insan, örnek Müslümanlar yetiştirmeye devam ediyor.

 

-Âhirete inanmak ahlâklı olmayı gerektirir

Peygamber (sav); “en çok neyin insanları cennete sokacağı sorusuna;  “takva ve güzel ahlâk”  cevabını vermiştir. (Tirmizi, Birr/62 no: 2004)

"Kıyâmet günü, mü'minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah (st), çirkin düşük söz ve davranış) sahiplerine buğzeder." (Tirmizî, Birr/62 no: 2003. Ebu Dâvud, Edeb/8 no: 4799)

"Bana en sevgili olanınız, kıyâmet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en sevimsiz olanınız, kıyâmet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır." (Cemaatte bulunan bâzıları): "Ey Allah'ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir`?" diye sordular. "Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!" cevabını verdi." (Tirmizî, Birr /77, no: 2019)

Dünyada kim zerre kadar hayr işlerse onu, kim de zerre kadar şer işlerse onu görecektir. (Bkz: Zilzâl 93/8)

Bu temel inanç güzel ahlâkın, yani güzel davranışların en önemli sebeplerinden veya imkanlarından biridir.

-Fıtrat güzel ahlâklı olmayı gerektirir

‘Fıtrat’; insanın yapısıdır, yani beşer/insan olmasıdır.

İnsanın fıtratı aynı zamanda güzel ahlâkı da ifade eder. Yani fıtrata yakışan güzel ahlâktır.

Yanlış yapanlar, günah işleyenler, haksızlık ve zulüm yapanlar, İslâmın kötü ahlâk dediği şeyi yapanlar, bu fıtrata aykırı davranmış, nezih yapılarını kirletmiş olurlar.

-İnsanlığa örnek olmak ve en etkili tebliğ için

Kur’an mü’minlere de ‘şehîd’ diyor. Şehîd ve şâhid tanık anlamında olduğu gibi “temsil eden, doğruyu şahsında gösteren”, yani örnek/model demektir.

Muhammed’in (sav) nasıl bir ‘şâhit-şehîd’, hayat tarzı örnek-model ise, O’nun ümmeti de insanlar üzerine bir şehîdler (şühedâ-tanıklar) topluluğu, hayat tarzları da insanlık için model-örnek olmalıdır.

Bu örnekliğin de en çok davranışlarda, ahlâkta olması gerekir. İslâm’ı tebliğ etmenin de en güzel yolu budur. Yani iddia ettiğimizi kendimiz yaşayarak... Sözümüzü, inandığımız değerleri eylemlerimizle isbat ederek...  

وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَٰكُمۡ أُمَّةٗ وَسَطٗا لِّتَكُونُواْ شُهَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ وَيَكُونَ ٱلرَّسُولُ عَلَيۡكُمۡ شَهِيدٗاۗ   ١٤٣

“Böylece, sizler insanlara şehîdler-şühedâ olasınız ve Peygamber de size bir şehîd olsun diye sizi dengeli bir ümmet yaptık...”  (Bakara 2/143)

Allah’ın mü’minlere ‘müslüman’ ismini vermesinin gerekçesi de aynı:

 هُوَ سَمَّىٰكُمُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ مِن قَبۡلُ وَفِي هَٰذَا لِيَكُونَ ٱلرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيۡكُمۡ وَتَكُونُواْ شُهَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ ُ ٧٨

“... Size bundan önce müslüman ismini O verdi. Bunun sebebi, Elçi sizin üzerinize, sizler de insanlar üzerine ‘şehîd’ (tanık/örnek) olasınız diye...” (Hac 22/78)

-Bazı görgü kuralları

Ahlak gibi âdâb-ı muâşeret de dışa yöneliktir. Tek taraflı olmazlar. Adı üzerinde ‘muaşeret’, yani başklarıyla olan geçinme, onlara karşı davranışlar.

Aslında İslâmın güzel ahlak ilkeleri ve kaliteli olgun örnek kişilik için ortaua kooyduğu ilkeleri prensipler şimdilerde görgü kuralları denilen prensipleri de kapsar.

Bunların bir kısmı güzel, iyi, faydalı ve insana yakıştığı için vacip, sünnet, müstehab denilerek emredilir, kötü, yanlış, zararlı, çirkin ve kaliteli şahsiyete yakışmadığı için de haram mekruh diye nitelenebilir.

Veya bu doğrudur, efendilik budur, müslümana/efendiliğe yakışır şeklinde tavsiye edilir. Ya da doğru değil, yapılmamalı, olsun insana yakışmaz, uygun değil gibi ifadelerle sakındırılır.

Âdâb-ı muâşeret hayatın her alanında, hayatın içinde olan ilişkilerdir. Bunlar toplumsal ilişkileri ve barışı, karşılıklı güveni, saygıyı ve değer vermeyi, kime karşı nasıl davranılması gerektiğini öğretir.

Bunlar kişilerin olduğu gibi bir kültür ve medeniyetin seviyesini, kalitesini ölçüsüdür.

Evde, okulda, camide, sokakta, iş yerinde, resmi dairede, sohbet meclislerinde, toplantılarda, düğün derneklerde, sofrada, temizlikte, karşılıklı konuşmalarda, ziyaretlerde, iletişimde, alış-verişte, taşıtlarda  hatta spor salonlarında âdâb gibi başlıklarda anlatılabilir.

Bir kaç örnek alalım. Mesela;

Sosyal ilişkilerde:

-Konuşurken muhataba dönmek, yüzüne bakmak, hızlı-çok yavaş değil normal konuşmak, iltifatta samii olmak, iltifata teşekkür etmek, eleştirilere dikkat etmek, uygun bir dil, zaman gözetmek, duyguları hesaba katmak empati yapmak), eleştirilere tahhammü etmek, öfkelenmemek, isterken lütfen, iyiliklere teşekkür etmek, öksürükte veya esnemekte ağzı (mendille veya elle) kapatmak, tanıştırmada sırayı gözetmek, tokalaşmada herkesin hassasiyetine dikkat etmek, selam vermek ve almak, Sen değil siz diye hitap etmek, sürekli konuşmamak muhataba da fırsat vermek,  isteği yumuşak bir dille söylemek, insanları engelleyecek şekilde bir yerlerde oturmamak gibi.

Mesela ziyaretlerde;

-Ziyaret için randevü almak, verilen söze uymak, ziyaretlere mümkünse hediye ile, temzi ve dügün kıyafetle gitmek,  gitmek, kapıyı çaldıktan sonra kapının hemen ağzında/ önünde değil az geride, kenarda beklemek, eve girerken, ev sahibinin, buyur etmesini ve yer göstermesini beklemek, evi  meraklı gözlerle incelememek, ev sahibi misafirini kapıda karşılamak, kapıya kadr uğurlamak, sofraya ev sahibinden önce oturmamak, yemeğe buyu edilmeden başlamamak, yemeği (orada veya sonradan) beğenmezlik yapmamak,  tehlike yoksa misafir kabul etmek, güleryüzle karşılamak, herkese ilgi göstermek, misafir ev sahibine yük olmamak, evimizi temzi-düzenli olmak, misafirin yanında  başka bir şeyle meşgul olmamak, ziyarete zamanında son vermek, misafirin teşekkür etmesi gibi.

Bunlar ve benzerleri bir kısmı hariç vacip-sünnet olsa da büyük bir kısmı tavsiye edilen, ama olması gereken, herkesin ve özellikle kaliteli bir müslümanın uyması gereken güzel prensiplerdir.  

-İslâm açısından sosyal hayatta âdâb-ı muâşeret

Toplum insanlardan meydana geldiğine ve insanlar toplum hâlinde yaşadıklarına göre, orada herkesin hak sorumlulukları vardır.

Fertler haklarına ancak belli sorumlulukları yerine getirdikten, ödevlerini yaptıktan sonra elde ederler.

Bir başka deyişle hak ve ödevler arasında bir denge vardır. İkisi birlikte yürür. Her hak bir bedel karşılığıdır.

Toplumda yani sosyal hayatta iyi şeylerle karşılaşmak, toplum hayatının imkanlarından yararlanmak isteyen, başkaları tarafından rahatsız edilmek istenmeyen, bu sonucu sağlayacak görevlere katılmalı, kendi üzerine düşeni yapmalı.

Mesela ihtiyaçlarını temin etmek isteyen kişi pazarın, dükkan veya mağazanın şartlarına uymalı, oradaki düzene engel olmamalı. Toplum için huzurlu yaşamak isteyen toplumu rahatsız etmemeli, güvenliğe zarar vermemeli.

Trafikte güven içinde araba kullanmak isteyen kişi, öncelikle kendisi trafik kurallarına uymalı, kafasına göre takılmamalı.

Huzur ve güven isteyen kişi, başkasını rahatsız etmememeli, başkalarının emniyetini tehlikeye atmamalı.

Bu ve benzerlerine sosyal ahlâk, âdâb-ı muâşeret diyebiliriz.  

Sosyal ahlâkın iki yönü var: Birisi topluma zarar vermemek, diğeri topluma katkıda bulunmak.

Bu da emir ve nehiy (engelleme) dengesidir. Yani diğer insanlarla birlikte yapılması gereken çalışmalara katılmak. Bu toplum hayatında herkese ait ödev ve sorumluluktur.

Kur’an mü’minlere kendi kişisel hayatlarında uymaları gereken pek çok ölçü getirdiği gibi, toplum için de uymaları gereken ölçüler (hükümler) de getirdi.

Bunların bir kısmı onların yapmaması gereken yanlış davranışlar, bir kısmı da yerine getirmeleri gereken mükellefiyetlerdir.  

-Nehiy (yasaklama olan) sosyal ahlâka örnekler

1-Kötü ahlâkın toplum içinde yayılmasına sebep olmamak

“İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da Âhirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nûr 24/19)

Toplum içinde ahlâksızlık sayılan şeylerin yaygınlaştırmak, bunların yaygınlaşmasına yardımcı olmak kötü olduğu gibi, bu kötü şeylerin dedi-kodusunu yapmak, normal davranış gibi konuşulması da kötüdür.

Zira kötülükler tepki gösterilmezse zaman içerisinde yaygınlaşır ve yerleşir. İnsanlar arasında güzel davranışlar sergilemek herkesin görevi olduğu gibi, ahlâklıksızlığın yaygınlaşmasına sebep olmamak da sosyal bir sorumluluktur.

2-Müfsit (bozucu-bozguncu) olmamak

Bunun kökü ‘ifsad’tır. ‘İfsad’; bozmak, kokuşmak, dengeden ayırmak anlamlarına gelir.

‘Müfsit’, ifsad edendir yani bozandır, doğru ve barış üzere olanı saptırandır. Kur’an bunu, çeşitli âyetlerde genel olarak “yeryüzünde fitneyi uyandırıp, insanların durumunu bozup, onları doğruluktan saptıran kimseler” anlamında kullanmaktadır.

İfsat, insanın ve onun doymaz iştahının, aşırı isteklerinin sonucudur. Müfsitler, yeryüzündeki tabii değerleri, sulh (barış) ve dengeyi; kendi subjektij ölçüleri ve doymaz iştahları sebebiyle bozarlar. (Neml 27/14, 34. Bakara 2/204-205) 

Mü’minler, öncelikli olarak kendileri ıslah olmak ve fesat işlerden uzak durmak, fesat işlere engel olmaya çalışmak zorundadırlar.  

3-Fitneye sebep ve destek olmamak

‘Fitne’, sözlükte, deneme ve imtihana tabi tutmak, sınamak, maddi ve manevi sıkıntı, üzüntü, belâ ve felaketle imtihan etme (Ankebut 29/2-3) anlamındadır.

Fitnenin bunun yanında küfr, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilaf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musibet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğva), kışkırtma, nifak, ihtilaf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık gibi manaları vardır.

Fitne Türkçe’de; karışıklık, anlaşmazlık, kavga, düşmanlıktır.

Fitneye sebep ve fitneye alet olmamak, fitne olan yerden ve olaydan uzaklaşmak, fitne yangınını söndürmek için elinden geleni yapmak bir sosyal ahlâktır ve kişinin içinde yaşadığı topluma karşı bir görevidir.

Kur’an’a göre ‘fitne’ katl’den (savaşmaktan, vuruşmaktan) daha kötüdür. (Bkz: Bakara 2/191, 217)

Fitneye sebap olmak büyük bir vebâldir. Bir yerde tutuşturulun fitne ateşi tez yayılır. Söndürmesi de çok zordur.

4-İsraf etmemek, aşırı gitmemek

‘İsraf’ kavramı, herhangi bir işte normal olan sınırı aşmak, aşırı olmak; ayrıca ihtiyaçtan fazla tüketmek, savurganlık yapmak gibi anlamlara da gelir.

Her türlü haddi (sınırı) aşmak, insanın ve onun içinde yaşadığı toplumun dengesini bozar onları huzursuzluğa götürür. İster harcamalarda aşırılık olsun, isterse davranışlarda aşırılık olsun sonuç aynıdır.

Kur’an, aşırıya kaçan, harcamalarında ve davranışlarında dengeyi kaçıran kimselerin yaptıklarını hoş görmemektedir. İsraf, sapmaların, bozulmaların, haksızlıkların, bozgunun kaynaklarından biri olarak gösterilmektedir.

İsraf yapanlara ‘müsrif’ denmektedir. Davranışlarında aşırıya kaçan müsrifler toplum içerisinde olgun davranmazlar, edep kurallarına pek uymazlar.  

6-İnsan haklarını ihlâl etmemek

Hak; sabit, gerçek, ortada ve başkasına ait olan değerdir. Hak gerçekliği ifade ettiği gibi, her yaratığa ait değerleri de ifade eder. Hayvan olsun, insan olsun; her mahlûkun (yaratılmışın) öyle veya böyle hakkı vardır.

İnsanlardan beklenen her şartta ve her yerde bu haklara saygı göstermesidir.

İslâm insanların haklarına ‘kul hakkı’ diyor ve bunun üzerinde titizlikle duruyor.

Müslümanın bir görevi de mahlûkatın haklarına saygıdır. Bu saygı da yaratılmışlara merhamet etmek, âdil davranmak, kimsenin hakkını yememektir.

Allah’a saygı duyan O’nunla ilgili her şeye de saygılı davranır.

Böyleleri yaratılanların Allah’la olan ilişkisini bilirler. Yaratıkların, Yaratan tarafından bahşedilmiş hakları olduğunun farkında olurlar ve onları ellerinden geldiği kadar korurlar.

Yaratılanı Yaratandan’dan dolayı sevmek/hoş görmek bu olsa gerek.

Buna göre, hakların kaynağı Allah’ın koydugu ölçüler olduğu gibi, haklara saygının veya onları yerine getirmenin sebebi ve gerekçesi de Allah’a saygıdır.

Bir kimseyi rahatsız etmek,

haksız yere dövmek, işkence etmek, öldürmek,

malına ve şerefine zarar vermek,

gıybetini (dedikodusunu) yapmak,

ihanet etmek,

çalıştırdığı kimsenin veya aldığı malın ücretini  ödememek,

işini sahte yapmak,

birilerinin sırtından haksız kazanç sağlamak,

aldatmak, hırsızlık yapmak,

sömürmek, sövmek, hakaret etmek, asağılamak, kötü lakapla anmak,

sahte evrakla çıkar sağlamak, kamu malını sahtekârlıkla zimmetine geçirmek,

hak etmediği parayı hileli yollarla elde etmek,

haramı helâl diye pazarlamak,

hayır için toplananları veya vakıf mallarını kendi menfeati için kullanmak,

namus ve şerefe el-dil uzatmak,

kamuya ait eşyaları tahrip etmek,

çarşı-pazar, kurum veya işyeri kurallarına uymamak,

trafik kurallarına uymamak ve kazalara sebep olmak,

içki, uyuşturucu ve sigara içerek başkalarını rahatsız etmek ya da bunların ticaretini yapmak

ve benzeri davranışlar sosyal ahlâka aykırıdır. 

İnsan/kul haklarına riayet etmek bir açıdan kulluk görevi, başkalarıyla alakalı olduğu bir açıdan da sosyal bir görevdir.

7-Toplumsal barışı bozmamak

Kur’an, insanların hatalarının sonucunu şöyle haber veriyor:

“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesad (bozulma) meydan geldi…” (Rûm 30/41. Bir benzeri: Ra’d 13/25. Bakara 2/27)

Az veya çok otoriteler tarafından sağlanan barış ortamını, çeşitli fitne ve fesat davranışlarla, suçlarla, zararlı ve yanlış davranışlarla bozmak sosyal ahlâka aykırıdır.

Halbuki olgun müslümana düşen sosyal barışa katkı sağlamak, huzur ve güven ortamının kurulmasına yardımcı olmaktır.

 

8-Her duyulana itibar etmemek

Kur’an; Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz” (Hucurât 49/6) diyor.

Bir fâsık (aşırı günah işleyen biri) size bir haber getirirse onu araşatırmadan, incelemeden, doğruluğundan emin olmadan inanmayın, o şaibeli haber üzerine hüküm bina etmeyin. Olur ki bilmeden bir kişiye, bir topluma zarar verirsiniz, iftira atmış olursunuz. Dolaysıyla kendinize de zarar verirsiniz. Ya duyduğumuz haberi araştırma imkanı yoksa? O zaman da en iyisi susmak, hemen karar vermemek.

Kur’an’ın uyarısına ve apaçık gerçeklere rağmen, mü’minler, bu yalancılardan, müfterilerden, fitnecilerden duyduklarına hemen inanır, bunlarla hüküm verirseler, hata ederler, yanılırlar.

9-Bir delile dayanmadan başkaları hakkında hüküm vermemek

Kur’an; “... Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı). Çünkü Allah hakkıyla işitendir, bilendir” (Enfal 8/42) diyor ve iman edenlere, hem iman ederken, hem de bir konuda karar verirken sağlam kaynaklara, delillere, isbatlara dayanmaları gerektiğini öğretiyor.

Unutmamak gerekir ki sonu; “–dır, -dir, -dur, -dür, -tır, -tir, -tur, -tür” ile biten Türkçe cümleler hüküm cümleleridir. Kesinlik ifade ederler.  

Önümüzde bu ilâhi ölçü varken, iman edenlerin başkaları hakkında delilsiz, belgesiz, kesin bilgisiz karar, hüküm, fetva vermeleri Kur’an açısından yanlıştır. Sosyal ahlaka da, âdâb-ı muâşerete de aykırıdır.

10-Kötü zandan sakınmak

Kur’an başkaları hakkında kötü zan (sû-i zan)’da bulunmayı müslümanlara haram kıldı.

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır...” (Hucurât 49/11)

Yani öyle olmadığı halde, bilgisizce, elde delil ve kesin bilgi olmadan, biraz da kötü niyetle birileri için zan ile karar vermek.

Tam tersine İslâm’da müslümanlara tavsiye edilen mü’min kardeşi hakkında sû-i zan değil, hüsn-i zan (iyi niyet, olumlu düşünme) olmasıdır.

11-Gıybet etmemek

Aynı âyette Allah (cc) müslümanlara;

“... Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!...” (Hucurât 49/11) emrediyor.

Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre Rasûlüllah (bir seferinde);

-“Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi.

-“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Bunun üzerine:

-“Birinizin (din) kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır” dedi.

-“Ya benim söylediğim onda varsa? denildi. Rasûlüllah dedi ki:

-“Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış olursun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de iftirada (bühtanda) bulunmuş olursun.”[4]

Kur’an’a göre gıybet etmek böyle. 

Şimdilerde gıybetin alanı sosyal medya sayesinde daha da genişledi. Üstelik kontrolü de mümkün değil, cezalandırılması da yok. Dileyen dilediği gibi konuşuyor, atıp tutuyor, paylaşıp duruyor.  

Ancak yaptıklarının ve sözlediklerinin yanında, yazdıklarının da günün birinde hesabını vereceğine inanan sorumluluk sahibi bir müslüman böyle yapmaz. O eline, diline, kalemine, parmaklarına sahip olur. Ne söylediğine ve ne yazdığına dikkat eder. Tabi neyi paylaştığına da.

12-İftira etmemek

Sözlükte “yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak” gibi mânalara gelen iftirâ, terim olarak “bir kimseye asılsız olarak suç, günah yahut kusur sayılan bir söz, davranış veya nitelik isnat etmek” anlamında kullanılmaktadır.

Peygamber’in aleyhin konuşulan o kişide varsa gıybet, söylenenler onda yoksa iftira (bühtan) olacağına dair beyanı yukarıda geçti. 

Peygamber (sav) bir müslümana “kâfir” diyerek iftira eden kimsenin onu öldürmüş gibi günah işlemiş sayılacağını söylüyor.[5]

“Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir”[6]

Buna benzer âyet ve hadisler genel olarak doğruluk, dürüstlük ve adaleti emrederek; yalancılık, haksızlık, suizan gibi kötülükleri yasaklayarak insanların birbirine asılsız suç ve kusur isnat etmelerini de önlemeyi amaçlamaktadır.[7]

İslâm’da iftira haram kılındığı gibi asılsız olması muhtemel, doğruluğu henüz kesinleşmemiş haberlere doğruymuş gibi ilgi göstermek ve bunlara araştırmadan inanmak ve yaymak da yasaklanmıştır. (İsrâ 17/36. Hucurât 49/6)

Sonuç olarak başkası hakkında yerli yersiz söylenenler, verilecek yanlış kararlar, önyargılar, suçlamalar, aşağılamalar, incitici, yaralayıcı ifadeler, gıybet, suizan ve iftiralar  (bühtanlar) hem olgun müslümana yakışmaz, hem de toplumda herkese zarar verir.

13-Ayıpları araştırmamak

Kur’an müslümanlara şöyle emrediyor: “... Birbirinizin kusurlarını araştırmayın...” (Hucurât 49/11)

Âyette ‘casus’ kelimesi geçiyor. Yani birbirinizin aleyhine casusluk yapmayın. Zira casusluk olayında gizlenen bir şeyi, bir mahremi öğrenmeye çalışıp onun başkasına ulaştırma anlamı vardır.

Müslümanlara tavsiye edilen, din kardeşinin ayıbı yaymak değil; örtmek, gizlemek. Herkesin ayıbı, başkasının duymasını istemediği sırları olabilir. Olgun müslşümana yakışan birinde gördüğü ayıpları, kusurları, eksikleri yaymak, dedikodusunu yapmak değil, gizlemektir. Böylece hem müslüman kardeşinin onurunu korumuş olur, hemde ayıpların toplum içinde yayılmasını önlemiş olur.

Bir günah ve ayıp toplum içinde ne kadar yaygınlaşırsa o kadar çok sıradanlaşır, normal görülmeye başlar.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah’ta ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse Allah’ta onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim de bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse Allah da kıyâmet günü o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Müslim, Birr/58 no: 2580 (6578). Tirmizî, Birr/19 no: 1930. Bir benzeri: İbni Mâce, Mukaddime/17 no: 225. Müslim, Zikir/38 no: 2699 (6853). Ebû Dâvûd, Edeb/38 no: 4891)

Bunun tersi de var. “...Kim mü’minlerin kusurlarını araştırıp açıklarsa, Allah da onun açıklarını ortaya çıkarıverir...” (Ebû Dâvûd, Edeb/35 no: 4880. Tirmizî, Birr/86 no:2033)

B-Emir olan sosyal ahlâka örnekler

1-Toplum hayatında esenlik yurdunu (daru’s-selam) kurmak. Sözle ve davranışlarla

2-Islah emri: Aktif iyi (muslih) olmak.

3-Karındaşlığınn gereğini yapmak. İnsana Allah’ın eseri (âyeti) muamelesi yapmak.

4-Kendi ihtiyaç içinde iken bile başkasını düşünmek

5-İnsanların en hayırlısı olmaya çalışmak.

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”[8]

6-İnfak ibadetini yerine getirmek[9] Bu da kelamdan, maldan, ilimden, ihsan ahlakından, davranışlardan yapılır.

7-İyilikte ve takvada rekabet. “...Erdemi (iyiligi) ve ilahî sorumluluk bilincini geliştirmede birbirinizle yardımlaşın, kötülüğü ve düşmanlığı artırmada değil. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun (takvalı davranın)...”  (Mâide 5/2)

8-İhsan ahlâkını kuşanmak. “Gerçek şu ki, Allah adaleti ve iyilik yapmayı (ihsanı), yakınlara karşı cömert olmayı emredip utanç verici ve arsızca olanı, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor; ve size (böyle tekrar tekrar) öğüt veriyor ki, böylece (bütün bunları) belki aklınızda tutarsınız.” (Nahl 16/90)

Kişinin değeri/seviyesi/kalitesi bilip yaptıkları kadardır. Kişi bir şeyi doğru bilip yapar. Yaptığı şey sonuçta onun seviyesidir, onun kalitesidir.  Kur’an iyi insanlara ‘muhsin’ diyor. (Nisâ 4/125)

9-Empati yapmak. Bir atasözünde şöyle denir: “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır”. Bu atasözü bize ‘empati’ anlayışını hatırlatır.

İşte adab-ı muaşeretin mükemmel bir anahtarı...

10-Kendin için istediğini başkaları için de istemek

İşte barışın, kardeşliğin, sosyal ahengin, suçları azaltmanın en kestirme yolu, en ucuz, sonuç alıcı, en gönülden yapılan metodu...

Hadis; “Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizden biriniz kendisi için sevip istediğini, din kardeşi için de sevip istemedikçe tam iman etmiş sayılmaz.”[10]

11-Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamak. Yukardakinin tersi.  Çünkü bütün kötülükler, haksızlıklar, yanlış ve kaba davranışlar; döner dolaşır eninde sonunda asıl sahiplerini bulur. Bunu bilenler hiç başkalarına iyi davranır, olgun hareket eder.

12-Başkasını kendine tercih etmek. Ayete (Haşr 59/9) göre şuurlu mü’min, başkalarını kendine tercih eder. Yanin onların iyiliğini ister,   

13-İyi bir çığır açmak ya da hayırlı bir işe öncülük etmek

İslâm’a göre toplumda iyi bir çığır açmak, insanların hayrına ve iyiliğine bir âdeti başlatmak devam eden sadakadır.[11]

Ebû Mes’ud el-Ensârî’nin naklettiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle dedi: “... Kim bir hayra sebep olursa onun ecri, o hayrı işleyenin ecri gibidir.”[12]

Bu çaba da şüphesiz bir sosyal ahlâktır ve bu ahlâk da toplumsal barışa, sosyal ahenge ve huzura daha çok hizmet eder.

 

[1]Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/1

[2]Çağrıcı, M. TDV İslâmAnsiklopedisi, 2/2

[3]Bkz: Tirmizî, Rada/11 no: 1162, Birr/77 no: 2019. Ebu Dâvud, Sünnet/16 no: 4682. Ahmed b.Hanbel, no: 9257

[4] Ebû Dâvûd, Edeb/40 no: 4874. Tirmizî, Birr/23 no: 1935. Müslim, Birr/20(70) no: 2589 (6593) 

[5] Buhârî, Edeb/44 no: 6047. Tirmizî, İmân/16 no: 2636

[6] Buhârî, İmân/4, 5 no: 10, 11. Müslim, İmân/14(64-66) no: 40(161-163)

[7] Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklodisi, 21/522

[8] Buhârî, Meğâzi/35 no: 4141

[9] Daha geniş bilgi İnfak Bilinci adlı çalışmamıza bakılabilir. Düşün Yay. 2017

[10] Buhârî, İman/7 no: 13. Müslim, İman/71-72 (45) no:170-171. Tirmizî, Kıyâmet/59 no: 2515. Nesâî, İman/19 no: 5015. Darimî, Rikâk/29 no: 2743. Ahmed b. Hanbel 3/176, 272

[11] Müslim, Zekât/20(69) no: 1017(2351). Nesâî, Zekât/64 no: 2555. Bir Benzeri: Müslim, İlim/6(16) no: 2674(6804). Ebû Dâvûd, Sünnet/6 no: 4609

[12] Ebû Dâvûd, Edeb/115 no: 5129. Bir Benzeri: Tirmizî, İlim/14 no: 2670