Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1694
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
934594

BİZİM APAÇIK ve ANLAŞILIR BİR KİTABIMIZ VAR-Kısa

Müslümanlardan, onun Arapça, çok yüksek ve kutsal bir kitap olduğunu ileri sürerek “biz Kur’an’ı anlayamayız” diyenler var. Kur’an ise, kendisinin ayrım yapmadan hem herkes tarafından anlaşılabilecek apaçık bir kitap, hem de sağlam beyyine (delil, isbat, kanıt), hem de mucize olduğunu söylüyor.

Kur’an kendisinin apaçık, anlaşılır ve sapasağlam bir kitap olduğunu 30 kadar âyette “beyân, beyyine, mübîn ve tıbyân” kavramları ile açıklıyor. 

-Beyân olarak Kur’an

 “BYN” fiil kökünden gelen “beyân” bir şeyi açıklamak, ortaya çıkarmak, konuşmacının dinleyiciye maksadı açıklaması demektir. Ayrıca “meramını açıklamak, kapalı olan hususu izah etmek, müşkili gidermek” manasındadır. (Cürcânî, eş-Şerif. Kitabu’t-Ta’rifât, s: 51-52)

Beyân bundan başka; hüccet, delil, bir hâlin hakikatini açıklayan söz, anlatış anlamlarına gelir. Açıklanması istenen manayı dile getiren, kelâmın mücmelini ve müphemini açıklayan söze de beyân denir.. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 69)

‘Beyân’, bir şeyin zihinsel olarak açıklanma ve tanımlanma araçlarını gösterir. Bu hem düşünme, hem de konuşma için geçerlidir. Bir şeyi veya bir düşünceyi anlaşılır hâle getirmek, başka şeylerden farklı olduklarını ortaya koymak yeteneği hem yazı, hem de konuşmayı kapsar.

İnsanla hayvanlar arasındaki önemli farklardan birinin de düşünme, konuşma ve ifade edebilme yeteneği olduğu bilinen bir şeydir. Bu kabiliyet elbette yalnızca konuşma değildir. Konuşmanın arkasındaki akıl, idrak, şuur, anlayış gibi özellikler de söz konusudur. Allah (cc) insanı yarattı ve ona beyânı öğretti. Bkz: (Rahman 55/1-4)  

Kur’an hem açık ve anlaşılırdır, hem de hayır ve şerrin, hak ve bâtılın ne olduğunu gösteren, hidâyet ve dalâlet (sapıklık) yollarının neler olduğunu bildiren apaçık delillere sahiptir. Zaten Kur’an bunu ‘beyân’ etmektedir. (Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 75)

Kur’an’da beyân kelimesi ve türevleri ile mutlak olarak gerçeğin, kitabın, kitaptan gizlenenlerin, âyetlerin ve ayrıca ümmetlerin ihtilâf edegeldikleri şeylerin beyân edilip belgelendiği, akıl ve basîret sahibi kimselerin ibret nazarlarına arzedildiği ifade edilmiştir. (Topaloğlu, B. TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/97)

-Beyyine olarak Kur’an

BYN fiili tef’ıl kalıbından geçişli olarak “beyyene, tebyîn”; bir şeyi açıklamak, izah etmek, açık-aşikâr etmek demektir. Bunun özne ismi (ism-i faili) “mübeyyin”dir. Aynı kökten gelen “tebeyyene”; belli olmak, açığa, meydana çıkmak, bir şey açık/aşikâr oluncaya kadar üzerinde düşünmek anlamındadır. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 2/196-199)

Tebyîn; hakikati gizlemeyerek net bir şekilde ortaya koymak, açıklamak demektir.

 Beyyine, “beyân” kökünden sıfat olup “apaçık delil, hüccet, burhan (kanıt), kesin belge” demektir. Doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayıran belgeye “beyyine” denir.  (Topaloğlu, Bekir. TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/96)

“Beyyine”; istar akla dayalı olsun, isterse duyularının alanına giren (somut) bir şey olsun; açık, vâzıh, delil, kanıt, gösterge veya belge demektir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 89)

“Beyyine; nûr gibi kendisi beyyin, yani gayet açık olup başkasını da beyân eden, açıklayan demektir. Onun için davacının davasını açık bir şekilde beyân ve isbat eden şâhit, sağlam, açık delile ve mucizeye de denir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 9/355. Zemahşerî,  el-Keşşâf, 4/288)

Bazı kavimlere verilen âyetlerin (mucizelerin) “beyyine” olduğu söyleniyor. Bu ifade mucizelerin hem apaçık olduğunu, hem de ilgili kişinin Allah’ın peygamberi olduğunu isbat eden sağlam delil/hüccet olduğunu anlatır. (Bkz: Bekara 2/211. Beyyine 98/4)

İslâm hukukuna göre ‘beyyine’ olmadan, yani yeterli delil ve isbat olmadan bir kimsenin suçlanması, suçlu ilan edilip ceza verilmesi mümkün değildir. (Enfâl 8/42) Bir hadiste özetle;“İddia edene delil (beyyine) getirmek, inkâr edene de yemin etmek düşer” deniliyor. (Müslim, İman/61 (220) no: 355) Bundan dolayı “şâhitlerin şehâdetine” da beyyine denir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 69)

‘Beyyine’, akla ve duyu organlarına dayalı açık delil olduğuna göre, insanın kişiliğinde, Allah’tan gelen vahiyde ve Allah (cc) tarafından yaratılmış evrende beyyineler yüklü âyetler vardır. İslâma göre iman, gözü kapalı bir kabul ediş, ataların geleneklerine bağlanma, kalabalıklara uyma değildir. Bir ‘beyyine’, yani delilli, isbatlı, açık belgeli bir inanma, ikna olma olayıdır.

İman etmek bir beyyineye, sağlam bir delile, apaçık ilâhi belgelere inanma, ilim; şirk ve küfür ise bir beyyinesizlik ve bilgisizlik olayıdır. Allah’ı inkâr veya O’na şirk koşmanın temelinde, varlığı ve kâinatı dolduran sayısız beyyineyi (âyetleri) gereği gibi anlamama vardır.

Kur’an, kendi âyetlerine ‘beyyine’ diyerek, hepsinin akla ve duyulara dayalı birer açık delil, hepsinin birer ilâhi belge olduğunu, karışık ve dolambaçlı ifadeler olmadığını bildiriyor.

Beyyine’nin şu âyette Kur’an’a veya hz. Muhammede işaret ettiği görüşü var.

De ki: “Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge (beyyine) üzereyim. Siz ise onu yalanladınız...” (En'âm 6/57) Beyyine burada, kesin delil ve burhan, hak ile bâtılın arasını ayıran kesin belge demektir. (Kurtubî,  el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1194) Bazılarına göre ise buradaki “beyyine”, Kur’an’a veya nübüvvete delâlet eder. (Âlûsî, Ruhu’l-Beyân 7/168. Kurtubî, M. b. Ahmed.  el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1194)

 “(İşte o apaçık delil/beyyine) Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri içinde bulunduran tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir.” (Beyyine 98/1-3)

Bazı tefsircilere göre buradaki “beyyine” Kur’an’dır. (Taberî, Camiu’l-Beyân, 12/655) Bazılarına göre de “beyyine” burada hz. Muhammedi ve onun peygamberliğini işaret etmektedir. (el-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, s: 1575. Tabâtabâî, M. Hüseyin. el-Mizân, 20/477. Kurtubî,  el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3356)

“İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir âyet (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (beyyinesi) onlara gelmedi mi?” (Tâhâ 20/133)

Âyetteki “beyyine”den maksat Kur’an’dır. Ki Allah (cc) onu ümmi olan, yazı yazmayı bilmeyen ve ehl-i kitaptan ders almayan hz. Muhammed’e indirdi. Şüphesiz bu Kur’an başka mucize ve ilâhi belge isteyenlere yeter. (Bkz: Ankebût 29/51)

Bir hadiste Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Her peygambere mutlaka, (vuku bulduğunda) iman edilen mucizeler (âyetler) verilmiştir. Bana verilen (mucize) ise Allah’ın bana vahyettiği (Kur’ân) dır. Kıyâmet günü, (diğer peygamberler içinde) bağlıları en fazla olanın ben olacağımı umuyorum.” (Buhârî, İ’tisâm/1 no: 7274)

Burada söz konusu edilen âyetlerden maksat, hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’dır. Onun mucize yönleri ise hesap edilemeyecek kadar çoktur. (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/500)

Kur’an bir gerçeğin altını daha çiziyor: Size, yani hem Kur’an’ın ilk muhataplarına, hem de sonradan gelen herkese Allah’tan “beyyine” geldi: “... İşte size Rabbinizden apaçık bir delil (beyyine), bir hidâyet ve bir rahmet geldi...” (En'âm 6/I57) Bu beyyineler, âyetler nûr gibi apaçıktırlar. Açık belgedirler, anlaşılır delillerdir. Onlar aynı zamanda birer mucize, hakkı bâtıldan ayıran kesin isbattırlar.

Burada “beyyine”, “rahmet” ve “hüdâ” peşpeşe birlikte geldi. Başka âyetlerde Kur’an’a “hüdâ ve rahmet” denildiğine göre (Bekara 2/1-2. İsrâ 17/9. Lukman 31/1. A’raf 7/52. Yûnus 10/57. Yûsuf 12/111 v.d.), bu “beyyine” Kur’an’ı işaret ediyor diyebiliriz.

-Beyyinât olarak Kur’an

 “Beyyine”nin çoğulu olan beyyinât Kur’an’da elli iki yerde tekrarlanmakta ve genellikle “âyetler” mânasına gelmekte veya âyât-âyetler kelimesini nitelemektedir. (Topaloğlu, B. TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/97)

Bunlardan hz. Muhammed’in, onun peygamberliğinin, ona vahyedilmesinin söz konusu edildiği âyetlerdeki beyyinâtın Kur’an’la ilgili  olduğunu veya onu işaret ettiğini söyleyebiliriz. Değil mi Kur’an hem ilâhi belge, sağlam delil, Allah’tan insanlara gönderilen hüccet/burhan, aynı zamanda mucizedir.

(O sayılı günler), insanlar için bir hidâyet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri (beyyinât) olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin...” (Bekara 2/185) “Beyyinât”, tezini isbata yeterli olan hakikatin apaçık belgeleri, “furkan” ise hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, adaleti zulümden, iyiyi kötüden seçip ayırma niteliği ya da yeteneği anlamına gelir. Kur’an’ın rehberliği ancak beyyinât ve furkan ile gerçekleşir. Bunların birincisi olan beyyinât Kur’an’ın kendisinde sunduğu, ikincisi olan furkan ise muhatabında inşa ettiği bir niteliktir. Ancak Kur’an’ın inşa ettiği bir tasavvur ve akıl” furkan” olma vasfını elde eder. Böyle bir tasavvur ve akılla bakan göz ancak beyyinâtın delâlet ettiği hakikatleri yerinde görür ve kavrar.” (İslâmoğlu, M. Sözün Gücü mü Gücün Sözü mü, s: 173)

“(O peygamberleri) beyyinât (apaçık belgeler) ve zübur ile (kitaplarla) gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Zikri (Kur’an’ı) indirdik.” (Nahl 16/43-44) Burada Kur’an’a işaret edildiği söylenebilir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 89. el-Cevzî,  Zâdu’l-Mesîr, s: 778) Âyetteki beyyinât ve zübur peygamberlik işini kapsayan iki kelimedir.  

“Apaçık deliller” anlamıyla beyyinât “peygamberlerin doğruluğunu isbatlayan aklî ve mucizevî deliller demektir. Zübur (tekili: zebur) “Allah’ın peygamberlere indirdiği bilgilerin yazılı olduğu kutsal kitaplar” olarak açıklanıyor. Peygamber’e indirilen Kitap ise âyette “zikr” kelimesiyle anılıyor.

Peygamber (sav) de kendisine gelen “beyyinât”a uymak zorundadır.“De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller (beyyinât) gelince, Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza tapmam bana yasaklandı ve bana, âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” (Mü’min 40/66)

Burada Peygamber’e indirilen apaçık delillerden maksat Tevhid’i isbat eden aklî ve naklî delillerdir. (Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1529)  

“Andolsun ki sana beyyinât (apaçık olan) âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fâsıklar inkâr eder.” (Bekara 2/99) Bu indirilen âyetler çok açık, anlaşılır olduğu gibi, helâlı, haramı, dinî hükümleri ve ölçüleri de açıklığa kavuşturuyor. (el-Hâzin, Tefsir, 1/63)

Burada Peygamber’e indirilen apaçık âyetler elbette Kur’an’dır. (Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 1/66. el-Cezâirî, Eyseru’t-Tefâsîr, s: 59) Bu da onun Allah tarafından inzal edildiğinin, mucize ve anlaşılır bir kitap olduğunun belgesidir.

Hz. Muhammed’e beyyinât olan Kur’an’ın indirilmesindeki amaç insanları bâtılın/küfrün karanlıklarından, yani zulumattan, hakkın/imanın aydınlığına, yani nûr’a iletmektir. (Hadid 57/9) Bu âyette Peygambere’ indirilen açık, anlaşılır, sağlam delil olan âyetler elbette Kur’an’dır ve onun âyetleridir. (Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 1704. el-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, s: 1397. Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 3/321)

 “İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şâhitlik ettikten ve kendilerine açık deliller (beyyinât) geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Âli İmran 3/86)

Ayrıca Kur’an beyyinât (apçık) olan âyetler halinde indirildiği söyleniyor: “Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Hac 22/16) Öyleyse Kur’an beyyinâttır. Yani hem apçık, anlaşılır, hem insanın yeryüzündeki görevlerini açıklayıcı, hem de sağlam olduğunda şüphe olmayan bir kitaptır.

İnkârcılar, âyetler anlaşılır, sağlam delil, sahici belge olsalar da inatlarına devam ederler. (Bkz: Sebe’ 34/43) Bu âyette “okunan apaçık âyetler”den maksat Kur’an’dır. (Taberî, Câmiu’l-Beyan, 10/383)  

-Mübîn olarak Kur’an

İf’al kalıbından “ebâne”; Bir şeyi açıklamak, açık kılmak, ortaya çıkarmak, uzaklaştırmak anlamına gelir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 2/196-199. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 2/196-199) Bunun özne ismi (ism-i faili) “mübîn”dir. Bu da açık, anlaşılır demektir.

Kur’an’da 118 yerde gelen “mübîn” pek çok davranışın, Kur’an’nın, ayrıca tebliğ, uyarıcı, sultan, hak, imam, kitap, lütuf, fetih, imtihan, uyarıcı, fevz  kavramlarının sıfatı olarak geliyor.

Kur’an mübîn, yani apaçık ve anlaşılır bir kitaptır. Kur’an’da hidâyet, şifâ, açıklayıcı ve açık beyânlar vardır. Anlamı açık içeriği zengin olan, karışıklık, gizlilik, kapalılık kabul etmeyen bir kitaptır Kur’an. Onda insaoğlunun ihtiyaç duyduğu her şeye en yüce ifadeyle ve güzel üslûpla açıklayıcı cevaplar mevcuttur. Kur’an beyândır, beyyinattır ve hüdâdır.

Mübîn; -geçişsiz olarak- kendi özünde apaçık, bellidir, aydınlıktır, ne olduğunu tanıtmaya yeterli olan demektir. -Geçişli olarak- da mübîn; beyân edici (açıklayıcı), açığa çıkarıcı, ayırt edici demek olur. Bir de dili ve ifadesi gayet güzel, muradını ve maksadını gereğine göre dilediği gibi anlatır. Hikmetli bir kitap olan Kur’a furkan, nur, rahmet olduğu gibi aynı zamanda her yönüyle mübîn bir kitaptır.

Kur’an’ın öyle bir vâzıhlığı (açıklığı) vardır ki, aklı ve zekâsı, bilgisi ve seviyesi, zamanı ve asrı ne olursa olsun, Güneş gibi, herkes ondan istifade eder. Onu okuyan veya dinleyen karşısında huşu ve heybet duyar. (Çelik, M. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, s: 218)

-Tıbyân olarak Kur’an

Tıbyân Kur’an’ın bir sıfatı olup “her şeyi açıklayan” demektir. Bir şeyin ortaya çıkması ve açıklığa kavuşmasının kendisi ile tamamlandığı beyân etme işine de tıbyân denir. Bu, ister kendiliğinden olsun, isterse bir vasıta ile olsun, aynıdır. Onda hakikat açıklandığı ve delilleri beyân olunduğu için Kur’an bir âyette Tıbyân olarak isimlendirildi.  

“... Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama (tıbyân), doğru yolu gösteren bir rehber (hüdâ), bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik. (Nahl 16/89)

Tıbyân olan Kur’an’dan sonra artık hiç kimseden ne bir delil ne de bir mazeret kabul edilecektir. (Çelik, Muhammed. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, s: 219)

 

-Sonuç

Bütün bir insanlığa gönderilen Kur’an’ı bu insanların anlayabileceği açıklıkla mesajlar içeren ve işaret ettiği her şeye aynı açıklığı getiren aşikâr bir kitaptır. » (Alagaş, Mehmed. Kur’an’a Yönelirken, s : 33)

Onu her devrin, her bölgenin, her kavmin insanı, tahsil seviyesi  nasıl olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun anlar. Bu anlama Kur’an üzerinde uzman olanların anladığı gibi değil, bir kul anlayışıdır.

Yani kulluk derdinde olan bir müslüman Kur’an’ın kendisine ne dediğini, neyi haber verdiğini ve neleri emredip yasakladığını, hangi sınırları çizdiğini bir şekilde, yani elindeki imkanları kullanarak anlar.

Zira Kur’an anlaşılsın ve hayat kitabı olsun, kişi ve toplum hayatını inşa etsin diye gönderildi. Anlaşılmayan bir şey hayatı inşa edemez.

 

Hüseyin K. Ece

16.01.2018

Zaandam-Hollanda

Vuslat Dergisinden