Login Form

Istatistikler

Gebruikers
102
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
565851

KUR’AN HİDÂYET REHBERİDİR; AMA NASIL ve KİMİN İÇİN?

 

İlâhi kitapların sonuncusu olan Kur'an, kendisini bir hüdâ/hidâyet (kılavuz, rehber) olarak tanıtıyor. Bu anlamda Kur'an, insanlara doğru yolu gösteren, hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları, ilke ve değerleri gösteren, öğreten bir kitaptır.

 

İnsan bu dünya hayatında doğumdan ölüme, oradan Âhirete doğru yol alan bir müebbet yolcudur. Yolcuyu ve yolu var eden Allah (cc), yol haritasını da göndererek rahmetini tamamlamıştır.[1] 

 

  • Kur’an hidâyete götüren kılavuz bir kitaptır

Kur’an Fâtiha (Açılış) Sûresi’nden sonra söze kendisinden vurgulu bir şekilde bahsederek giriyor: “Zâlike'l- Kitab”. İşte Bu Kitap... Bu Kitap ki...

Sonra bu kitabın pek çok özelliklerinden veya işlevlerinden birini, belki de en önemlisini  söylüyor. “Bu Kitap ki, kendisinde hiçbir şüphe yoktur. Muttakiler (korkup-sakınanlar) için hidâyet rehberidir.” (Bekara 2/2)

Kur’an’ın bu ifadelerle söze başlaması şüphesiz tesadüf olmadığı gibi sebepsiz de değildir. Kur’an öncelikle kendini ortaya koyuyor, sonra işlevini anlatıyor, sonra da bu işlevin kimlere yarayacağını, ya da kimlerin bundan faydalanacağını haber veriyor.

Kur’an, Allah’tan gelen apaçık beyyine (delil), hidâyet rehberi ve bir rahmettir.

“İşte bu kitap (hâzâ kitâbun-Kur'an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin.” (En’am 6/154)

Burada Kur’an’ın Allah katından indirilmiş bir kitap olduğu söylendikten sonra onun inzal ediliş sebepleri hatırlatılıyor. Müşrikler Tevrat’ın  ve İncil’in Allah sözü olduğuna inanıyorlardı ama başka dilde oldukları için onları anlayamadıklarını, kendilerine anlayacakları bir kitap gelirse ona yahudi ve hırıstiyanlardan daha  iyi yapışacaklarını iddia ediyorlardı. Âyetler onların mazeretlerinin geçersiz olduğunu haber veriyor. Bu âyetler aynı zamanda Tevrat ile Kur’an’ın hükümleri arasındaki benzerliğe işaret ediyorlar.[2]

Kur’an  insanlar; “Bize de kitap indirilseydi doğru yolda olurduk” dememeleri icin  açık bir delil, hidâyet ve rahmet olarak geldi. (En’am 6/155-157)

Kur’an Tevrat’ın da hidâyet rehberi ve rahmet olduğunu söylüyor. “Sonra iyilik edenlere (nimetlerimizi) tamamlamak ve her şeyi açıklamak için, bir hidâyet ve rahmet olmak üzere Musa’ya kitabı indirdik ki Rabblerinin huzuruna varacaklarına inansınlar.” (En’am 6/154. Ayrıca bak: İsrâ 17/2. Mâide 5/44. Kasas 28/43. A’raf 7/154)

Kur’an bir âyette Tevrat’ı nûr ve hidâyet olarak vasıflandırıyor. (En’am 6/91)

Kur’an İncil’in de hidâyet ve nûr olduğunu söylüyor. İncil aynı zamanda tıpkı Kur’an gibi muttakiler için hidâyet ve öğüttür. “Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde hidâyet ve nûr bulunmak, önündeki Tevrat'ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidâyet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik.” (Mâide 5/46)

Kur’an kendisinden önce hidâyet için Allah (st) tarafından indirilen kitapları tasdik eder.  (Âli İmran 3/4) Ancak Kur’an indirildikten sonra bugüne kadar ve bugünden sonra insanlık için hidâyet sadece kaynağı Kur’an’dır. (Âli İmran 3/20)

Hidâyet/hüdâ kelimesinin anlamından hareket ederek diyebiliriz ki Kur’an, herkes için kılavuzdur, yol göstericidir. Allah (cc) onu bütün insanlara doğru yolu bulmaları, sapıklığa düşmemeleri ve nasıl kulluk yapacaklarını öğrenmeleri için gönderdi. Şüphesiz Kur’an insanları en doğru yola hidâyet eder. (İsrâ 17/9. Bekara 2/185. Âli İmran 3/4)

O, hakkı batıldan ayıran ilahî bir kılavuzdur, ilâhî bir ölçüdür. Onun gösterdiği yol, yaratılışın, var olmanın amacıdır. Ona uyan kurtulur, uymayan helak olur. İnsanı, hayatı, evreni, fikirleri, yanlışı-doğruyu anlamak için ona bakmalı. Allah’ın ipi olan Kur’an’a yapışanlar kopması mümkün olmayan bir kulp’a yapışmış olurlar (Bakara 2 /256).  Kur’an’ın bu hidâyetinden ancak manen kör olanlar yüz çevirir (Tâhâ 20/124).

 

  • Kur’an hidâyet ve şifadır:

Kur’an hidâyet, yani doğru yola kılavuzluk yapan bir yol haritası olduğu gibi aynı zamanda iman edenler için bir çok açıdan bir şifadır.

O kendisi hakkında hidâyet ve şifa sıfatını birlikte kullanıyor. 

Hastalıkları bedene ve kalbe ulaşmaları açısından iki ana gruba ayırmak mümkündür: Maddi ve manevi hastalıklar diye. İslâma göre manevi gıdaların en görkemlisi iman, en faydalı ve sonuç alıcı ilaç (şifa) ise Kur’an’dır. İnsanın maddi bünyesini bozan (ifsad eden) mefsedetleri ilaç, düzenli beslenme, perhiz, terapi ve tedavi gibi şeylerle gidermek mümkün. İnsanın kalbini ve görünmeyen iç dünyasını bozan (ifsad eden) mefsedetleri gidermek için uygun ilaç gerekir. Kur’an bu anlamda insanın ve toplumun için sulhu ve salahını sağlayan ilâhi şifadır. 

Üç âyette Kur’an’ın şifa olduğu ifade ediliyor. “Biz, bu Kur'an'ı, ona inanlara için (iç dünyalarını onaran) bir şifa ve rahmet (eczanesi) olarak indirdik; ama o, zalimlerin yalnızca yıkımlarını artırıyor.” (İsrâ 17/82. Ayrıca bakınız: Fussilet 41/44. Yûnus 10/57-58)

Kur’an, iman edenler için bir rahmet insanlara doğru yolu gösterici hidâyet rehberi, kalplerde olabilecek bozuk/sapık fikir ve inançları tedavide bir ilaç, Tevhid’e yönlendirmede bir araç, ders ve ibret verme yönünden içinde pek çok faydaları barındıran bir kitaptır.[3]

Kur’an kalpleri diriltmek için indirildi. O gönülleri saçma şeylerden, köksüz kuşkulardan, vesveselerden, günah yüzünden oluşan manevî kirlerden, insanı yolu şaşırtan saplantılardan arındırır. Kalplere iman ile birlikte şifa, afiyet, güven ve huzur verir, doğru yola kılavuzluk yapar. Şeytanî telkinler, yersiz korkular, ne yapacağını bilemeyecek şaşkınlıklar, kontrolüne girilen aşırı istekler ( hevâ), aşırı cimrilik, insanı haste edecek derecede hasetlikler (kıskançlık) ve benzeri şeyler birer manevi hastalıktır. Bütün bunların şifası da Kur’anın getirdiği ölçülerdir. O, toplulukları birbirine düşüren fitne ve fesadın, toplum huzurunu bozan yanlış davranışların, insan haklarını zedeleyen haksızlıkların, toplum bünyesini tahrip eden sosyal hastalıkların da şifasıdır. 

 

  • Kur’an hidâyet ve rahmettir:

‘Rahmet’, merhamet edilene bağış ve lütûf gerektiren bir kalp yumuşaklığı ve merhamet duygusudur. Bu özellik Allah (cc) için kullanıldığı zaman, ihsan ve lütûf; kullar için kullanıldığı zaman ise acıma, bağış ve kalp yumuşaklığı kasdedilir.[4]

Allah (cc) kullarına rahmetle muamele etmeyi kendisine vacip kıldı. (En’am 6/12) Bu rahmetin bir gereği de insanlara vahiy yoluyla kitap, yani yol rehberi göndermesidir. Nitekim hz. Musa’ya Tevrat’ın gönderilme gerekçesi olarak Allah’ın rahmeti gösteriliyor. (En’am 6/154)[5] 

İnsanlara hidâyet rehberi geldikten sonra artık onların Allah’a karşı bir mazeretleri olamaz. (En’am 6/155-157) Bu âyette Kur’an kendisini önce beyyine, yani gerçeği apaçık ortaya koyan kesin belge olarak tanıtıyor. Arkasından da hidâyet rehberi ve rahmet olduğunu vurguluyor.

Şüphesiz bu üç kavramın, ya da üç gerçeğin peşpeşe gelmesi anlamlıdır. Burada insanlığın kemâle doğru yürüyüşüne işaret eden bir ahenk var. Allah (cc) beyyineleri, yani ikna edici, inandırıcı, başka delile ihtiyaç duymayan kadar güçlü kanıtları ortaya koyuyor. İnsanlar bu beyyinelerle ikna olurlarsa hidâyeti bulurlar. Hidâyeti bulanlar da onun gereğini yaparak sırf hayr ve saadet olan rahmeti hak ederler. Kur’an insanı bu merhaleye ulaştırmak için inzal edilen bir hidâyet kitabıdır. Kur’an’a rağmen hidayet mertebesine ulaşamayanları bekleyen rahmet değil, hüsrandır. (İsrâ 17/72)

Rahmet Allah’ın insanlara ihsan ettiği en büyük lütuf nimettir. Bu nimete sahip olmak da insanın kendi elindedir.  Esasen Allah (cc) kullarına verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikleri sürece kolay kolay değiştirmez (Enfal 8/53. Ra’a 13/11) İnsan kendi tercihi ile Allah’ın ikramı olan rahmet nimetini kazanmaya çalışır. Bu nimetten faydalanmanın yolu da hidâyetten geçer. Allah (cc), rahmet olarak insanlığa indirilen hidâyet rehberi Kur’an’a uyanlara, onunla doğru yola gidenlere merhamet eder. (İsrâ 17/66. Ahzab 33/43)[6]

 

  • Kur’an hidâyet ve müjdedir

Kur’an iman edenleri hidâyetle irşad eder ve cennetle müjdeler. Bu yüzden Kur’an’ın bir adı Büşrâ (müjde), bir adı da Beşîr (müjdeleyen)dir.

“Tâ. Sîn. Bunlar Kur’an’ın apaçık bir Kitab’ın âyetleridir. Mü’minler için hidâyet rehberi ve müjdedir (Büşrâ’dır).” (Neml 27/1-3)

Burada Kur’an’ın iman edenler için hem hidâyet hem de müjde olduğu söyleniyor.

Kur’an’ın bir ismi büşra geçtiği beş âyette de belirlilik takısı (lam-u ta’rif) almadan geliyor. Bu Kur’an’ın şanının yüceliğini ve genel bir müjde olduğunu gösterir. Kur’an dört âyette kendini ‘hüdâ’ ile birlikte ‘büşra-müjde’ olarak niteliyor. Büşranın dört âyette hüdâ (hidâyet) ile birlikte gelmesi, müjdenin hidâyetle birlikte kazanılabileceğine işarettir. Kur’an’ın rehberlik ettiği hidâyeti kabul etmeyenler, Kur’an’ın müjdelediği güzel sonuçlara kavuşamazlar. Kur’an sunduğu hidâyeti kabul etmeyenler için Kur’an büşrâ değil, nezîr (uyarıcı) olur. (En’am 6/19. Furkan 25/1. Fussilet 41/4)

Kur’an üç sınıf insan için müjdedir. Mekkî sûrelerden Nahl’da büşra’nın müslümanlar için olduğu söyleniyor. (Nahl 16/102. Ayrıca bakınız: Nahl 16/89 )  İlk Medeni Sûrelerden Bekara’da ise büşranın mü’minler için olduğu yer alıyor. (Bekara 2/97) Medenî sûrelerden Ahkaf’da ise büşra’nın muhsinler (ihsan sahipleri) için olduğu söyleniyor. (Ahkaf 46/12)

Bu sıralama da ibadet derecelerine uygun düşmektedir: İslam, iman ve ihsan.[7]

Mü’min Kur’an’ın davetini işittiği zaman ona kulak verir, onu alır, gereğini yerine getirir. Böylece hem ondan faydalanmış olur, hem de kalbi huzura erer. Kur’an’ın haber verdiklerini tasdik eder. Böylece yakîn (en sağlam) imana kavuşmuş olur. Hayatını Kur’an’la inşa eder ve böyle yapanlara vadedilen muştulara kavuşur.  Böylece Kur’an bu müslümanlar için doğru yola götüren bir rehber, rahmet ve müjde olur.[8]

Nahl 89. âyette hidâyet, rahmet ve müjdenin ardı ardına sıralanışı, iman yolunda ulaşılabilecek  merhaleleri işaret etmesi bakımından önemli. Mü’minler, Kur’an’la hidâyete ererler, rahmeti hak ederler ve sonunda ilâhi müjdelere kavuşurlar.

Kur’an Büşrâ (müjde) olduğu gibi aynı zamanda el-Beşir’dir, yani müjdeleyendir. Beşir sekiz âyette Peygamber’in (s.a.v.) sıfatı olarak, bir âyette de Kur’an’ı nitelemek üzere yer alıyor. (Fussilet 41/1-4)

Kuran bir kaç âyette mü’minleri güzel davranışlarından dolayı müjdeliyor. (Mesela: Bekara 2/25. Tevbe 9/112. Zümer 39/17. Şurâ 42/23)

Kur’an, mü’minleri müjdelemektedir.  İki âyette müjdenin fiil kalıbıyla geldiğini görüyoruz.  (İsrâ 17/9. Kehf 18/1-2)

Kur’an’ın hidâyet rehberi olduğunu ilgili ayetlerle gördükten sonra şimdi hidâyetin sözlük,  ıstılah (terim) anlamlarını ve Kur’an’ın kimin için ve nasıl hidâyet rehberi olabileceğini anlatmaya başlayabiliriz.

 

  • Hidâyet nedir?
  • Sözlükte hidâyet

Hidâyet (hüdâ), Kur’an’da en çok geçen kavramlardan biridir. Hidâyet fiil ve türevleri ile birlikte üçyüzelli kadar yerde geçmektedir.

Hidâyetin kök fiili ‘he-di-ye/hedâ ‘ fiili bir kaç manaya gelir. Konumuzla ilgili olanı; doğru yola gitmek, bir kimseye nazik bir şekilde, yumuşaklıkla doğru yolu göstermek, kılavuzluk yapmak, doğru istikamete gitmesine vesile olmak demektir.

Aynı kökten gelen ‘hüdâ; gündüz ve hidâyet’i gösteren, Hakkın âyetlerini bildiren delil, doğru yolu gösteren belge anlamındadır. Hidâyet; lütuf ile rehberlik demektir. Dalâletin (sapıklığın) zıddıdır. ‘Hâdi’; yani hidâyete erdirici, hidâyete erdirici, kılavuz/rehber, irşad edici, ‘ihtidâ’; hidâyete erme, hak ve doğru olanı benimseme, hak dine girme (Kur’an’da altmış yerde geçmektedir), ‘muhtedi’; hidâyete eren, müslüman olan,‘mehdi’; hidâyet erdirilen, doğru yola iletilen demektir.[9] 

  Doğru yola iletilen kişi mehdi olur, yani yol gösterilmiş, delâlet edilmiş, öğretilmiş. hidâyete erdirilmiş olur. Kendisine Allah tarafından yol gösterilen anlamında mehdi olur.[10]

Bu fiilin masdarı ‘hüdâ, hedy, hidâyet, hediyyeh gelir. Hidâyet (hüdâ, hedy) mânasında masdar; doğru yol, kılavuzluk anlamında isim olarak da kullanılır 

‘Hidâyet’ten maksat insanı hayırlı bir sonuca götürmektir. Yoksa hırsıza, hırsızlık yapma konusunda yol gösterici olmak ‘hidâyet’ değildir.[11] 

 

  • Kur’an’da hidayetin Anlamları

Hidâyet, kullanıldığı yer ve konuma göre farklı ve çok anlamlara gelir.

Hidâyet, bu haliyle Kur’an’da yer almamakla birlikte aynı manaya gelen ‘hüdâ’  seksenbeş âyette geçmektedir. Hidâyet türevleri ile birlikte genelde Allah’a nisbet edilmektedir.[12]  Kur’an bu kavramı bir kaç manada kullanmaktadır. Bunlar: Beyan (açıklama), İslâm dini, iman, ilahî kitaplar ve peygamberler, irşad, iham, müslümanların Cennet yoluna iletilmesi, insanları doğru yola sevketme anlamlarıdır.

Tefsirciler Kur’an’da hidâyetin dört genel anlam sahasına sahip olduğunu söylemişlerdir. Bunlar: 1-Ruhsal ve bedensel kuvvet vererek doğruyu ve güzeli bulma gücüne ulaştırmak,

2-Hakk ve batılı ayıracak, kötüden uzaklaştıracak deliller (kanıtlar) göstermek,

3-Kitaplar ve elçiler göndererek doğru yola yöneltmek,

4-Vahy veya ilhamla insanın iç dünyasını aydınlatarak, kişinin hakkı bulmasına zemin hazırlamak.[13]

 

  • Hidâyetin ıstılah (terim) anlamı

Hidâyet her zaman soyut anlamdaki bir rehberliği değil, bazen somut anlamdaki maddi rehberliği de ifade eder. Kur’an nazil olmadan önce cahiliyye arapları çölde yol göstermeye ‘hüdâ’ derlerdi. Çöldeki yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları yerlere selametle götüren kılavuzlara da ‘hâdi’ derlerdi. ‘Hâdi/hüdâ/hidâyet’ Kur’an’da açısından da önemli bir kavramdır.  Kur’an’da ‘hâdi’ bizzat Allah’tır. Bu açıdan Kur’an hâdi/hidâyetin manasını maddi alandan imanî alana taşımıştır. Kavram aslında çölde seyahat etmekle ilgili idi. Kur’an nazil olduktan sonra mecazi olarak insanın aşmak zorunda olduğu manevi çölle ilgili olarak temamen dinî bir anlam kazanmıştır.[14] 

İnsanoğlu eskiden beri karada ve denizde yol ve yön bulabilmek için veya baska şeyler için Güneş, ay ve yıldızlardan faydalandı. Kur’an onların işlevini şöyle açıklıyor: “O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız (hidâyet edesiniz) diye sizin için yıldızları yaratandır...” (En’am 6/97. Ayrıca bak. Nahl 16/15-16. Enbiyâ 21/31)

Burada hidâyetin sözlük, maddi anlamda kullanıldığı açıktır.

İslâmın bir adı ‘sırat-ı müstakîm’ yani dosdoğru yol ise, diğer adı da ‘hidâyettir’, yani insanı Allah’a götüren yol. Bir başka deyişle, insanı dünya hayatının amacına ulaştıran rehberlik. Bu bakımdan Kur’an, İslâmı kabul edip yaşayanlar için ‘hidâyeti bulanlar’, ‘hidâyette olanlar’ tanımlamasını yapıyor. (Bakara 2/16, 157. En’am 6/82)

Peygamber (s.a.s.) bir kişinin hidâyete ermesine vesile olmanın büyük bir servete kavuşmaktan daha hayırlı olduğunu belirtmiştir.[15] Buradaki hidâyetten maksad de müslüman olmaktır.

İnsan için en önemli özelliklerden birisi de, ne yana gittiğini, hangi yöne yöneldiğini bilmesidir. İnsanın yönünü, hayatının hedefini inanma duygusu gösterir. Kişi ‘hidâyet’ adı verilen İslâma inanırsa yolu ve yönü düzgün olur, hedefinin ne olması gerektiğini bilir.. ‘Dalâlet’ denilen İslâm dışı yollara bağlanır ve onların gereklerini yaparsa hayatının amacını bulamaz, gitmesi gereken asıl yönü tayin edemez.

Hayatta herkesin bir şekilde rehberliğe, yani hidâyete ihtiyacı vardır. İslâma göre bu rehberlik Allah’ın hidâyeti, Vahyin kılavuzluğu, Kur’an’ın yol göstericiliğidir.

“Hüdâ, hem lâzım (geçişsiz), hem de müteaddî (geçişli) olur. Hidâyet, yol göstermek ve istenen şeye ulaştırmak gibi iki mânâda ortaktır veya kullanılmaktadır ki, birine ‘gayeye ulaştırmayan hidâyet’, diğerine ‘ulaştıran hidâyet’ denilir. Allah'a (cc) göre biri ulaştıran yolu göstermek ve irşad etmek, diğeri hidâyeti yaratmak ve insanları başarılı kılmak demektir.  Kur'ân’da ikisi de yer alıyor.[16]

 

  • Gerçek hidâyet

Gerçek hidâyetin kaynağı Allah’tır. (Bekara 2/120. A’raf 7/178) Bunun anlamı, insanın doğru yolu bulmasını sağlayan Allah’tır. Hidâyetin başka varlıklara nisbet edilmesi mecazî anlamdadır. İnsanlara hidâyeti anlatan peygamberleri ve kitapları gönderen O’dur.

Peygamberlerin anlattığı ‘hidâyet yolunu’ anlamayı sağlayan -akıl ve idrak yeteneğini- veren yine Allah’tır. İnsan yalnızca kendi aklıyla, bir başına hidâyetin nasıl olacağını bilemez. Ancak Allah’ın bildirdiği gibi anlayabilir.

‘Hidâyet’ aynı zamanda doğru yolu göstermek ve bu doğru yolda kalmaya yardımcı olmak demektir. Yaratıcı, hem insana hidâyeti bildiriyor, doğru yolun ne olduğunu gösteriyor, hem de bu hidâyeti kabul edenlerin doğru yolda devamlı kalmasının imkanlarını veriyor. “Bütün bunlara rağmen inkârcılar yine de (inanmaktan kaçınıyor ve) “Niçin o'na Rabbinden mucizevî bir alamet indirilmiyor?” diyorlar. (Fakat, onlar ne derlerse desinler) sen sadece bir uyarıcısın ve bütün toplumlar için (asıl) yol gösterici (hâdi Allah'tır) (Ra’d 13/7).

Müfessirler âyetin son cümlesine üç mana vermişler. 1)Sen sadece bir uyarıcısın, her toplumun senin gibi bir uyarıcısı (bir peygemberi) vardır. 2) Sen sadece bir uyarıcı ve aynı zamanda bütün insanlık için bir hâdi’sin, yani hidâyet rehberisin. 3)Sen sadece sana emanet edilen mesajı tebliğ etmekle görevli bir uyarıcısın. İnsanların gönlünü imana ısındıran asıl yol gösterici, asıl hidâyete erdirici (hâdi) ise yalnızca Allah’tır. Bunlardan üçüncüsü daha çok tercihe şayandır.[17]

Kur’an farklı ifadelerle hidâyetin Allah’a ait olduğunu, O’nun hidâyet vermediğini kimsenin doğru yola getiremeyeceğini, O’nun dilediğine hidâyet verdiğini, O’nun zalimlere/kafirlere/fasıklara hidayet etmeyeceğini söylüyor. “Allah, dilediğini saptırır, dilediğine hidâyet verir.” (Ra’d 13/27. Fatır 35/8), “Allah dilediğine hidayet verir” (Bakara 2/212. En’am 6/88. Ra’d 13/31. Nahl 16/36. A’raf 7/30) gibi âyetler hidâyeti veya dalâleti yaratanın ve bu yetkiye sahip olanın Allah (cc) olduğunu haber vermektedirler.

Şüphesiz bu gibi âyetler Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmeli. 

Yaratıcı, insana ‘hidâyeti’ veya ‘dalâleti’ seçebilme gücü, serbest irade vermiştir. Onlara hidâyeti ve adâleti elçileri ve kitapları vasıtasıyla gösterip seçimi onların tercihlerine bırakır. (İnsan 76/3)  Kişi istediğini seçer. Fakat Allah, hidâyeti kabul etmeleri için kullarını zorlamaz Allah (cc) hiç kimseyi ne zorla sapıklığa iter, ne de başkalarına haksızlık yaparak bazı kimselere hidâyet verir. İnsanlar kendi iradelerini ve akıllarını kullanarak ya ilahî hidâyet çağrısına uyarlar, ya da hevâlarına veya şeytana uyarak sapıklık yoluna giderler. Onlarin elde ettikleri, ya da başına gelen kötülükler kendi kazanclarıdır. (Nisa 4/79)

İnsanlık Adem’den beri vahiy yoluyla insana lutfedilen kesintisiz hidayete muhatap kılınmıştır.  “Dedik ki: Hepiniz Cennetten inin. Eğer benden size bir hidayet gelir de  her kim hidayetime tabi olursa onlar için korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.” (Bekara 2/38. Bir benzeri: Tâhâ 20/122)  “Kim iman ederse, Allah onun kalbini hidâyete yöneltir. Allah her şeyi bilendir.” (Teğabûn 64/11)  “Artık bundan sonra “Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete  erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar…” (İsra 17/15)

Bu âyetlerde hidâyetin insanın kendi iradesine tabi olduğunu görüyoruz.

Allah (cc), hidâyet yoluna adım atana hidâyet yollarını kolaylaştırır, önündeki engelleri kaldırır. Zaten insana aklın verilmesi, peygamber ve kitap gönderilmesi, evrendeki sayısız âyetin insanın önüne serilmesinin sebebi de hidâyet yollarını kolaylaştırmaktır.

“Böylelikle Allah (insan) dâru’s-selam’a (mutluluk ve güvenlik) yurduna çağırıyor ve isteyeni dosdoğru bir yola yöneltmeyi (hidâyet etmeyi) diliyor.” (Yûnus 10/25)

Bu âyetteki ‘Yeşâu’ fiili cümle içerisinde iki özneyi de görmektedir. O (Allah) ve insan. Bu durumda Allah’ın dilemesi insanın tercihinin bir sonucu olarak gerçekleşmektedir. Yani “Allah (cc) kendisine yönelen kimseyi doğru yola yönlendirir (hidâyet eder).” Allah’ın hidâyete erdirmesi veya dalâlete düşürmesi ile bütün âyetler, burada ilâhi iradenin nasıl tecelli ettiğini açıklayan şu âyet ışığında anlaşılmalıdır. “... Allah yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz.” (Bekara 2/26)[18]

Allah’ın hidâyet davetine rağmen inat edip zulme düşenlere, Allah’ın âyetlerine karşı cebbar (zorba), kibirli ve isyancı olanlara; saadet ve kurtuluş yolu olan hidayet erişmez. Böyleleri kendi kendilerine yanlış yol gösterenlerdir.

Kisaca, Kur’ân’da yer alan hidâyet kavramının örgüsü, fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve âhiret mutluluğunu, ayrıca toplumların genel anlamda huzur ve selâmetini sağlaması açısından hidâyetin Allah’a ait olduğunu, beseri kaynakli din ve hayat goruslerinin yaygın, sürekli ve kapsamlı bir hidâyet rotası çizemeyeceğini göstermektedir. Bunun yanında fertlerin kendi irade ve tercihleriyle hidâyet veya dalâlet yoluna yönelebilecekleri, yönelişlerine uygun olarak ilâhî tevfîk veya lutfa konu teşkil edecekleri de anlaşılmaktadır.[19]

İnsanı hidâyete ulaştıracak bir takım imkanlar ve yollar vardır.

 

  • Hidayetin araçları

Allah (cc) insanı yaratıp kendi haline bırakmamıştır. Onu öncelikli olarak hidayete erebilecek bir yapıda (fıtratı üzere) yaratmıştır. Onu hidayete davet edici vahy ve elçiler göndermiştir. Hidayeti bulması için tefekkür ve akıl vermiştir. Gözlerinin önüne sayısız âyet sermiştir. Daha bir çok hidayete götürücü sebepleri yaratıp insanın hizmetine sunmuştur. Bu bağışlar, Allah’ın insanlara bir inayetidir (tevfiki-özel yardımıdır).

Kul, fıtratında olan hidayeti bulma kabiliyetini işletirse Allah (cc) bu yolu kendisine açar.

Kur’an’a göre bütün evren ve içindekiler Allah’ın âyetleridir. Bu âyetler; üzerinde iyice düşünenler için birer hidayet sebebidir. Nitekim Kur’an, yerde ve göklerde olanlardan örnekler verip, insanları hidayete davet etmektedir. (Âli İmran 3/190-191. Casiye 45/4-5. Nahl 16/79, v.d.)

Râgıb el-İsfahânî hidâyeti “lutûfla kılavuzluk etme”, yani ilk bakışta farkedilmeyen yollarla bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insana yol gösterme şeklinde tanımlamış ve Kur’an’da yer alan bütün hidâyet kavramlarını içinde bulundukları âyetlerin genel kompozisyonu çerçevesinde gruplandırmıştır.  Buna göre Allah’ın insanlara olan hidâyeti dört merhaleden oluşur: 1.Her varlığa ve mükellefe lutfettiği yetenek, akıl ve idrak ile hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler, fitri kabiliyetler.

2.Vahiy (kitap) ve peygamberler yoluyla yaptığı davet, yaptığı bilgilendirme.

3.Hidâyeti benimseyenlere lutfettiği yardım, sagladığı kolaylıklar, hidâyetlerini artırma.

4.Cenneti hak edenleri âhirette cennete yonlendirme. Bu hidâyet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidâyetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır.[20] 

Aklını kullananlar ve ibret gözü ile bakanlar için Allah’ın evi Kâbe bile hidâyet sebebidir.

“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke'deki (Kâbe)dir.” (Âli İmran 3/96)

 

  • Ve Kur’an en önemli ve mutlak hidâyet aracıdır

Kur’an, bazı peygamberlere suhuflar ve büyük mushaflar (kitap) şeklinde ilahí kitaplar göndermiştir. Kendisine kitap indirilen peygamber de, ondaki emir ve yasakların uygulanmasını göstermiş ve bunların yaşanabilir olduğunu ortaya koymuştur.

Peygamber göndermek ve kitap indirmek Allah için bir görev ve zorunluluk değildir. Fakat insanların peygamberlere ve kitaplara ihtiyacı vardır. Gerçi insan yaratılırken birtakım yeteneklerle donatılmıştır. Bu yetenekler sayesinde insan kendi gayretiyle kendisi, çevresi ve diğer yaratıklar hakkında bazı bilgiler edinebilir, birtakım gerçekleri kavrayabilir. Fakat bütün bunlar sınırlı ve kendi gücü oranındadır. İnsanın gücünü aşan hususlarda, yeterli olmadığı konularda ilahî yardıma, vahye ve kutsal kitaba olan ihtiyacı ortadadır. İnsanın bu ihtiyacını en iyi bilen Allah, kuluna bir lutûf ve ikram olarak peygamberleri aracılığıyla kitaplar indirmiş ve yol göstermiştir, ona hidâyet etmiştir.

Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail Kâbe’nin temellerini yükselttikten sonra dua ettiler ve soylarından gelecek sonraki kuşakları kılavuzsuz bırakmamasını dilediler. “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bekara 2/128-129)

Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in bu dualarının kabul edildiğinin göstergesi, yüzyıllar geçtikten sonra onların soyundan gelen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gönderilmesidir. Başka bir âyette de İbrahim soyuna ‘kitap’ ve hikmet verildiği söyleniyor (Nisâ 4/54).

Peygamber (s.a.s.) Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in dileklerine uygun olarak onların soylarından gelenlere ve bütün insanlara Allah’ın âyetlerini okuyor, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretiyor kendilerini kötülüklerin manevi kirlerinden arındırıyordu.[21]

Allah (cc) mü’minlere her nerede olurlarsa olsunlar, namazda yüzlerini Kâbe’ye dönmelerini emrettikten sonra, “... o tarafa dönün ki, size vereceğim nimetimi tamamlayayım ve böylece hidâyete erersiniz” diyor, arkasından şöyle buyuruyor: “Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” (Bekara 2/151) Bu elçi (rasûl) hz. İbrahim soyundan gelen Hz. Muhammed (s.a.s.), Kitap’tan maksat da ona  indirilen Kur’an’dır.

İnsanların arasından Allah’ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen, Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçiyi göndermekle Allah insanlara lutfetmiştir. (Âli İmran 3/164. ayrıca bak.  Cumua 62/2)

Son elçinin öğrettiği Bu Kitap en önemli ve mutlak hidâyet rehberidir. Ama kimin için?

 

a-Kur’an insanlık için hidâyet rehberidir

Kitabın, yani Kur’an’ın inzal sebebi nedir diye sorulsa, cevabı şöyle olurdu: “İnsanlara hidâyet rehberi olsun diye”  olurdu.

Kur’an, önceden gelen ilâhî kitapları doğrulayıcı olarak, kıyamete kadar gelecek olan her kesimden, her kültürden insan için rehberdir, onlara doğru yolu gösterir.

“Ramazan ayı, insanlara hidâyet (yol gösterici), doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır...” (Bekara 2/185)

Kur’an bütün yönleriyle insanı hedef alan ve kendisine muhatap kılan bir ilâhi kitaptır. Bu  Kur’an’ın evrensel mesajıdır. Bu nedenle Kur’an kendisini bütün insanlığa hidayet olarak tanıtıyor. (Bekara 2/185. Âli İmran 3/4. Mâide 5/15-16. Bekara 2/213)  Kur’an yalnızca (kuru) bir şeriat kitabı değil, rûh, nûr ve insanlık için serapa hayattır. Onun hidâyet kaynağı oluşunun gerekçesi budur. Kur’an gökten yere uzatılmış ip gibidir. Kim o ipe tutunur ve ona uyarsa hidâyete ulaşır. Kim de o ipe tutunmayıp ve ona uymayı reddederse yanlışa ve karanlıklara düşer.[22] 

Bekara 185. âyette gecen furkan kelimesinin bir anlamı da farkettiren demektir.  Araba farları gibi. Kur’an da insanlık için böyle yol gösterici bir fonksiyon taşır.  Kur’anla farkettirme bilgi ve inancına (furkan’a) sahip olmayanlar, geceleyin farı olmayan bir araba ile yolda giden kimseye benzer.  Belli bir süre sonra bu kimse gideceği yolu tayin edemez, ya bir çukurua düşer, ya bir yere çarpar.[23]

 

b-Kur’an müslümanlar için hidayet rehberidir

Kur’an, Rabbine teslim olup, O’na hakkıyla kulluk yapmak isteyen, O’na ulaşmak için yollar arayan müslümanlara kılavuzluk eder, onlara esenlik ve cennet yollarını gösterir.

“... Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hiâyet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik” (Nahl 16/89. A’raf 7/52).

“Doğrusu bu Kur'an, İsrailoğullarına, hakkında ihtilaf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır. Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.” (Neml 27/76-77. Ayrıca bak: Nisâ 4/174-175. Bekara 2/97. A’raf 7/203. Yûnus 10/57. Yûsuf 12/111)

 

c-Kur’an kesin (yakîn) inananlar için hidayet rehberidir

Kur’an, kesin olarak inanan, imanını günahlarla kirletmeyen kimseler için yol göstericidir. ‘Yakîn iman’, gerçeğe uygun ve herhengi bir kuşku ile ortadan kalmayacak şekilde, şüpheden ve tereddütten uzak, sabit ve kesin inanış demektir.

 “Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidâyet ve rahmettir.” (Câsiye 45/20)

İman kalbin yönelişi, ikan (yakîn iman) kalbin tatmin olmasıdır. Kalp îkan (kuvvetli iman) iman ile tatmin olunca iman o kalpte harekete geçer ve tatmin duygusu sahibinde meleke haline gelir. Bu sonuç hem hidâyet nimetinin hem de Allah’ın insana verdiği değerin büyüklüğünü gösterir.[24]

 

d-Kur’an muhsinler için hidâyet rehberidir

Kur’an, Allah’ın razı olacağı amelleri yapan, yaptığı her işin güzel ve sağlamca yapan, Allah’ı görüyor gibi ibadet eden muhsinler için de yol göstericidir. Muhsin: İyilikle muamele eden, güzel davranış sergileyen, Allah’ı görür gibi kulluk eden demektir.[25] Cibril hadisi diye bilinen meşhur hadiste “İhsan nedir? sorusuna verilen cevapta bu anlam var.[26]

“İşte bu âyetler, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir. Muhsinler için bir hidâyet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir)” (Lukman 31/2-3).

Mü’minlerden muhsin derecesine ulaşma, Kur’an’dan gerçek anlamda istifade edenlere verilen ilâhi bir hibedir. İman edenler peygamberliğin davetinin yanında Kur’an’ın hidâyeti ile ve kendi  niyet, caba ve gayretleri sonucunda muhsin sifatını elde ederler. Muhsinler kalplerinde yerleşen yakîn iman ile salih amelleri bir meleke haline getirirler, iyilik ederler, iyi olurlar. Allah’a karşı ihlaslıdırlar. Allah (cc) böyle muhsinleri sever. (Bekara 2/195)

Kur’an muhsinlere hidâyete erdirdiği gibi, onların hidâyetlerini artırır. İhsan mertebesi mü’minlerin daha çok, daha samimi salih amel içlemeleriyle gerçeklesiyor. Öyleyse salih kimseler Kur’an’ı daha çok yaşıyorlar, ondan daha çok yararlanıyorlar demektir. Buna göre Kur’an onlar için bitmez tükenmez bir hidâyet hazinesidir.[27]

 

e-Kur’an muttakiler için hidâyet rehberidir;

“Elif.Lam.Mim. Zâlike’l-kitabu lâ raybe fihi, huden lil-muttakîn: Bu Kitap... Onda bir şüphe yoktur. Ama Allah’tan hakkıyla korkup sakınanlar (muttakiler) için O, hidâyet kaynağıdır (yol göstericidir).” (Bakara 2/1-2)

 “Lâ raybe fih” ifâdesiyle Kitabın ‘hak’ olduğu; “huden” ifâdesiyle ‘ne işe yarayacağı’, “li'l-muttekıyn” ifâdesi ile de ‘kime’ yarayacağı açıklanmış oluyor.

Muttaki takva sahibi kimse demektir. Takva da korkup sakınmak, amellerinde Allah’ı hesaba katmak, sorumlu davranmak demektir. Muttakilar Allah’a şirk koşmaktan, cehennemlik iş yapmaktan sakınan ve taate uygun işler yapan mü’mindir [28] 

Kur’an, Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyan, kulluk görevlerinin farkında olan, Rabbinin yasaklarını çiğnemekten sakınan takvalı mu’minler icin hidâyet rehberidir. Onları  hakka, ma’rufa (iyi ve doğru olana), hayra, gerçek kulluğa, hayatın amacına, cennet yollarına, Allah rızasına göturen kılavuzdur.  “Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sahipleri için de bir hidâyet ve bir öğüttür” (Âli İmran 3/138.

Hidâyet bu âyetlerde muttakilare tahsis edilmiş. Çünkü muttakiler hayatlarını yalnızca Allah için yaşarlar. Demek ki Kur’an’ın hidâyetinden faydalanmanın ilk şartı iman ettikten sonra takvalı olmaktır. Bunun bir sebebi muttakileri övmek ve yüceltmek içindir. Muttakiler asasen hidâyette oldukları halde “Kur’an onlar icin hidâyettir” denilmesinde aziz ve kerim olan bir kişiye “Allah seni aziz kılıin, sana kerem ihsan etsin” diyerek ondaki izzet ve keremin artmasını istemek gibidir. Kur’an’ın hidâyetine yönelenler, ya da onun hidâyeti ile hareket eden mü’minler demek ki takva elbisesi giymeyi hak etmişlerdir.[29] Ancak Kur’an bütün uyarılanlar için hidâyettir.

“Bu kitap muttakiler için hidâyet kılavuzudur.” Bu aynı zamanda muttakiler için nûr demektir. Onlar da mü’minlerdir.[30]  

 Bu Kitab'ın yol gösterişi genel ve temel esaslardadır. O herşeyin genel rotasını çizer. Temel yönleri belirtir.  Bu kitabın gerçekten ‘hüdâ-hidâyet’ olabilmesi, onu eline alan kişinin niyet ve davranışları ile gerçekleşebilecektir. Zira burada canlı olması gereken onun muhatabıdır. Niyeti ne ise, ameli de ona göre olacaktır. Kitabı eline almaktan, okumaktan maksadı ne ise, yararı da ona göre olacaktır. “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah'ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap Allah'ın insanlar için gönderdiği bir rehber (hüdâ)dir. Allah onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi de Allah saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur.” (Zümer 39/23).  

Bu Kitabın kime yararlı olacağı ise li'l-muttekîn (Allah'tan sakınanlar için) ifâdesi ile açıklanır. Bu kitap Allah'tan sakınan, O'nun koyduğu kuralları çiğnemekten çekinen ve bu hissi taşıyan kişilere fayda verecektir. Diğerleri için ise sadece okunan, ezberlenen, araştırılan, bilgi sahibi olunan bir Kitap konumunda kalacaktır.

Kur'an söze Kitabın ne olduğu, ne işe yarayacağı ve kime fayda vereceğini açıklayarak başlamaktadır. Bu Kitap, "lâ raybe fihi" , kendisinde şüphe bulunmayan bir Kitaptır. Allah (cc)'tan geldiği kesindir. Âyetin bu kısmı “Bu Kitabın Allah'tan olduğunda en ufak bir tereddüt bile geçersizdir" şeklinde anlaşılmalıdır. Zira Kitabı eline alan bir okuyucu ilk önce bu Kitabı kimin yazdığını ve nereden geldiğini merak eder.

İşte bu şüphe, daha ilk cümlede ortadan kaldırılıyor.  Kitabı okuyan kişinin ilk öğrenmesi gereken onun bir Allah kelâmı olduğunu şeksiz ve şüphesiz kabul etmesidir. Allah'tan geldiği konusunda meydana gelebilecek bir ‘acaba?’ endişesi, Kitap ile kul arasındaki irtibatı zayıflatacağından, öncelikle bu konudaki endişenin giderilmesi ve tam bir güvenle Allah ile konuşuyormuşcasına Kitapla uyum sağlanılmalıdır. Zira tüm Kitap boyunca birçok açıklama yapılacak, yol gösterilecektir. Ona yaklaşan kişinin, Kitabı bu bakışla değerlendirmesi gerekir.

Peygamber (sav) Ka’b b Eşref ve Ka’b b. Üseyd’i İslâma davet ettiği zaman onu yalanlayarak dediler ki. “Allah Musa’dan sonra bir kitap indirmemiştir”.  Bunun üzerine Allah (cc) bu âyetleri indirdi. Bu itap, yani yahudilerin inkâr ettikleri bu kitab. “Lâ Raybe fihi; onun Allah’tan geldiği konusunda asla bir şüphe yoktur”.  Onu Allah (cc) Muhammed’e indidirdi.[31]

“Elif.Lam.Mim, bütün muarızlara meydan okur. Öyle ise o yüksek bir kitaptır. Öyle ise bir yakîn sedefidir. Zira kitabın kemali yakîn iledir. Öyle ise nev’i beşer için mücessem bir hidayettir. Zalike’l-kitab; Yani emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise müstesnadır. Çünkü şek ve şüphe yeri değildir. Çünkü muttakilere doğru yolu gösterir. Öyle ise mu’cizedir. Hüden lilmuttakîn; yani tarık-ı mustakıme irşad eder. Öyle ise yakiniyattandır. Öyle ise mümtazdır. Öyle ise mu’cizedir.[32]

‘Elif.Lam.Mim’; Kur’ân’ın ezeli itibarını, ‘zalike’l-kitabu’; görünen gerçeklerini, ‘lâ raybe fihi’; ilmî ve ahlâkî özelliğini, ‘hüden lil-muttakîn’; inzal hikmetini ve pratik gayesini dile getirmiş ve sonra inen her âyet, kendinden önceki âyeti anlatmış ve açıklamış ve bundan dolayı tam bir bağlılık sebebiyle atıf harfleri (bağlaçlar) gibi sözlü bağlantılara bile ihtiyaç duymayan birbirine uygun olan dört cümleden oluşan bir veciz (özlü) nazm olarak Fâtiha'daki « bize hidayet et » duasının cevabı olmuştur.[33] 

“Muttakiler için hidayettir” anlamınaki hüden lil-muttakin’i hidayete erenler için takva kaynğıdır” anlamına gelen takven lil-muhtedin gibi anlamak gerekir. İbarede “hidayet takvanın değil, takva hidayetin alt yapısı olarak sunulmaktadır. Yani takva hidayetin sebebi, hidayet takvanın sonucudur. Hidayetten önceki takva sorumluluk ahlakıdır. Temelde “sorumlu davranış” manasına gelen “salih amel” işte böyle bir ahlaktan neşet eder.[34] 

“Lâ raybe fihi-Onda şüphe yok” âyetinde ‘raybe’yi klasik tefsirlerin çoğu şüphe olarak aşıklıyorlar. Bu bir anlamda onun kaynağından ve işlevi konusunda ondan kuşku duymanın  her türlüsünü kesin bir dille reddetmektir.

“‘Lâ raybe (kuşku)’ niteliği konusunda iki ihtimal vardır: 1) Kur’an’ın işlevi ile ilgilidir ve “mutttakiler için hidâyet olduğunda şüphe yoktur” anlamına gelir. 2)Kur’an’ın mahiyetiyle ilgilidir ve Bekara 23. âyetindeki meydan okuma buna karşılıktır. “Eğer kulumuza indirdirdiğimiz hakkinda bir kuşku (rayb) taşıyorsaniz, haydi, hemen onun benzeri bir sûre getirin...” Bizce kuşku vahyin kaynağına yöneliktir. Bu ise yalnız vahyin muhatabı olan Peygamber’e değil, aynı zamanda vahyin sahibi olan Allha’a da iftiradır.”[35] 

Bir âyette ‘raybe ve şekk’ birlikte kullanılıyor. “Artık kendileriyle arzu ve özlemleri arasına bir set çekilmiştir. Tıpkı kendilerinden önce geçip gitmiş kadarlarına yapıldığı gibi; çünkü ötekiler de korku ve endişeyle karışık bir kuşku içinde (helak) olup gitmişlerdi.” (Sebe’ 34/54

“Şekk ve murib’in (rayb’in) birlikte aynı âyette kullanılması ikisinin eş anlamlı olduğunu söyleyenleri reddeder. Bu farkı korumak için şekki “şüphe”, rayb’ı “kuşku”, olarak çevirmek daha isabetlidir. Şekk birbirine girdirmek” kökünden türetilmiştir. Yakîn’in karşıtıdır. Daha çok seçememekten dolayı karıştırmaya delâlet eder. Ayırdına varamamakla alakalıdır. Rayb Kur’an’da geldiği 17 yerde de “yeniden diriliş” ve “ahiret bağlamında kullanılmıştır. İçinde “ya öyleyse” endişesi bulunan kaygılı ve korkulu şüphedir. Ahiret  bağlamında bu “ya öldükten sonra bir hayat varsa” endişesine tekabul eder. Bu endişeli bir kuşkudur.”[36]

İşte hidâyet rehberi olan Kur’an bu tür kuşkulardan uzaktır.

Kur’an’ı hidayet kitabı olarak inanıp gereğini yapan muttakilerin bazı özellkleri şunlardır.

Onlar gayba inanırlar, namazı ikame ederler (gerektiği gibi ılarlar), kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.

Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.

İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.” (Bekara 2/3-5) 

 

  • Kur’an’a farklı yaklaşımlar

Kur’an kendisini hidâyet rehberi, furkan, nûr, beyyine; kısaca hayatı inşa edici özne olarak takdim etmesine rağmen öteden beri müslümanlar arasında farklı Kitap algısı olagelmiştir . Bu farklı yaklaşımları/algıları şöylece özetlemek mümkün:

  • Kur’an’ı dokunulmaz bir metin gibi görenler

Kur’an’a aşırı saygıdan dolayı ona dokunulmaz metin muamelesi yapanlar iyi niyetle de olsa onu hayatın öznesi olmaktan çıkarıp fetiş haline getirdiler. Böylece ona nesne muamelesi yaptılar. 

Kur’an’ın resmine/kalıbına bu kadar aşırı saygı gösteren anlayış, ona abdestsiz dokunma haramını icat etti. Ancak onun inşa edici rolü arka plana atıldı.  Bu mazrufun arka plana itilip zarfın ön plana çıkartılması, mesajın farkına varılmayıp mesajın kaydedildiği malzemeyi aşırı yüceltme anlayışına benziyor. 

  • Kur’an’a uğur getirici nesne muamelesi yapanlar

Peygamber (s.a.s.) şiddetle yasaklamasına rağmen müslümanların bir kısmı bazı şeylerde uğursuzluk, bazı şeylerde uğur olduğuna inanırlar. Uğursuzlukları savmak için de çeşitli malzemeler kullanırlar. Bazıların evinde, yurdunda, ocağında bu malzemelerden biri de Kur’an’dır. Eğer o mekanda Kur’an bulunursa orada uğrusuzluk olmazmış, işler rast gidermiş diye inanılır.

  • Kur’an’ı mukâbele kitabı olarak zannedenler

Bugün İslâm ülkelerinde ramazan ayı süresince devam ettirilen mukâbe­le geleneği, ‘arza sünneti’ne uymanın bir sonucu olarak görülebilir.[37] Sahabeden bazıları Ramazan ayı gelince aile fertlerini toplar onlara mukâbele okurlardı.[38]

Ramazan rahmet ve Kur’an ayı olduğuna gore onda mukabele olarak veya tek başına bir şekilde Kur’an okumak, dinlemek güzeldir. Ancak bazıları Kur’an’ı sadece Ramazan’a mahsus bilirler. Ramazan boyunca (belki) camilerde, cd’lerden veya tv.lerden mukâbele dinlerler, oruç bitince de Kur’an bir tarafa o bir tarafa giderler. 

  • Kur’an’ın ölmüşler için indiğini zannedenler

Pek çok veli çocuğu Kur’an öğrenmeye gönderir. Gerekçesini de şöyle açıklar: “Babam bize Kur’an okutmadı. O yüzden ben babamın ruhu için Kur’an okuyamıyorum. Belki benim çocuklarım bunu benim için yapar.”

Bunlar için Kur’an hayatı inşa etmek üzere gönderilen ilahî ölçüler kitabı değil, ölülerin ruhunu dinlendirecek, onların kabir azaplarını hafifletecek bir tılsım, M. Akif’in dediği gibi ölülerin toprağına üflenen bir şey.

Bu amaçla da olsa müslüman bir çocuğun Kur’an öğrenmesi elbette hayırlıdır, güzeldir. Ama bu okumadaki amacın Vahyi anlamak ve onu hayata hakim kılmak olması gerektiği şuuru ile. Kur’an ölülere değil dirilere hitap eder. (Yasin 36/70) Mü’min, Kur’an okuyarak, Kur’an’ı vesile edinerek ölmüşlere Allah’tan rahmet dileyebilir.[39]

Ancak Kur’an’ın indiriliş amacının bu olmadığı bilinmelidir.

  • Kur’an’ı tedavi aracı sananlar

Bazıları Kur’an’ı sadece bir yakınları hasta olunca hatırlarlar. Onlara göre Kur’an bedensel hastalıkların, psikolojik rahatsızlıkların şifa kitabıdır. Bunun için Kur’an okurlar, bilmiyorlarsa bilenlere (bazen para) karşılığı okuturlar.

Kur’an elbette şifâdır. (İsrâ 17/82) Ancak onun neye şifa olduğu, hangi hastalıklara iyi geldiği iyi anlaşılmalı. Eğer Kur’an’ın sadece maddî veya bedensel hastalık tedavisinde şifâ olduğunu zannedersek, bu Kur’an’ı eksik tanımak olur. Kur’an’a bu şekilde yaklaşan ondan faydalanamaz, onun insan hayatında gösterdiği hedeflere ulaşamaz.

  • Kur’an’ı ulular kitabı kabul edenler

Bu, “biz Kur’an’ı anlamayız” diyenlerin anlayışıdır. Bu gibiler Kur’an’ın binbir manası var, sırları var. O yüzden onu ancak ilimden nasibi olanlar, ya da kendilerine gaipten ledünni ilim verilenler anlar diye düşünürler. Bu gibiler Kur’an karşısındaki sorumluklarını kendilerince bilginlere yükleyerek kurtulduklarını zannederler. Bir kısmı da peşine gittiği zatın öğrettiği ile kalır, öteye gitmeyi, yani Kur’an’ı anlamayı denemez.

  • Kur’an’ı yemin kitabı zannedenler

Bazıları “ekmek Kur’an çarpsın” diye yemin ederler. Halbuki ne Kur’an çarpabilir, ne ekmek. Eğer bir kimse ekmeğe, yani Allah’ın verdiği nimetlere ve Kur’an’a saygısızlık yaparsa, bunun karşılığını daha bu dünyada farklı şekilllerde görebilir. Ama burada çarpan ekmek-Kur’an değil, ona hak ettiğini veren Allah’tır.

“Kitaba/Kur’an’a el basarım” yemini de var. Bazı İslâm ülkelerinde memurlar resmi görevlerine Kur’an’a el basarak yemin edip başlarlar. Bazıları Türkiye’de yemin etmesi gereken memurların da Kur’an’a el basarak yemin etmelerini isterler. Çünkü avrupalılar bu türlü yeminlerini İncil’e el basarak yapıyorlar.

Halbuki Kur’an ne yemin kitabıdır, ne de İslâm’da böyle bir yemin şekli vardır.

  • Kur’an’ı geçim kaynağı yapanlar

Bazıları da Kur’an’dan geçinmeye çalışırlar. Para karşılığı hatimler, Yasinler, aşr-ı

şerifler okurlar, cer’e çıkarlar. Cenazelerde, mevlit merasimlerinde, ölüleri anma proğramlarında Kur’an kıraat ederler, Kur’an’dan muska yaparlar, karşılığında mutlaka ücret talep ederler. Para karşılığı Kur’an okumanın caiz olduğuna dair fetva da bulurlar.

Böyleleri Kur’an’a uygun bir hayat yaşamıyorlarsa, onlar için Kur’an sadece bir geçim aracına dönüşebilir.

  • Kur’an’a hidayet kitabı kabul edenler.

Samimi mü’minler, sorumluluklarının farkında olanlar,  Kur’an’a hayatı inşa eden bir kitap olarak inanırlar, alıp-kabul ederler ve ömürleri boyunca ona uymaya çalışırlar. Bunlar ya aileden, ya Kur’an’ı iyi tanıyan bir ortamdan geldikleri, ya da bir şekilde Kur’an’ı böyle tanıdıkları için Kur’an’a, onun işlevi açısından yaklaşırlar.

Kur’an’ı okurlar ama onun rehberliğinden faydalanmak üzere, anlayıp hayatlarını onun ilkeleri doğrultusunda yaşamak üzere. Onlar tıpkı sahabeler gibi, Kur’an’ı okurlar, öğrenirler, onu alır hayatlarına uygularlar, onu ahlâk haline getirirmeye çalışırlar.

Onlar Kur’an’a uygun hareket etmek için onun ne dediğini merak ederler. Bilenlere sorarlar, kendi dillerinde onu anlatan kaynaklara bakarlar. Çevrelerinde yaşayan Kur’an ararlar, kendileri de canlı Kur’an olmak isterler.

 

  • Sonuç yerine

Kur’an’ı hidâyet rehberi kabul eden müslümanlar Peygamber’in (s.a.s.) şu olumsuz vasiyetine kulak verirler: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab’ı ve Resûlü’nün sünneti.”[40]

 

Hüseyin K. Ece

20.10.2015

Zaandam

 

[1] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İstanbul 2008, 2/808

[2] Heyet, Kur’an Yolu, Diyanet Yay. Ankara 2003, 2/386

[3] es-Sâbûnî, M. Ali. Safvetü’t-Tefâsir, 1/588

[4] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, Beyan Yay. İstanbul 2010, s: 536

[5] el-Isfehânî, R. el-Mufredât, Kahraman Yay. İstanbul 1986, s: 279

[6] Altındaş, R. Kur’an’da Hidâyet ve Dalâlet, Pınar Yay. İstanbul 1995. s: 108-110. Heyet, Kur’an Yolu, 2/386-387

[7] Çelik, M. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, Şûle Yay. İstanbul 1998, s: 253-254

[8] Altındaş, R. Kur’an’da Hidâyet ve Dalalet, s: 110-112

[9] el-Cevherî; es-Sıhah Tâcu’l-Lüga; Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 1420-1999, 6/566-567. el-Isfehânî, R. el-Mufredât, s: 279. İbni Manzur; Lisânu’l-Arab, Dâru ve Mektebetü’l-Hilâl, Beyrut thr. 15/41. İbni Faris, Ebu’l-Hüseyn Ahmed. Mekâyisu’l-Lüğa, Dâru’l-Hadis, Kahira 1429-2008, s: 933

[10] Durmuş, M. A. Haberlerin Ağında Mehdi, Anlam Yay. Ankara 2003, s:14

[11] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 262

[12] Abdulbaki, M. Fuad. Mu’cemu’l-Müfehres, Çağrı Yay. İstanbul 1990, s: 731-736

[13] Ünal, A. Kur’an’da Temel Kavramları, Beyan Yay. 1986, s: 179

[14] Izutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. S. Ateş, Kevser yay. Ankara. Ty. s: 183-184

[15] Muvatta, Kur’an/8. Müslim, F.Sahabe/34 No: 2406, 41872, Ilm/16 No: . Ebu Davud, Ilm/10 No: 3661. Buhârî, Ashabu’n Nebi/9 No:.

[16] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.) Azim Dağ. İstanbul ty, 1/160 

[17] Esed, M. Kur’an Mesajı, İşaret Yay. İstanbul 1996, 2/486

[18] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/463

[19] Yavuz, Y. Şevki. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/477

[20] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 784

[21] Kutub, K. fi-Zılai’l-Kur’an, Dâru’ş-Şuruk, Beyrut 1417-1997, 1/115

[22] Müslim, F. Sahabe/36 no: 6227.  Ahmed B. Hanbel 4/367

[23] Altıntaş, R. Kur’an’da Hidâyet ve Dalâlet, s: 97-98

[24] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/463

[25] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, S: 284

[26] Buhârî, İman/38 no: 50. Müslim, İman/1 no: 93

[27] Altıntaş, R. Kur’an’da Hidâyet ve Dalâlet, s: 104-106

[28] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 487 

[29] Zamahşerî, Ö. Muhammed. Keşşaf, Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 1415-1995, 1/44.

[30] Şevkânî, Ali B.Muhammed. Fethu’l-Kadîr, Mektebetu’r-Rüşd, Riyad 1422-2001, s: 30

[31] Mukatil b. Süleyman,  Tefsir, Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 1424-2003,1/28

[32] Nursî, Said, İşârâtu’l-İ’caz, Tenvir Neş. İstanbul 1988, s: 40

[33] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.) 1/163

[34] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/7

[35] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/6

[36] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/858

[37] Turan, A. TDV İslâm Ansiklopedisi 3/446. Buhârî, Bed’u’l-Vahy/6. Savm/7 no: 1902. Bed’u’l-halk/6 no: 3220 , Menâkıb/23 no: 3554, F. Kur’an/7 no: 4997. Müslim, F. Sahâbe/98, 99 no: 6313, 6314

[38] Bozkurt, N. TDV İslâm Ansiklopedisi, 31/100

[39] Müslim, Musâfirîn/252 no: 1274

[40] Ebu Dâvûd, Menâsik/56 no: 1905. İbni Mâce, Menâsik/84 no: 3704. Bir benzeri: Tirmizî, Menâkıb/77 no: 3790

 

Hüseyin K. Ece

Kur'ani Hayat Dergisi, Kasım-Aralık 2015 Sayı: 44