Şu dünyanın gariplikleri bitmez. Suçlu kendi suçuna bakmaz da başklarında suç arar. Kendi gözündeki merteği görmeyenler, başkalarının gözündeki çöple uğraşırlar. Herkesin ayranı beyaz, herkes kendine göre iyi, herkes kendince haklı ve doğru yolda.
İşin daha da şaşırtıcı olanı, bizzat bataklıkta bulunan birinin bir başkasına, ‘senin ellerin kirli’ demesidir. Gel de çık işin içinden.
Böyle bir akıl kayması nasıl anlaşılabilir?
Hiç böyle bir terslik olur mu?
İşte oluyor. Hem de her yerde. Hem de her zaman. Hem geçmişte hem günümüzde bu şekilde yığınla kafa var. Nasıl oluyorsa pek çok kişi meselelere böyle bakıyor. Yanlış görüyor, yanlış değerlendiriyor, yanlış sonuçlara varıyor.
Şüphesiz ki böylelerinin elinde yanlış ölçü var. Yanlış noktadan bakıyorlar. Bundan dolayı yanlış ölçüyorlar, yanlış görüyorlar.
Şimdi şu örneğe dikkatlice bakalım. Kur’an-ı Kerim bazı insan karakterlerini anlatırken onlarla ilgili ilginç benzetmeler, değerlendirmeler yapıyor.
“Hem onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.
İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların (fesat çıkaranların) ta kendileridir, fakat anlamazlar.
Onlara: ‘İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın’ denilince, ‘Biz de o beyinsizlerin (sefihlerin) inandığı gibi mi inanacağız?’ derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz (sefih) kendileridir, fakat bilmezler. (2 Bekara/11-13)
Âyette geçen sefih kelimesi üzerinde biraz duralım:
‘Sefih’ kelimesinin aslı "sefeh" sözlükte; bedenki hafifliktir.
Buradan hareketle ‘sefih’; görüş ve gidişatda hafiflik ve yufkalıktır ki, akıl noksanlığından doğar. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 343)
Yani ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik, temkinsizliktir ki zıddı ağır başlılık, tam akıllılıktır. Dînen de; akıl ve dinin gereği zıddına harekettir ki, karşıtı erginlik ve hatasızlıktır.
Dilimizde sefahat (aşağılık) da bu mânâda bilinmektedir. Özetle "sefeh" ve "sefâhat", görüş ve fikirde zevk ve şehvetlere tabi olmak, akıl ile değil zevk ile hareket etmektir. Bu da ya esasen budalalıktan veya aklın hükümsüz kalması itibariyle budala halinde olmaktan doğar. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur'an Dili (sad.), 1/211)
Kur’an, ‘sefih’ kelimesini türevleri ile birlikte on kadar âyette müslümanlar, kâfirler ve münafıklar hakkında kullanmaktadır. ‘Sefih’ kavramı bu üç sınıf için kullannılmasına rağmen her üç grup için farklı mahiyete sahiptir.
Sıradan bir insanın aklı kıt, anlayışı az olabilir. Ya da aklı yerindedir ama o aklını gereği gibi kullanmaz. Bu biraz da insanî bir hatadır, dikkatsizliktir.
Kur’an bu kelimeyi müslümanlar hakkında işte bu manada kullanıyor. Mesela;
“Allah'ın, sizi başına diktiği mallarınızı aklı ermezlere (sefihlere) vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” (4 Nisa/5)
Ya da borçlanma âyetinde olduğu gibi bunak, ne yaptığının farkında olmayan, ya da yaptığını bir müddet sonra unutabilecek kimseleri anlatmak üzere ‘sefih’ kelimesi kullanılıyor. (2 Bekara/282)
Kur’an münafıklara sefihler dediği gibi bazı kâfirlere de ‘sefihler’ diyor.
Çünkü onlar da iyice düşünüp akletmiyorlar. Kendilerine gelen ilâhî mesajı anlamıyorlar. Onlara yol göstermek için görevlendirilen elçileri dinlemiyorlar, hayat kılavuzu olarak gönderilen kitapları rehber edinmiyorlar. Selim akılla düşünüp şu âlemin bir sahibi olabileceğini kavramıyorlar. Doğru ile yanlışı, hak ile batılı, suç ile fazileti birbirine karıştırıyorlar.
İşte böyleleri Hz. İbrahim gibi müstesna bir insanın dininden bile yüz çevirir. Kur’an böyleleri için diyor ki:
“İbrahim'in milletinden (dininden), kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir.” (2 Bekara/130)
“Artık Cenab-ı Allah'ın insanlara böyle bir imam ve böyle bir önder yaptığı İbrahim'in milletinden, onun camiasından ve onun dininin özü olan İslâm'dan kim yüz çevirir, kim kaçar?
Hangi akıl sahibi buna karşı çekimser durur da, onun zürriyetine vaad edilen bu saadetten mahrum kalmak ister?
Olsa olsa kendini zillete atmak, hor ve hakirliğe terk etmek, aşağılanmayı ve esareti gönüllü olarak kabul etmek isteyen biri böyle yapar.
Bu gibi beyinsizlerden başkası o büyük milletten vazgeçemez.” (Elmalılı, Tefsir, 1/410)
Rızkın yaratıcısının Allah olduğunu akıllarına getirmeden, rızık endişesiyle, veya başka cahilî sebeplerle çocuklarını öldürenler, ya da dünyaya gelmesine engel olmaya kalkışanlar da ‘sefihlerden’ başkası değildir. Böylelerinin imanı olmadığı gibi, akıl, iz’an, merhamet ve doğru düşünce gibi faziletleri de yoktur.
Halbuki bunlar kendilerini çok akıllı zannederler. İlimde, fende ve teknolojide çok ileride olduklarını iddia ederler. Belki de öyledir. Ama bilimde bu kadar ileride olmak onların yanlış, akıl dışı ve merhametsizce iş yapmalarına engel olmuyor ki. Çünkü onlar tam anlamıyla ‘sefih’tirler.
“Bilgisizlik yüzünden beyinsizce (sefihce) çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki, ziyana uğradılar. Bunlar, doğru yoldan sapmışlardır; hidayete erecek de değillerdir.” (6 En’am/140)
Tarihte nice sefihler, aklını kullanmayanlar veya yanlış kullananlar, yani bunaklar; kendilerine hidayet rehberi ve rahmet olarak gönderilen elçilere ‘sefih’ demek küstahlığında bulundular. Halbuki asıl sefih kendileri idi. Asıl deli kendileri idi. Asıl hafifmeşrep, kıt düşünceli, dar kafalı kendileri idi.
“(Hûd) Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni bir çılgınlık (sefihlik) içinde görüyoruz, ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz."
(Hûd), "Ey kavmim! Bende çılgınlık (sefihlik) yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim." dedi.” (7 A’raf/66-67)
Tekrar başa dönersek;
“Onlara: ‘İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın’ denilince, ‘Biz de o beyinsizlerin (sefihlerin) inandığı gibi mi inanacağız?’ derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz (sefih) kendileridir, fakat bilmezler.” (2 Bekara/13)
Sefih; görüldüğü gibi bunaklık, kıt anlayışlılık, geri zekâlılık, anlayışsızlık, akıl erdirememe, aklını kullanmama gibi geniş manalara sahip.
Bu sıfat özellikle aklını hakkıyla kullanmayan inkârcılar ve kendilerini akıllı zanneden kaypak karakterli münafıklar hakkında kullanılıyor.
Böyleleri esasen kendilerini akıllı zannederler. Uyanık geçinirler. Dünya hesabıyla kâr ettiklerini, kafayı çalıştırıp işlerin içinden sıyrıldıklarını düşünürler. Böyleleri ellerindeki ellerinde bilgi, mal, makam, güç ve kuvvet, devlet ve kurum gibi pek çok imkan olduğunu düşünerek, yapılan ilâhî davetten yüz çevirirler.
Hatta kendilerine; ‘inanın’ diyenlere, kendilerine âlemlerin rabbi Allah’tan vahiy getiren pâk elçilere alaylı bir şekilde ‘sefih-beyinsiz’ deme gafletinde bulunurlar.
İlginç değil mi?
Bir zamanlar kendi aralarında yaşayan, güvenilir, sevilen, hürmet edilen bir kimse, vazifesi gereği onları hakka davete edince;
‘Yahu sana ne oldu?
Önceden aklı başında bir adamadın, bunadın mı?
Aklını mı yitirdin?
Nereden çıktı şimdi bu vahiy, peygamberlik, inanma, kulluk, ahiret falan’ demeye başlarlar. Hem daveti getireni, hem de ona uyanları beyinsizlikle, geri kafalılıkla, bunaklıkla itham ederler.
Bu suçlama kelimeleri çağdan çağa, ülkeden ülkeye değişebilir. Bir yerde kafasız derler, bir başka yerde kıt akıllı derler. Bir zaman meczup derler, bir başka zaman gerici, çağdışı, eski kafa derler. Ama mantık aynı...
‘Yani biz de şu sefihler gibi mi inanalım. Biz de bunlar gibi kafasız mı olalım’ derler.
Dikkat edilirse günümüzde müslümanlar hakkında benzer ifadeler kullanılıyor. Hangi ülkede hangi kelimenin kullanıldığı önemli değil. Bakış açısı aynı, suçlandırma mantığı aynı, alay etmek ve aşağılamak anlayışı aynı. Hatta bir dilde kullanılan bir kelimeyi başka bir dile aktarsanız, aynı mana ile karşılaşıyorsunuz.
İnanıyorsanız, damganız hazır: Sefih, yani kafası çalışmayan.
İnanıyorsanız, suçlandırma hazır: Çağın gerisinde kalmış, yani gerici.
İnanıyorsanız, isimlendirme hazır: Geri kültür mensubu, dünyadan tad almasını bilmeyen kıt akıllı, kendisini vehmedilen bir inanca ve geleceğe mahkûm eden zavallı vs.
Ancak Kur’an onların bu terbiyesizce yaftalarını reddederek; "asıl sefih sizsiniz" diyor. Zımnen sanki şöyle anlatıyor onların halini:
"Asıl aklı kıt, anlayışı dar, kafası çalışmayan sizsiniz.
Asıl anlayışsız, asıl kaba ve ham, asıl yobaz ve kara niyetli sizsiniz diyor.
Asıl gerici sizsiniz.
Çünkü hâlâ cahiliyye, yani asırlar öncesinin ideolojisine benzer inancınız var. Meselelere tıpkı onlar gibi bakıyorsunuz, onlar gibi inanaıyorsunuz.
Siz İslâma teslim olmakla neler kazanacağınızı bilmiyorsunuz.
Sizler İslâmı reddetmekle neler kaybettiğinizin farkında değilsiniz.
Siz doğru yolu (hidâyeti) satıp karşılığında sapıklığı, bedbahtlığı, kargaşayı, zilleti, huzursuzluğu ve hüsranı satın alıyorsunuz.
Ne kadar kötü bir alış-veriş yaptığınızın bile farkında değilsiniz.
Çünkü kafanız çalışmıyor.
Çünkü basiretiniz bağlı. Çünkü idrakiniz sınırlı.
Çünkü heva ve heves, dünyalıklar, maddi âlem basiretinizi kör etti. Aklınız nefsinizin emrinde. Onu hakkıyla kullanmıyorsunuz. Çok akıllı geçiniyorsunuz, ama hayır akıllı değilsiniz. Sefihsiniz, beyinsizsiniz, kıt akıllısınız’ diyor.
Böyle bir durumda, böyle bir zamanda, sefihlerin işgali altında bulunan bu dünyanın her yerinde hz. Musa’nın (a.s.) dediği gibi demek ve onun yaptığı duayı tekrarlamak gerekir.
“Bir de Musa, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tevbe için) kavminden yetmiş erkek seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Musa: "Rabbim! dedi, dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi bizi;
"İÇİMİZDEKİ SEFİHLERİN (BEYİNSİZLERİN) YAPTIKLARI YÜZÜNDEN BİZİ HELÂK Mİ EDECEKSİN?"
O iş de senin imtihanından başka bir şey değildi. Sen bu imtihanla dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirirsin. Bizim velimiz sensin. Artık bizi bağışla, merhamet et, sen bağışlayanların en hayırlısısın." (7 A’raf/155)
Hüseyin K. Ece
3.5.2005
Zaandam