Bâkiyâtu’s-sâlihât ne demektir

Bu konuda farklı görüşler var.

Dünyada Allah’ın dışında her şey fani. Güzel olsun, çirkin olsun, insan kaynaklı bütün ameller bu dünyada kalır. Onlar için bir bekâ (sonsuzluk) söz konusu değildir. Yaratılan öldükten sonra onlar bir daha yeniden yaratılmazlar. Gerçekte ‘bâkiyât’, yani insanın yanında kalıcı olan sâlihâttır ve salih olmayan işlerdir, hasenat (sevap kazandırıcı) ve seyyiâttır (günahlardır). Bunlar da sevaba ve ikaba (azaba) sebep olan amellerdir. Sevap ve ikab da âhirette kesilmeksizin devam ederler, fani olmaksızın bâki kalırlar. Ancak burada amellerin ‘bâkiyât’ olarak isimlendirilmesi mecâzidir.[1]

Kalıcı olan (bâkiyâtü’s-Sâlihât), insanla birlikte âhirete intikal eden ve orada işe yarayan, Allah’ın değer verdiği şeylerdir.

Kalıcı salihât; yani ıslah edici, yarayışlı, sağlam, hakka uygun, hayırlı ve sevap kazandırıcı davranışlardır.

Baki kalacak sâlih ameller, söz ve fiil türünden âhirete intikal edecek olan her türlü ameldir. Hz. Ali demiş ki: Kazanç iki türlüdür. Mal ve oğullar dünya kazancıdır. Kalıcı sâlih ameller de âhiret kazancıdır. Allah (cc) kimi zaman bunları bazılarına birarada verebilir.[2]

Peygamber’in )sav) davetine icabet ederek müslüman olan ilk dönem gariban müslümanlarının; Allah’a itaat etmeleri, O’nun rızasını isteyerek gece gündüz Rablerine dua etmeleri gibi ameller (işler) bu övgüyü hak eder. Böylelerinin sâlih amelleri (sâlihât’ı) şu fani dünya hayatından sonra da kalıcı, Allah’ın katında müşriklerin sahip olmakla övündükleri, ama günün birinde fani olacak, sahibinin yanında baki kalmayacak  mal ve evlatlardan sevap açısından daha hayırlıdır.[3]

el-Cevzî’ye göre ‘bâkiyâtü’s-Sâlihât’ konusunda beş görüş bulunmaktadır. Birincisi; “Sübhânellahi ve’l-hamdülillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azîm-Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah’a aittir. Allah’tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Bütün güç ve çekip çevirme yalnızca azîm (büyük) olan Allah’a aittir” sözleridir. (Muvatta, Kur’an/23) [4]

İkincisi; Lâ ilahe illalahu vallahu ekber ve’l-hamdu lillah ve lâ kuvvete illa billah”tır.

Üçüncüsü; beş vakit namazdır.

Dördüncüsü; tayyib (hoş/güzel) sözdür.

Beşincisi; dinen ve aklen güzel olan, sevap getirici (hasenât olan) bütün ameller.[5] Buna benzer görüşleri sıralayan İbni A’rabi ‘bâkiyât’s-Sâlihât’ konusunda sahih hadis olmadığını söylüyor. Ancak tekbîr, tesbîh, tehlîl ve havkale’nin (ve lâ havle) fazileti ile ilgili sahih hadisler çoktur diyor.[6]

İbni Abbas’tan gelen bir başka görüşe göre de ‘bâkiyâtu’s-sâlihât’, beş vakit namaz veya her türlü sâlih ameldir.[7]

Bâkiyâtü’s- sâlihât, insan için sonuçları kalıcı ve dünya hazlarından nefsinin tamah ettiği şeylerden onu uzaklaştırıcı her türlü hayırlı ameller demektir.Ya da kişinin kendisiyle Allah’ın rızasını gözeterek yaptığı işler.[8]

Akıllı insan nefsine şöyle sorar: Sen günün birinde öleceksin. O halde şu iki durumdan hangisini tercih edersin? Bu dünyanın aldatıcı süslerini ve onlardan öylesine tadmayı mı? Yoksa tadı ve gölgesi sürekli olan, içinde nefiswlerin aruz ettiği bütün lezzetlerin olduğu bir yurt için çalışmayı mı?

İnsan bu noktada yanılabilir, tercihte zorlanabilir. Bu nedenle Allah (cc)  şöyle haber veriyor: “Mal ve çocuklar dünya hayatının  süsüdür, ziynetidir.” Yani bundan öte bir şey değildir dünya zenginliği. Ancak insan için kalıcı olan, ona fayda ve sevinç verecek olan şey ‘bâkıyâtü’s-sâlihât’tır. 

Bu ifade Allah’ın hakkı olan bütün farz ve müstehab ibadetleri, insanların hakkına saygıyı; namaz, zekât, sadaka, hac, umre, tesbîh, hamd, tehlîl, tekbîr, kıraat, faydalı ilim talebi, emr-i bi’l-ma’ruf, nahy-i ani’l-münker, sıla-i rahim, anne babaya iyilik, eşlerin hakkını verme, hayvanları koruma, yaratıklara güzel muamele gibi bütün amelleri kapsar.

‘Bâkıyâtü’s-sâlihât’Allah’ın katında sevap bakımından ve arzu etme açısından daha hayırlıdır. Bunların sevabı, kazancı, sonucu kalıcıdır. Bereketleri kat kat artar. Bu öyle bir kazançtır ki imrenenler işte buna imrensinler, yarışmak isteyenler bunun için yarışsınlar demek gerekir.[9]

Sâlihât, aynı zamanda ıslah edici iyilikler demektir. Bunun kökü ‘salah’ kökü, birden fazla taraf arasında barış, sulh sağlamak anlamına gelir. Bu bir yönüyle üçüncü şahışlara yönelik bir iyiliği de ifade eder. Islah düzeltmek, iyileştirmek demektir. Bu da bir şahsın kendine yönelik olduğu gibi, üçüncü şahısları ilgilendiren bir durumdur.

Hasenât (hasenenin çoğulu) ile aralarında fark var. Şöyle söylenebilir: Hasenât kişinin kendine yönelik iyilikler, sâlihât hem kendine hem de sonuçları bakımından başkalarına dönük iyiliklerdir. Sâlihât, öznesiyle birlikte başkalarını da kuşatan ve iyi (ıslah) eden iyi işler. Sâlihât işleyen mü’minler kendileri ile birlikte başkalarının da iyi olması için çalışırlar. Asr Sûresinde geçtiği gibi hak üzere olmak, hakka uymak, haklara riayet etmek hasenât; hakkı tavsiye sâlihâttır. Sabırlı olmak hasenât, sabrı tavsiye etmek sâlihâttır. Mü’min bunun gibi hasenât olan amellerini, insanların ıslahına yönelik olarak yaparsa o amelleri sâlihatâ dönüştürebilir.

Kur’an’a göre hasenâtın karşılığı bire on sevaptır. “Kim bir hasene ile gelirse, ona bunun on misli ödül vardır.” (En’am 6/160) Sâlihâtın karşılığı olarak doğrudan cennettir. “Kim kadın olsun, erkek olsun, mü’min olduğu halde salihat işlerse işte onlar cennete gireceklerdir.” (Nisa 4/124. Tin 95/6. Buruc 85/11) Hasenâtın ödülü oranla sınırlanmış, ama sâlihâtın karşılığı sınırsızdır. (İsra 17/9)

Sâlihâtın hasenâttan bir farkı da “geriye neyin kalacağı” sorusudur. Kur’an sâlihâtın geri kalacağı, baki, ölümsüz, kalıcı olacağı söyleniyor. Bu açıdan hasenâtla meşgul olan mü’min pasif iyidir, ancak sâlihât ile meşgul olan mü’min ise aktif iyidir.[10]

‘Bâkıyâtü’s-Sâlihât, tefsir kaynaklarında daha çok âhirete yönelik bir amel olarak değerlendiriliyor. Ancak hatırlamak gerekir ki âhirette baki kalacak olan hayırları, sevapları, ecirleri kazanma yeri bu dünyadır. O halde bu dünyada yapılacak güzel davarnışlar, faydalı işler, imana uygun amellerin değeri Allah katında yüksek olacaktır.

Sebe’ 37. âyetinde geçtiği gibi insanları Alklah’a yaklaştıracak olan mal ve soy değil, sâlih amellerdir. Yani iman edip onun gereği ibadetlerdir. Bu ibadetler de sadece Allah’ı zikretmeye yönelik ifadeler değil, bununla birlikte akla gelebilecek her türlü iyilik, ma’ruf, ihsan ve benzeri, dinin güzel gördüğü ve mü’minlerden yapılmasını istediği bütün davranışlardır.[11]

‘Bâkıyâtü’s-sâlihât’ ifadesi bir kaç hadiste de geçiyor.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Baki kalacak olan sâlih amelleri çokça işleyiniz.” Onlar hangileridir ey Allah’ın Rasûlü diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Tekbîr (Allahu ekber), tehlîl (lâ ilâhe illallah”, tesbîh (Sübhânelleh), elhamdülillahi, ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billah (bütün güç ve çekip çevirme yalnızca Allah’a aittir).”[12]

Ebu Hurayra (ra) anlatıyor: “(Medine’de) bir yerde ağaç dikmekle meşgul iken Peygamber (sav) yanından geçti ve bana “Ey Eba Hurayra ne dikiyorsun? diye sordu. Ben de “Kendim için dikilmeye uygun bazı şeyler (dikiyorum)” dedim. O da şöyle buyurdu: “Sana bundan daha hayırlı dikilecek (şeyi) göstereyim mi? Sübhânellahi, ve’l-hamdülillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Bunların hepsinin karşılığında senin için cennette bir ağaç dikilir.”[13]

“Bir gün Peygamber (sav) oturdu ve kurumuş bir ağaç dalı aldı, yaprağını kopardı ve şöyle dedi: “Bu ağacın yaprağını nasıl rüzgâr götürürse; lâ ilahe illallahu vallahu ekber ve sübhânellahi ve’l-hamdu lillah da hataları öyle götürür. Ey Ebu’d-Derdâ, bunlarla senin arana bir engel girmeden önce bunları al. Bunlar ‘bâkıyâtü’s-sâlihât’tır. Bunlar cennetin hazinelerindendir.” Ebu Seleme diyor ki Ebu’d-Derdâ bu hadisi anlatırken; “Allah’ı o kadar tehlîl, o kadar tekbîr, o kadar tesbîh ederim ki bilmeyen görünce beni mecnun sansın” dermiş.[14] (Bu hadislerin sahihi olup olmadıklarını bilmiyoruz.)

Ancak ‘bâkiyâtü’s-sâlihâtı’ sadece –yukarıdaki rivâyetlerde geçtiği gibi- bir kaç zikir veya tesbîh cümlesine, bir kaç ibadete hasretmek isabetli görünmemektedir. Bunlar da sâlihâttır, ama kalıcı sâlihât sadece bunlardan ibaret değildir.

Sâlih amel, başta iman olmak üzere İslâmın yapılmasını emrettiği ve tavsiye ettiği güzel işler (ibadetler) ve ahlâkî davranışlardır. Kur’an’ın emrettiği, Peygamberimizin ibadet olarak yapıp, tavsiye ettiği bütün güzel işler sâlih ameldir. Ya da Allah’ın razı olacağı, yapıldığı zaman müslümana sevap kazandırcak bütün davranışlar…

İnsana yakışan bu dünyada yapacağı sâlih amellerle ebedi mutluluğu kazanmaktır. Zaten kalıcı ve kişi için hayırlı olan da bu gibi işlerdir.

Bununla birlikte İslâm helâl mal kazanmayı, hakkı verilmiş servet edinmeyi, hak ederek zengin olmayı, dünya nimetlerinden helâlinden ve ölçülü olarak faydalanmayı yasaklamamıştır.[15]

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.” (A’raf 7/32)

İnsan bu dünyadan giderken amelinden, yani dünyada yaptıklarından başka hiç bir şeyi beraberinde götüremez. Bu gerçeği insanlar ezelden beri görüyorlar. Ölümden sonraki hayatı inkâr edenler kabul etmesler de, herkes Şerefli Yazıcıların tuttuğu sicil kaydı, yani amel defteri ile gider.  Kur’an bunu şöyle haber veriyor:

“Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf 18/49)

Bu etkileyici hakikati Peygamber (sav) şöyle açıklıyor: “Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri onun yanında kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle birlikte kalır.”[16]  

Bir başka hadis bunu biraz daha geniş olarak haber veriyor. (Eğer hadis sağlam ise. Allahu a’lem)

“Mü’mine ölümünden sonra amel ve hasenâtından ulaşacak şey: Öğretip yaydığı ilim, bıraktığı sâlih evlat, miras bıraktığı mushaf, yaptığı mescit, yolcu için yaptığı ev, akıttığı ırmak ve sağlığında malından verdiği sadakadır.”[17]

Ya da şu hadiste haber verildiği gibi üç şeyin sevabı müslüman ölüye ulaşmaya devam eder.

“İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel (in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak”[18]

Görüldüğü gibi âyet ve hadislerde insana fayda verecek olan şeyin, servet, mal, makam, rütbe, isim ve nişan, ülke ve mensubiyet değil; İslâmda sâlih amel sayılan şeylerdir. Bunlar hem kalıcıdır hem de sonuç bakımından hayırlıdır. Yani bunlar Allah tarafından hesaba katılacak ve ödülleri bol bol verilecek.

Kalbi karartan, onu kirleten şeylerden biri de dünyanın oyun ve eğlencesine ait, dünyalıklara, yani servet ve mala ait aşırı tutkulardır (hırs ve tamahtır). Dünyalıkların şükrünü ede ederek, onlara kul köle olmadan onlara sahip olmak kötü bir şey değildir. Lakin dünyalıkların kulu kölesi olmak, onlara Allah’tan ve âhirete hazırlanmaktan fazla değer vermek, hayatın hedefine mal ve servete sahip olmayı koymak, kalbi işgal ettirir, gaflete düşürür, kirlenmesine, malın kendisine sahip olma tehlikesine yol açar.

Müslüman dünyalıklar karşısında şu âyette anlatılanlar gibi değildir.

“Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalaya dursun. İleride (gerçeği) bilecekler.” (Hıcr 15/3)

Ümit etmek güzel bir şeydir ama tûl-i emel, yani sonu gelmez istek ve arzular, bitmez tükenmez beklentiler, olmayacak hayaller iyi bir şey değildir. Hele bu insanın bütün zamanlarını kaplıyorsa… Hele bu beklentiler bir ömür boyu devam ediyorsa… Hele kalpte bundan başka bir şey yoksa… Hele boş beklentiler insanı peşinden koşturuyorsa… O kalbe hastalık bulaştı demektir. O kalp selîm olma özelliğini kaybediyor demektir.

Hüseyin K. Ece

10.02.2025

Zaandam

 

[1] İbni A’rabî, A. b. Muhammed. Ahkâmu’l-Kur’an, 3/235

[2] Kurtubî, M. b. Ahmed, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1908

[3] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 8/229

[4] el-Hâzin, M. b. İbrahim, Tefsir, 3/166

[5] el-Cevzî, A. b. Muhammed. Zâdu’l-Mesîr, S: 854

[6] İbni A’rabî, A. b. Muhammed. Ahkâmu’l-Kur’an, 3/235

[7] el-Hâzin, M. b. İbrahim, Tefsir, 3/166

[8] Zamahşerî, Ö. b. Muhammed. El-Keşşâf, 2/697

[9] es-Sa’dî, N. b. Abdurrahman. Teysîru’l-Kerîmi’r-Rahmân, s: 478

[10] İslâmoğlu, M. Pasif İyiden Aktif İyiye, s: 34-37

[11] Dumlu, Ö. Kur’an’da Salah Meselesi, s: 56-57

[12] Kurtubî, M. b. Ahmed, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1908. el-Hâzin, M. b. İbrahim, Tefsir, 3/166

[13] İbni Mâce, Edeb/56 no: 3707

[14] İbni Kesir, Ebu’l-Fidâ. Muhtasar Tefsir, 2/463

[15] Heyet, Kur’an Yolu, 3/478

[16] Buhârî, Rikak/42 no: 6514. Müslim, Zühd/5 no: 7424. Tirmizî, Zühd/46 no: 2379

[17] İbni Mâce, Mukaddime/20 no: 241

[18] Müslim, Vasiyyet 3/14 no: 4223. Ebu Dâvud, Vesâyâ/14 no:2880