• Giriş

1980li yılların ortalarında Türkiye’de darbe yapıp yönetimi ele geçiren bir general, halka açık konuşmalarının birinde; “Ben imam olacakmışım, şunun yediği halta bak!” demişti.

Belli odakların sözcülüğünü yapan, ama postal sevici ve halkın değerleri ile barışık olmayan o zamanın iri bir gazetesi de onun dediklerini sürmanşete taşımıştı.

Yani imamlığı kendisine yakıştıramadığı gibi, birinin ona imam demesini büyük bir hakaret saydı. Bu generalin böyle köpürmesinin bir sebebi de  o zaman ortalıkta dolaşan bir sözdü. Bazıları demiş ki, madem bu arkadaş kendini müslümanların başı, lideri, başkanı sayıyor, bir anlamda halife sayıyor;  halifelerin, başkanların görevlerinden biri de müslümanlara Cuma kıldırması veya naibini gönderip kıldırtmasıdır. Bu dedikodular kendisine ulaşınca beyimiz çileden çıkmış, bunu kendisine hakaret saymış ve böyle tepki vermiş.

Bu tepki bize yabancı değil. Biz biliyoruz ki ülkemizde pek çok okumuşun da imamlık/imamlar hakkındaki kanaatleri bundan farklı değil. Onlara göre imamlar alt tabakadan insanlar, farklı bir tür, farklı bir cins ve hatta farklı gezegen insanı gibi. İmamlar, maalesef resmi  avrupalılaşma çalışmaları başladıktan sonra itilen, kakılan, aşağılanan, alay edilen bir kesim oldu. 

İmamlar/hocalar hakkındaki bu önyargının hem yanlış bilgiden, hem dini onlar temsil ediyor diye İslâma karşı olan tepkiden, hem da kavramların yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Anadolu’nun her yerinde imamlara “hoca” denir. Ya da birazcık dini bilgisi olanlara, hatta dinini yaşamaya çalışanlara bile hoca derler. Halbuki ikisi ayrı kavramlardır. Hoca kelimesinin aslı aslı Farça “خواجه”  şeklinde yazılan “hâce”dir. Bu da Farsça’da efendi demektir. (Bkz: Olgun, İ.-Drahşan, C. Farsça-Türkçe Sözlük,  s: 142)

Hâce Osmanlı Türkçesinde ek anlamlar kazandı. Osmanlıca ve Türkçe sözlükler hâceyi şöyle açıklıyorlar. Hâce; 1-Efendi, ağa, muteber kimse. 2-Aile reisi, ailenin büyüğü, 3-Tüccar, mal sahibi, zengin, 4-İhtiyar, 5-Hoca, müderris, bilgin, molla, 6-Üstad, muallim, öğretmen, 7-Sahip, mâlik, 8-Ulu, 9-Şeyh, mürşid (Doğan, M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 631) Bunlara ilâveten; çelebi, profesör (Devellioğlu, F. Osmanlıca Sözlük, s: 305) demektir.

Şair Ruhî Bağdadî bir şiirinde hâceyi şöyle kullanmış:

“Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler     

Yevme lâ yenfau da kalb-i selîm isterler .” Yani “Ey efendi sanma ki senden altın ve gümüş isterler. Hayır ‘yevme lâ yenfau’da (hesap gününde) ancak kalb i selîm isterler.”

“Hâce” zamanla telaffuz değişikliğine uğradı ve karşımıza bugün bildiğimiz “hoca” kavramı çıktı. Hocanın aslı olan “hâce”nin Türkçede kazandığı manalara bakarsak imamla, imamlıkla ilgisinin olmadığını görürüz. Belki bilgin, efendi, üstad manalarıyla bir ilgi kurulmuş oabilir.

Türkçe “hoca” olan “hâce’nin ağırlıklı anlamının ders veren olduğu görülmektedir. Öyleyse galat-ı meşhur olan “hoca” öğretmendir, muallimdir. Yani ders veren herkes, hangi dersi verirse versin, nerede verirse versin hocadır.  İster dini ders versin, ister futbol dersi, ister bilgisayar dersi versin, isterse uydu dersi versin. İster ilköğretimde olsun, ister üniversitede. İster zayıflama kursunda olsun, isterse biçki-dikiş kursunda olsun. İster hanım olsun isterse erkek. Ders veren herkes istisnasız hocadır.

Görülüyor ki bunda rahatsız olacak hiç bir taraf olmadığı gibi, “hoca camide olur” olur sözü de safsatadır. Bu sözü şöyle kullanmak gerekir “hoca dershânede/ders verilen yerde olur.”

İslâm fıkıh ölçülerine göre nerede olursa olsun, camide veya başka bir yerde az küçük veya büyük cemaate namaz kıldıran da o anda imamdır. Aynı imam bir yerde ders verirse, o an o da hoca olur.

Günümüzde halk saygı duyduğu ilim ehline “hoca” diye hitap ediyor. İmamlara da. Bu anlayışla karşılanması gereken güzel bir tavırdır. Ancak her iki kavram asıl anlamlarıyla ve yerinde kullanılmadığı zaman  kargaşa meydana gelebiliyor. Futbol takımı  çalıştıran antrenör, üniversitede ders veren profesör, dil kursu veren kurs öğretmeni, okulda ders veren öğretmen, koşmayı öğreten bir menecer, tarla gübrelemeyi öğreten bir ziraatçi hoca kelimesinin nahoş bir manası olmadığını bilmeli ve kendilerine “hoca/hocam” diye hitap edilince rahatsız olmamalı.

Hoca olarak da bilinen “imam” kelimesinin Kur’an’daki manalarını, İslâm kültüründe kullanıldığı alanları açıklayalım ve imâmet kavramı ile konuyu bağlayalım.

  • Sözlükte imam

İmam kelimesinin aslı “e-me-me” fiilidir. Bu da sözlükte; “bir şeye yönelmek”,  (İbni Manzur, Lisânul-Arab 1/156), ya da “öne geçmek, sevk ve idare etmek” (Küçükaşçı, M. S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 22/179) demektir.

Aynı kökten gelen “ümm-ana”; bir nesnenin varlığında, terbiye edilmesinde, yetiştirilmesinde, ıslahında ya da başlamasında temel teşkil eden şeye “üm-anne denir. Sonraki diğer şeylerin kendisinde toplandığı ya da kendisine bitiştiği her şeye denir. (el-İsfehânî, R. el-Müfredât, s: 28)  “ümmü’ş-şey-o şeyin aslı” şeklinde söylenir. Ümm, bildiğimiz anne manasına da gelir.

Ümmet de aynı kökten gelir: Aynı din aynı zaman ya da aynı mekan olsun olsun, herhangi bir şeyin kendilerini biraraya getirdiği her çeşit cemaat, topluluk demektir. (el-İsfehani, R. el-Müfredat, s: 28)

Ümmet; din, şeriat, tarik (yol) demektir. ( Bkz: Zuhruf 43/23), İnsanlar başlangıçta tek bir ümmetti  yani bir din üzereydi. (Bekara 2/213. Bir benzeri: Yûnus 10/19) âyetlerde olduğu gibi. Ümmet; sünnet, yani öteden beri yürürlükte olan âdet, kanun manasına da gelir. (İbni Manzur, Lisânul-Arab 1/157)

Ümmet, cemaattir. Bu anlamda bütün canlılar birer ümmettir. “Falancanın ümmeti yok” demek onun herhangi bir dine tabi olmadığını anlatır.  (Cevherî, es-Sıhâh,  5/169-171)

İmam (çoğulu; eimme), önde olan, kendisine iktida edilen (uyulan) demektir. Mesela “ememtü’l-kavme fi’s-salati imameten-namazda imam olarak toplumun önüne geçtim” denilir. 

İmam, kelime olarak üzerine bina yapılan sağlam ahşap anlamına da gelir. Ya da üzerine bina yapılmak üzere yerleştirilen sağlam kereste. İmamın bir manası da yerin bir tarafı, tarik’tir.  Nitekim Hıcr 79. âyette buna işaret edilmektedir.  (Cevherî, es-Sıhâh,   5/173)

İmam; örnek alınan kişi ya da şeydir. Bu, sözü veya fiili örnek alınan bir insan da olabilir, -hakka veya bâtıla götürürsün-, bir kitap ya da benzeri bir şey de. İsrâ 71. âyette bu manada kullanılıyor. Ayette geçen “kendi imamları” kendi liderleri ya da örnek aldıkları kimselerle demektir. Bir görüşe göre de amellerinin sayıp döküldüğü kitaplarıyla (amel defterleriyle) , (el-İsfehânî, R. el-Müfredât, s: 28) ya da peygamberleri veya şeriatleri ile mahşere gelirler. (İbni Manzur, Lisânul-Arab 1/157)

  • İmâmet, imam

İmamet; imamlık, imamın üzerine aldığı görev demektir. Sözlükte imam “kendisine uyulan kimse” demek olduğuna göre toplumun başında bulunan ve fertleri yönlendiren kişiler imam diye isimlendirilir. İmamın sevk ve idare ettiği toplum ise ümmet kelimesiyle karşılanır. Bu durumda imam; “ümmetin idaresini üstlenen kişi”dir.

Bunun iki boyutu vardır. Birincisi; imâmet-i suğra: Namaz kıldırmak için önde olanlara da, ‘namaz imamı, namazda önder’ denilmiştir. Çünkü o da namazda önde bulunmaktadır ve arkasında bir cemaat (bir ümmet) namaz için toplanmaktadır. Namazda ümmet durumunda olan cemaat, ümm (ana- kök- asıl- önder) durumundaki imama yani cemaatın liderine uymaktadır.

İkincisi; İmâmet-i kübrâ ya da imâmetü’l-uzmâ: Din ve dünya işlerinde insanlara öncülük ve yöneticilik yapmaktır. Bu aynı zamanda siyasi anlamıyla imamdır. İslâm hukukunda ‘imam’, müslümanların serbest oyu veya biatı ile, ümmetin (müslüman toplumun) din ve dünya siyasetini idare etmek üzere seçilen müslüman önderlere verilen isimdir. Bunun diğer adı halifedir. Hilâfet sözü İslâm tarihinin başlangıcından itibaren ve bilhassa daha sonraları imâmet manasında kullanılmıştır. Bu manada ‘imam’, İslâmla yönetilen bir ülkenin müslüman başkanıdır. (Küçükaşçı, M. S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 22/179)

İmâmet-i Kübrâ’nın en son mertebesi ise risâlet (peygamberlik)tir. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili, 1/405-406)

Siyasî ve hukukî bir terim olarak Peygamber’den sonra İslâm toplumunun idaresini en yüksek seviyede üstlenen kişinin görev ve makamını ifade eden imâmet kavramı kelâm, fıkıh ve siyasî tarihte farklı şekillerde ele alınmıştır. Kelâm ve fıkıh âlimleri, siyasî nazariyelerle ilgili görüşlerini genellikle “imâmet” başlığı altında incelerken tarihçiler, Hz. Ebû Bekir’den başlayıp Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam eden tarihî vâkıayı “hilâfet” kelimesiyle karşılamışlardır. Ancak imâmet daha çok nazarî mânada devlet başkanlığını, hilâfet ise fiilî otoriteyi belirtir.” Öz, M.-İlhan, A. TDV İslam Ansiklopedisi, 22/202)

İmâmet; Şia’ya göre dini korumak ve dünya işlerini dini bir siyasetle idare etmek hususunda şeriat sahibi olan peygambere vekâlet etmektir. İmâmet, Dinin temel prensiplerindendir. İman ancak imâmete inanmakla tamamlanabilir. İmâmet bir nevi nübüvvetin devamı gibidir ve Peygamber’e vekâleten genel bir riyasettir. Bunun olması da aklen vaciptir. Peygamberler ölünce tebliğ vazifeleri biter. Ancak dinin hükümlerini icra ve ümmeti o hükümlere göre yönetmek devam eder. İşte bu görev de imama aittir. O sadece siyasi bir lider değil aynı zamanda insanların din işlerini de yürüten ve ilâhi bir ilhama muhatap olan en kâmil insandır.  Bundan dolayı imâmet Allah tarafından verilen bir makamdır. Bu da peygamberlik gibidir. Nasıl Allah dilediğini peygamber olarak seçerse, imam olarak da dilediğini seçer ve Peygambere onu kendisinden sonra tayin etmesini emreder. Buna göre imam ya bir önceki masum’un (Peygamberin, ya da bir önceki imamın) tayini ile bilinir, ya da mucize ile. Onlara göre imamlar masumdurlar (günah işlemezler), kendi zamanlarının en efdalidirler, Allah’tan aldıkları çok özel ve geniş bilgilere sahiptirler, kendilerinde olağanüstü haller görülebilir.

Şia’da imâmet inancının ehl-i sünnete göre çok farklı olduğu görülmektedir. (Bkz: Keskin, H. Şia İnanç Esasları; s: 129-140. Öz, M-İlhan, A ve Aydın, M. A. TDV İslâm Ansiklopedisi, 22/201-207)

İnsanların kendilerine uyup, ilimlerinden ve ictihadlarından faydalandıkları büyük âlimlere de ‘imam’ denmiştir. Çünkü insanlar herhangi bir meselede onların fikirlerinin etrafında toplanıyor, onların ictihadlarının rehberliğinde sorunlarına çözüm buluyorlar. Mezheb imamları bu manadadır. İmam Ebu Hanife, İmam Ahmed b.Hanbel, İmam Şafiî gibi.

Ayrıca hadis ilminde otorite olan, bu ilimde peşinden gidilen büyük âlimlere de hadiste ‘imam’ denilmiştir. İmam-ı Buhârî, İmam-ı  Müslim gibi.

Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma (r. anha) ile Hz. Ali’nin (ra) soyundan gelen önderlere de ‘imam’ adı verilmektedir. Bu temiz soydan silsile yoluyla gelen önderlere ‘Ehl-i Beyt imamları’ denilmektedir ki sayıları oniki tanedir. İmam-ı Ali, İmam-ı Cafer-i Sadık, İmam-ı Zeynelabidin gibi.

Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma ilmi olan kıraat ilminde üstün bir yeri olan âlimlere de ‘kıraat imamları’ denmiştir.

Dikkat edilirse, bunların tümünde bir önderlik ve peşinde olan bir cemaat olgusu (ümmet) söz konusudur.

Hüseyin K. Ece

11.11.2024

Zaandam