Din (İslâm) ve kültür ilişkileri, ortak paydaları ve sınırları, kültürlere karşı tavrımız ne olmalı hakkında bir konuşma.
Hüseyin K. Ece
Duisburg Beytu’s-selâm
07 Aralık 2025 – 16 Cemaziye’l-âhir 1447
-Giriş
Medeniyet ve kültür kelimeleri içiçe veya birbirinin yerine kullanılsa da ikisi aynı şey değil. Medeniyet kültüre göre daha geniş kapsamlıdır ve hatta kültür medeniyetin bir parçasıdır. Kültürlere ait medeniyet değilmez ama medeniyetlere ait kültürlerden bahsedilir.
Her ikisini de kısaca açıklayalım:
-Medeniyet
Türkçede medeniyet ingilizce ‘civilization’ın karşılığı olarak kullanılmaya başlandı. Şimdilerde daha çok uygarlık kelimesi kullanılıyor.
Kimileri de bunun ‘medine’ kelimesinden türediğini iddia ediyor.
Medeniyetin düşünce tarihi boyunca kazandığı anlamların ortak noktası; şehir hayatının sosyal, siyasal, entelektüel, kurumsal, teknik ve ekonomik alanlarda mümkün kıldığı biriki ve düzeyi ifade ediyor olmasıdır.
Ancak kelime çeşitli zihniyet dünyalarında farklı şekilde kavranmış ve tanımlanmıştır (Kutluer, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 28/296)
Günümüzde medeniyet kavramı üç anlamda kullanılıyor.
a) “Medenî insan” sözünde olduğu gibi görgülü davranma konusunda insana kendini kontrol etme yeteneği veren kural ve değerler bütünüdür.
b) Gelişmiş olarak kabul edilen toplumu gelişmemiş sayılan toplumlardan ayıran özellikler. Bu anlamıyla medeniyet, insanlığın ulaştığı birikim ve gelişmişlik düzeyini ifade eder.
Ancak bu düzey Batılı toplumlarca kazanıldığı için çoğu zaman modern Batı uygarlığı ile özdeş anlamda kullanılıyor.
c) Ortak özellikler gösteren sosyal gruplar veya bunların bütünüdür.
Bu terimin Avrupadaki genel anlamı: Onların kaydettiği başarıyı kemal noktası kabul ederek bunun dışındaki her şeyi Batı’nın gerisinde görme tavrıdır. Bu da batılıların medeniyeti ideolojileştirme anlayışıdır.
Medeniyetle ilgili bu anlayış ondaki evrimci özelliğiyle kendi dışındaki bütün oluşumları kendisinin bir ön aşaması, diğer hayat tarzlarını da kendisine zorunlu olarak yönelmeleri gerektiğini esas alıyor. Bunu dünyada yaymayı da “medenî bir vazife” sayıyor.
Ancak ne yazık ki bu batının propandasını yaptığı uygarlık ideolojisi olarak kalmamış, diğer toplumlar için de gaye hâline gelmiştir. (Görgün, T. TDV İslâm Ansiklopedisi, 28/298)
-Kültür
Kültür, çok sayıda anlama sahip bir kavramdır. Botanikten sosyal ve beşerî bilimler alanına dek uzanan geniş kapsamlı anlamlar içerir.
Onun için günümüzde herkesin kabul edebileceği bir kültür tanımı zordur.
Bilim ve âdetler sürekli bir gelişim içinde olduğu için her terim gibi “kültür” de zamanla hangi alanda kullanılıyorsa yeni tanımlara kavuşuyor. Bu sebeple onu sosyal ve beşeri bilimler alanıyla sınırlı tutmak daha doğrudur.
Kültür, Türkçe’ye Fransızca’daki “cultura” kelimesinden geçmiştir. Bir zamanlar dilimizde Z. Gökalp’in özellikle kullandığı “hars” kelimesiyle karşılanmış. Daha sonra ise “kültür” olarak kullanılır oldu.
Gökalp şöyle demiş: “Bir medeniyet farklı milletlerin müşterek malıdır, bir anlamda beynelmileldir. Fakat her medeniyetin, her toplumda aldığı özel şekiller vardır ki, bunlara (hars-kültür) adı verilir.” (Turhan, 1994, 36).
Kültür, bir toplumu diğer toplumlardan farklı kılan, geçmişten beri değişerek devam eden, tarihsel süreçte üretilmiş ve nesilden nesile aktarılan, kendine özgü, sanatı, inançları, örf ve âdetleri, anlayış ve davranışları ile onun kimliğini oluşturan yaşayış ve düşünüş tarzıdır.
Diğer bir deyişle topluma bir kimlik kazandıran, dayanışma ve birlik duygusu veren, düzeni sağlayan maddi ve manevi değerlerin bütünüdür.
Bu değerler arasında sanat, inançlar, örf ve adetler, dil, gelenekler, el sanatları, giyim- kuşam, halk mutfağı, halk müziği ve oyunları, halk tiyatrosu, halk edebiyatı ve halk ozanlığı geleneği vardır. Kültür, dinamik bir yapıda olup, toplumun kimliğini oluşturur, değişir ve gelişir. https://www.ktb.gov.tr/TR-96254/kultur.html
Kültür, insanın ortaya koyduğu, içinde insanın varolduğu tüm gerçeklik demektir.
Öyleyse “kültür” deyiminden insan dünyasını taşıyan, yani insan yapisi gördüğümüz her şey anlaşılabilir.
Kültürü, “......insan aklının tabiata kattığı her şeydir. O hâlde kültür, sosyal ve beşerî bilimler için, kimi zaman bir düşünce tarzı, kimi zaman bir davranış, kimi zaman da bir somut varolan şeklinde, ama daima karşımıza çıkan bir kavramdır.” (Erinç, 1995, 78) diye tanımlayanlar da vardır.
Kültürü oluşturan ögelerin çeşitliliğinde; hars, uygarlık, medeniyet, ekin, çağdaşlık, kültürlü kişi, entelektüel gibi kavramlara rastlanır.
(Güvenç’e göre) Kültür sözcüğünün dört ayrı anlamda:
“1-Bilim alanındaki kültür: Uygarlıktır.
2- Beşeri alanındaki kültür: Eğitim sürecinin ürünüdür.
3- Estetik alandaki kültür: Güzel sanatlardır.
4- Madde (teknolojik) ve biyolojik alanda kültür: Üretme, tarım, ekin, çoğalma ve yetiştirmedir.”
Antropolojik terminolojide kültür soyut bir kavramdır ve bir toplumun uygarlık birikimini ifade eder.
Buna göre kültür, belli bir toplumun bir dizi sosyal süreçlerin bileşkesidr denilebilir. https://dhgm.meb.gov.tr/yayimlar/dergiler/milli_egitim_dergisi/164/alakus.htm
Bu kültür gerçeğine müslüman olarak bakışımız, değerlendirmemiz ve ilgimiz nasıl olmalı? Bunun için sözün başında dinimiz İslâmla ilgili şu tesbitleri yapmamız gerekiyor:
BAZI TESBİTLER
1-İslâm Tevhid dinidir;
Bu şu demektir: Yerde ve gökte tek ve gerçek bir ilâh vardır. İnsanlar tarafından uydurulan bütün ilâh düşünceleri yanlıştır ve şirktir. Hayatın ve kâinatın sahibi o bir tek ilâh olan Allah’tır. Hayatı yaratan, hayata ilişkin kuralları da koyandır.
İslâmda inancın özü bu bir Allah inancına dayandığı gibi, hayat anlayışı, ibadet faaliyetleri, varlığı izah etme düşüncesi, insan ve toplumla ilgili prensipler de bu inanca bağlıdır.
2-Tevhid inancı, ilk insandan kıyamete kadar geçerlidir.
Bir başka deyişle ilk peygamber Âdem’den (as) son Peygamber Hz. Muhammed’e (as) kadar, bütün peygamberler aynı inancı (dini), aynı anlayışı, aynı dünya görüşünü insanlara anlatmışlar, aynı gerçeklere davet etmişler, aynı Allah’a ibadet etmelerini söylemişlerdir.
3-“Allah’ın katında din yalnızca İslâmdır.” (Âli İmran 3/19)
Bu âyet, Allah (cc) din olarak sadece İslâm’ı kabul edeceği Âli İmran 3/85) anlamına geldiği gibi, Allah (cc) insanlara din olarak yalnızca İslâm’ı göndermiştir şeklinde de anlaşılabilir. Öyleyse İslâm bir tanedir. Geçmişte de, Hz. Muhammed zamanında da, günümüzde de...
Çünkü Din (İslâm), insanlığın tarih içerisindeki tecrübeleri, kazanımları veya kültürü değildir.
4-İslâm evrenseldir;
Kaynağı ilâhî olduğu için evrenseldir ve zamanlar üstüdür. Yani bütün zamanlarda ve bütün coğrafyalarda geçerlidir.
Zira, insana uygun olan ve onu mutlu eden, insana insan özelliği kazandıran yüce değerler eskimez. Yüce değerler/prensipler insandan inasana, çağdan çağa değişmez
5-İslâmın ana prensipleri ve hedefleri sabittir;
İslâmın sabiteleri, yani asla değişmeyen, değişmesi de gerekmeyecek esasları/ilkeleri vardır.
İslâmın inanç esaslarında, iyilik ve kötülüğün tanımında, yüce değerlerinde, temel ahlâkî ilkelerinde, hak ve hukuk ölçülerinde değişiklik yoktur. Hz. Âdem’in davet ettiği inanç esaslarıyla Kur’an insanları davet ettikleri aynıdır.
6-İslâmda değişebilecek hükümler vardır;
Din’in (İslâm’ın) değişmeye izin verdiği, ya da değişmeye müsait prensipleri vardır. Bunlar insan ve toplum maslahatını (faydasını) esas alan meselelerdir.
Zaman değiştikçe insanların ihtiyacı farklılaşır. Hükümlerin (kanunların) o ihtiyacı karşılayacak şekilde gelişmesi tabii bir olaydır.
Bunun yanında her toplum, kendi kabiliyetine ve imkanlarına göre kültür geliştirir, medeniyetler kurar, çeşitli yaşama biçimleri, sosyal hayat tarzı geliştirebilir.
Kültür ve medeniyetlere, hayat biçimlerine ve sosyal ilişkilere; inanç, tabiat şartları, yetenekler, başka kültürlerden yararlanma her zaman etkili olmuştur.
Müslüman olan toplumların da kültürlerinde veya yaşama tarzlarında Din’in etkisi olduğu gibi, başka kültür ve medeniyetlerden etkilenmeleri de söz konusudur.
Müslümam toplumlar, bu noktada Din’i, bir anlamda kendilerine göre yorumlamışlar, Din’in izin verdiği, (ya da karışmadığı) alanlarda, kendilerine göre kültürler, medeniyetler, anlayışlar, örf ve âdetler geliştirmişlerdir.
Dini hükümlerin kaynağı açısından bu şöyle formüle edilebilir :
-Lafız, nass (değişmez)
-Mana/anlam (değişmez)
-Maksat (değişebilir) Farklı yorumlar, anlayışlar, ictihadlar, fetvalar bu alanda.
Mecelle kaidesi: “EZMÂNIN TAGAYYÜRÜ İLE AHKÂMIN TAGAYYÜRÜ İNKÂR OLUNAMAZ.”
Kültürleri de bu değişebilir hükümler açısından değerlendireceğiz.
7-Fıkhın (İslam hukukunun) ana hedefleri
İslâm fıkhının/ilminin en önemli hedefi faydanın sağlanması ve zararın kaldırılması yoluyla kişi ve toplum düzeninin korunmasıdır. Bu fıkıh diliyle; “celbu’l-mesâlih def’u’l-mefâsid’ (menfeati celb, mazarrat-ı def” şeklinde ifade edildi.
Bu, fıkıhta genel bir kaidedir ve İslâm hukukunun en büyük gayesidir.
Maslahat; kendisinde üstün bir salah (iyilik) bulunan şeydir. Yani, toplum ve bireyler için devamlı ve çoğunlukla bir faydanın bulunduğu eylemdir.
Hemen not edelim: Kültür olan bir şey faydalı ile, aşağıda geleceği gibi o mübahtır, ma’ruftur; alınabilir, benimsenebilir, kullanılabilir.
Mefsedet: Maslahata zıd olandır. Kendisiyle fesadın (zararın) meydana geldiği fiildir. Yani kişi ve toplum için devamlı ve çoğunlukla zararlı olan faaliyettir.
Hemen not edelim: Kültür olan bir şey zararlı, sakıncalı ise aşağıda geleceği gibi o mekruhtur, münkerdir; alınmamalı, benimsenmemli, kullanılmamalı.
Maslahat ve mefsedet ölçüleri sübjektif olabilir. Ama müslümanlar bunların genelde Kur’an ve Sünnet’e uygun olmalarına dikkat ederler.
Maslahatın Türleri:
a.Zarûrî yararlar (el-Mesâlihu’d-darûriyye-Zarûrât)
Toplumun tüm fertlerinin faydasını sağlayan, olmazsa olmaz maslahatlar. Bunlar gözetilmezse fert ve toplum düzeni bozulur. Bunlar şöyle özetleniyor:
a-Dini muhafaza,
b-Aklı muhafaza,
c-Nefsi muhafaza,
d-Nesli muhafaza,
e-Malı muhafa.
b.Hâcî yararlar (el-Mesâlihu’l-hâciyye) Hâciyyât.
Gözetilmezse toplum düzenin bozulmayacağı ama düzgün olarak da yürümeyeceği şekilde ümmetin faydasına olan işler.
Mesela, alım-satım, kiralama, borçlanma, akitler, mübah muamaleler, neslin bakımı ve terbiyesi, nikâh, ailenin korunması, namusları saldırıdan koruma, kötülük yollarının kapatılması hükümleri gibi.
Bunların bir kısmı zarûriyat maslahatın tamamlayıcısıdır, bir kısmı da beş zarûrî korumanın içine girerler.
c.Tahsinî yararlar (el-Mesâlihu’t-Tahsiniyye), Tahsiniyyât.
Diğer milletlerin gözünde ümmeti güzel gösterecek, güveni destekleyecek faydalardır. Güzel âdetler veya kültür, muâmeleler, fıtrî özelliklere uymak gibi.
Tahsinî maslahât coğu zaman mesâlih-i mürsele, yani kamu yararınadır.
Kur’an ve Sünnet’in serbest bıraktığı kıyasa açık konularda, toplumun menfeatına uygun hükümler, Dine uygun kültürler buna girer.
8-Kültür ve ef’âl-i mükellefîn
Kültürü bir de ef’âl-i mükellifîn açısından değerlendirelim.
Vacip: Şârinin bağlayıcı tarzda emrettikleri.
Sünnet: Şârinin bağlayıcı olmayan tarzda emrettikleri.
Haram: Şârinin bağlayıcı tarzda yasakladıkları.
Mekruh: Şârinin bağlayıcı olmayan tarzda yasakladıkları.
Mübah/ibâhe/helâl: Şarinin mükellefi serbest bıraktığı alan. İnsan ve toplumhayatında bu alan oldukça geniştir.
Toplumların kültürlerini bu açıdan değerlendirmek gerekir.
Kültürde bir şey, âdet, söylem, yeme-içme, eğlence, giyim vs. dinen Kur’an, sünnet, icma açısından haram, mekruh değilse o öncelikle mübahtır, helâldir.
Dinde bir şeyin helal oluşu değil haram oluşu isbata muhtaçtır. “Eşyada aslolan ibâhedir” denilmiş.
Buna göre içinde bulunduğumuz toplumun kültür olarak neyi varsa onları bir de mübah ölçüsüyle değerlendirmeliyiz.
9-Kültür ve ma’ruf, münker
Ma’ruf; farklı tanımları var aama kısaca şöyle; selim aklın güzel ve faydalı gördüğü, Dine uygun, iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen, faydası görülen söz, davranış ve geleneklerin tümüdür.
Münker de bunun tersidir. Selim aklın çirkin dediği, güzel olup olmadığı konusunda şüphe duyduğu, hoş görmediği, Dine uymayan söz, davranış ve geleneklerin tümüdür.
Kültürlerde ma’ruf veya münker diye nitelenebilecek sayısız şey olabilir. Müslüman fesatiyle dini hassasiyetiyle içinde bulunduğu kültürdeki ma’ruf şeyleri alabilir, münker olanlardan sakınabilir.
10-Kültür ve örf, âdet (töre), gelenek
Gelenek; sosyal ilimlerde en karmaşık ve belirsiz kavramlardan biridir.
Genel olarak gelenek; belli bir yolu izleme, belli bir çerçevede hareket etme, ya da daha önceden birisinin ortaya koyarak âdet haline getirdiği şeyi devam ettirme demektir.
Türkçe sözlükte gelenek; “Bir toplulukta, zaman içinde meydana gelen kültür birikimlerinin naticesi olan muaşeret, inanç, bilgi, kurum, değer vb. nesilden nesile aktarılan ve o topluluk için aidiyet unsuru konumunda bulunan her şey, an’ane, sözlü nakille gelen şeyler..” (Doğan. D.M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 567)
Gelenek; örf, âdet, töre, hatta görenek anlamında da kullanılır.
Türkçe sözlükte örf; “kanun olmadığı hâlde, halk tarafından alışkanlık olarak uyulan, bulunulan yere ve hâllerin icabına göre teşekkül eden, akla aykırı olmayan, dince kötü karşılanmayan davranış, töre, âdet. İnsanların arasında iyi kabul edilen âdetler. Topluluk içinde uyulan şeyler.” (Doğan. D.M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1297)
Fıkıhta örf; selim aklın şehâdeti ile bilinip (tanınıp benimsenmiş), münker olmayan (yadırganmayan), fıtrata uygun, insanlar tarafından yapılagelen şeylerdir.
Gelenek veya örf, toplum içerisinde belirli bir davranış kümesini yönlendirebilir. Belli davranış kalıpları üretebilir ve toplum fertlerini bu kalıplara göre davranmaya zorlayabilir. Gelenek, kimi toplumlarda din veya ideoloji hâline getirilebilir.
-İslâmın gelenek veya örf karşısında tutumu
a.Fıkıhta, örf, âdet veya teamül; ihtiyaç zamanında kendilerine müracat edilen şer’i bir delildir. (Atar, F. Fıkıh Usulü, s: 87)
Pratik (amelî) bir özellik taşıması bakımından ‘teâmül’ de âdet gibidir.
‘An’ane’; işlev açısından âdet ve teâmül gibidir.
Hepsinden daha genel olan örf Kur’an’da övülen bir değerdir: “Af yolunun tut, örf’ü (yani ma’ruf olanı) emret ve câhillerden yüz çevir.” (A’raf, 7/199)
İslâm’da ma’ruf diye nitelenen şey, toplumun geleneksel örfünde ve buna uygun geliştirilen teâmüllerde Kur’an’la örtüşme hâlinde olan unsurlardır.
Fıkıhta örf, adet, teâmül, töre denilen şeyler sosyal alanda kültürün diğer adları veya unsurlarıdır.
Bunlardan selim akla ve Dine uygun olanlar alınabilir.
b.Gelenek, örf, âdet karşısında dört ilke:
-Tasvib (veya kabul) ilkesi:
Buna; ‘örf’ ya da ‘ma’ruf’ olana uygun amel etme ilkesi de denilebilir. Buna göre tasvib edilen geleneğin Tevhid inancına aykırı olmaması (zaten örf’in tarifinde bu var) şirki ve câhiliyyeyi çağrıştırmaması, haram veya mekruh olmaması, kişisel veya sosyal fayda sağlayacak tarzda olması gerekir.
Peygamber dönemimde isimlerin, pek çok âdetin kaldırılmaması, hatta pek çok örfün aynen sürdürülmesi gibi.
-Tasfiye (veya red) ilkesi:
Özü itibariyle inanç veya ibadet olarak Tevhid’e aykırı, haram ve mekruh olan bütün geleneksel unsurları davranışları kabul etmemektir. Bu özellikleri taşıyan gelenekler bir anlamda kültür hayatın her alanında olabilir. Atalar mirası, töre, etnik kimlik, hukuki teamül olabilir, gelenek normuna bürünebilir.
Putlar için insan kurban etme, kız çocuklarını diri diri toprağa gömme, iki kızkardeşle aynı anda evlilik, yaygın kumar, faiz, eşcinsellik, savaş esirlerini diri diri yakmak, kadınların, kabile tassubunu kışkırtan kahramanlık, işkence, kadını miras olarak başkasına vermek, özellikle büyük yerleşim yerlerinde organize fuhuş, savaş kışkırtıcılığı, namus satıcılığı, öldürülenlerin kafatasından şarap içmek, kan davaları, vb. bunların hepsi reddedilir.
-Muhalefet (veya karşıtlık) ilkesi:
Kültürel unsurların İslamini konumunu tesbit etmektir. Rasulüllah zamanında kıblenin değişmesi, ezan teklifleri, aşura orucu, ehl-i kitaba benzememe gibi.
-Ayıklama (veya bölme) ilkesi:
Kültürel unsurun, gelenek veya adetin faydalı tarafına Kabul, Dine uymayan tarafını reddetme. Misafire ikramdan sonra onu soymak, Kâbe’nin çıplak tavaf edilmesi adetleri gibi.
Demek ki kültürlerdeki her şeyi toptan reddetmek gerekmez. Tevhide aykırı olanlar reddedilir, uyanlar ve faydalı olanlar yerine göre alınır.
-Kültürler karşısındaki tutumumuz nasıl olmalı?
1.İnsan fiillerine dair veya toplumda olabilecek olayların hükümleri ister nâsslarda olsun, isterse ictihât yoluyla sonradan ortaya konulmuş olsun; amaç maslahatı korumaya yöneliktir.
2.Öyleyse dinî anlamada, anlatmada ve uygulamada bu maslahatlar gözetilmesi gerektiği gibi, başka kültürlerle ve âdetlerle karşılaşıldığı zaman da aynı gayeler gözönüne alınmalıdır.
3.Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerdeki durumu da bu çerçevede ele almak mümkündür. Bu gibi yerlerde yerleşik siyasi sistem, kanunlar manzumesi, örf ve âdetler, dünya görüşü ve kültür hemen peşinen reddedilmeden veya kabul edilmeden önce bu ölçüye vurulmalıdır.
Hangi hüküm, kanun, kültür unsuru, ya da örf İslâmın ‘zarûriyyât’ ilkesi ile çelişiyor, hangileri ‘tahsiniyyât’ kısmına dahil edilebilir?
Bu ayrım ne olarak belli olduktan sonra seçim yapmak, tercih etmek veya rededetmek daha kolay olur. Peki bu ayrım nasıl olacak, kim yapacak?
4.Elbette her müslüman bilgisi dahilinde bundan sorumludur. Gücü ve ilmi yetmediği durumlarda daha ilerideki alimlerin görüşlerinden ve ictihatlarından faydalanır.
5.Yeme-içmede, giyim-kuşanmada, bayram-düğün-eğlencelerde helâl ve haram açısından şu ölçülere dikkat etmek gerekir:
a.Bunlarda helâl olanı tercih iman etmenin gereğidir.
Kur’an şöyle diyor: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.“ (Bekara 2/168)
b.Temiz şeyler helâldir
Allah (cc), insanlara bütün temiz şeyleri helâl, pis (necis) olan şeyleri de haram kılmıştır. (Mâide 5/5 ve 157)
Zira pis ve kötü olan ile temiz ve iyi olan bir değildir. Kötü ve pis olan şeyler zararlıdır. Temiz ve helal olan şeyler faydalıdır. (Mâide 5/100)
c.Pis ve zararlı şeyler haramdır
Kur’an, “... size iyi ve temiz (nimetler) helâl kılındı” (Mâide 5/5) dediğine göre pis, zararlı, müslümanlığa yakışmayan, Allah’ın razı olmadığı ve sevmediği şeyler haramdır.
d.Helâl şeyler daha çoktur
İslâm’a göre bir şeyin yapılması, yenilip-içilmesi kullanılması, söylenmesi Kur’an’da ve Sünnette açıkça yasaklanmamışsa o helâldir (mübahtır). Ancak o şey hakkında din açısından bir yasak varsa, ya da zararlı olduğu anlaşılırsa, o zaman helâl olmaktan çıkar.
İnsanlara bazı şeylerin helâl bazı şeylerin haram edilmesi dünyadaki sınavımızın bir gereğidir. (Enbiyâ 21/35)
İslama göre önümüzde geniş bir mübah (helâl) alanı var. Bu alana kültürel değerler de dahildir.
e.Helâl-haram koyma yetkisi Allah’ındır
İslâma göre bir şeyin ‘helâl’ veya ‘haram’ olmasının kararını Allah verir, insanlar değil. Hiç kimse kendi kafasından ‘şu helâldır, bu haramdır’ deme hakkına sahip olamaz. Allahımız bunu yasaklıyor:
“Kafanızdan: ‘şu helâl, bu haram’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz...” (Nahl 16/116. Yûnus 10/59)
Zararlı olan şeyleri bilip yasaklayan, ya da bazı şeyleri serbest yapan, insanlardan daha büyük bir makam olmalı. O da insanları yaratan Allah’tır.
Bizim kul olarak görevimiz kafamızın estiği gibi, bilgisizce o helal-haram ölçüleri uydurmak değil, Allah’ın koyduğu ölçülere uymaktır.
f.Haramı helâl saymak ciddi bir hatadır
Allah’ın ve Peygamberimizin koyduğu haram ölçülerini kabul etmemek, beğenmemek, haram işleri korkusuzca yapmak müslümana yakışan bir tavır değidir. (Tevbe 9/29)
g.Helâli haram yapmak daha büyük bir hatadır
İslâmın helâl kıldığı şeyleri haram yapmaya kalkışmak bundan daha büyük bir hatadır. Allah’ın kulları için helâl kıldığı bir şeyi kimse haram kılamaz.
“Ey iman edenler, Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez…” (Mâide 5/87-88. A’raf 7/32)
h.Şüpheli şeylerden kaçınmak gerekir
Bazen bazı şeyleri haram mı helâl mi olduğu kesin belli olmayabilir. O zaman ondan da kaçınmak gerekir. Çünkü en azından şüphe vardır.
Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz helâl belli, haram da bellidir; fakat aralarında birtakım şüpheli şeyler vardır ki onları insanlardan bir çoğu bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur..." (Buhârî, İmân/39 (52), Büyû’/2 no: 2051). Müslim, Müsâkât/107-108 No: 1599). Ebû Dâvûd, Büyû’/3 no: 3329)
´
6.İbadetler-kültür ilişkisi
a.Bütün ictihatlar, fetvalar, bir anlamda mezhepler, Kur’an ve hadis yorumları beşeri tefsirler, beşeri tasarrflardır, alınabilir de alınmayabilir de...
Bunları farklı şeyler etkilediği gibi ilim adamının içinde bulunduğu kültür de etkiler. Müslüman duruma göre bunlardan öğrendiğini, alıştığını veya araştırıp öğrendiğini, İslâmı anlama ve uygulamak açısından, dinin özü saymamak şartıyla alıp benimseyebilir.
b.Tarihsel süreçte ibadet anlayışına ve uygulamalara kültürel unsurlar etki etmiştir.
Derler ki; “âdet/gelenek/örf ile, yani kültür ile ibadet arasındaki farkı iyi ayırdetmek gerekir.”
Mesela kandil geceleri denilen kutlamalar, kılık kıyafetler, namazlara eklenen şeyler, bayramlar, cenazeler, hac hazırlıkları, zikir veya tesbih adıyla yapılan geleneksel ritüeller, cemaatlerin prensipleri, düğünler vs. gibi...
Mesela; İslâmın öngördüğü kıyafet erkekler için de kadınlar için de tesettürdür. Bunun da ölçüleri bellidir.
İslâm’a göre elbisede dört önemli ölçü vardır:
a-Tesettüre aykırı olmayacak. (Mesela; dar olmayan, vücudu göstermeyen, açık olmayan elbiseler gibi)
b-Kibir elbisesi olmayacak.
c-Başka dinlerin dinî kıyafeti olmayacak. (Mesela papaz elbisesi gibi.)
d-Kadınlar için erkek kıyafeti, erkekler için de kadın kıyafeti olmayacak.
Bunun dışında şartlara, maddi imkanlara, kültüre, insanın zevkine uygun elbiseler, o günün ve içinde bulunulan ortamın kumaş-elbise sanayisine, kişilerin onlara ulaşma imkanlarına göre, ya da kendi ördükleri, dokudukları, yapabildikleri elbiseler, ama şekli, rengi, dikim biçimi, süsleri, hatta modası nasıl oursa olsun giyilebilir.
Hayatın diğer alanlarında kullandığımız eşyalar, alet adevatlar, sistemler ve teknikler de buna benzetilebilir.
c.Bir amelin ibadet olması için gereken şartlara dikkat.
1.Şârinin emretmesi,
2.Rasûlüllah’ın uygulaması,
3.Allah rızası için yapılmış olması...
d.Kişi bir şeyi/ameli genelde üç amaç için yapar.
1.Zevk için,
2.Kâr/çıkar için,
3.Hayr için.
Dinde hükmü ne olursa olsun bir ameli hayr için yapan diğerlerini de kazanır.
e.Nerede olursak olalım, herhangi bir kültürel unsuru maslahat (yararlı olma), mübahlık, ma’ruf olma, artı değer, hayırlı olma açısından değerlendirmek esastır.
f.İnsanlığın ortak değerleri, fıtratla uyumlu, kişi ve toplum maslahatına uygunluk açısından Din ile kültürün ortak paydaları var. Dinin sınırlarını Dinin sahibi belirler. Kültürler ise insan ve toplum ürünüdür, değişkendir, iyisi olur, kötüsü de olur.
Buna göre hangi kültür (veya gelenek, örf, töre, âdet, teâmül, an’anane)olursa olsun, ya da kültür kapsamına ne girerse girsin; onları kbul veya red, alma veya almama konusunda 6 tane kriterimiz olmalı:
1.Maslahat, kültürel unsur veya şey din veya dünya açısından bir fayda sağlar, bir zararı def eder mi_
2.Ef’âl-i mükellefînden mübah, caiz ölcüsü... O şey, kültür Dini açıdan emir veya yasak katorisine mi giriyor, yoksa serbest (mübah) alanla mı ilgili?
3.Ma’ruf veya örf kriteri. Bir kültürel unsur, veri, şey ma’ruf sıfatını kazanırsa o zaten Dine uygundur.
4.Helâl-haram açısından değerlendirme. Helal mübah gibidi ama burada haramın zıddı olarak kullanıyoruz. Kültürlerde olan bir şey; yani, yeme-içme, giyme, eğlenme, âdet, sanat, folklor, medya vs. Haram veya mekruh hükmü almamışsa benimsenebilir.
5.İbadetler söz konusu olunca onlara tarihsel süreçte karışan karışan kültürel unsurları, bir amlein ibadet olabilmesi şartları açısından değerlendirmeliyiz.
6.Kültürler karşısından bir ölçümüz de bir ameli (işi) hayır olduğu için yapmak. Kültürlerden alıp yapacağımız şeylerden bizim hayırlı olmalı.