Login Form

Istatistikler

Gebruikers
102
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
565829

DAVET’TE TEŞVİK ETME ve SAKINDIRMA METODU

 

  • Hikmetle davet

Kur’an şöyle buyuruyor:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et, ve onlara (karşı) öyle bir mücadele yöntemi ortaya koy ki en güzeli, en etkilisi olsun. Çünkü senin Rabbin var ya: işte O kendi yolundan sapan kimseyi de, doğru yola yöneleni de en iyi bilendir.” (Nahl 16/125)

 

Âyet öncelikle Hz. Muhammed’e ve ona uyan davetçilere davet yönteminin genel prensiplerini öğretiyor.Buna göre davet  Allah’a veya O’nun yoluna, O’nun dinine bir çağrıdır. Davet asla kişilere, hiziplere (partilere), gruplara, çıkara, izm’lere, ideolojilere, dünyalık çıkar sağlamaya katılım çağrısı değildir.   

Teşvik etme (terğîb) ve sakındırma (terhîb) metodu da hikmetle davetin metodlarından biridir. Kur’an’da ve hadislerde bu metodun sık sık kullanıldığını görüyoruz. Muhataplar bazı kelime ve ifadelerle iyi şeylere teşvik ediliyor, hayra, salih amellere, iyi olmaya özendiriliyor; batıl ve yanlış şeylerden sakındırılıyor.

 

  • Davet nedir?

‘Davet’ kelimesi, ‘deave’ fiilinden gelen bir masdar olup sözlükte; çağırmak, seslenmek, nida etmek, dua ya da beddua etmek, adlandırmak demektir. (H.K.Ece, İ. Temel Kavramları, s: 124)

İslâmî kavram olarak ‘davet’; İslâm’a, Allah’a çağrıyı ve İslâm’ı insanlara anlatarak benimsetmeyi ve uygulanmasını sağlamayı ifade eder. Bu anlamda ‘davet’, insanları Hakka, hidayete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrı yanında Allah’a yakarıştır. (Bakara 2/186. Yûnus 10/89)

İslâmî davetin muhatabı bütün insanlardır. İslâmın ilgi alanına giren bütün din ve dünya işlerinde ‘davet’ geçerlidir.  Davet; iman etmeye, imanı yaşamaya, daha iyi olmaya, takvaya ve hayra, iyi davranışlara yönelik olabildiği gibi, inkârdan, agınlıktan, zulümden ve günâhlardan sakındırmaya yönelik de olabilir.

Davetin bu açıdan nasihat,  irşad, iyiyi emretmek-kötülükten alıkoymak, müjdelemek (tebşîr) ve uyarmak (inzâr), terğîb (teşvik etmek) ve terhîb (sakındırmak) kavramlarıyla alan, hedef ve amaç bakımından ilgisi vardır.

 

  • Hikmet nedir?

Kur’an’da yirmi yerde geçen ‘hikmet’ kavramını tefsirciler bir çok farklı manada tefsir etmişlerdir. (Elmalılı, S. Tefsir, 2/205-215) B. Tan Hikmetle ilgili elliüç tane tanıma ve yoruma yer veriyor. (B. Tan; Kur’an’da Hikmet Kavramı, s: 26-29)

Hikmet, ‘hükm’ kökünden gelir ve Allah (cc) açısından; eşyanın bilinmesi, tutarlı ve anlamlı bir şekilde icad edilmesi; kul açısından ise varlıkların bilinmesi ve hayırlı iş yapılmasıdır. Hikmet, sözde ve işde en iyiyi yakalamak veya olması gerekeni idrak etmek, isabetli bir karar, tutarlı ve sağlam bir yöntem, bir şeyin faydalı hale getirmektir. Bir şeyi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri savmayı göze alarak yapmak demektir.

Hikmet, her şeyi kendisine yakışan biçimde yerine koymaktır ki, bu da işte isabetlilik ve uygunluğu gerektirdiği gibi, her türlü akılsızlıktan sakınarak, makul, tutarlı ve doğru görüşe sahip olmak ve adaleti gerçekleştirmektir. (B. Tan; Kur’an’da Hikmet Kavramı, s: 22)

Hikmet kelimesinin, derin anlayış sahibi olma, dinin inceliklerini bilme anlamı yönünden ‘fıkh’ kelimesiyle, her şeyi yerli yerine koyma anlamı yönünden ‘adalet’ kavramıyla, anlamak ve bilmek manası yönüyle ‘ilm’ kavramıyla yakın ilgisi bulunmaktadır.

Hikmet, yalnız başına ne ilim’dir, ne de felsefe. Hikmet, bunların da ötesinde, kişinin her şeyi yerli yerinde yapması, sözde ve amelde isabetli olması, ya da bilgi ve anlayış sahibi olmasıdır.

Hikmet, bir açıdan da faydalı olanı işaret etmektedir. Sağlam bir bilgiyle, maksada uygun olarak yerine getirilen bir amel (eylem) elbette faydalı olur. Sahibine gıpta etmenin caiz olduğu hikmet de bu olsa gerekir. (Müslim, S. Musafirîn/267 (815). Buharî, İlim/15 (73))

İbni Düreyd “Hikmet mü’minin yitiğidir” hadisiyle ilgili olarak şöyle diyor: “insanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan her kelime (söz ve hadis) bir hikmettir, bir hükümdür.”  (B. Tan; Kur’an’da Hikmet Kavramı, s: 23)

Peygamberler, kendilerine bildirilen vahy’i öğrettikleri gibi, insanlara, vahyin sunduğu mantık ve imkanlarla yeni ve hayırlı değerler üreten hikmeti de öğretirler. Onlar hikmetle konuşan, hikmetle iş yapan, hikmetle öğüt veren, inananları hikmetle arındıran kimselerdir. (Bakara 2/151, 129, 231. Âli İmran 3/164. Cum’a 62/2)

Hikmetin en yücesi, Allah’tan gelen âyetlerdir. Kendilerine ilimden nasip verilmemiş olanlar bu hikmeti anlamadıkları gibi, hikmetle iş de yapamazlar. (H.K. Ece, İslamın Temel Kavramları , s: 269)

Kur’an, Allah’ın hikmeti dilediğine verebileceğini, kendisine hikmet verilene aslında büyük bir hayır verilmiş olacağını söylüyor. (Bakara 2/269) Kur’an bütün bunlardan dolayı, 'vahy’e hikmet derken, ona yapılacak, yani İslâma doğru olacak bir davetin de hikmetle olmasını istiyor. (Nahl 16/125) 

 

  • Davet görevi

İyinin, güzelin, adaletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin, kurtuluşun ve saadetin kaynağı İslâm’dır. Kur’an, insanları Allah’a ve bu değerlere davet edip, kendisi de salih amel işleyen kimseleri doğru sözlüler (sâdıklar) olarak niteliyor. (Fussilet 41/33) Bu şekilde davet edenlerin başında da Allah’ın elçileri gelir. Onlar insanları Allah’a ve O’na kulluğa, insanlara hayat veren şeye, selâm yurduna davet ederler. (Enfal 8/24. Yûnus 10/25) Kur’an Peygamberimize ‘beşîr, mübeşşir-müjdeleyici’ ve ‘nezîr- uyaran’ dediği gibi ‘dâiyellah- Allah’a davet edici’ de demektedir. (Fetih 48/8. Furkân 25/56. Ahzâb 33/45-46. Ahkâf 46/31)

Hz. Muhammed’in vahiy karşısında üç önemli görevi vardı; Tebliğ/davet (Mâide 5/67), beyan (Nahl 16/44, 64) ve örneklik. (Ahzâb 33/21, 45-46. Bekara 2/143.  Nisa 4/41. Feth 48/8)

Davet tebliğ ile kasdedilendir, ondan beklenen sonuçtur. Tebliğ yapan kimse tebliğ ettiği şeyin muhatap tarafından kabul edilmesini bekler. Bu da davetin bir çeşididir.

Tarihen sabittir ki Hz. Muhammed (sav) bu görevlerini hakkıyla yerine getirmiş, risaletini tebliğ etmiş, emâneti yerine getirmiş, ümmetine öğüt vermiş, Allah yolunda hakkıyla mücadele etmiştir. Nitekim veda hutbesinde hazır olanlara bunu sorduğu zaman orada hazır olanlar bunu tasdik ettiler. O da bunun üzerine üç defa “Şahid ol Yarabbi!” demişti. (Ebu Davûd, Menâsik/56  (1905). İbn Mâce, Menâsik/84 (3074). Müslim Hac/147 (2950)) 

İslâm’a, hakka, hidâyete ve güzelliklere dâvet işi, yanlızca Peygambere ait bir  görev değildir. Kur’an bu görevi bütün mü’minlere yüklüyor: “Sizden, hayra dâvet eden, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir cemaat bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Âl-i İmrân 3/104)  

İman edenler, güçleri nisbetinde bu dâvet görevini yaparlar. Zaten her müslüman dininin temsilcisidir. O hem İslâm’ı yaşamaktan, hem de onu başkalarına en güzel bir şekilde ulaştırmaktan sorumludur. Çünkü İslâm, başkaları üzerinde otorite kurmanın aracı değil; huzur ve mutluluğun, gerçek barışın ve adâletin, kurtuluş ve insanca yaşamanın ilâhî  reçetesidir. Bu güzelliği ve saadeti  bütün insanlarla paylaşmak ayrıca bir güzelliktir.

Bu bağlamda her müslüman anne-baba çocukları, her dede ve nine torunları, her alim ilminden yararlananlar, her imam cemaati, her mürşid/şeyh bağlıları/sevenleri, her öğretmen öğrencileri, her yazar eserini okuyanlar, her aile büyüğü geniş aile fertleri, her yönetici yönettiği kitle için bir davetçidir.

 

  • Teşvik etme (terğîb) ve sakındırma (terhîb) nedir?

Davet faaliyeti bir tebliğ etme (duyurma), etkileme, ikna etme, öğretme ve böylece kişilikte bir dönüştürme, hatta bu kişiliği koruma süreci olduğuna göre; sonuç alabilmek için çeşitli ve yerine göre farklı metodların kullanılması gerekir.

İyi şeylere teşvik etmek, olumlu davranışları sevdirmek, doğru olan şeylerin yapılmasını sağlamak, müjdelemek, onure etmek, özendirmek, sakındırmak, korkutmak, soğutmak, ilgiyi azaltmak ve uyarmak bunlardan bir kaç tanesidir.

Özendirme/teşvik etme metodu, kişiyi iyi bir sonuçla, yüzü ak eden bir kazançla, yüreğe sevinç veren bir ödülle muştulamaktır. Yapılan iyi işin mutlaka yine iyi bir sonuca ulaşacağına dair kişiyi ikna etmektir. Uyarma bunun tersidir. Yapılan şeyin sonucunda karşılaşılacak zararları önceden bildirip sakınmasını sağlamaktır. Tehlikeyi önceden bildirip, tedbirli olunmasını öğütlemektir.

Buna din dilinde tebşîr ve inzâr denildiği gibi, ‘terğîb ve terhîb’ de denir. Yani teşvik etme ve sakındırma, müjdeleme ve mahrumiyeti haber verme, özendirme ve uyarma, cesaretlendirme ve korkutma, benimsetme ve soğutma.

Bütün bunların insan kazanmada, yürek fethinde, insanların hayırda sebat etmelerinde, kemâle doğru yürümede, kötülüklerden kaçınmada yapıcı ve etkili olduğu açıktır.  Ancak uyarıdan ziyade teşvik etmenin, korkutmadan önce özendirmenin, cezadan çok ödüllendirmenin daha etkili olduğunu söylemeliyiz.

 

  • Terğîb ne demektir?

Terğîb’in aslı ‘Ra-ği-be’ fiilidir. Bu da sözlükte bir şeyi sevip dilemek, özlemek, üzerine düşkün olmak, geniş olmak demektir. Bu fiil aynı zamanda yalvarıp niyaz etmek, alçak gönüllü olarak istemek manasında da gelir. Nitekim Kur’an hz. Zekeriyya ve ailesinin umarak ve sakınarak (rağaben ve raheben)  dua ettiklerini söylüyor. (Enbiya 21/90)

‘Ra-ği-be’nin aslı bir şeydeki genişliktir. ‘Rağube şey’ün’ ifadesiyle o şey geniş oldu denilir. Mesela geniş havuz gibi. Çok yiyen birisi için boğazı geniş, obur denir.

Rağbet, rağbu, rağbiyyü; istemedeki derinliği ve genişliği ifade ederler.  Enbiyâ sûresi 90. âyette bu anlamda kullanılıyor. 

“Ra-ği-be” fiili bir şeyi candan ve çok istemeyi de anlatır. (Kalem 68/32)

An harf-i cerri ile kullanıldığı zaman yüz çevirmek, rağbet etmemek demektir. (Bekara 2/130. Meryem 19/46)

Aynı kökten gelen ‘Rağibetü (çoğulu reğaib)’; çok rağbet olunan şey, hediye, bol ihsan demektir. (İsfehânî, R. El-Müfredât s: 289. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/182) Şaban ayının yarısındaki gece hakkında kullanılır. Zira bu gece Allah’ın bol ihsanı ve cömertliği ümit edilir.

Râğıb; istekli, isteyen, arzu eden, tamah eden manalarına gelir.

‘Terğîb’, ra-ği-be fiilinin tef’il kalıbından gelir ve rağbet ettirmek, arzu ettirmek, teşvik etmek, özendirmek anlamlarına gelir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/182)

 

  • Terhîb ne demektir?

Terhîb kelimesinin aslı ‘ra-he-be’ fiilidir. Bu korkmak, ürkmek, çekinmek, sakınmak demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/240). Aynı kökten gelen rehbet, ruhb ve rehb’ kelimeleri korku, hüzün ve kaygının birleşimidir. Yani bir şeyin başa gelmesinden dolayı olağanüstü sakınma ve ürkme durumu. (İsfehani, R. El-Müfredat s: 296)

‘Rehb’in fâil ismi olan ‘râhib’, büyük bir korkuyla ürperen, ciddi bir korkuyla çekinen kimse demektir. Bunun çoğulu ‘ruhban’ veya ‘ruhbaniyyun’dur. Ruhbanlık yapmaya da ‘rehbaniyet’ denmektedir. (M. Fevzi en-Neâl, M. Elfâzı’l-Kur’aniyye, s: 352)

Kur’an, İsrailoğullarına verilen ni’meti hatırlattıktan sonra, onlara yalnızca Allah’tan ‘rehbet’ etmelerini (korkmalarını) hatırlatıyor. (Bakara 2/40. Nahl 16/51)

‘et-Terhebu’, teabbüd, itiraz etmeksizin boyun eğmek demektir ki sakınma (rahbe) kelimesinden alınmadır.

Rehbaniyyet; sakınmadaki aşırılıktan dolayı çok ibadet etmek, ibadete düşkün olmak demektir. Ürpermek anlamındaki ‘rehb’, Kur’an’da hem insanlardan hem de Allah’tan korkmayı ifade eder. (Kasas 28/32. Haşr 59/13) (İsfehânî, R. El-Müfredât s: 297)

‘Rehb veya rehbet’ aynı zamanda olumlu bir davranış halinde muttaki mü’minlerin bir özelliği olarak geçmektedir. Rehbet içinde bulunan mü’minler gerçekte Rablerinden hakkıyla korkup ürperirler. Çünkü onlar Rabbin azametini (büyüklüğünü) ve azabının çetinliğini anlayan kimselerdir. (Enbiyâ 21/90. Mâide 5/82. A’raf 7/116, 154)

Kur’an, mü’minlere savaş malzemeleri hazırlamayı, bununla kendi düşmanlarını ve onların bilmediği ama Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutabileceklerini bildiriyor. Burada da ‘ra-he-be’ kökünden gelen ‘türhibûn’ kullanılıyor. (Enfal 8/60)

Aynı kökten gelen ‘irhab’ develerin ürkmesi manasına geldiği gibi günümü Arapçasında, dehşet saçmak, korkutmak, terör yapmak anlamında kullanılmaktadır.

 ‘Rağaben ve raheben’: Allah’ın katında olanı umarak ve O’nun azabından korkarak demektir. Bazı hadislerde bu şekilde geçmektedir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/181)

Terhîb; ‘ra-he-be’nin tef’il kalıbıdır ve korkutmak, dehşete düşürmek, sakındırmak demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/240)

 

  • Terğîb ve terhîb kitapları

Hadislerin tasnif edilme metodlarından biri de terğîb ve terhîb metodudur. Buna göre hadisler teşvik ve sakındırma konuları dikkate alınarak tertip edilir. Bir bölümde önce her türlü iyilik ve fazilete teşvik eden hadisler, sonra da bunun zıddı olan kötülüklerden sakındıran hadisler sıralanır.

Bu metodla tasnif edilmiş bir kaç hadis kitabı bulunmaktadır. Bunların en meşhuru, Abdulazim b. Abdulkavi el-Münzirî (öl. 656) et-Terğîb ve’t-Terhîb’idir. Bu kitap Muhammed b. Ebi Bekr es-Safedî (öl. 862) tarafından et-Takrîb ila Kitabi’t-Terğîb ve’t-Terhîb adıyla, Muhammed Hayat b. İbrahim es-Sindî (öl. 1163) tarafından da Şerhu’t-Terğîb ve’t-Terhîb adıyla şerh edildi. (M. Uğur, Hadis İlimleri Edebiyatı, s: 315)

Hadis uzmanlarına göre Münzirî’nin bu eseri, hadisleri derleme açısından derli toplu, hem de sağlamlıkları hakkında doyurucu bilgi veren, müslümanları iyi şeylere teşvik eden, kötü işlerden sakındıran hadisleri bir araya toplayan faydalı bir kitaptır. (İ. L. Çakan, Hadis Edebiyatı s: 110-113) Bu eser A. Muhtar Büyükçınar ve D. Pusmaz tarafında Türkçeye tercüme edildi.

İbni Hacer’il-Askalânî bu kitabı Tehzibu’t-Terğîb ve’t-Terhîb adıyla kısalttı. Bunun da Türkçe tercümesi mevcuttur.

 

  • Davette teşvik etme (terğîb) ve sakındırma (terhîb) metodu

Terğîb metodu, davete muhatap olan kimseyi, tebliğ edilen şeyin mesajını kabule teşvik eden ve ona bağlı kalmayı sağlayan şeydir. Terhîb ise mesajı reddetmekten alıkoyan veya mesajın zıddını kabul etmekten ve benimsemekten vazgeçirmeye ve uzaklaştırmaya çalışan her şeydir.  Dolaysıyla bu metoda teşvik etme ve sakındırma, benimsetme ve soğutma metodu diyebiliriz. Kur’an baştan başa bu teşvik ve sakındırma ile doludur. 

Terğîbin aslı kişiyi Allah’ın rızasına, rahmetine ve ahiretteki sevabın çokluğuna meylettirmektir. Terhîb ise kişiyi Allah’ın gadabından ve ahiretteki azaptan sakındırmak, bu konuda onun korku duyup tebdir almasını sağlamaktır. Bu da hem Kur’an’ın hem de Peygamber’in metodudur.  (dr. A. Zeydan, Usulü’d-Da’veh, s: 437)

İnsanda nefis, heva ve hayvanî hisler ancak korkutmak ile ıslah ve terbiye olur. Bu yüzden Kuran terhîb (korkutmak) amacı ile cehennemden haber vererek, insanın nefis ve hevasını tahrik ederek, haddinden tecavüz etmemesini teşvik ediyor. Yine insanda kalp, ruh, vicdan, gibi hisler ancak ümit ile yeşerir ve böylece ıslah ve terbiye olurlar.

Bu yüzden Kuran terğîb (ümitlendirmek) amacı ile cennetten haber vererek bu duygularını tahrik edip doğruya şevklendiriyor. (http://www.sorularlarisale.com/makale/11407)

Terğîb’de insanların arzu ettiği, ulaşmak istedikleri, hoşlarına giden ve onlara cazip gelen, onları sevindiren veya hoşnut eden özellikler vardır. Terhîb’de ise insanların hoşlanmadıkları, kaçındıkları, karşılaşmak istemedikleri, vazgeçmelerine ve sakınmalarına sebep olan özellikler söz konusudur. Bunlar maddi olabileceği manevi de olabilir.

Kur’an, sunduğu mesajı benimsetme, sevdirme ve kabul ettirme ve insanları buna teşvik etme amacıyla müjde (tebşîr), mükâfat, cennet ve nimetlerinin hatırlatılması gibi, insanların gönlünü alıcı, sempati uyandırıcı, hoşlarına giden, sonuçta davet edilen şeye yaklaştırıcı unsurları kullanıyor. (M. Şanver, K. Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, s:201)

Terğîb ve terhîb metodunun bir davet/tebliğ değil, eğitim vasıtası olduğunu görüşü de vardır. (A. Özbek, Bir Eğitimci Olarak hz. Muhammed, s: 235) Terhîbin olumsuz eylem, küfür  ve şirk içerisinde olanlara yönelik olduğu da dikkate alınırsa, bu metodun hem davet/tebliğ, hem de eğitim aracı olduğunu söylemek mümkündür. (Mesela; Mâide 5/73, 86. A’raf 7/36. Nahl 16/88. İsrâ 17/10. Tâhâ 20/74. Şuarâ 26/91) Bununla birlikte davette mü’min olmayanları özendirici ve imana teşvik edici yönün olmadığı söylenemez. Zaten tebliğ, Kur’an eğitim sürecinin öğretim ve bilgilendirme safhası olarak, dolaysıyla eğitimin kapsamında düşünülmektedir. (M. Şanver, K. Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, s: 200)

Bir metod olarak sevgi ve teşvik etmenin önemi inkar edilemez. Zira insan bir konuda ikna olabilir. Ancak ikna olduğu şeyi bir de yürekten severse, benimserse, inanırsa, şüphesiz sonuç daha farklı olur.

Mesela Kur’an yer yer ehl-i kitab’ın tevhide uygun inançlarını, iyi işlerini ve doğru davranışlarını tasvip etmekte, onları övmektedir. (Mâide 5/69, 84-85) Geçmiş peygambleri ve onalara tabi olanları hayırla anmakta, onları örnek olarak göstermektedir. (Meryem 19/58) Kur’an, geçmişte hata etse, günah işlese de tevbe edip İslâmî daveti kabul edenlere, imanın gereği olan salih amel işleyenelere af ve çeşitli mükâfatlar vadediyor, onları güzel sonuçla müjdeliyor. (Mesela; Mâide 5/74. Enfal 8/38. A’raf 7/35. Tevbe 9/20-21. Nahl 16/30-31. Furkan 25/70. Secde 32/19. Ankebût 29/59) İslâmî davete tabi olanları, onların tutumlarını, yaşayışlarını örnek gösteriyor. Böylece nasıl olunması gerektiğini muhataplara telkin ediyor. (A’raf 7/170. İsra 17/107-109. Mümtahine 60/4. Tahrim 66/11-12) İnsanları inanmay, iyi davranışlara özendiriyor, kendisi sevgi motifi ile insanlara yaklaştığı gibi, iman edenlerin de ilişkilerinde sevgiyi esas almalarını tavsiye ediyor. (Meryem 19/96)

Kur’an bu gibi âyetlerle insan psikolojisinden hareketle mesajını benimsetmeyi ve muhataplarını o yöne motive etmeyi amaçlamaktadır. Kur’an’ın fonksiyonlarından biri de davete olumlu karşılık verenleri, yani iman edenleri, ya da ileride iman edecekleri güzel sonuçlarla müjdelemektir.

Kur’an insanları inkârdan, şirkten ve bunların getirdiği yanlışlardan, tevhide aykırı inanç ve davranışlardan alıkoymak, soğutmak, uzaklaştırmak, inkârcıları bir  daha düşündürmek, ibret almalarını sağlamak ve uyarmak amacıyla; ceza, korkutma, sakındırma, kınama, ayıplama, büyük kayıp, ebedî pişmanlık, cehennem azabı gibi, korkup çekinecekleri, karşılaşmak istemeyecekleri unsurları da kullanıyor. Çünkü korku uyandırmak veya uyarmak, bir şeyi bir kimseye inandırmanın yollarından biridir.

Bu bağlamda Kur’an inanmakta direnen inkarcıları;

bazen cehennem azabı (Mesela; Mâide 5/73. A’raf 7/36. Nahl 16/88. İsrâ 17/10. Furkan 25/65-66. Şuara 26/91. Ahzab 33/64-66),  

bazen öncekilerin karşılaştıkları kötü ve acıklı sonuçlardan örnek vererek (En’am 6/6. A’raf 7/162. Enfâl 8/54. Yunus 10/13. Zümer 39/25-26. Ahkaf 46/24-25),

bazen kınayıcı ve ayıplayıcı bir üslup kullanarak (Nahl 16/25, 29, 59. Meryem 19/88-89. Zümer 39/22),  

bazen yeryüzünde gezip dolaşarak ve iyi bir gözlem yapmayı tavsiye ederek (Rûm 30/42. Fâtır 35/44), 

bazen duygusal ifadelerle, veya terkedilmişliği çağrıştıracak bir dil kullanarak (Şûra 42/8, 31. Zuhrûf 43/38),

bazen ürkütücü ve ürpertici tasvirlerle uyarmaktadır. (M. Şanver, K. Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, s: 201-202)

Böylece Kur’an muhataba iyi ve kötü davranışlara nisbeten iki tavır gösteriyor. Birincisi; gülümseten, müjdeleyen, teşvik eden, onure eden, gelecekte (Ahirette) iyi sonuçlar vadeden, ikincisi; muhatabın yüzünü buruşturan, ürküten ve gelecekte kötü sonuçlar vadeden tavır.     

 

  • Teşvik etmeyle ve uyarmayla ilgili diğer metodlar
  • Kolaylaştımak güçleştirmemek

Peygamber (sav) kolaylığı severdi ve ümmetine de kolay olanı tavsiye ederdi. İki şeyden birini yapma konususa serbest idi ise, günah değilse daima kolay olanı tercih ederdi. (Buhârî, Menâkib/23  (3560), Müslim, Fedail/77-78 (6045-6046)) 

Pek hadiste kolaylık tavsiye ediliyor. Bu tavsiye tebliğ ve davette de geçerlidir. O dinin kolay olduğunu, zorlaştırmaya kalkanın onun altında kalacağını söylüyor. (Buhârî, İman 29) 

Hadislerde şöyle deniyor: Amellerinizde îtidâli ve doğruyu bulmaya çalışın.” (Tirmizî, Tefsîr /4)  “Amelin az da olsa devamlı olanı, Allah yanında daha makbuldür." (Buhârî, İman/17. Müslim, Salât/283) 

Kolaylaştırın, zorlaştırmayın… ” (Buhârî, Cihad/164 (3038),  Edeb/80 (6124). Müslim, Cihad/2 (4523-4526)

 

  • Müjdelemek ve korkutmak

Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “… Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, Cihad/164 (3038),  Edeb/80 (6124). Müslim, Cihad/2 (4523-4526)

Kur’an’da uyarının yer yer müjde ile birlikte kullanıldığını görüyoruz. Bundan amaç müslümanı salih amellere özendirmek, hayır yapma konusunda neşe ve istek uyandırmadır. Kişinin kazacaklarını ve kaybedeceklerini kendisine etkileyici bir yöntemle haber vermektir. (Zamahşerî, el-Keşşâf 1/109)

Bu gibi teşvik ve müjdelerin her biri, haber verilen şeyin ağırlığına, konunun akışına ve muhatab alınan kişilerin durumuna göre değişebilir.

Tebşîr, sevindirici bir haber vererek müjdelemek demektir.  ‘Beşîr’ kelimesi, âyetlerde daima ‘nezîr’ kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Bu da, birincinin iyi habere, ikincinin ise kötü habere tahsisini ifade eder. Buna göre beşîr, ‘müminlere özellikle ahiret mutluluğunu ve cenneti müjdeleyen’ demektir. İnzâr, “bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak ve dikkatini çekmek” gibi anlamlara gelir. İnzâr işini yapana nezîr denir

Rasûlüllah’ın İslâm’ı tebliğ görevine ilk defa inzârla başladığını Yüce Allah’ın, “Ey örtüye bürünen, kalk, inzâr et.” (Müddessir 74/12) buyruğundan öğreniyoruz. Ama onun müjdeci sıfatının Kur’an’da uyarıcı sıfatından önce geldiği de bir gerçek. (Ahzâb 33/45)

Müjdelemek ve uyarmak Hakka davet yöntemlerinden biridir. İslâm’ı tebliğ ederken, ne yalnız cehennem ile korkutmak ne de yalnız cennet ile müjdelemek; korku ile ümit arasında dengeli bir hava oluşturup ruh ve vicdanları serinletmeyi ihmal etmemek bu davetin bir parçasını oluşturmaktadır.

 

  • Mükâfat ve ceza vadetmek

Eğitimde veya davette ceza ve mükâfat vadetmenin olumlu sonuçları olduğu bilinen bir gerçektir. “Şunu şöyle yaparsan sonuçta kazanırsın, şu mükafatı hak edersin, mutlu olursun, şu yanlışı yaparsan, görevini ihmal edersen, şu suçu işlersen kaybedersin, kazanamazsın, ceza alırsın, mutsuz olursun” gibi kesin vaadler muhatap üzerinde genellikle olumlu sonuçlara yol açar.

Davetteki mükafat ve ceza vadi, önceden ödenen bir mükâfat veya hemen verilen bir ceza değil, yapılanın sonucunda kazanılacak iyi veya kötü bir karşılığı haber vermektir. Mükâfat ve ceza iki taraflı olarak uygulanmaz ise, insanın ıslah edilmesi ve eğitilmesi zor olur. Sadece mükâfat gösterilse, yani terğîb olsa, insan şımarır ve azar. Sadece ceza olsa, yani terhîb olsa, bu sefer insan ümitsizliğe düşer, tamamen kendini bırakır.

Bu yüzden terğîb ve terhîb, yani ümit ve korku dengeli olarak beraber olması gerekir.

Araştırmalar korkutmanın muhatabın bir şeyi benimsemesini sağladığını, buna teşvik ettiğini, onu bazı şeylerden uzaklaştırdığı, soğuttuğunu ortaya koysa da, çok fazla korkunun kopukluğa yol açabileceğini, onun bir şey yapmasına engel olacak kadar onu etkileyebileceğini söylemek gerekir. Bundan dolayı davetçi, sürekli korku ve tehdit içeren mesajlar yerine, bunların yanında teşvik etmeye ve benimsetmeye yönelik sevdirici ve özendirici, duyanı motive edici mesajları ve metodları bir denge halinde kullanmalı.

Kur’an’da bu dengenin gözetildiğini görüyoruz. Hatta Kur’an’ın cezalandırmak daha çok mükâfatlandırmaya ağırlık verdiği söylenebilir. Kur’an müjde ve mükâfat unsuruna öncelike vermekte, korku yerine sevgi ve arzu duygularını öncelemektedir. (M. Şanver, K. Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, s:203)

 

  • İyiliği emretmek kötülükten alıkoymak (Emr-i bi’l-ma’ruf’ ve nehy-i ani’l-münker

Ma’ruf, güzel ve iyi olduğu din ve akıl tarafından bilinip tanınan her türlü fiil, söz ve davranıştır. (R. el-Isfehânî, Müfredât, s: 495) Münker ise ma’ruf’un tam tersidir.

İnsanlar, peygamberler tarafından ma’ruf’a (iyi olan şeylere) davet edilmiş, münker’den (kötü olan şeylerden) sakındırılmıştır.  Onların insanları davet ettiği hidayet aynı zamanda ‘ma’ruf’ olan bir şeydir. Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda bir ‘münker’dir. 

‘Emr-i bi’l ma’ruf’ herkes ve her toplum için iyi ve faydalı olan, zararı gideren ve insanı Rabbine yaklaştıran, ayrıca bütün ifsat edici (bozucu) unsurları ortadan kaldırma çabası, ‘nehy-i ani’l münker de kötülüklere, zulümlere engel olma öabası, bunlara karşı yapılması gerken mücadeledir. Bunun da’vet, tebliğ, cihad, tavsiye ve nasihat gibi diní görevlerle yakın bir ilişkisi vardır.

Bazı alimlere göre Âli İmran 104. ayetteki; “sizden bir ümmet bulunsun” ifadesi, ‘ma’rufu emretme-münkerden sakındırma’ görevinin bütün müslümanlara değil, bunu yapabilecek davetçi müslümanlara ait olduğuna işarettir. Kimi alimlere göre de bu emir bütün müslümanlaradır. Çünkü Kur’an’ın diğer âyetlerinde ve bir çok hadiste bu emir genel olarak bütün müslümanlara yöneliktir. Mü’minlerin özellikleri sayılırken, onların ma’ruf’u emrettikleri, münker’den sakındırdıkları açıklanıyor. (Âli İmran 3/110. Tevbe 9/71. Hacc 22/41)

Bir hadiste emr-i bi’l-ma’ruf görevini yapmayanalara Allah (cc) bela gönderebileceği söyleniyor. (Tirmizí, Fiten/9 (2169). Ebu Davud, Melâhim/16 (4336). Müsned, no: 23363)

Ma’ruf’u emretmek; irşad etme (doğru yolu gösterme), vaaz, nasihat etme, gerekirse davet ile teşvik etmek olduğuna göre; bu görevin hikmetle, güzel öğütlerle yapılması gerekir. (16 Nahl/125)

 

  • Ümit vermek, karamsar etmemek

Terğib metodunun bir yönü de muhatabı onure etmek, ona ümit vermektir. Ama asla onun için karamsar bir tablo çizmemek, onu bir anlamda çıkmaz sokaklara sokmamak, gelecekten umutsuz yapmamaktır..

Bir hadiste haber verildiğine göre adamın biri doksandokuz kişiyi öldürdükten sora pişman oldu, tevbe etmek istedi. Bunu bir alime danıştı. Alim onun için tevbenin mümkün olmadığını söyleyince onu da öldürdü. Buna da pişman oldu. Tavsiye üzerine başka bir alime gidip durumu anlattı. O alim her günah için tevbenin mümkün olduğunu, Allah’ın dilediği kimseleri affedebileceğini söyledi, adamı tevbe etmeye teşvik etti. (Buhari, Enbiya/54. Müslim, Zühd/73, Tevbe/46) Bu kıssada insan psikolojisindeki ümit, aşk, azim ve iradeyi kamçılayıcı, iyi yöne doğru teşvik edici özellikler var.

Allah (cc) kullarının kendi rahmetinden ümit kesmemelerini söylüyor. (Zümer 39/53) Kur’an müslümanları nefretten, karamsarlıktan, yeis ve umutsuzluktan sakındırıyor. Bazı ilim ehline göre bunlar iradeyi öldüren şeylerdir. (S. b Abdullah el-Karnî, Velâkin Kûnû Rabbaniyyîn, s: 249)  

Davet edenin kendisi ümitvâr olduğu gibi, muhataplarına da ümit dağıtmalı. Geleceğe ait endişe ve tereddütlerini izale etmeli, sabır ve sebatla, azim ve kararalılıkla, ümit ve iştiyakla davetine devam etmeli.

İnsanın en zor ve en sıkıntılı anlarında teselliye, ümide ihtiyacı olur. Davetçi bunu bilir, muhataplarına bu açıdan yardım eder. O, gerekirse muhataplarına ümit vermek için tıpkı Peygamber gibi Kur’an kıssalarından, etkileyici hikayelerden, yaşanmış hayatlardan örnekler verebilir. (A. Önkal, R. İslâma Davet Metodu, s: 187)

 

  • Davet ve cihad ilişkisi

Cihad, diní emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği tavsiye edip kötülüklerden sakındırmaya çalışmak, İslâmı tebliğ, nefse ve dış düşmana karşı mücadele vermektir.  

Cihad ibadeti ile iyiliği yaygınlaştırma, kötülüklerle mücadele etme aynı şeylerdir. İki farz arasında fazla bir fark bulunmamaktadır. A. Dıraz diyor ki: “Hatta cihad, mar’rufu emretme, münkerden sakındırma kurumunun en yüce temelidir.” (C. el-Umerí, E. M. N. Münker, s: 131)      

Cihad faaliyeti, Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırmaktır. Kur’an’ın davetini tekrar etmektir. Onun müjdelerini ve güzelliklerini halka haber vermektir.

Davet bir açıdan da cihad faaliyetidir. ‘Cihad’ faaliyeti, İslâmla insanlar arasına, giderek yürekler arasına konulan bu engelleri en güzel metodla kaldırma, insanla onun fıtratını buluşturma çabasıdır. (M. İslamoğlu, Yürek Fethi,  s: 36)

Haksızlıklara karşı mücadele etmek cihad olduğu gibi, dinin ma’ruf dediği güzelliklerin insan ve toplum hayatına yerleşmesi için çalışma yapmak  ve insanları hakka davette çaba göstermek te cihadtır. Bunların elle, dille veya yazılı olması arasında fark yoktur.

Nitekim Mekke döneminde inen Furkan/52. ve Ankebut/69.  âyette cihad’tan bahsedilmektedir. Mekke döneminde savaşın (harbin) olmadığı bilinen bir gerçektir. Öyleyse burada kasdedilen fiilî cihad dediğimiz kıtal değil,  bütün imkanlar seferber edilerek insanlara hak dini duyurma, müşriklerle sözle, ikna edici delillerle mücadeleye devam etmektir.

İslâmı başkalarına hikmetle ulaştırma gayretlerinin bir diğer adı da dil ile cihaddır.  Dil ile cihad; hak sözü söylemek, hakkı savunmak, İslâmı başkalarına tebliğ etmektir. Hakkın düşmanlarını ikna edici delillerle susturmak, insanlara hakkı eldeki bütün meşru araçlarıla ulaştırmak için çalışmak, yani davet etmek, ma’ruf’u (iyi olanı) anlatmak, yapılmasını sağlamak; münker’i  (kötü olanı) tanıtmak, ondan sakındırmak ve yapılmamasını sağlamaktır.

 

  • Davette terğîb ve terhîb metodunun kullanılması

“Nahl 125. ayete göre hakk’a davet açısından insanlar üç sınıfa ayrılabilir. 1.Aklı selim sahibi ve eşyanın hakikatini öğrenen araştırıcı alimler. Davette ‘hikmet’ ile davranma bunlar içindir. Zira hikmet, kesin olan delillerdir.

2. Halkın çoğunluğunu teşkil eden ve henüz sağlam fıtratını koruyan orta sınıf. Güzel öğüt bunlar içindir.

3. Mücadeleci, inatçı ve düşman kimseler. Mücadele yolunun en güzeliyle davet edilmesi istenenler de bunlardır.

Zira unutmamak gerekir ki, Allah (cc) hz. Musa’nın Firavun’a bile yumuşak sözle davette bulunmasını emretmiştir.” (Tâhâ 20/43-44. TDV Meali, s: 280)

‘Güzel öğütle’ davet metodunda iki noktanın altı çiziliyor: Birinciai; Davetçi muhatabını sadece mantıkî ikna metodlarıyla değil aynı zamanda duygularını cezbederek de inanmaya çağırmalıdır. Her zaman sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalıdır. Aynı zamanda insan doğasında varolan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhatabını uyarmalıdır.

Bunun yanısıra kişi karşısındakine hidayetin ve iyi amellerin mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır.

İkincisi; nasihat, karşıdakinin iyiliğin düşündüğünü gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiç bir davranışı olmamalıdır. (Mevdudi, Tefhim, 3/71)

İnsan yaratılış açısından tad veren şeyleri, nimet ve refahı sever, sıkıntı ve acı veren şeylerden de korkar. İslâm daveti insanı hayra ve iyiliğe sevketmede bu temel özellikten yararlanır.

Herkese bütün hakikatleri anlatmak gerekmez.

Bazıları için bir kaç cümlecik örnek veya öğüt yeterli olur.

Bazıları uyarıdan, bazıları güzel örneklerden, bazıları görsel veya yazılı  hikayelerden, bazıları tehditten etkilenir.

Kur’an’ın ve nebevî davet metodunda tehditten ziyade teşvik ve özendirme, karamsar bir tablo çizmeden çok ümitvar olma, zorakilikten çok ikna ve sevdirme esastır. Bazen örnek verilir, bazen öğüt. Bazen hayra davet edilir bazen kötü olandan sakındırılır. (A. Özbek, Bir Eğitimci Olarak hz. Muhammed, s: 282)

Terğîb ve terhîb konusundaki önemli diğer bir esas da Âhirette her şeyin karşılığının verileceğinin hatırlatılmasıdır. Bununla birlikte hakka davet edilene “eğer hakka davete icabet edersen bu dünyada bile hayırla, yüz çevirirsen bu dünyada bile şer sonuçlarla karşılaşırsın” demek mümkündür.  

Terğib ve terhibin bir yöntemi de kişiye sahip olduğu nimetleri hatırlatmaktır. Allah’a itaattten yüz çevirmenin veya nimetelere nankörlük etmenin nimetin elden çıkacağı uyarısı yapılır. Zira nimetin zevâli azabın nüzûlünü beraberinde getirir. Kur’an bunu Nûh, Hûd ve Salih kavimlerini örnek vererek hatırlatıyor. (A’raf 7/69. Şuarâ 26/131-135. A’raf 7/73) Kureyş Suresinde, Kureyş kabilesine verilen nimetler hatırlatıldıktan sonra “Öyleyse şu Beyt’in (Kâ’be’nin) Rabbine ibadet etsinler” deniliyor.

  İnsan hayatın akışına kendini kaptırır da ölümü ve sonrasını unutabilir. Dünyayı Âhirete tercih edebilir. Ancak Âhiretin halleri onlara güzel bir şekilde anlatılsa etkilenebilirler. Akıllı bir mü’min Kur’an’ın Âhiretle ilgili verdiği haberleri duyduğu halde dünyayı Âhirete tercih etmesi düşünülemez. Davetçi bir gayri müslim için Âhiret hakikatlerini çekici hale getirir ve onun bu hakikatler üzerinde düşünmesini sağlayabilir. (Yûnus 10/24. Hadîd 59/20)

 Peygamber (sav) de pek çok hadisinde Âhirete karşılık dünyayı tercih etmekten sakındırıyor. Dünya hayatının çekici ve nefisler için tatlı olduğunu, kişinin halifelik görevini yapıp yapmadığına bakmasını tavsiye ediyor. Gerçek hayatın Âhiret hayatı olduğunu vurguluyor. Âhirete nisbetle dünyanın, kişinin denizden parmağına bulaşan su kadar olduğunu açıklıyor. 

Peygamber (sav) sahabelerini her vesileyle iyi davranışlara özendirdiğini, kötü huylardan da uzaklaştırdığını görüyoruz. Ancak bunu yaparken son derece ölçülü idi. Bu ölçüleri şöyle özetleyebiliriz: Kur’andaki terğîb ve terhîb ikna esasına dayanır. Çoğunluk dolaylı veya dolaysız Âhirete imanı konu alır.  

Terğîbde açık bir üslupla herkesin anlayacağı ölçüde cennet nimetlerinin tasviri, terhîbde de aynı şekilde cehennem azabının tasviri vardır. Terğîb ve terhîb hem duyuları, hem de vicdanları etkiler. Bu da İslâm davetinin hedeflerindendir. (A. Özbek, Bir Eğitimci olarak hz. Muhammed, s: 284)

Terhîb ve terğîb metodu havf (korku) ve reca (ümit) dengesine benzer. Bu denge bazı âyetleri ve hadisleri anlamaya da yardımcı olur.

Mesela cennetin annelerin ayakları altında olduğunu söyleyen hadis, her annenin cennete gideceğini söylemiyor, anneliğe teşvik ediyor.

“Selâm veren selâmet” bulur hadisi selâmı yaymayı özendiriyor. Hiç bir gölgenin olmadığı günde yedi grup kimsenin arşın gölgesine sığınacakları ilgili hadis elbette bu yedi sınıftan olmaya teşvik etmektedir.

Terhîbdeki sakındırma da bunun gibidir.

Mesela bir hadiste münafıklığın alâmetlerinin üç olduğu söyleniyor.

Burada her yalan söyleyen münafık olur diye anlaşılmamalı. Hadis müslümanları bu üç kötü huydan sakındırıyor.

“Kim zina ederse imandan çıkar, tevbe edenlerin tevbesi kabul edilir”  hadisinde de terhîb söz konusudur. Her zina eden imansız olur denmiyor, mü’minler zinadan sakındırılıyor, tevbeye teşvik ediliyor. Hem terhîb-terğîb dengesi, hem havf-reca (korku ve ümit) dengesi.

Hucurât 12. âyette yine aynı dengeyi görüyoruz. Önce gıybetin ölü eti yemek gibi olduğu söylenip ona karşı mü’minler uyarılıyor, sonra da tevbeye teşvik ediliyorlar.   (http://ninjakedi.blogcu.com/tergib-terhib)

 

  • Teşvik etmenin (terhîbin) ve uyarmanın (terhîbin) hedefi

1-Hakikati duyurmak. Adem’den beri insanoğlu hakikati arama peşindedir. Ama hiç bir insan vahiy olmadan hakikate ulaşamamıştır. Davetçi bu metodla davetin muhatabını Hakikat  konusunda aydınlatır ve ikna etmeye çalışır.

2-İnsanın seçim hakkının olduğunu hatırlatmak. Özendirme ve sakındırma bir baskı aracı değil, insana doğuştan verilen en önemli yetenek ve nimet olan hür iradeyi, seçim hakkını sonuçlarını haber vererek muhatabın zihnine getirmektir.

3-Haberin kaynağını dikkat çekmek ve ciddiyetini vurgulamak. Davetçi yalan söylemesi mümkün olmayan bir kaynaktan haber veriyor. Bu ne bir sıradan haber, ne bir şaka, ne de es geçilecek konudur. Davetçi bu işin ciddiyetini davet üslubuyla muhataba iletir.

4-Her eylemin bir sonucu olduğunu göstermek. İnsanın yaptığı hiç bir şey boşa gitmez. İyi veya kötü, faydalı veya zararlı bir sonucu olur.

5-Tarihin yeniden tekerrür etmemesini dilemek. Bunca hataya, bunca yanılmalara, bunca felâketlere, bunca kayıplara rağmen insanlardan bazıları aldanmaya, kendine zarar vermeye,  ibret almamaya, ateşe gitmeye devam ediyor. Davetçi her kişinin hayatında tarihin yeniden tekrarlanmaması için terğîb ve terhîb metodunu da dener. Zira kişi ve toplum hayatında ibret alınmayan tarih tekerrür edip duruyor. 

6-Örneklere bakılmasını sağlamak. Vahiy kesin ve açık örnekler veriyor. Davetçi bu örneklerden hareketle muhatabının dikkatini gerçeğe, realiteye, mutlak olan sonuca çeker.

7-Kalpleri işgalden kurtarmak. Allah sevgisi için yaratılan yüreklere ağyârın (lâyık olmayanların) sevgisi doldurulursa o yürek işgal altındadır ve devre dışıdır. Davetçi terğîb ve terhîb metodu ile muhataba yüreğe asıl görevini vermesine yardımcı olmaya çalışır.