Olayı hatırlayalım: Mekkli müşrikler İslâmî daveti ortadan kaldırmak, müslümanların Medine’de bir güç sahibi olmalarını, ya da kendilerine karşı farklı bir toplum ve siyasi birlik kurmalarını önlemek için üç defa Medine’ye hücüm ettiler.

Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında istedikleri sonuçları alamadılar. Üstelik hem asker, hem mal-mülk-silah, hem de büyük prestij kaybettiler. Hendek hezimetinden sonra bir daha toparlanıp Medine’ye saldırma güçleri kalmadı.

Peygamber (sav) hicretin 5. yılında 1400-1500 sahabe ile birlikte umre yapmak için Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktı. Hedefleri savaş değil, umre olduğu için yanlarına –o zaman göre- ağır silah almadılar. İhramlarını giydiler. Mekke’ye yakın Hudeybiye denilen yerde konakladılar. Onların Mekke’ye doğru yola çıktığını öğrenen Mekkeli müşrikler, onları Mekke’ye sokmamaya karar verdiler. Peygamber ve sahabeler onların bu kararını Hudeybiye’de öğrendiler. Halbuki araplar arasında, özellikle Kâbe’nin komşuları olan Kureyşlar için de geçerli olan bir teâmül vardı: İsteyen herkes güvenliği tehlikeye atmamak şatıyla Kâbe’yi ziyaret edebilirdi. Kuryşliler, ya da Kâbe’nin hizmetini yapanlar kimseye engel olmazlardı. Bu gelenek tarihten beri geçerli idi ve bir nevi Kâbe’ye saygının, onun değerinin bir sonucu idi. (İslâmdan önce arapların -Tevhid inancından uzaklaşmış olsa da- hac ibadetini sürdürdüklerini, kurban kestiklerini, Kâbe’ye saygı gödterdiklerini hatırlayalım.)

Hz. Peygamber’i ve arkadaşlarını umre için Mekke’ye sokmama kararları, öteden beri sürüp gelen teâmüllere, kendi geleneklerine aykırı bir durumdu. Ama Kureyş, kendi geleneklerini çiğneme bahasına ve hz. Muhammed’in bu konudaki kararlılığını duymalarına rağmen umre için izin vermediler. Hatta bir süvâri birliğini Hudeybiye yakınlarına gönderdiler. Hz. Peygamber Hıraş b. Ümeyye’yi Mekke’ye elçi olarak gönderdi. Ancak onlar bu elçiye kötü davrandılar, hatta öldürmeye kalktılar. Bunun üzerine Peygamber, Mekke’nin ileri gelenleri ile arası iyi ve Ümeyye sülâlesine mensup olan Osman b. Affan’ı gönderdi. Hz. Osman Eban b. Said b. Âs’ın himayesinde Mekke’ye girdi ve onlara Peygamberin niyetinin savaş değil, umre olduğunu söyledi. Mekkeliler onu dinlediler ve kendisinin Kâbe’yi ziyaret edebileceğini söylediler. Ancak o, Peygamber’e izin verilmediği sürece umre yapmayacağını söyledi. Kureyşliler onun bu tavrına kızdılar ve onu üç gün Mekke’de tuttular.

“Osman öldürüldü” diye bir haber Peygamber’e ulaşınca O,  sahabelerden kanlarının son damlasına karşı müşriklere karşı koyacakları sözünü aldı. Bu söz vermeye (biat’e) “Bey’at-i Rıdvan” denir. (Bkz: Fetih 28/18)

Müşrikler hz. Osman’ı serbest bıraktılar ve arkasından da Süheyl b. Amr’ı elçi olarak gönderdiler. Onunla beş maddelik bir anlaşma imzalandı. “Hudeybiye Musalahası” denilen bu anlaşma ilk başta müslümanların aleyhine görünse de zamanla hayırlı ve iyi sonuçları oldu. O yüzden Kur’an bu anlaşmaya “fetih” dedi. (Fetih 48/1) (Süheyli, Rravdu’l-Unf, 4/24-29. Hamidullah, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 28/297-299)

Gerek müşriklerin elçisi Süheyl b. Amr, gerekse onun yanındakiler sahabelere karşı aşırı kibirli idiler. Onlara tepeden bakıyorlardı. Anlaşma maddelerini kendileri adeta dikte ettirdiler. Anlaşmaya Besmelenin ve Allah’ın Rasûlü Muhammed yazılmasına karşı çıktılar. Kendi –yanlış olmasına rağmen- pozisyonlarını, davalarını, İslâma karşı oluşlarını cesaretli bir şekilde, cesurca savundular. Bunu sözleriyle, alay etmeleriyle, müslümanlara karşı kışkırtıcı tavırlarıyla ortaya koydular. Bu anlaşma ile Peygamber’e karşı zafer kazandıklarını zannettiler.

Bu olaya ve onların sevimsiz tavırlarına Kur’an şöyle işaret ediyor:

“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliye taassubunu (hamiyyetü’l-câhiliyye’yi) yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere ‘sekine’ (sükûnet ve güveni) indirdi, onların takva sözünü (kelimetü’t-takva) tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.” (Fetih 48/26)

hamiyyetü’l-câhiliyye-câhiliyye taassubu” yani müşriklerin kalplerinde küstahça bir büyüklük duygusu, câhiliyye ürünü bir duygu. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 3/105)

-Câhiliyye hamiyeti nedir?

Bu; câhiliyye tavrından kaynaklanan öfkeyi, gazabı, gayret ve çabayı, kendini bilmezliği ve yersiz gururu ifade eden anahtar bir kalıp ifadedir.

“Hamiyyet” tek başına kullanıldığı zaman pek de olumsuz anlam taşımaz. ‘Hamiyyet’, ‘hamy’ fiilinin masdar ismi olarak; himaye etmek, kıskanmak, ondan bir şeyi defetmek, engel olmak demektir.  Bir ahlâk terimi olarak ise; mahremlerini ve dinini töhmetten muhafaza etmedir. (Mu’cemu’l-Vasít, 1/200)

R. Isfehâní’ye göre öfke kuvveti kabarıp çoğaldığı zaman ona ‘hamiyyet’ denir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 189)

Din, namus ve vatan gibi üstün değerleri koruma, bunların saldırıya uğramasından dolayı öfkelenme, savunma için harekete geçme, insanın kendisine utanç verecek şeylerden kaçınması şekline açıklanmaktadır. Aralarında kan bağı olan kimselerin birbirini himaye etme duygusuna da hamiyyet denilmiştir. (Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 15/481)

‘Hamiyyet’ kalbe yerleşen koruma, savunma, gazap ve engel olma duygusu anlamıyla olumsuz değildir. Pek çok kimse kendine göre şerefinin zedelendiğini düşündüğü zamanlarda öfkelenir. Değer verdiği şeylere zarar verildiği zaman gazaba gelir. Kendisini kızdıran şeyi ve zarar veren sebebi ortadan kaldırmak için harekete geçer. Kendine ait olan şeyleri, yakınlarını –haklı veya haksız- koruma gayreti taşır.

Ancak hamiyyet “câhiliyye” ile birlikte kullanıldığı zaman müşriklere ve İslâmla mücadele edenlere ait kötü ve olumsuz tavırları nitelendirir.

Bu olumsuz tavrın kaynağı sıradan bir kızgınlık, şerefe ve haysiyete saldırıdan dolayı ortaya çıkan bir haklı savunma, ya da dışarıdan gelen bir tehlikeyi bertaraf etmek için gayrete gelme duygusu değildir. Bunun arkasında yatan sebep; müşriklerin bilgisizliği, nasıl davranılması konusundaki yetersizlikleri ve haksız kibirleridir.

Böyleleri, kendileri yanlışta olmalarıne rağmen bâtıla ve haksızlığa taraf olurlar ve onu sonuna kadar savunmaya çaba gösterirler. Yaptıkları faaliyetin yanlış mı doğru mu olduğu önemli değildir. Önemli olan onların karşı çıkışları, haksız olan bir şeyi sonuna kadar, ölümüne  savunmaya kalkışmalarıdır.

         Câhiliyye insanları bilgisiz ve derin düşünceden mahrum oldukları için boş bir gururun peşinde, kör bir inatçılığın üzerindedirler. İlkelerine aykırı geldiğini zannettikleri şeye karşı gözü kapalı bir şekilde tepki gösterirler, ona karşı düşünmeksizin öfkelenirler.

         “Câhiliyye hamiyyeti” ifadesini Türkçe mealler; ‘öfkeli soy koruyuculuğu’, ‘öfke ve gayret’, ‘cahiliyye gayreti’, ‘câhiliyye tassubu’, ‘küstahça bir büyüklük duygusu-câhiliyye ürünü bir duygu’, ‘câhiliyye bağnazlığı’, ‘câhiliyye çağının asabiyet ateşi’, ‘câhiliyye öfke ve gayreti’ şeklinde çevirmişler.

         Kur’an bu nitelemeyi bir kabile gururu, İslâm öncesi arapların bir geleneği, ya da bir aykırı karakter olarak değil; cahiliyyeyi bir din olarak seçenlerin ilâhi davete ve o davete gönül verenlere karşı yaptıkları yanlış bir davranış olarak değerlendiriyor. Burada söz konusu olan bazılarının kalplerinde yer etmiş olan bâtıl inançtan kaynaklanan, o inancın bir gereği şeklinde ortaya çıkan yanlış tavırlardır.

Kur’an’ın âyetleri kişilerden, kavimlerden veya tarihí olaylardan bahsetse de hükümleri geneldir. Burada da aynı şeyi görüyoruz. Kur’an, câhiliyye dinine iman eden müşriklerin olumsuz davranışlarından birine, bir anlamda Peygamber döneminde gerçekleşen bir olaydan örnek getirerek işaret ediyor. Câhiliyye anlayışının, o olumsuz, inatçı, hak-hukuk tanımaz, o kaba ve medenilikten yoksun yüzüne dikkat çekiyor. Bu anlayışa sahip olanların ne denli bağnaz, kindar ve taassup sahibi olduklarını haber veriyor.

Bu karakter câhiliyye dinine inananların değişmaz yapısıdır. Müşriklerin, ya da Allah’ın indirdiklerine sırtını dönenlerin hak davet karşısındaki genel ahlâkıdır. Bu tavır zamanların değişmesiyle değişmiyor. Geçmişte hak davetin temsilcilerinin karşısında takınılan o inatçı ve bağnaz tutum her devirde aynı anlayışla devam ediyor.

Bu anlayış veya tavır; Hak karşısında bâtılı savunmak... Haklının hakkını vermemek... Câhilliği, barbarlığı, haksızlığa taraf olmayı, saldırganlığı benimsemek... Yanlışı, sapıklığı, batılı, cehenneme davet eden çağrıları, insanı felâkete sürükleyecek bir anlayışı inatla korumaya çalışmak... Kendi yandaşlarına ait olduğunu sandığı bir takım bâtıl değerlere, inançlara, âdetlere taassupla (bağnazca) taraf olmak… Kendine ait şeylerin yanlış olduğunu düşünmeden onları fanatikçe savumak…

Onlar Vahy’e sırt döndükleri için kendi hevâlarına, ya da atalarının geleneklerine/dinlerine uyarlar. Bundan dolayı hangi davranışın iyi ve kötü olduğunu, nerede nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmezler. Boş bir gayretin, temelsiz bir kibirin, sonunda zarar verecek bir çabanın, katı bir taassubun kurbanlarıdır onlar.

-Hamiyyetü’l-câhiliyye-câhilce tassuba karşı takva kelimesi

Pek çok âlime/müfessire göre bu âyette geçen ‘kelimetü’t-takva/takva kelimesi’; Tevhid Kelimesidir. (es-Sâbûnî, M. A. Safvetü’t Tefâsir, 3/226)

Tirmizî’nin garip diyerek rivâyet ettiği bir hadiste Peygamber; ‘takva kelimesinin’ burada ‘Lâ ilâhe illallah’ olduğunu söylüyor. (Tirmizî, Tefsir/49 no:3265)

Tefsirci Mücahid’e göre ihlas, Atâ’ya göre; “Lâ ilâhe illalahû vahdehû lâ şerike lehû, lehu’l mülkü ve lehu’l hamdü ve hüve âla külli şey’in kadír-Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, O’nun hiç bir ortağı yoktur, mülk ve hamd O’na aittir ve O her şeye güç yetirendir.” sözüdür. Hz. Ali (ra); “O, Lâ ilâhe illallahû vallahu ekber-Allah’tan başka ilâh yoktur ve O en büyüktür sözüdür” demiştir. İbni Abbas’a göre ‘takva sözü’ Allah’tan başka tanrı olmadığına şehâdet etmektir ki bu söz her takva’nın başıdır. Taberî’ye göre o Kelime-i Tevhid ve Allah (cc) yolunda cihad etmektir. (İbni Kesir, Tefsir, 3/346)

‘Takva kelimesi’ Şehâdet veya besmeledir, ya da sebat (kararlılık), verilen sözde durma, yapılan anlaşmaya uymadır. (Beydâvî, Tefsir, 2/412. Zuhaylî, V. Tefsiru’l-Vecîz, s: 515)

Ebu Süfyan’nın naklettiğine göre Hz. Peygamber Hırakles’e mektup yazdığı zaman ona ‘Sizinle aramızda eşit olan bir kelimede birleşelim’ âyetini (Âli İmran 3/64) yazdırmıştı. Mücahid bu kelimenin, takva kelimesi olan ‘Lâilâhe illallah’ olduğunu söylemiştir. (Buhârí, Eyman/19)

Allah burada Elçisi’nin ve sahabelerin kalbine “sekine” indirdiğini söylüyor. 

Daha sonra Allah (cc) mü’min kullarına takva’yı temin etmiştir. Takva kelimesi, kendisi ile Allah’tan korunan tüm ifade biçimlerini kapsar. Takva kelimesi ‘besmele’ ile de tefsir edilmiştir ki, bu; Kureyş müşriklerinin kabul etmediği şeydir. Allah (cc) onu mü’minlere bağışlamış, İslâmın düşmanları ondan mahrum kalmıştır. Böylece bu yüce cümle ona layık olan kalplere yerleştirilmiştir. (el-Cevziyye, İbni Kayyım. Zâdü’l Meâd (çev.), 3/301)

“Kelimetu't-takvâ” (lafzen), ilâhî sorumluluk kelimesi; sahabelerin, Allah'a karşı duydukları sorumluluk bilinci sayesinde düşmanlarının “küstahça büyüklenmeleri”ne sükûnet ve olgunluk ile karşı koyduklarına işaret ediyor. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 3/105) 

Onların bu kaba tavırlarına karşı sahabelerin kalbinde, imanlarını artırıcı ve kemâle erdirici ‘sekine’ nimeti yer etmiştir. Bundan dolayı onlar sabırlı, vakarlı ve ağırbaşlı idiler. Hafiflikten, haksızlığa meydan verecek yanlış davranışlardan, edebe aykırı eylemlerden kaçındılar. Mü’minler de böyledir. ‘Câhiliyye hamiyyeti’ ile davranan câhiller kendilerine sataştığı zaman onların seviyesine inmeyerek ‘selâm’ der ve geçerler. (Furkan 25/63)

Tıpkı sahabeler gibi imanda, İslâm’ın hükümlerine uymada ve onları hayata hakim kılmada sabrederler. İnkârcıların baskılarına ve hilelerine ‘takva kelimesine ‘ sarılarak direnirler. İnsanca davranmada, ahlâk ve fazilette örnek, hidâyetin canlı şahitleri olmaya çalışırlar.

Hz. Muhammed (sav) sahabelere Allah’ın izniyle Kâbe’yi ziyaret edebileceklerini rüyasında gördüğünü söylemişti. Onlar da bunun üzerine umre için Mekke’nin yakınına kadar gelmişlerdi. Ancak Müşrikler onları Mekke’ye sokmadılar. Üstelik müslümanların aleyhine görünen bir de anlaşma imzalamıştı. Sahabeler bu durum şartlar karşısında şaşırdılar, anlayamadılar, ürperdiler, tedirgin oldular. Şüphesiz böylesine bir haksızlık müslümanları kızdırıp onları galeyana getirebilirdi. Yanlarında Peygamber olmasaydı, isyan etmeleri edebilirlerdi.

Ama onlar Rasulüllah’a itiraz etmediler. Üstelik kanlarının som damlasına kadar düşmanlarıa karşı onunla birlikte mücadele edeceklerine söz verdiler. Bunun üzerine “Allah (cc), Rasûlünün ve mü’minlerin üzerine ‘(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu- sekinesini’ indirdi ve onları ‘takva sözü’ üzerinde kararlılıkla ayakta tuttu...” âyeti nâzil oldu.

Allah (cc) onların kalbine tatmin ve Peygamberin yaptıklarından razı olma anlayışını koydu, sebat ve kararlılık verdi. Böylece onlar tıpkı müşrikler gibi gururlanmadılar, yersiz hamiyyete kapılmadılar.  

Buna göre iman edenler de her zaman İslâmı sevmeyenlerin kışkırtmalarına, hilelerine, aldatmalarına, tuzaklarına, ellerindeki bütün imkanları kullanarak, câhiliyye taasubuyla hareket ederek üzerlerine gelseler de, tıpkı Rasulüllahın etrafında kenetlenen sahabeler gibi Şehadet veya Tevhid kelimesine bağlı kalarak Hakta sebat ederler. O zaman Allah (cc) onların kalbine de ‘sekine’ indirir ve onları Takva kelimesine bağlar. 

 ‘Sekine’ duygusuyla iç dünyalarında huzura, istikara, sabır ve vakara, inandığı şeyden emin olma rahatlığına kavuşup tatmin olurlar. Dış dünyalarında güvene ve mutluluğa kavuşurlar, olgun davranma imkanını elde ederler.

Bu ‘sekine’ sayesinde kaba davranışlardan, fevri hareketlerden, haksızlığa sebep olacak akılsız işlerden uzak kalırlar. Allahın hükmüne razı olurlar, başlarına gelenlere, inkârcılardan gelebilecek zorluklara sabrederler, her zaman vakar ile hareket ederler.

Müşriklere, münafıklara, yoldan çıkmış azıp sapmışlara, yaramazlara ‘câhiliyye hamiyyeti’, müslümanlara ise ‘sekine’ ve ‘takva kelimesine bağlanmak’ yakışır.

Hüseyin K. Ece

02.11.2019

Zaandam