-Emânet nedir?

Kur’an’da ‘emine-emn’ fiil kökünden gelen ‘emânet’in üç manası vardır.

‘Emânet’in öncelikli manası; insanın güvenilir olması, yani emin olması; kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. (Peygamberlerin ‘emanet’ sıfatını hatırlayalım)

Şöyle de denilebilir; maddi olsun manevi olsun, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve eminlikle geri almaktır.

‘Emânet’in ikinci manası; güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir, vediadır.

Hukuk ilminde ve halk arasında bu mana daha fazla yaygındır.

‘Emânet’in üçüncü manası, Allah’ın insana, daha doğrusu insanın fıtratına sunduğu tekliftir.

 ‘Emânet’ olayında iki taraf söz konusudur:

Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emîn olan taraf;

diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emâneti veren de, kendisine emânet edilen de bu işin bilincindedir.

Buna göre ‘emânet’i ancak şuurlu ve akıllı insan yüklenebilir ve hakkıyla koruyabilir. 

‘Emânet’ kişinin bulunduğu yere, imkanlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur, üzerine aldığı görevdir. 

Ya da bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Bu da eşya, kişi, sır, maddi, manevi bir şey vb. olabilir.

 

-Emâneti ehline vermek

Kendisine bir şey emânet edilen kimse, emânet karşısında iki farklı tavır takınabilir:

Ya ihânet eder, ya da sadâkat gösterir.

İhânet ederse hâin, sadâkat gösterirse sâdık olur.

Allah'ın insana emânet ettiklerine ihânet etmek, verdiğini O'nun rızâsı hilâfına kullanmaktır.

Bu nedenledir ki her günah "emânete ihânet"tir. Ve ihânetin en dehşet sonucu ise, Allah'ın insana olan güvenini zedelemektir.

Bu, emânetin Allah-insan ilişkisine, ya da imana taalluk eden boyutudur.

Bir de emânetin insan-insan ilişkisine, yetkili olma ve bir işi yüklenme konusuna taalluk eden boyutu vardır ki, Nisâ Sûresinin 58. âyeti bu ilişkinin nasıl olmasını gerektiğini söylüyor.

O da "emâneti ehline vermek"tir.

      اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعًا بَص۪يرًا ﴿58﴾

"Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size öğüt veriyor. Şüphesiz Allah Semi’ ve Basîr’dir." (Nisâ 4/58)

Bu âyetin iniş nedeni bağlamında şöyle bir olay aktarılır:

Mekke'nin Fethi günü, Rasûlüllah (sav), Kâbe'ye gelmiş ve kapının açılmasını istemişti.

Câhiliyye döneminde de kutsal bilinen ve hizmetinde olmak için insanların yarıştığı Kâbe'nin anahtarı Osman bin Talha adlı birinde idi. Bu, yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden bir görevdi.

Henüz müslüman olmayan Osman bin Talha, anahtarı getirerek kendi elleriyle Rasûlüllah’a teslim etti. O anda bu şerefli görevin kendilerine verilmesini isteyen bir çok sahabe vardı ve bunlar arasında Peygamber’in en yakınları da bulunmakta idi.

Fakat Rasûlüllah Kâbe'yi açtırdı, içindeki putları temizletip iki rekât namaz kıldıktan sonra anahtarı Osman b. Talha’ya verdi. (el-Vahidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s: 116. Suyûtî, Esbâbu’n-Nüzûl, s: 123)

Bu, orada bulunan bazılarının beklentileri olmasa da başta Osman bin Talha olmak üzere bir çok Kureyşlinin,Muhammed görev dağılımında "kendisine yakın" olmayı değil; "ehliyet" ve liyâkat"i esas aldığını görmelerini sağladı.

Bu uygulama müslümanlara da her emânet olayında ehliyet ve liyakati esas almalarını öğretti.

Peygamberimiz, vergi memurluğu görevi isteyen Ebû Zerr el-Gıfârî'ye şöyle demiştir: “Sen güçsüzsün; bu iş emânettir; emânet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyâmet gününde zillet ve perişanlık doğurur.” (Müslim, İmâre/4(16) no: 4719)

‘Emânet’ sahibi olmak, yani güvenilir olmak, emânetleri ehline vermek işlerin, yönetimin, güvenin imkanı ve hatta toplumsal barışın en önemli garantisidir.

Emânet duygusunun yok olması, ya da emânetin ehline verilememesi de bir toplumsal felakettir.

-Hadislerde emânet

Huzeyfe İbni’l-Yemân (ra) şöyle dedi: Rasûlullah (sav) bize iki olayı haber verdi. Bunlardan birini gördüm, diğerini de bekliyorum. O bize şunları söyledi:

“Şüphesiz ki emânet, insanların kalplerinin ta derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur’an indi. Bu sayede insanlar Kur’an’dan ve sünnetten emâneti öğrendiler.” 

Sonra Rasûlüllah bize emânetin kalkmasından bahsetti ve şöyle dedi: “İnsan bir kere uyur ve kalbinden emânet çekilip alınır, ondan belli belirsiz bir iz kalır. Sonra bir kere daha uyur, yine kalbinden emânet alınır; bu defa da ayağının üzerinde yuvarladığın korun bıraktığı iz gibi bir eseri kalır. Sen onu içinde hiçbir şey olmadığı hâlde kabarık görürsün.” 

Daha sonra Rasûlullah eline çakıl taşları alarak ayağının üzerinde yuvarladı. Sözlerine de şöyle devam etti: “Neticede insan o hâle gelir ki, insanlar alış-veriş yaparlar da, neredeyse emâneti yerine getirecek bir kişi bile kalmaz. Hatta şöyle denilir:

“Filan oğulları arasında emin bir adam varmış.” Bir başka kişi hakkında da: “Ne kadar cesur, ne kadar zarif, ne kadar akıllı bir kişi” denilir. Oysa kalbinde hardal tanesi kadar bile iman yoktur.”

Şüphesiz ki bir zamanlar, sizin hanginizle alış-veriş yapacağıma aldırmazdım. Çünkü alış-veriş yaptığım kişi müslümansa, dini kendisini benim hakkımı vermeye yöneltirdi. Şayet hıristiyan veya yahudi ise, valisi (görevlileri) benim hakkımı vermeye onu sevkederdi.

Fakat bugün sizden sadece belli bir kaç kişiyle alış-veriş yapıyorum. (Buhârî, Rikak/35 no: 6497, Fiten/13 no: 7086, ilk cümle İ’tisam/2 no: 7276. Müslim, Îmân/64(230) no: 367.  Tirmizî, Fiten/17 no: 2179. İbn Mâce, Fiten/26 no: 4049)  

Rasûlüllah (sav) şöyle dedi:

"Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur." (Ahmed b. Hanbel, 3/135)

Ebu Hüreyre (ra) şöyle demiş: “Allah’ın Elçisi beni uğurlarken şöyle derdi: “Seni kendisine emânet edilen şeylerin kaybolmadığı, Allah’a emânet ediyorum.” (İbni Mâce, Cihad/24 no: 2825)

Ebû Hureyrenin anlattığına göre Allah’ın Elçisi şöyle dedi: Sana bir emânet bırakan kimseye emâneti teslim et, sana ihanet edene sen ihanet etme." (Tirmizî, Büyu’/38 no: 1264, hasen-ğarib kaydıyla. Ebû Dâvûd, Büyu’/79 no: 3535) 

“Bana şu altı şey hakkında söz verin, ben de size Cennet için kefîl olayım: Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!

Vaatte bulunduğunuz zaman yerine getirin!

Emânet husûsunda güvenilir olun!

İffetinizi koruyun!

Gözlerinizi haramdan muhâfaza edin!

Ellerinizi haramdan uzak tutun!” (Ahmed b. Hanbel, 5/323)

-Emânetin ahlâkının kaybolması kıyâmet alâmetidir

Atâ b. Yesûr Ebû Hureyre’den şöyle anlattı: O şöyle dedi: “Bir gün  bir yerde Rasûlüllah topluluğa bir şeyler anlatıyordu. Bir a’rabi geldi ve “Son Saat ne zaman” diye sordu. Rasûlüllah anlatmaya devam etti.

Bunun üzerine topluluktan bazıları “Galiba sorudan hoşlanmadı” dediler. Bazıları ise; “belki de işitmedi” dediler.

Rasûlüllah’ın anlatması bitince; “Son Saati soran nerede” dedi. O da “buradayım Allah’ın Rasûlü” dedi. Buyurdu ki:

“Emânet zayi edildiği zaman Son Saat’i bekle.” Adam; “emânet nasıl zayi olur? diye sordu. Rasûlüllah;

“Emânet ehli olmayana verildiği zaman Son Saati bekle” dedi.” (Buhârî, İlim/2 no: 59)

Bunun bir benzeri şöyle:

Ebu Hureyre Rasûlüllah’ın (sav) şöyle dediğini işitmiş: "Emânet kaybedildiği zaman Son Saati bekle." Biri sordu: Ey Allah’ın Elçisi: “Emânet nasıl zayi edilir?” Buyurdu ki:

“İşler ehli olmayanlara verildiği zaman Son Saat’i bekle.” (Buhârî, Rikak/35 no: 6496)

Abdullah b. Ömer’den rivâyet edildiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle dedi: “Allah (st), bir insan helâk etmek istedi mi, ondan önce hayayı çeker alır. Hayası bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın.

Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emânet çekilip alınır. Kişiden emânet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hain ve herkesçe hain bilinen biri olarak rastlarsın...” (İbni Mâce, Fiten/27 no: 4054)

-Münafıklığın alâmeti emânete ihanet etmektir

Emânete hıyanet etmek münafıkların ve münafık ahlâklıların özelliği, emin ve sâdık olmak da mü’minlerin sıfatıdır.

Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:

"Münâfığın alâmeti üçtür: Söz söylerken yalan söyler.

Vaad ettiği (söz verdiği) zaman sözünde durmaz.

Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hiyânet eder." (Buhârî, İman/24 no: 33, Şehâdât/28 no: 2682, Vasâyâ/8 no: 2749, Edeb/69 no: 6095. Müslim, İman/25(106-108) no: 210-212. Tirmizî, İman/14 no: 2631, hasen ğarib kaydıyla. Nesâî, İman/20 no: 5024, 2026)

Müslim’in bir rivâyeti şöyle: “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini mümin zannetse bile münafığın alâmeti üçtür...” (Müslim Îmân/24(109-110) no: 213-214)

Abdullah İbni Amr İbni Âs’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:

Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir. O dört huya sahip olan kimse:

Kendisine bir şey emânet edilince hiyânet eder.

Konuşunca yalan söyler.

Bir antlaşma yapınca sözünde durmaz.

Husumet konusunda da aşırı gider.” (Buhârî, Îmân/24 no: 34, Mezâlim/17 no: 2459, Cizye/17 no: 3178. Bir benzeri: Tirmizî, Îmân/14 no: 2632, hasen-sahih kaydıyla. Nesâî, Îmân/20 no: 5023. Ebû Dâvûd, Sünne/16 no: 4688)

Hüseyin K. Ece

22.04.2025

Zaandam