Lukman Sûresi 13. âyette Allah (cc) Lukman’ın çocuğuna öğüt vererek; « Yavrucuğum ! Allah ortak (şirk) koşma. Zira şirk büyük bir zulümdür» dedikten sonra insanlara anne babalarına iyi davranmalarını, onlara teşekkür etmelerini ve kendisine de şükretmelerini emrediyor. (Lukman 31/14. Ayrıca bkz: Ankebût 29/8)
Arkasından da şöyle buyuruyor:
“Eğer, (onlar) hakkında hiç bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak (şirk) koşman için seninle uğraşırlarsa, (bu konuda) onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna (sebîline) uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” (Lukman 31/15)
Bu iki âyetteki ifadelerin kime ait olduğu konusunda iki görüş var. Birincisi; Bu sözler Lukman’a aittir. O zaman âyetin başına parantez içinde (Allah bana buyurdu ki… ) şeklinde bir ifade takdir etmek gerekir.
İkincisi; bu âyetler Lukmanla ilgili konunun arasına konulmuş bir açıklama gibidir. Bu da anne-babaya saygının önemini, bu saygının sınırını, onlara iyilik etmenin önemini ve Allah’a tazim ile ilişkisini ortaya koyuyor.[1]
Âyette geçen anne-babaya şükür onlara minnettar olmak, teşekkür etmek anlamındadır. Şükrün asıl anlamında hareketle, kişi anne-babadan kendisine çok iyilikler geldiği bilmeli ve bu iyiliklere saygı ve ilgilenme ile karşılık vermeli. Bu da onlara şükürdür. Anne-babaya teşekkür eylemle, davranışla, güzel muamele ile ortaya koyulur. Bu evlatların anne banalarına karşı görevleridir. Anne babaları İslâmı hakkıyla yaşamasalar, hatta gayr-i müslim olsalar bile... Ancak anne-baba müslüman olan çocuğunu Allah’a şirk koşmaya, O’nu inkâr veya isyan etmeye, onların bu istekleri yerine getirilmez. Zira «Allah’a isyan konusunda mahlukâta itaat edilmez» kuralı var. Anne-babanın isteği, Allah’ın emri ile çakışıyorsa, kişi anne-babasının emrini değil, Rabbinin emrini tercih etmeli.
Çünkü kişinin dünyaya gelmesine sebep olan anne-baba olsa da, ona can veren, hayatını sürdürebilmesi için lazım olan her şeyi yaratan, kişinin onlardan faydalanmasını sağlayan Yaratıcıdır.
Yaratıcı insanın sahibidir, efendisidir ve O’nun kuludur. Kul olduğu için de efendisine-sahibine daha çok borçludur. Anne-babasının kulu değildir.
Âyet «hakkında bilgin olmadığı bir şeyi ortak koşmanı isterlerse» diyor. Demek ki müşrikler (Allah’a ortak koşanlar) neyi Allah’a ortak koştuklarını bilmezler. Ellerinde kesin bir bilgi yoktur. Allah hakkında imkansız olan bir şeyi O’na isnad etmenin gerçek ilimde de yeri yoktur.
Müşrikler istedikleri kadar kafalarından birden fazla tanrı uydursunlar, istedikleri kadar bu uydurdukları tanrılar adına putlar yapsınlar, istedikleri kadar bazı nesnelere «onun benzerleri, eşi, ortağı» desinler; bunlar asla Allah’a yakışmaz, O Sübhândır, bu gibi ithamlardan münezzehtir.
Anne-babaya normal insaniyetin gereği şekilde iyilik edilebilir. Evlatlık görevi yerine getirilebilir. Ancak konu imana gelince iş değişir. Müslüman din seçme, kulluk görev görevleri, hayata dair hükümler, helâl ve haram kanunlarında ölçüyü ana-babasından değil dininden alır.
Din işlerinde Allah’a samimiyetle yönelen, ihlasla Rabbine kulluk yapan, ölümden sonrasına hazırlanan güzel insanların yoluna uyar. Ya da onların gittiği hak yoldan (sebîl’den) gider.
Sonunda dönüş Allah’adır. Herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir. Yeri ve zamanı gelince de Allah’a kullarına, insanlara dünyada neler yaptıklarını soracak. Tabi ki karşılığını vermek üzere…[2]
İnsanı Allah (cc) yaratır, ama anne-baba aracılığıyla. Bundan dolayı âyet her ikisini de birlikte zikretti. Hem ana-babaya, hem de Allah’a şükretmesini emretti. Zira Allah’ın insan nimetleri, ana-banın iyilikleri sayılamayacak çoktur.[3]
Âyet mü’minlere; “Bana yönelenlerin yoluna (sebîline) uy» diyor. Acaba Allah’a yönelenler kimlerdir? Bu konuda bir kaç farklı görüş var.
«İhlas ve samiyetle Allah’a yönelen, benliğini Allah’a çevirenlerin kimselerin yoluna uy» «Yani kim Bana dönerse, yönelirse, onun yoluna…»
Bu Allah’a yönelen muhlis kimseden kasıt hz. Peygamberdir. (lâkin âyette çoğul kullanılıyor)
Yahut Peygamberin ve sahabelerinin yolundan yürüyenlerdir.[4]
Yani «Bana itaat etmeyi kabul edenlerin Dinine uy. Onlar hz. Muhammed ve onun sahabeleridir.»[5]
Yoksa bu kimseler Kur’an’ın davetini işitip iman eden, özüyle –tıpkı İbrahim (as) gibi (En’am 6/79)- Allah’a yönelen samimi müslümanlar mıdır? Zira onlar ihlasla iman ettikleri için Allah onları doğru yola iletir. (Zümer 39/17) Onların gittiği yol da, sırat-ı müstakım-en doğru yol’dur.
Bu ifadeyi acaba; «ana-baban sana Allah’a isyan anlamı taşıyan şeyleri emrederlerse onlara uyma. Ama onlar da Allah’a yönelirlerse, sen de onların yoluna uy» şeklinde anlamak mümkün mü?
Âyeti Zemahşerî şöyle açıklıyor: «Senin dininden olanların yoluna uy, gayr-i müslim iseler anne-babanın yoluna değil…Buna karşın sen dünya işlerinde anne-babana güzel arkadaşlık yapmaya, iyi muamele etmeye görevlisin… Allah senin imanının, onların da inkârlarının karşılığını verecektir.»[6]
«Yani kim şirkten tevbe edip doğru yola (İslâm’a) yönelirse, hz. Muhammed’e tabi olursa… Ya da Bana kavuşmayı dilerse…»[7]
Ya da «sâlih kullarımdan Bana tevbe ve ihlas ile (içten) dönenlerin yoluna uy…»[8]
Veya «senin dinide olan mü’minlerin yoluna uy. Şirk koşan anne-babanın yoluna değil… »[9]
«Allah’a yönelenlerin yoluna uy» Ki onlar Allah’a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine iman eden, Rablerine teslim olan, O’na teveccüh eden mü’minlerdir. Onların yoluna (sebîl’ine) uymak, Allah’a yönelmedeki tutumlarına tabi olmadır. Allah’a yönelme de kalbin daveti cezbetmesi ve iradenin Allah’a yönelmesidir. Beden de bunu takip eder. Bundan Allah razı olur ve kul bununla Allah’a yakın olur.[10]
Âyette geçen ‘inâbe’ sözlükte; bir hususta birini diğerinin yerine geçirmek, yerini tutmak, sık sık gidip gelmek, tekrar tekrar o tarafa meyletmek demektir. Bunu yapana münîb; meyleden, yönelen denir.
Terim olarak; Samimi bir şekilde Allah'a teslim olmak, O’na rücu’ etmek (dönmek), O’na yönelmek ve tövbe etmek, kalbi şüphelerin karanlıklarından nûra çıkarmaktır.
İnâbe; yani Allah’a tevhid inancıyla, kullukla, O’na ve Peygamberine itaatle dönmektir, yönelmektir.[11]
Gafletten zikre, isyandan itaate, hatadan sâlih amele, nankörlükten şükre, yalandan hakikate dönmektir.
Bir de ‘Kalb-i münîb’ var. Bu kalbin sahibi mü’min de her zaman ve her pozisyonda, iyi veya kötü halde, nimette ve musibette Allah’a yönelir. Hatta işkence altında kalsa bile. ‘münîb kalb’, günaha tevbe eden, Allah’ın razı olmadıklarından razı olduklarına yönelen kalbtir.
Kur’an, Allah sevgisinde ve korkusunda samimi, şirk, küfür, haset, kin, isyan ve nifaktan, Tevhide aykırı inançlardan uzak, kötü duygulardan, niyetlerden arınmış ve Allah’a yönelen kalbe ‘münîb kalp’ diyor.
Böyle bir yürek; sürekli Allah’ı zikre, Rabbinin ölçülerine, O’nun rızasına, O’nun vereceği karşılığa meyleder.
Tercihi Haktır, Haktan yana olan şeylerdir, hakkaniyettir.
Münîb kalbe “Allah’a adanmış kalb” diye anlayabiliriz.
Kur’an bunu, Allah’a içi titreyerek saygı duyanların ve Allah’a ihlasla yönelenlerin kalbi olarak vurguluyor.
Bu kalbin yönelişi tıpku pusulanın ibresine benzer. Siz pusulayı hangi tarafa çevirirseniz çevirin, onun ibresi her zaman aynı yönü, güney kutbunu gösterir.
Hayatı anlamlı kılan kalbin yönelişleridir. Kalbin meyli neye ise insan hayatı oraya akmaktadır.
Herkesin yüreği var. O yürek de her zaman bir şeylere meyleder. Kimisi dünyalıklara, daha çok şeye sahip olmaya, zevke sefaya, daha yükseklere çıkmaya, sevdiklerine yönelir. Bu kadar yönelişler arasında en isabetlisi, en doğrusu, en sahici, en işe yarayanı, en faydalı olan münîb kalblerin yönelişidir.
Çokları kendilerince değerli, sevimli şeylere meylederken, münîb kalb sahipleri Allah’a karşı duydukları huşu’ ve sorumluluk bilinciyle, sevgi ve ideal korku ile yürekten, bilinçli bir şekilde Allah’a, O’na ait olan şeylere,O’nun sevdiklerine, değer verdiklerine yönelirler.
“Cennet de takva sahiplerine yaklaştırılır, (onlardan) uzak olmaksızın.
(Onlara şöyle denir:) “İşte bu, size (dünyada) vaad edilmekte olan şeydir.
O, her tövbe eden, O’nun emrini gözeten için, görmediği hâlde sırf saygıdan dolayı Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş (adanmış) bir kalp (kalb-i münîb) ile gelen kimseler içindir.” (Kâf 50/31-33)
Yukarıya aldığımız âyet mü’minlere çok önemli üç görev veriyor.
Birincisi; Anne-babası ona Allah’a ortak koşmasını, müşrik olmasını, birden çok (uydurma) tanrıya inanıp tapmasını, yani bâtıl bir dine inanmasını, İslâmın günah dediği işleri yapmasını isterlerse, mü’min asla onları dinlememeli.
İkincisi; eğer anne-baba böyle şeyleri yapmasını istemiyorlarsa, onu müşrik olmaya, günah işlemeye zorlamıyorlarsa, gayr-i müslim olsalar bile onlarla iyi geçinmeli, iyi arkadaşlık yapmalı, saygı göstermeli, ihtiyaçları varsa gidermeli, kötü davranmamalı. Özellikle anneye karşı.
Üçüncüsü; müşrik olan anne-babanın veya diğer müşriklerin gittiği yola değil; yönünü, cephesini, yüreğini Allah’a yönelten inanmışların yoluna çevirmeli. Peygamberin, sahabelerin, samimi mü’minlerin gittiği yoldan yürümeli. Zira onların gittiği yol sırat-ı müstakim-en doğru yoldur, Yani İslâmdır.
Âyet ayrıca iki tane de önemli haber veriyor.
Birincisi: Anne-baba, sen, ben, biz, hepimiz, herkes eninde sonunda Allah’a döneceğiz. Yani öleceğiz.
İkincisi: Zamanı gelince herkes tekrar dirilecek. O zaman Allah insanlara dünya da yaptıklarının hepsini haber verecek. Yani yaptıklarından onları hesaba çekecek ve hak ettikleri karşılığı verecek.
Bir âyette de şöyle deniyor:
«Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sâdıklarla (doğrularla) beraber olun.» (Tevbe 9/119)
Buradaki sâdıklar elbette vahyi, Kur’an’ı, Peygamberi (İslâmı) tasdik eden mü’minlerdir. Onların özü ve sözü birdir. Onlar imanda, ahlâkta, ibadette doğrudurlar, samimidirler. Amelleriyle (eylemleriyle) imanlarını tasdîk ederler. Amellerini imanlarına şâhit kılarlar.
Acaba bu sâdıklarla beraber olmak, Allah’a yönelen kulların gittiği yola girmek midir?
«Bana yönelenlerin yoluna (sebîline) uy» ifadesi şu âyette de işaret edilen iman edenlerin yoludur. (Allahu a’lem)
«Kim, kendisine hidâyet (doğru yol) belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan (sebîl’inden) başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.» (Nisâ 4/115)
Âyetin verdiği görev ve haber elbette günümüzde de geçerli. Zira âyetler bütün müslümanlara hitap ediyor. Anne-babası gayr-i müslim olanlar âyetin işaret ettiği gibi davranacaklar.
Müslümanlar da Allah’a yönelenlerle, İslâmı ihlasla yaşayanlarla birlikte olacaklar. Onlarla birlikte en doğru yolda, sıratı-müstakim’de yürüyecekler.
Hüseyin K. Ece
10.07.2021
Zaandam
[1] Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 4/310
[2] Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 6/273
[3] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1337
[4] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, s: 1101
[5] el-Hâzin, M. b. İbrahim. Tefsir, 3/398
[6] Zemahşerî, El-Keşşâf, 3/479
[7] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 10/211
[8] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1337
[9] Tabressî, Cevâmiu’l-Câmi’, 2/254
[10] Sa’Dî, A. b. Nâsır. Tefsir, s: 629
[11] Ebu Bekr El-Cezâirî, Eyseru’t-Tefâsîr, s: 1370