Login Form

Istatistikler

Gebruikers
106
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
567363

TARİH HAKKINDA ALLAH’IN DEĞİŞMEZ YASASI

Sünnetullah ‘sünnet’ ile Allah lafzının beraber kullanılmasıyla meydana gelen önemli bir kavramıdır. Kur’an’da sekiz yerde ‘sünnetullah’ şeklinde, bir yerde de ‘sünnetünâ-bizim sünnetimiz’ şeklinde geçmektedir.

‘Sünnetullah’ın sözlük anlamı ‘Allah’ın sünneti’ demektir. ‘Sünnet’ise, takip edilmesi âdet edinilen yol, âdet, tavır, hal, kanun (yasa) ve hüküm demektir. Sünnet; orijinel ve belli bir ölçüye oturmuş, devamlı yapılan davranış biçimidir.

Bu kelime Allah’a nisbet edildiği zaman şöyle demek mümkündür: Allah’ın ötedenberi süregelen ve sürecek olan, kendine özgü, değişmeyen davranış biçimi, âdeti.

Allah’ın sünneti (Sünnetullah); Allah'ın yolu yöntemi, Yaratıcı'nın koyduğu/oluşturduğu tabii kanunların tümünü ifade eden bir Kur’ânî kavramdır.  Sünnetullah kavramı tıpkı ‘sünnet’ kavramının taşıdığı, süreklilik, değişmez oluşu gibi özellikleri aynen taşımaktadır.

Kur’an’da ‘öncekilerin sünneti’ diye ifade eden hüküm, onlar hakkında geçerli olan, onlarla ilgili geçerli uygulama şeklinde anlaşılmış ve bu aynı âyet içerisinde ‘sünnetullah’ diye açıklanmıştır.

“(Bir de) yüeryüzündeki böbürlenmelerinin ve çirkin entrika çevirme kapasitelerinin... Oysa ki her çirkin entrika sadece onu çevireni çepeçevre kuşatır. Bu durumda onlar, öncekilere uygulanan ilâhi uygulama dışında başka bir şey mi bekliyorlar? Ve sen Allah’ın yasasında bir başkalaşma göremezsin. Evet sen Allah’ın kanununda bir sapma da göremezsin.” (Fâtır 35/43)

Demek ki ‘Sünnetullah’, kendilerine gönderilen paygambere inanmayan, Hakka karşı tuzak kuran geçmiş ümmetlere verilen bir karşılık, onlar hakkında gerçekleşen bir cezadır veya geçerli kuraldır. İtaatsizliğin, Hakka karşı hile kurmanın karşılığı böyledir. Tefsirciler aynı anlamın başka âyetlerde de olduğunu söylemişlerdir. (Kehf 18/55. İsra 17/77. Enfal 8/38)

Âli İmran Sûresi 137. âyette çoğul olarak geçen ‘sünen-sünnetler’ ise, bir açıdan sünnetullah’ı, diğer açıdan önceki ümmetlere yapılan uygulamalar veya onlar hakkında gerçekleşen hükümler anlamında tefsir edilmiştir.

“Sizden önce de nice hayat tarzları (sünen) gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve Hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün.”

Sünen, sünnetin çoğuludur: Gidilen yol ve kendisine uyulan tarz manasına gelen sünnet ile olumlu ve olumsuz bütün gelenekler kasdedilmiştir. Sünnetin kök manası hayata dair, orijinel ve sürekli olanı ifade eder. Bu âyetteki vurugusu olumsuzdur ve insanı helâka sürükleyen hayat tarzına işaret etmektedir. Çöküş ve çözülüşle sonuçlanan bu olumsuz hayat tarzı kendisinden önceki olumsuz geleneğin bir uzantısı, kendisinden sonrasının belirleyicisidir. (M. İslâmoğlu, Meal 1/131)

Allah (cc), yarattığı her şeye bir ölçü/yasa koymuştur. Onlar için bir yol çizmiştir. Canlı veya cansız bütün varlıklar konulmuş olan bu ölçüye/yasaya uyarlar.

Göklerin ve yıldızların bağlı olduğu ölçü (kanun) olduğu gibi, göze görünmeyecek kadar küçük varlıkların da bağlı oldukları ölçüler vardır. Her bir varlık, kendisi için konulan düzlemde, kendisine verilen çzellikleri gösterir, bir anlamda görevi bitince hayat sahnesinden çekilir.

Evrende olan bütün varlıklar ve olan olaylar arasında bağlantı vardır. Her biri bir kanuna göre var olmaktadır. İnsanlar, bunların bir kısmını bilimsel araştırmalarla öğrenebilirler. Bilim adamları bu öğrendikleri gerçekleri fizik, kimya, biyoloji, tabiat kanunları diye fomüle ederler.

İşte varlıkların sahip olduğu özellikler ve onların bağlı olarak meydana gelen olaylar, Allah’ın onlar hakkında koyduğu ‘sünnettir/yasadır’ denilebilir.  Ancak ‘sünnetullah’a yalnızca tabiat kanunu demek uygun değildir.

Benzer yasalar kişiler ve toplumlar hakkında da geçerlidir. Şu davranışın sonucu şudur, şu eylemin kazancı ve zararı şudur gibi. Tarlaya tohum atanın ürün hak etmesi, bostanına acı biber ekenin tatlı kaysı meyvesi beklememesi gibi. Ürün için gerekli bütün çalışmaları yapanın ürün eldeceği gerçeği gibi. Bir başkasına zarar verenin aferin değil, eninde sonunda ceza alacağı hakikati gibi.

İnsanı kulluk için yaratan Allah (cc) ona takvayı da, fücuru da öğretmiştir. (Şems 91/7-10) İnsan kendisine verilen bu seçim hakkıyla hem ‘ıslah’ edebilir, hem de ‘ifsad’ edebilir. ‘Rüşd/aklı başında olma’ yoluna girebildiği gibi ‘ğayy/sapıtma’ yoluna da girebilir. Bu denemenin sonucu olarak insan, yaptıklarını karşılığını alır. İnsana yaptıklarının karşılığını göstermek, ona hak ettiğini vermek; yahutta dünya hayatında seçtiği yolun sonucunu ona göstermek Allah’ın sünnetidir/yasasıdır.

“İnkarda ısrar edenlere, eğer (inada) bir son verirlerse geçmişte yaptıklarının bağışlanacağını söyle. Yok eğer bildiklerini okumaya devam edeceklerse, geçmişte benzerlerinin başına gelenleri sakın (unutmasınlar).”  (Enfal 8/38)

Yani, “eski çağlarda yaşamış olan toplumların örneği (sünneti) nasıl vuku buldu”: ahlakî ve manevî gerçekleri inatla görmezlikten gelip inkâr eden toplumların başına gelmiş olan ve gelmesi mukadder olan felaketlere işaret ediliyor. (M. Esed, Meal 1/330)

Demek ki hata, cürüm, suç nasılsa, onun karşılığı da öyle olur. Tarihte herkes hak ettiğini kişisel ve toplumsal olarak aldı ise; bugün de ve gelecekte de yine herkes hak ettiğini ilâhi adaletin gereği olarak alacaktır. Bu öteden beri Allah’ın kişi ve toplum için onların amalleri hakkında koyduğu yasadır.

Bunu bir başka âyet şöyle açıklıyor: “Fakat kahredici cezamızı gördükten sonra iman etmeleri, onlara hiç bir yarar sağlamadı. Kulları hakkında geçmişten bugüne Allah’ın uygulaması budur....”  (Ğâfir 40/85)

İnsanlık tarihi boyunca gelen peygamberler insanları uyarmış, onları hidayete davet etmiş ve itaatsizliğin sonuçlarını onlara haber vermişlerdir. Ancak bir çok kavim bütün uyarılara rağmen azgınlığa, zalimliğe ve isyana devam etmişlerdir. Allah (cc) onlara, bütün bu kötülüklerinin karşılığı olan cezayı göndermiştir. İşin böyle olması Allah’ın değişmez sünnetidir.

Zamanında maddi güçlerini, sosyal ve siyasî konumlarını haklı olduklarının dayanağı zanneden azgın kavimler, sonunda azgınlıklarının ve zulümlerinin karşılığı olarak çeşitli felaketlerle, cezalarla yüzyüze geldiler ve güçlerinin, zenginliklerinin kendilerini kurtaramadığını görmüşlerdir. Böyleleri cezayı hak ettikten sonra inandıklarını iddia etseler bile bu inanç onlara bir fayda vermemiştir. Çünkü bu özgürce bir iman değil zorunlu, yani kötü sonucu bizzat gördükten sonra bir inanma iddiası idi. Böyle bir iman makbul değildir. Bu bir ilâhi yasadır ve bu yasayı dikkate almayıp isyana, inatla inkâra, zulme ve haksızlığa devam eden herkes aynı sonuçlarla karşılaşırlar.  (Heyet, Kur’an Yolu 4/588)

 “Allah’ın daha öncekiler  için geçerli olan uygulaması budur.   Ve sen Allah’ın sünnetinde hiç bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzab 33/62)

Yani ilȃhȋ tatbikat, ilȃhî yasa, ilahi ölçü her zaman aynıdır; zamanın değişmesiyle değişmez. Allah’ın sünneti değişmezdir, evrenseldir ve geçmişte ve günümüzde adalet anlayışına uygun olarak gerçekleşir.

Hüseyin K. Ece

15.06.2014

Zaandam/Hollanda

 

Kur'ani Hayat Dergisi, Temmuz-Ağustos 2014 Sayı: 36