Nasıl oluyorsa bazıları İslâm ile kavgayı, savaşı yanyana görmek istiyorlar. Ya da İslâmın şiddete izin verdiğini iddia ediyorlar.
Bu doğru değil elbette... Zira İslâmın adı bile barışı, selâmeti, selâmı ifade ediyor. Bütün ilkeleriyle insanın kendisiyle ve çevresiyle, Rabbi ile barışmasını istiyor.
İslâm bırakın birini haksız yere öldürmeyi; başkasını silahla korkutmayı dahi hoş görmüyor. İnsanların haklarına saygı göstermeyi ibadet, herkesin hak ettiğini vermeyi adalet, haklara saldırıyı kul hakkı sayıp büyük günah kabul ediyor.
İslâm çekişmeyi ve savaşı değil sulhu ve selâmeti (barış ve güvenliği), düşmanlığı değil kardeşliği, sömürmeyi değil yardımlaşmayı, insanları öldürmeyi değil diriltmeyi, insanı dünyada huzur içinde, haklara saygı göstererek, birbirlerine iyilik ederek yaşatmayı amaç edinir.
İslâm insanlardan evleri, mahallelerini, ülkelerini minyatür cennetlere çevirmelerini, ama cehenneme çevirmemelerini ister.
İslâm, insan ve toplum hayatında gerçek barış dinidir, barış ve huzur içinde yaşanılmasını ister.
Bu birer slogan değil İslâmın özelliği ve hedefidir. O insanları nefrete, kavgaya, savaşa, başkasına zorbalık ve eziyet etmeye değil; barışa, karşılıklı saygıya, iyilik etmeye, başkasını da düşünmeye, başkasını kendini yerine koymaya (empati yapmaya), kendisi için istediğini başkaları için de istemeye davet ediyor.
İslâmın hedefi toplumda rahatsızlık değil huzur, fesat değil ıslah, karışıklık değil güvenlik, hasımlık değil kardeşlik, yabanîlik değil komşuluk, çıkara dayalı bir ilişki değil hakkı-hukuku gerçekleştirmektir.
Bunları amaç edinmiş bir Dini şiddetin sebebi saymak; ya bilgisizliktan, ya peşin hükümden, ya da inatçı bir düşmanlıktan kaynaklanır.
Biz, Vahyin yani İslâmın insanlara barışa çağırdığını iddia ediyoruz.
1.İslâm ve barış
‘İslâm’ kelimesinin aslı Arapça’da, ‘se-li-me’ fiilidir. Bu fiil sözlükte; dış ve iç âfetlerden belâlardan veya dertlerden uzak olmak demektir.
Bu fiilin masdarı; “selâm veya selâmet, islâm, silm” şeklinde gelir. Bu da kurtuluş ve (tehlikeden) uzak olma manasındadır.[1]
‘se-li-me’ fiili ve onun türevleri olan kelimeler; barış, teslim olma, güvende olma, ayıp ve kusurdan uzak olma, barışa girme, hayır ve iyilik içinde olma, gibi anlamlara gelirler.[2]
‘selime fiilinin masdarı ‘selâm’; emin, güvenlik içinde olmayı, barış ve esenlik dileğini ifae eder. ‘Silm’ ise barış demektir.
“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Bakara 2:208)
Aynı kökten türeyen daha başka kelimeler de barışı ve barış yapmayı, selâmeti, kurtuluşu, emin olmayı, teslim olmayı, güvenlik içinde bulunmayı ifade ederler.
Görüldüğü gibi Allah’ın dini İslâm’ın kelime anlamı bile barışı, selâmeti, güvenliği ifade ediyor.
2.Selâm vermek barışa çağrıdır
İslâmda selâm vermek bir anlamda karşıdakine barış çağrısıdır.
Selâm, insanlar hakkında kullanıldığında, ‘selâm vermeyi’, sözle esenlik, barış ve güven dilemeyi ifade eder. Araplar İslâmdan önce ‘selâmün aleyküm’ şeklinde selâmlaşırlardı. Bu da onların aralarındaki barışın, tehlikesizliğin, güvenin bir alâmeti gibiydi. Sanki ‘burada savaş yok, tehlike yok (rahat ol)” demiş olurlardı. İslâm geldikten sonra bunu aynen benimsedi.[3]
Bir âyette selâm, ‘tahiyye’ kavramı ile ifade edilmiş ve onun Allah tarafından verilmiş mübarek ve güzel bir şey olduğu açıklanmıştır. Şüphesiz ki bu, birbirine selâm verenlerin arasında sevgi ve barışın, muhabbet ve güvenin artmasını sağlar. Selâm, insanlar arasında bu duyguları ki pekiştirir, insanların birbirine iyi dilek sunmalarını temin eder.
Birisine “selâmün aleyküm“ diyen bir kimse “selâm senin üzerine olsun, selâmette olasın, benden sâlim ol (benden sana zarar gelmez)“ demiş olur. Selâm verenler böylece kendilerinin ulaştığı ‘selâm’ hâlini diğer kimseler için de isterler, aralarındaki güveni sağlamlaştırırlar, barışı ve esenliği dilerler.
3.İslam’ın dâru’s-selâm (esenlik yurdu) çağrısı barışa çağrıdır
Siz buna barış ve güvenlik beldesi de diyebilirsiniz. İslâm insanların önce kendi evlerini, sonra da yaşadıkları beldeleri huzur, güvenlik, barış ve mutluluk yurdu yapmalarını istiyor. Huzur ve güveni sarsacak, toplumsal barışı ve emniyeti tehlikeye atacak bütün faaliyetleri yasaklıyor.
Dâru’s-selâm; selâm, esenlik ve güven yurdu demektir. Bunu, müslümanların temiz ve dürüst yaşayışları sayesinde gerçekleştirecekleri düzenli, huzurlu, güvenli ve mutlu bir ülke veya dünya hayatı şeklinde de anlamak mümkün.”[4]
Allah (cc), bütün insanları bu “selâm yurduna” davet ediyor. (Yûnus 10/25-26. Buradaki “dâru’s-selâm” Cennet de olabilir. Allahu a’lem)
İnsan korkulardan, endişelerden, tehlikelerden emin olmak ister. Güvenlik, huzur, selâmet ister. Bunu sağlayacak arayışlara yönelir. Kendisine huzur verecek hayat biçimine seçer. Kendisine güven vereceğini tahmin ettiği güçlere sığınır. Hatta gerekirse güvende olabileceği beldelere göç eder.
İslâm insanları bu manada huzura, esenliğe, güvene, barışa ve saadete davet ediyor. Bunun bu dünyada da olması mümkündür.
4.Dâreyn saadeti hedefi barışa çağrıdır
“Saadetin diğer adı İslamdır” desek yanlış olmaz. Üstelik bu saadet sadece dünya hayatıyla sınırlı değil... Ölümden sonrasına da taşınabilir bir mutluluk... O yüzden buna “dâreyn saadeti” diyoruz.
İslâm, es-Selâm olan Allah’dan gelen din (hayat proğramı) olarak insanların iki dünyada da selâmet (esenlik) ve mutluluk kazanmaları için gelmiştir.
Hayatın her alanında İslâmın ilkeleri/ölüleriyle davranan bir müslüman hayatını dârus-selâm-esenlik yurdu yapar. Önce kendi iç dünyasında huzura, güvene, barışa ve gerçek olgunluğa ulaşır. Sonra da bunu öncelikle ailesiyle, çevresiyle ve giderek içinde yaşadığı toplumla paylaşır.
Böylece âhiretteki kurtuluşu, esenlği, mutluluğu da hak eder. Dünya hayatında İslâm ile gerçek saadeti tadamayan, âhiretteki nihâi mutluluğu da kazanamaz.
5.Allah’a saygı yaratıklara şefkat etmek bir barış davetidir
İslâm nedir ve hedefleri nelerdir sorulsa pek çok cevap verilebilir.
İslâm kısaca; “Allah’a hürmet, O’nun kullarına şefkat göstermektir” dense yanlış olmaz. Yani onun hedeflerinden biri de budur.
‘Rahmet’ kökünden gelen merhamet; ona muhtaç birine ihsanda (iyilikte) bulunmak, ihtiyacını gidermek, ona acımak ve şefkat göstermektir.
Yaratılmışların hepsine sevgi ve şefkatle yaklaşmak, onlara iyilik ve yardım etmek, onları korumak gibi bütün güzel davranışlar merhamet duygusundan kaynaklanır. Siz bu duyguya vicdan da diyebilirsiniz.
Bütün haksızlıkların kaynağı merhametsizliktir, vicdansızlıktır denilebilir. Merhemeti besleyen en önemli kaynak da Allah’ın Rahman ve Rahim olduğuna inanmaktır.
Muhammed (sav) şöyle buyurdu: “Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.”[5]
Merhamet duygusu, insan haklarının, güzel ahlâkın, insanlararası güzel ilişkilerin en önemli imkanıdır.
6.İnsanların en hayırlısı barışa hizmet eder
İnsanların en hayırlısı kimdir? Cevabı yine Peygamber (sav) veriyor; “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”[6]
“İnsanların en hayırsızı/kötüsü“ de bunun tersi; “başkalarına bir şekilde zarar verendir, kötülük edendir” diyebiliriz.
Bu sözün sahibine Allah’ın elçisi olarak uyan kişi iyi insan olmak için başkalarına hep faydalı ve hayırlı olmaya, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermemeye çalışır.
Peygamber (sav) bir defasında sadakanın en basit ve kolayını şöyle ifade etti: “(İnsanlara) kötülük yapmaktan uzak durmak...”[7]
Bir kimse insanlara faydalı olmıyorsa hiç olmazsa onlara zarar vermemeli... Bu tavsiyeleri can kulağı ile dinleyen bir müslüman hayırlı insan olmaya çalışır.
Bu da insanlar arasındaki barışa, haklara riayet etmeye, toplumsal huzura katkı sağlar.
7.Kul/insan hakkına riayet barışın garantisidir
İslâmın en fazla üzerinde durduğu konulardan biri de hak’lardır. Hak; sabit, gerçek, ortada ve başkasına ait olan şeydir. Hak gerçekliği ifade ettiği gibi, her yaratığa ait değerleri de ifade eder. Hayvan olsun, insan olsun; her mahlûkun öyle veya böyle hakkı vardır.
İslâm hukukuna göre üç çeşit hakk vardır:
1-Allah hakkı (hukukullah): İnsanların kulluk görevi, onları Allah’a yaklaştıran şeyler, genelin çıkarına olan ama Allah tarafından belirlenmiş hükümler,
2-Kişinin faydasına olan şeylerin (maslahatının) korunduğu haklardır (hakku’l-ibad). Çok geniş bir alanı vardır. Günümüzde “insan hakları” denilen hakları ve daha fazlasını ifade eder.
3-Allah hakkı ve insan/kul hakkı. Bazı durumlarda, bazı fiillerde Allah hakkı ile kul hakkı içiçe olabilir. Örneğin, hırsızlıkta hem Allah’ın hakkı hem de mağdurun hakkı vardır.
İslâm insanların haklarına ‘kul hakkı’ diyor ve bunun üzerinde titizlikle duruyor. Mü’min Allah’ın, sonra mahlûkatın haklarına saygı gösterir. Şüphesiz Allah’ı seven ve O’na saygı duyan O’nunla ilgili her şeye de saygılı davranır.
Kul/insan haklarının çiğnenmesi, ihlâl edilmesi büyük bir hatadır. Allah’ın bütün günahları affetmesi mümkün iken (Nisâ 4:48, 116) kul hakkının affı çok zordur.[8]
Ben müslümanım diyen bir kimse, inandığı dinin hükümleri/ölçüleri açık iken, başkasına zarar vermeyi, rahatsız etmeyi, işkence ve baskı uygulamayı, hele hele öldürmeyi caiz göremez. Görüyorsa, bu onun kendi yanlış görüşüdür.
Herkesin hakkını vermek, âdil davranmak, kimseyi rahatsız etmemek, kimsenin malına, canına zarar vermemek, herkese Allah’ın kulu gözüyle bakıp insan/kul haklarına riayet etmek, barışın, huzurun ve insanî ilişkilerin güzel bir imkanıdır.
8.İyilik ve takva alanında yarış barışa hizmettir
Kur’ an müslümanlara iyilik ve takva, yani sorumlu davranma ve iyilik etme konusunda işbirliğine çağırıyor. Düşmanlık yapma, kin ve nefret duyma, kavga etme, zarar verme, suç ve cinayet işleme, kötülük ve haksızlık yapma konularında işbirliğini, yardımlaşmayı yasaklıyor.
Şu âyetin hükmü çok açık: “ ... Birr (iyilik) ve takva konusunda yardımlaşın, kötülük ve düşmanlık konusunda değil...” (Mâide 5:2)
Bu şu demektir: Ey iman müslüman olduğunu söyleyenler! Siz inandığınız Allah’ın emrine uyarak elinizden geldiği kadar iyilik yapın, insanlara iyi davranın, her yerde sorumluluğunuzun bilincinde olun, insan/kul oldugunuzu unutmayın. Başkalarıyla da iyilik etme, hayır üretme ve sorumlu davranma konularında yardımlaşın, bu konuda birbirinizi destekleyin.
Dahası öncelikle kendiniz kimseye kötülük yapmayın, zarar vermeyin, düşmanlık beslemeyin, kin ve nefrete duygularına kapılmayın, fitne ve fesada düşmeyin. Sonra da kim olursa olsun -kardeşiniz bile olsa- böyle yapanlara destek olmayın, onlarla kötülük ve zulüm işlerinde yardımlaşmayın.”
Görüldüğü gibi Kur’an pek çok yerde olduğu gibi bu âyette de iman edenlere iyi/hayırlı eylemleri emrediyor, zararlı/şer işlerden, kin ve düşmanlıktan sakındırıyor.
Bundan daha güzel barış çağrısı olur mu?
9.İhsan ahlâkı barışa yöneliktir
İslâm iman edenlerin muhsin olmalarını, ihsan ahlâkına sahip olmalarını da emrediyor.
İnsanlar birbirine iyi veya kötü diyebilirler. Bu, onların bilgileri ve bakış açılarıyla sınırlıdır. Başkalarına iyi veya kötü demek sonuçta subjektiftir. Zira herkes bulunduğu yerden bakar.
Ancak Kur’an’ın ölçüleri başka... Kur’an iyi insanlara ‘muhsin’ diyor. Sonra onların nasıl olduklarını, ya da muhsin olmanın ipuçlarını veriyor. Muhsinleri müjdeliyor, övüyor. (Bkz: Nisâ 4:125)
Muhsin; ihsan eden, ihsan ahlâkına sahip olan demektir.
İhsan ise; bütün güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri fade eder.
İhsan ahlâkı; güzel, uygun, doğru olan şeyleri en güzel şekilde yapmak demektir.[9]
İhsan sahibi olan muhsin; iyilik yapmayı ve güzel davranmayı ilke ve kişilik hâline getirendir. O hayatının her alanında güzellik üretir, iyilik yapmaya devam eder. Müslüman yalnızca ibadetlerinde değil, bütün davranışlarında ‘ihsan ahlâkıyla’ davranır. Nerede ve hangi şartta olursa olsun iyilik etmeyi temel ilke edinir. Kötülüklere bile iyilikle karşılık verir. (Fussilet 41:34) Bilir ki iyilik yapan iyilik bulur, kötülük yapan kötülük bulur.
Müslüman, âhirete inanmayanlar gibi olamaz. Allah’ın uygun gördüğü bu muhteşem ‘muhsin’ sıfatını kazanmak ister, kim ne derse desin, kim hangi kötülüğü, kabalığı, ayrımcılığı, ırkçılığı, hasımlığı, hainliği, kirliliği yaparsa yapsın; o iyi davranmaya, güzellik üretmeye, âdil olmaya devam eder.
Bu da onun barış eri olduğunu gösterir.
10.Bir insana hayat vermenin amacı barışa katkıdır
Kur’an, bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanları öldürmek, bir insanın hayatını kurtarmak, onun yaşamasına yardımcı olmak, insanların daha iyi şartlarda yaşaması için çaba göstermek bütün insanlara hayat vermek gibidir diyor. (Mâide 5:32)
Haksız yere bir kimseye kin ve düşmanlık beslemek, nefret etmek, hakaret edip aşağılamak, özelde Allah’ın emeğine saygısızlık, genelde insan varlığına hürmet etmemektir. Bir cana kıymak hayatın özüne, hayatı var eden Kaynağa saldırmaktır. Hayatın kutsallığına inanmamak, haddi olmayan bir konuda hevâsına (kendi yanlış görüşüne) uyup haksız karar almak, bir diğer açıdan Allah’tan rol çalmaya kalkışmaktır.
Bunun tersi bir cinayete engel olmak, hayatın devamını sağlamak, insan hayatını tehlikeye atabilecek her türlü işlerden uzak olmak ise bütün bir insanlığa hizmet, hayatın özünü savunmaktır. Zira bir insan bütün insanlığı temsil eder.
Mâide 32 zımnen insanları/müslümanları barışa, haklara saygı göstermeye, insan onurunu/hayatını korumaya, huzur içinde insanca yaşamaya çağırıyor.
Zira İslâm öldürmeye değil, diriltmeye gelmiştir. (Bkz: Enfâl 8:24) Bu âyet ve benzerlerinde vahyin esas maksadı insanları imanla diriltmek olduğuna dikkat çekilmiştir.
11.Emin kişi olmak barış ve huzurun imkanıdır
İmanıın filolojik açıdan iki anlamı olduğunu hatırlayalım: a.Güven içinde olmak, b.başkalarına güven vermek...
Mü’min, bu imandan aldığı bilinçle çevresine güven veren, her açıdan, her alanda kendisinde güven duyulan insandır. Bu konuda onun örneği câhiliyye döneminde bile güzel ahlâk sahibi ve güvenilir olduğu için el-Emin sıfatını kazanan Muhammed’tir (sav).
İnsana verilen her şey; mal-servet, cocuklar, görevler, komşular, vatan, toplumsal ahenk ve sorumluluklar, insan hakları, adaletli olmak, v.b. emânet olduğuna göre; bunları ancak emin (güvenilir) kimseler taşıyabilir, hakkıyla yerine getirebilir.
Emin kimse, insanların kendisine her açıdan itimat ettikleri kimsedir. Bu müslümanın sıfatıdır. Muhammed (sav) iyi müslümanı da şöyle tarif ediyor: “Müslüman, elinden ve dilinden başkasının emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.”[10]
Emîn insana mal da teslim edilir, can da... Mülk de teslim edilir, devlet de, barış da teslim edilir, toplumsal ahenk de... Zira emîn insan dürüstlüğü madde ile değiştirmez.
Görüldüğü gibi İslâm mü’minleri ‘emin-güvenilir’ olmaya davet ediyor. Bu da barışa, huzura, insan haklarına saygıya, adalete, güvenliğe bir çağrıdır.
12.İslâm’da insanlararası ilişkinin esası barıştır:
İslâm, müslümanların birbiriyle ve diğer ümmetlerden insanlarla olan ilişkilerini düzenlerken insanların bir ana-babadan dünyaya geldikleri ve eşit oldukları (Hucurât 49:13. Nisâ 4:1) gerçeğini esas almış, insanları hak ve sorumluluklarda eşitliğe çağırmıştır. Adalet ise bu birliğin şiarıdır. (Nisâ 4:135. Mâide 5:8)
İslâm, yardımlaşma ortamının doğması ve toplumda faydalı işlerin artması için barışı; insan ilişkilerinin bir temeli olarak kabul etmiştir. “Eğer onlar barışa (silm’e) yanaşırlarsa sen de ona yanaş... ” (Enfâl 8:61)
Gayr-i müslimler barış durumunu korudukları sürece İslâm nazarında onlar ve müslümanlar insan olarak birbirlerinin karındaşlarıdır. Nimetlerden ortaklaşa pay almak için işbirliği yaparlar, herkes kendi dinine uygun olarak yaşar, herkes birbirine tahammül eder. Kimse diğerine zarar vermez, kimse bir başkasının hakkını çiğnemez.
Müslümanlara zarar vermek isteyenler saldırganlığı bırakıp, baskı ve zulümlerine son verirlerse, barış içinde yaşamayı tercih ederlerse, artık müslümanların da saldırgan olmamaları, barışı seçmeleri gerekir.
İslâm bir kişinin, bir kesimin veya bir toplumun faydası için diğerlerini yok etmeyi, başkalarına zarar vermeyi caiz görmez.
Kendi mutluluğunu başkalarının felaketinde gören anlayış ne kötü bir anlayıştır.
İslâm iman edenlere özelde kişilerin, genelde insanlığın kurtuluşunu, mutluluğunu, huzurunu düşünmelerini emreder. (Bkz: Mümtehıne 60:8)
13.Fitne felaketine karşı meşru savaş barış içindir
İslâmda fiili savaşın en önemli gerekçesi fitnedir. Yani zalimlerin, işgalcilerin veya saldırganların müslümanların vatanına, dinine, canına veya malına saldırmalarıdır. İslâm, saldırıya uğrayanlara kendilerini savunma izni verir.
Bu pozisyonda bile aşırıya gidilmemesini, adaletten sapılmamasını, haksızlık yapılmamasını emreder. (Bkz: Bakara 2:217)
“… Şayet onlar sizden uzak durup sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse, artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.” (Nisâ 4 :90)
İslâm, kendisine düşman eli uzanmadıkça, insanlara çile çektirecek ve fitne yaratacak engellerle karşı karşıya kalmadıkça doğal durumu muhafaza eder. Ancak bu durumlarda İslâm, barışı korumak, adaleti tekrar ikame etmek için müslümanlara kendilerini koruma hakkı verir.
Bu durumlarda bile yakıp yıkmayı, ekonomik kaynakları yok etmeyi, düşmanlık etmeyi, haksızca zarar vermeyi haram kılmıştır. (Bkz: Hacc 22:39-40. Bir benzeri: Bakara 2:190)
Kur’an’a göre fiili savaşın gerekçesi ne dünyalık çıkar, ne ganimet elde etme, ne başkasının ülkesini ele geçirme, ne de başkalarını zorla müslüman yapma anlayışıdır. Buna karşın fitneyi ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, hem müslüman hem de gayr-i müslimler için barış, huzur ve güven ortamını, adaletin herkese ulaşmasını sağlamak içindir. Kısaca zalimlerin zulmüne engel olma prensibi vardır.
İslâma göre; “def’i mefâsid celb-i menâfid’den evlâdır. Yani fesadı, bozgunculuğu ortadan kaldırmak menfeatleri (insanların faydasına olan şeyleri) elde etmekten daha önceliklidir.”
Bu da İslâma göre meşru savaşın gerekçesinin başka bir şekilde ifade edilmesidir. İslâmın bu hedefi de insanlara ulaşan zararları en aza indirmek, onların huzur ve murtluluk içinde yaşayabilecekleri ortama katkı da bulunmaktır.
Kaldı ki saldırganlara karşı meşru savaşı kişiler değil, otorite ilan eder ve yapar.
14.İyi bir âdete öncülük etmek barışa hizmettir
İslâm’a göre toplumda iyi bir çığır açmak, insanların hayrına ve iyiliğine bir âdeti başlatmak devam eden sadakadır.[11]
Bu ölçüyü esas alan bir mü’min, toplumun huzurunu ve barış ortamını bozan işlere öncülük etmez. İnsanlar arasında fitneye yol açacak, nefret ve husumeti artıracak, kesimler arasında anlaşmazlığı ve düşmanlığı körükleyecek faaliyetlerde bulunmaz.
Tam tersine hayır ve iyilik, sevgi ve kardeşlik, huzur ve barış, yardımlaşma ve dostluğu artıracak işlere öncülük eder. Bu amaçla yapılan faaliyelere katılır, yardımcı olur.
Bu çaba da şüphesiz toplumsal barışa, sosyal ahenge ve huzura daha çok hizmet eder.
15.Zulme karşı duruş barışa hizmettir
Dininin ilkeleriyle hareket bir müslüman bir kimseye inacından, kavminden, ülkesinden, kabilesinden, renginden, partisinden, cemaatinden veya mezhebinden dolayı düşmanlık ve nefret duyguları beslemez. Zira bilir ki öncelikle bütün insanlar Allah’ın kuludur. İslâma göre herkes insandır ve insanı Allah (cc) şerefli olarak (İsrâ 17:70) ve halife adayı olarak yaratmıştır. (Bakara 2:30)
Hiç bir insan doğuştan başkasının nefretini, düşmanlığını, hasımlığını hak etmez. Bütün insanlar günahsız doğar. İnsan ancak âkil-bâliğ (ergen) olduktan sonra hareketlerinden sorumlu olur. Yaptıkları sebebiyle zalim ve iyi insan (sâlih) sıfatını kazanır.
İslâm başkalarına, gayr-i müslimlere değil; zalimlere düşmanlık beslemeye, buğzetmeye izin veriyor. “ve’l-udvâna illâ ale’z-zâlimin-Düşmanlık ancak ve ancak zalimleredir.” Fakat; “… Eğer (zalimler) yaptıkları yanlışlara son verirlerse, zulmedenlerin haricindekilere düşmanlık da sona erecektir.” (Bakara 2:193)
İşte ölçü bu... Müslüman sadece zalimlere düşman olabilir, buğzedebilir. Ancak bu konuda da dikkatli olup kafasına göre birine zalim deyip, sonra da buğzetmesi isabetli olmayabilir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da adaletten ayrılmamalı, hevâya (nefsin temelsiz kararlarına) uymamalı.
İslâm müslümanlara zalim olmayı yasakladığı gibi; zalimlere yanaşmayı, onlara dost olmayı, onlara maddi ve manevi yardımda bulunmayı da yasaklamaktır. (Hûd 11:113)
Müslümana, zalime meyletmek değil, aksine ona yardımcı olması emrediliyor. Nasıl mı? Peygamber (sav) dedi ki:
“Mazluma da zalime de yardım edin. Soruluyor. “Mazluma yardımı anladık da zalime nasıl yardım edebiliriz?” “Onun zulmüne engel olmaya çalışın, bu da ona bir yardımdır.”[12]
Her müslüman bulunduğu yerde elindeki imkanlarla, gücü yettiği kadar, meşru araçlara başvurarak, ancak kendisi zulme sapmadan zulümlere engel olmaya çalışır. Zalimlerle uygun araçlarla, eliyle, diliyle, kalemiyle, kurumlarla, olabilecek imkanlarla mücadele eder. Onlara hiç şekilde yardımcı olmaz...
Bu da barış ve huzur ortamına, insanlığa bir hizmettir. Zira zalimler barış ortamını bozarlar, huzursuzluğa sebep olurlar.
16.Adaletli ve insaflı olmak barışın bir başka imkanıdır.
Kur’an iman edenlere, kendi aleyhinize veya akrabalarinizin aleyhine de olsa adaletten ayrılmayın, hevânıza (Keyfinize) uymayın diyor. (Nisâ 4:135) Eğer insan hevâsına, çıkarına veya yanlış/temelsiz kararlarına uyarsa hata yapar, zarara sebep olur.
Hayatın daha süslü, daha mutlu, daha sakin ve daha selâmette olmasını isteyenler Kur’an’ın bu emrine kulak vererek; insaf, merhamet ve adalet sahibi olmalılar.
Yaratılmışların hepsine sevgi ve şefkatle yaklaşma, onları koruma ve kollama, yardım etme gibi bütün güzel davranışlar insaf ve merhamet duygusundan kaynaklanır. (Bkz: Enbiyâ 21:107. Lukman 31:3. En’am 6:157. Nahl 16:64, 89)
Merhamet ahlâkı da insan haklarının, güzel ahlâkın, insanlararası güzel ilişkilerin, barış ve insana deger vermenin en önemli garantilerinden biridir. İnsanlar arasındaki saygı ve sevgi ne kadar çok olursa emniyet ve barış da o kadar güçlenir.
Kur’an iman ettikten sonra birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye edenleri övüyor. Merhamet ve insaf sahiplerine “ashâbu’l-meymene-sağ ehli, yani uğurlu ve hayır sahibi kimseler, vicdan sahibi erler” diyor. (Beled 90:16-17)
Merhameti olmayanda meymenet de yoktur. Bunlar ‘meş’um’ (uğursuz, kötü) kimselerdir. (Beled 90:19-20)
Mes’um (uğursuz) adamların çok olduğu toplumlarda maalesef hak ihlalleri, suçlar, saldırılar, haksızlıklar, hatta savaşlar olur. İslâm ise insanları meymenetli, insaflı ve merhametli olmaya, adaletle iş görmeye davet ediyor.
Zira bunlar toplumsal barışı, huzur ve emniyeti, karşılıklı güveni sağlayan, sağlamlaştıran en önemli imkandır.
Başkasına merhamet edip acıyan, yüreğinde şefkat ve iyilik duygusu olan, vicdan sahibi yiğit başkasını rahatsız eder mi? Başkasının hakkını yer mi? Başkasını ağlatarak gülmeyi dener mi?
Kendi çıkarı, ucuz dünyalıklar için, daha çok kazanmak için hileye, yolsuzluğa, haksızlığa baş vurur mu? Yükselmek için başkasını sırtına basar mı?
17.Empati yapmak barışa hizmet eder
Ya da “kendin için istediğini başkaları için de istemek...
Kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapmamak...”
Bir atasözünde; “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” denir. Sen küçük acıyı kendine taddır, buna dayanabilirsen, o zaman başkası için daha büyük acıyı düşünürsün...
Bu atasözü bize ‘empati’yi hatırlatır. Empati; “sen olsaydın ne yapardın?” sorusunu sorabilmektir. Kendini başkasının yerine koyabilmektir. Bu anlayış kişiyi frenleyebilir, geri adım attırabilir. Bir kimse başkasına bir şekilde zarar vermeye kalkışıyorsa, hemen aklına gelmeli, “acaba onun yerinde ben olsam ne düşünürüm? Birisinin bana bunu yapmasına razı olur muydum?” diye... Böyle düşünürse belki vicdanı hareket geçer. Yaptığının yanlış olduğunu anlar.
Peygamber (sav) özetle şöyle diyor: “Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizden biriniz kendisi için sevip istediğini, din kardeşi için de sevip istemedikçe tam iman etmiş sayılmaz.”[13]
Kişi herhalde kendisi için hep iyi şeyleri ister. Huzur, güvenlik, asgari ihtiyaçlarını karşılayabileceği insanca bir hayat, iyi komşuluk, barış ortamı, mutluluk ve benzerleri. Bunları kim istemez ki...
İşte İslâm müslümanlara bunları kendiniz için istediğiniz gibi, başkaları için de isteyin diyor. Kendine yapılmasını istemedigin şeyi sen de başkasına yapmamak da aynı...
Eğer kendin için iyilik düşünüyorsan... Zira başkasına kötülük edenler aslında kendilerine değer vermeyenlerdir.
Çünkü bütün kötülükler, haksızlıklar ve zulümler; döner dolaşır eninde sonunda asıl sahiplerini bulur. Kötülük ve zulüm yapanın yanında kâr kalmaz...
Bunu bilenler hiç başkasına kötülük ve haksızlık ederler mi? Hiç bunları gereği gibi düşünenler kendi kendilerine zulüm ederler mi? Kendi huzurlarını kendileri kaçırırılar mı?
Rasûlullah’ın tavsiyelerinde kavga, düşmanlık, çekişme, döğüş ve savaş değil; barış, başkasının hakkına saygı, bencillik değil başkasını da hesaba katmak, kendi çıkarı için başkalarına zarar vermek değil; hayatı birlikte paylaşmak ve huzur ortamına katkıda bulunmak esastır.
18.Haddi aşmama emri barışa katkı sağlar
Kur’an müslümanları ölçülü hareket etmeye, çizilen sınırları aşmamaya, saldırganlık yapmamaya davet ediyor. Meşru savaş gibi çok ciddi ve olağanüstü şartlarda bile müslümanların kendilerini frenlemelerini, öfkelerine kapılıp haksızlık ve zulüm yapmamalarını istiyor. Zira Allah (cc) haddi aşanları sevmez. (Bakara 2:190)
Kur’an, savunma amacıyla savaşa izin veriyor.. “.... kendilerine haksız yere saldırılan kimselere (savaşma) izni verilmiştir.” (Hacc 22:39. Ayrıca bkz: Mümtahıne 60:8. Nisâ 4:91. Şûra 42:42)
Bunun da “Allah yolunda”, yani Allah tarafından konulmuş ahlâkî ilkeler uğrunda olması gerekir.[14]
Bir çok âyette Allah (st) haddi aşanları, konulan ölçüleri ve hükümleri dinlemeyip kendi hevâsına (keyfine) uyanları kınıyor. Onların yanlış yaptıklarını söylüyor. (Bkz: Bakara 2:229. Nisâ 4:14. Talak 65:1)
Bir toplumda bu anlayışa, bu ahlâka sahip insanların sayısı ne kadar çok olursa, o toplumda o kadar barış olur, hak sahipleri rahat eder, haksızlıklar aza iner.
Müslümanlara, nerede olursa olsun haddi aşıp kötülük, haksızlık yapmaya, huzur ve barış ortmanını bozmaya izin verilmemiştir.
19.Cihad ibadeti barış içindir
‘Cihad veya mücâhede’ sözlükte düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, zorluklara karşı çaba göstermek[15], sözde ve eylemde gücü ve gayreti ortaya koymaktaki aşırılıktır.
Kavram olarak cihad; diní emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği tavsiye edip kötülüklerden sakındırmaya çalışmak, İslâmı tebliğ, nefse ve dış düşmana karşı mücadele vermektir. Bu cihad’ın genel ve kapsamlı tanımıdır.
Dolaysıyla cihad salt ‘savaş’ demek değildir.
Cihadın pek cok amacı sayılabilir. Konumuz açısından bir kaç tanesini hatırlayalım:
Cihad, toplumdaki fitneleri azaltmak, zulümleri ve baskılara karşı çıkmak, adâleti hâkim kılmak çabasıdır.
İslâmî davetin amacı da insanlardan bazılarının diğerleri üzerinde tanrılaşmasını önlemek, hakların sahiplerine ulaşmasını sağlamak ve selâmet bulmalarına yardımcı olmaktır.
Cihad, mutluluğun, huzurun ve barışın ta kendisi olan İslâm ile insanların arasındaki engelleri ortadan kaldırma çalışmasıdır. Bu engeller kimi zaman fiziksel, kimi zaman düşünsel; bazen bireysel, bazen toplumsal, bazen de kurumsal olabilir.
İslâmın hedefi insanlara dünya ve âhiret saadetini sağlama ise, cihad; bu mutluluğunu paylaşma çabasıdır.
‘Cihad’a bir ‘yürek fethi’ gayreti de diyebiliriz. Yani insanların gönüllerini İslâma ve onun güzelliklerine açma çabası.
Haksızlıklara karşı mücadele etmek cihad olduğu gibi, dinin ma’ruf dediği güzelliklerin insan ve toplum hayatına yerleşmesi için çalışma yapmak, münker dediği şeylerin azalması için uygun metodlarla çaba göstermek de cihadtır.
Cihad bir anlamda insan hakları mücâdelesidir.
Cihad, bir başka açıdan ideal güven ve baris ortamını sağlamak için çaba göstermek, ya da bu güven ortamını bozan şer odaklarla mücâdele etmektir. (Enfâl 8:60)
20.“Dinde zorlama yoktur” gerçeği de barışa katkı sağlar
“Dinde zorlama yoktur. Gerçekten rüşd yolu (iman) ile sapıklık yolu (ğayy) ortaya çıkmıştır...” (Bakara 2:256. Ayrıca bkz: (İnsan 76:2-3)
İnsanı yaratan, ona fıtratını veren, onu insanlık görevi ile görevlendiren ve görevini yerine getirebilecek kabiliyetlerle donatan Allah’tır. O Allah (st) bu kabiliyetlerin yanında insana doğru yolu da, sapıklık yollarını da akıl, vahiy ve peygamberlerle göstermiştir. Bundan sonra insan ister inanıp şükredici olur, ister inkâr edip nankör birisi olur.
Bu seçim insanın hür iradesine bırakıldı.
Sonuçta insan serbest seçimiyle yaptıklarından sorumludur. Bir şeyin doğruluğu ve hakk oluşu kalp ile kabul edilmezse, yumruk ve silah zoruyla, baskı ve tehditle sevdirilemez.
Buna göre müslümanlar başkalarını müslüman olmaya zorlayamazlar. Zorlama olmayacağına göre bu anlamda onlar kimseyi rahatsız etmezler.
Zaten İslâmın hedefi zorlama, baskı, haksızlık, sömürü, hakları ortadan kaldırma, işgal ve benzeri kötülükler değil; bunun aksine hayatı ve işleri kolaylaştırma, insanların mutlu olabileceği şartları, bir anlamda herkes için barış ortamı hazırlamadır.
21.Müslümanın ıslah sorumluluğu barış ortamı içindir
‘Islah’; layık olmak, onarmak, iyi olmak, düzeltmek, kişilerin aralarını bulup barıştırmak ve iyilik yapmak anlamına gelir.[16]
Islahın iki yönü var: Birincisi; her insan kendini ıslah etmeli, Kur’an’ın sâlih amel dediği işleri yapmalı ve buna bir ömür devam etmeli... (Bkz: A’raf 7:35. En’am 6:48. Mâide 5:39)
Islahın ikinci yönü de dışarıya doğru olanıdır. Bu da aileden başlar topluma doğru yayılır. Fertler düzgün olursa aileler, aileler düzgün olursa toplum düzgün olur. Tersi de mümkün... Mü’min kendisi ‘Vahy’ ile ıslah olduktan sonra ailesininin ve toplumun ıslahı için de çalışır.
Kur’an’ın bu anlamda aktif müslümanlara ‘muslih’ diyor.
‘Muslih’; ıslah eden, düzelten, tamir eden, bir şeyi iyi ve doğru yapan, insanların arasını bulan demektir.[17]
Muslih, müfsidin (bozguncunun) zıddıdır. Müfsid ne kadar olumsuz, yıkıcı, bozucu aktivetelerin yapısıcı ise, muslih de tam tersi, yapıcı, onarıcı, ıslah edici, düzeltici ve barış gönüllüsüdür.
Sâlih iyi insan ve iyi müslüman, muslih ise daha iyi insan ve daha iyi, daha aktif müslümandır.
Muslih; dışa açık, dışa doğru faaliyet gösteren, kendi taddığı güzellikleri başkasına da taşıyan, kendi ne ile ıslah olmuşsa, onlarla başkasını da ıslah etmeye çalışan kişidir. Islah olmak kendisine ne kazandırmışsa başkalarının da aynı şeyleri kazanması için faaliyet gösteren, toplumsal ıslaha ve barışa yardım edendir.
22.Her şeyin emânet olduğunu bilmek
İnsanın sahip olduğu her şey aslında emânettir. Tabiat da, diğer insanların hak ve değerlerid e, toplumsal huzur da, barış da...
Ey insan: Elinde olanları dilediğin gibi kullanamazsın, zira emânet... İnsanlar her şeyin emânet olduğunu idrak etseler dünyada kavga, savaş olmaz. Buı anlayış da Allah’ı idrak etmekten geçer.
Bir ülkede, bir beldede insanlar zalimlerin elinde inliyorlarsa, haksızlık yapanların gadrine uğruyorlarsa, bu yüzden kalp kırıklığı, üzüntü, hak kaybı ve göz yaşı oluyorsa; orada eminlik ve emânetten, barıştan, huzurdan, toplumsal ahenkten söz edilemez.
23.İnfak etmek toplumsal barışa katkı sağlar
Yardımlaşmanın çoğaldığı evler ve toplumlar daha sağlıklı, daha huzurlu ve barış içindedir. Hakkı ödenmeyen servet ve zenginlikler sahiplerinde kibir ve gurura yol açar. Bu duygu sömürü, istismar, haksızlık ve zulme kadar varır. Zulmün veya haksızlığın, insan haklarının ihlal edildiği yerlerde huzur olur mu?
Haksızlığa uğrayan bunu yapana teşekkür etmez. Bilakis kin güder, düşmanlık besler. Yüreklerinde kin birikmiş fertlerde oluşan bir toplumda karşılıklı güven olmaz.
Paylaşmak, aynı zamanda ötekini hesaba katmak, değer vermek ve onlarla barış köprüsü kurmaktır. Başkasına vermeyen, onu yabancı sayar, ondan çekinir, arasına mesafe koyar. Bu mesafe yabancılaşmayı ve güvensizliği artırır.
Paylaşmasını bilen; paylamayı, dışlamayı, tepeden bakmayı unutur. Bu da kesimler ve sınıflar, zenginler ve yoksullar, sağlamlar ve özürlüler arasındaki dengeyi ve barışı korur.
Birbirine yardım etmeye, destek olmaya, açığını kapatan değil; birbirini ezmeye ve kullanmaya çalışan, birbirlerine güvenmeyen kimselerden kurulu bir toplum denge üzerinde değildir, güven ve barıştan uzaktır.
24.Komşu haklarına dikkat barışa çağrıdır
Komşu hakkına riayet ve onlara iyi davranma, eziyet etmeme Kur’an’ın emridir. Allah (cc) bir âyette kendisine ibadet (kulluk) edilmesini ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamayı söylediktan sonra altı sınıf insana ve “…yakın komşuya, uzak komşuya…” iyilik edilmesini, onlara iyi davranılmasını emrediyor. (Nisâ 4:36, 38)
Birbirine iyi davranan, haklarına riayet eden, yardımlaşan komşuların yaşadığı mahallelerde, sokaklarda hem güven olur, hem barış olur. İnsanlar kendilerine iyi davrananlara, yardım edenlere ninnettar olurlar.
25.”Yapılanlar sahibine geri döner” bilinci barışa katkı sağlar
Her yapılan eninde sonunda karşılığını bulur. Hiç kimsenin yaptığı kötülük yanına kâr kalmadığı gibi, hiç bir iyi davranış da boşa gitmez.
Bu ilâhî yasa gereğidir. Müslümanlar bu ilâhî yasanın dünyada ve âhirette işlediğini kabul ederler. (Bkz: Ahkaf 46:19. Enbiyâ 21:47. Lukman 31:16)
Zerre miktarı hayır işleyen de; zerre kadar şer işleyen de onun karşılığını görür. (Bkz: Zilzâl 99:7-8)
Kişilerin karşılaştığı ceza ve mükâfat genellikle kendi kazandıklarıdır. (Bkz: Şûrâ 42:30. Nisâ 4:147) Bu ilâhi yasaya gönülden iman eden biri; kötülük yapmaz, şer işlerle meşgul olmaz, zalim olmaz, haklara tecavüz etmez. Bunların getirdiği zararlardan da kurtulurlar.
Böyle düşünen insanların çok olduğu toplumlarda barış olur, huzur olur, suçlar en aza iner.
Âyetlerden anlaşıldığına göre Allah (cc) bazı suçların cezasını -fert ve toplum olarak- bu dünyada iken vermiştir.
Bunun günümüzde de devam ettiğini söylemek durumdayız. Belki cezanın şekli değişmiş olabilir. Çünkü bu Allah’ın yasasıdır (sünnetullah’tır). Allah’ın yasasında bir değişiklik yoktur. (Ahzab 33:62. Fâtır 35:43) İyiler ödül alır, suçlular ceza alır.
Yapılanlara bazı karşılıkları ceza veya mükâfat olarak dünyada iken verilmesi, ya da yapilanların geri gelmesi toplumsal dengenin, huzurun ve barışın olması açısından gereklidir.
24.Uhuvvet ve velâyet barış içindir
“Velâyet, yani veli olma iman, duygu ve birbirine destek olma beraberliğidir. Müslümanlar Kur’an’a göre karşılıklı olarak birbirlerinin velisi, müttefiki, dostudur. Birbirlerini severler, dayanışma içinde olurlar, birbirlerine destek olurlar, hayır işlerinde yardımlaşırlar.
Birbirlerine karşı çocuğun velisi anne-baba rolündedirler. Onlar çocuklarına nasıl velilik yaparsa müslümanlar da din kardeşlerine benzer şekilde davranırlar.
Kardeşlik bağı oluşturma (teâhi): İslâmi düşüncede mü’minlerin dinde kardeş, insanlıkta karındaş olduğunu anlıyoruz. Kardeş olmak da veli olmak gibi bir şeydir. Kardeşliğin tabiatında sevgi, ilgi, acımak, gerektiği zaman yardm etmek, güzel davranmak anlamı da vardır. (Bkz: En’am 6:151. Hucurât 49:9-13)
Müslümanlar diğerlerine -kardeşliğin gereği olarak- kendi kardeşlerine nasıl davranıyoarlarsa öyle davranırlar.
Birbirlerine kardeşce davranların çok olduğu yerlerde huzur ve barış olmaz mı?
Bir de ülfet/teâlüf (kaynaşma) var. Ülfet; kaynaşma, yakınlaşma, birlikte yaşama, hayatı ve havayı birlikte paylaşma eğilimidir. (Âl-i İmran 3:103. Enfâl 8:63)
Dinî açıdan “ülfet etmek-teâlüf etmek”; kaynaşmak, birlikte olabilmek; dinde kardeş olmanın, veli (dost ve yardımcı) olmanın bilincine varmaktır.
Kur’an müslümanlara zımnen; “kalpleriniz ülfet etsin. Birbirinizle kaynaşın, yabancılaşmayın, birbirinizden haberdar olun ve imkan öçüsünde ihtiyaçları birlikte giderin” diyor. Bu bilinçte olanların arasında karşılıklı hoşgörü, anlayiış, haklara saygı ve bariış gündeme gelir.
25.Gıybet, iftira, tecessüs, hased yasaklığı barışa hizmet eder
26.İslâmî öğretiler uyarınca bilgi odaklı bir topluma yatırım yapmak barışçıl bir geleceğe giden yolu açabilir.
-Sonuç
Kur'an’ın pek çok ilkesi ve ölçüsü insanlar arasındaki ilişkilerde adaleti ve barışı, birarada huzur içinde yaşamayı gerçekleştirmeye yöneliktir.
Evet iddia ediyoruz ki, İslâm insanları kavgaya, anlaşmazlıklara, sürtüşmelere, düşmanlıklara, savaşa değil; barışa, kardeşliğe, karşılıklı anlayışa, haklara saygıya, adaletli olmaya ve yerine göre başkalarını kendine tercih etmeye, toplumda başkalarını da hesaba katmaya davet ediyor.
Gerçek barış olsun diye çaba gösteren ahlâklı ve insaflı adalet erlerine selâm olsun.
Hüseyin K. Ece
16.11.2023
Zaandam
[1] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 7/240
[2] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 299 ve 603
[3] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/241
[4] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 2/369
[5] Ebû Dâvûd, Edeb/58 no: 4941
[6] Buhârî, Meğâzi/35 no: 4141
[7] Buhârî, Zekât/30 no:1445, Edeb/33 no: 6022
[8] Bkz: Buhârî, Rikâk/48 no: 6534, Mezâlim/10 no: 2249
[9] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 284
[10] Buhârî, İman/4-5 no: 9-10, Rikâk/26 no: 6484. Müslim, İman/40-42(64, 65) no: 161-162. Ebu Dâvûd, Cihad/2 no: 2481. Tirmizî, Kıyâmet/52 no: 2502, İman/12 no: 2627. Nesâî, İman/8-9,11 no: 4998-4999, 5002
[11] Bkz: Müslim, Zekât/20(69-1017) no: 2351; İlim/6(16-2674) no: 6804. Nesâî, Zekât/64 no: 2555. Ebû Dâvûd, Sünnet/6 no: 4609
[12] Tirmizî, Fiten/68 no: 2255
[13] Buhârî, İman/7 no: 13. Müslim, İman/45 (71-72) no:170-171. Tirmizî, Kıyâmet/59 no: 2515. Nesâî, İman/19 no: 5015. Darimî, Rikak/29 no: 2743
[14] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/54
[15] el- Isfehâní, R. el- Müfredât, s: 142
[16] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 8/267. Cevherî, Ali. b. M. es-Sıhah, 1/564
[17] Dumlu, Ö. Kur’an’Da Salah Meselesi; s: 157