Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1642
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
842049

ŞİRKE KARŞI TESBȊH İBADETİ

-Giriş

‘Şirk’ kavramı Kur’an’da insanlar tarafından uydurulan inaçları ve dünya görüşlerini nitelendirme açısından, ‘tevhîd’ gibi anahtar kavramlardan biridir. Batıl dinleri ve Allah’tan başka ilâh bulanların kafa yapılarını ve yanlışlarını ifade etmektedir.

Şirk; insanın, fıtratından gelen inanma ve ibadet etme ihtiyacını karşılarken düştüğü yanlışlığı, Hak’tan yüz çevirenlerin içindeki kaosu, inanma adına insanların cahilliğini   anlatmaktadır.

Kendini Allah’tan mahrum edenler, mutlaka başka ilâhlar (tanrılar) bulur. İnsanlar tarih boyunca ya Tevhîd’e gönül vermiş ‘muvahhid’ler, ya da şirke iman eden, şirk dini üzere hayatlarını devam ettiren ‘müşrik’ler olmuşlardır.

İslâm’a göre ‘şirk’; Allah’a, zatında (sayı olarak), sıfatlarında veya fiillerinde (yapıp etmelerinde) ortak tanımaktır. Allah’a ait sıfatları yaratılmışlara, varlıklara ait sıfatları Allah’a nisbet etmek de şirktir. Bunda iki büyük hata ve zulüm vardır. Birincisi, yaratıkları, ya da insan eliyle yapılan şeylere tanrılık verme ve Allah’tan rol çalma hatası. İkincisi; Allah’ı yaratılmışlar gibi düşünmek hatası. Bunda da Allah’a rol biçme, O’nu kendine göre tanımlama, ya da yetkilerini belirleme sapıklığı söz konusudur.

Şirk koşmak salt bir inkâr olayı değildir. Şirk koşan müşrikler inançsız insanlar değildir. Aksine inanan, ama yanlış inanan, Tevhîd’e aykırı inanan ve Allah’ın yanında başka varlıklara da ilâh diye tapınan kimselerdir.

Kur’an şirk üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü tarih boyunca dinsiz toplumlardan çok şirk koşan toplumlarla, ateist insanlardan çok müşrik insanlarla karşılaşıyoruz.

İnsanlar, Tevhîd’ten uzaklaştıkça, din adına bir sürü hurâfeler, kendi kafalarından tanrılar uydururlar. O tanrılara kendileri şekil verirler, onların yetki alanlarını kendileri belirlerler, sonra da onlara yine kendi kafalarına göre ibadet ederler.

Tesbîh ibadeti şirk inancına karşı bir tevhîdî bilinç, müslümanın akidesini güçlendiren bir ikrar, Allah’a yakın olmada güzel bir zikirdir.

 

-Şirke karşı tevhîd ve tesbîh

Kelim-i Şehâdet’i veya Kelime-i Tevhîd’i söyleyen, kalbiyle tasdik eden bütün şirk inançlarını, bütün kâfirlikleri, bütün uydurma dinleri reddetmiş olur. Yani “Lâ ilâhe illallah” diyen mü’min olur ve kalbini, benliğini, tasavvurlarını, hayatını, ibadet ve ahlâkını şirk unsurlarından temizler. “Lâ ilâhe” ile bütün uydurma tanrıları, tanrılık verilen nesneleri, onlar adına uydurulan inanç, ibadet, tören, anlayış ve görüntüleri reddeder, sonra “illallah” ile âlemlerin Rabbini, O’ndan gelenleri kabul ettiğini haykırır.

Öyleyse şirke düşmemenin, şirk tortularından kurtulmanın yolu Tevhîd Kelimesi’ne hakkıyla iman etmektir. O’nun neyi kapsadığını, neyi dışladığını bilip ona göre inanıp yaşamaktır.

Bunun yanında tesbîh etmek hem bir ibadettir, hem de şirke karşı kalkandır. Zira tesbîh etmek de tıpkı Kelime-i Tevhîd’de olduğu gibi Allah’ı birlemek, O’na kendisinin anlattığı gibi inanmak, O’nun dışında ona benzetilen ter türlü yalancı, uydurma, asılsız tanrıları kabul etmemektir. O’nu yakışmayan noksan sıfatlardan tenzih etmek, O’nu layık olmayan şeylere benzetmemektir.  Öyleyse tesbîh ne demektir?

 

-Sözlükte tesbîh

Allah’ın bir sıfatı olan ‘Sübhân’ ve ‘tesbîh’ kelimesinin aslı ‘se-be-ha’ fiilidir. ‘Se-be-ha’ sözlükte; havada ve suda hızlı hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek, işini yapmak, çaba göstermek, bir ise süratle girişmek demektir. (Isfehânî, el-Müfredât; s: 324)

Kur’an’da bu anlamda kullanılmaktadır. Güneş ve Ayın, gece ile gündüzün her biri, bir yörüngede yüzüp durmaktadır, yahut geçip gitmektedir. (Enbiyâ 21/33. Yâsîn 36/40)

 ‘Tesbîh‘‚ ‘se-be-ha‘ fiilinin tef’il kalıbı ‘seb-be-ha‘nın masdarıdır. Bu da hızla hareket etme veya ettirme, uzaklaştırma, tenzih etme anlamlarına gelir. (Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 324. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/103)

‘se-be-ha’ Kur'an'da fiil, türev, masdar ve isim olarak 101 yerde geçiyor.

 

-Bütün varlıklar tesbîh yaparlar.

Kur‘an, varlık âleminde mevcut olan her şeyin hareket halinde olduğunu ve bu hareketlerinin de bir ‘tesbîh’ olduğunu anlatıyor. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbîh etti’, bazen de şimdiki zaman kipiyle ‘tesbîh eder-ediyor’ şeklinde vermektedir. (Bakınız: Hadid 57/1. Haşr 59/1, 24. Saff 61/1. Secde 32/15. Nûr 24/41. Cumua 62/1.Teğâbun 64/1) 

Yerin ve göklerin yanında başka bazı varlıklar; Allah’ın huzurunda olanlar, kuşlar, dağlar, gök gürültüsü, Arşın etrafını çevirmiş melekler de O’nu ‘tesbîh’ ederler. (Enbiyâ 21/19-20, 79. Sad 38/18. Ra’d 13/13. Zümer 39/75. Mü’min 40/7. Şûrâ 42/5. Fussilet 41/38)

Melekler, Allah’ın yeryüzünde bir halife yaratma iradesi karşısında: “Ya Rabbi, yeryüzünde fesat çıkarak ve kan dökecek birini yaratacaksın. Halbuki Biz seni tesbih ve takdis ediyoruz” dediler. (Bekara 2/30)

Allah katında olanlar tesbih etmekten usanmaz, O’na kulluk etmekten kibirlenmezler.   (A’raf 7/206)  Ancak insanlar bu sayılanların Allah’ı nasıl tesbîh ettiklerini anlayamazlar. (İsrâ 17/44) Belki onların Allah’ın koyduğu yerde durmaları, O’nun adına hareket etmeleri, ya da sürekli hareket halinde olmaları onların tesbîhidir. (Allahu a'lem)

 

-Kur’an’da Sübhânellah

Allah (cc) Sübhândır. O (cc) insanların O’nu yanlış nitemelerinden uzaktır. Noksan sıfatlardan, eksikliklerden, hatalardan, fanilikten, yanlış tanımlardan  münezzehtir.

Kur’an’da ‘sübhân’ on yerde Allah lafzı ile birlikte ‘Sübhânellah’ olarak geliyor. Fe-sübhânellah’ cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın zatının temizliğini ve kutsallığını da anlatır.

Sekiz âyette Allah’ın, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh (uzak, tertemiz) olduğu hatırlatılıyor. Zımnen, “haşa, onlar ne biçim sözler, Allah onlardan uzaktır” denmiş olur. (Bakınız: Enbiyâ 21/21-22. Mü‘minûn 23/91. Saffât 37/159. Tûr 52/43. Kasas 28/68. Haşr 59/23. Yûsuf 12/108. Rûm 30/17)

Sübhân; “sübhâneke, sübhânehu, sübhâne rabbinâ, sübhâne rabbike, sübhâne rabbi“ nasıl gelirse gelsin hepsi de “sübhânellah-Allah Sübhân“dır manasındadır.

-“Rabbini tesbîh et“ emri

Allah (cc) Peygamber’e ve onun şahsında mü’minlere; “Rabbini tesbîh et“ diyor. Bu emir Kur’an’da yirmibir yerde geçiyor. Kur’an bir yerde Allah’ı zikretmeyi ve O‘nu tesbîh etmeyi beraber anıyor. Bu da her iki ibadetin de ortak yanları olduğunu gösterir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbîh edin.” (Ahzab 33/41-42. Ayrıca bakınız: Tâhâ 20/130. Âli İmran 3/41)

Sabah ve akşam vakitleri zikir ve Allah’ı tesbih için en uygun zamanlardır. Ancak sabah-akşam ifadesi bütün günü kapsaması sebebiyle, âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbîh edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir.

Üç âyette “(Ey muhatap), yüce Rabbinin adını tesbîh et.” (A‘la 98/1. Ayrıca bakınız: Vâkıa 56/74, 96. Hakka 69/52) deniliyor. Bir başka manâ ile; “Rabbin adına hareket et.“ Zımnen: Kimin kulu olduğunu kimin adına hareket ettiğinden yola çıkarak bul. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1247)

Bir âyette Zekeriyya‘nın (as) kavmine “Sebbihû-tesbîh edin“ diye işaret ettiği anlatılıyor. (Meryem 19/11)

Üç âyette “sebbihhu-onu tesbîh et“ şeklinde geliyor. (Kaf 50/40. Tûr 52/49. İnsan

76/26)

Bir âyette “Sebbihû-hu-O’nu tesbîh edin“ çoğul emir olarak yer alıyor. (Ahzab 33/41-42)

Allah‘ın âyetlerini inkâr edenlere karşılık iman edenler Allah’ı tesbîh ederler. Yani O’na gereği gibi iman ederler, O’nun şanını gereği gibi yükseltirler.  (Rûm 30/17. Secde 32/15)

Mescitler de tesbîh edilmesi gereken yerlerdir. (Nûr 24/36)

Muhammed’in (sav) beşîr ve nezîr olarak gönderilmesinin bir gerekçesi veya sonucu, mü’minler Allah’ın tesbîh etsinler diyedir. (Fetih 48/8-9)

Musa (as) Harun’u kendisine yardımcı olarak vermesi için dua etti. Gerekçesini de şöyle açıkladı: Böylece seni bol bol tesbîh edelim.” (Tâhâ 20/33)

 

-Kavram olarak tesbîh

‘Tesbîh’; Allah’ı kutsal yüceliğine layık olmayan şeylerden, kusur ve noksanlıklardan, insanların ilâhlar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan inanç, söz ve kalp ile tenzih etmektir.  

‘Tesbîh’in bir anlamı da şirkten arındırmadır. Allah'ı tesbîh etme, O'na olan inancına asla şirk bulaştırmama, Allah'ı olduğu gibi tanımak demektir. (www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/namaz-tespihtir-tespih-sirkten-arinmadir)

Bazılarına göre tesbîh, söz, fiil veya niyet şeklinde olan bütün ibadetleri kapsar. “İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size "Rabbinizi tesbîh etsenize" dememiş miydim? ” (Kalem 68/28) Yani “neden O’na ibadet etmezsiniz, O’na şükretmezsiniz?”

Allah (cc) yücedir/uludur, azîmdir, en büyüktür. Hiç bir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah (cc) hakkında, insanlara ait şeyler düşünülemez. O, bütün bunların dışındadır. İşte Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak) bir tesbîh’tir.

Talha b. Ubeydullah diyor ki: Peygamberimize ‘sübhânellah’ın tefsirinden sordum. Buyurdu ki: “O, Allah’ı, O’nun dışındaki her şeyden tenzih etmedir (uzak tutmadır).” (nakleden: es-Sâbûnî, M. A. Saffetü’t-Tefâsir, 1/47)

“Tesbîh tenzihe ve nefye, hamd teşbihe ve isbata delâlet eder. İlki celâl, ikincisi cemâl tecellisidir. Allah Rasûlü’nün dilinde bu emir bir virde dönüşmüştür. Ondan gelen “Sübhânellahi ve bi-hamdihi estağfirullahi ve etûbu ileyhi-Allah’ı hamd ile tesbîh ederim, O’ndan mağfiret dilerim ve O’na tevbe ederim” virdi budur”  (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1318)

“Sübhâneke, Sübhânelleh, Sübhâne Rabbike” gibi her türüyle ‘tesbîh’ sözleri söylemek, Kelim-i Tevhîd veya Kelime-i Şehâdetteki iman sözü ve ‘Allahü ekber’ demek gibidir. ‘Tesbîh’te Allah’ın büyüklüğüne yönelik bir hayret ifadesi ve O’nun yüceliğini  dile getirme vardır. “Allah’tan başka tanrı yoktur, O Allah en yücedir, O (cc), insanların uydurduğu tanrıların sıfatını taşımaktan uzaktır” demek aynı şeydir.

Tesbîh de bir iman itirafı, bir teslimiyet belgesidir. Tesbîh etmekle iman güçlenir, ibadetin ve saygının ilâh olarak sadece Allah’a yapılacağı beyan edilmiş olur. Hatta Sübhânellah’ta, mükemmelik ve aşkınlık vurgusu Kelime-i Tevhîd’ten daha fazladır.

Müşriklerin, kâfirlerin, tağutların, putperestlerin, Allah adına yalan uyduranların bütün yersiz ve asılsız iddalarına karşılık mü’minler “fe-Sübhânellah” derler. Burada iki vurgu var. Birincisi; hayret, nasıl oluyor da sizi bir kul olarak Allah hakkında böyle düşünebiliyorsunuz, buna nasıl cür’et ediyorsunuz? İkincisi; Allah (cc) sizin O’nunla ilgili ileri sürdüklerinizden çok çok uzaktır ve çok çok yücedir. Nitekim bir çok âyette “Sübhânellahi amma yesıfûn-Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir” (Enbiyâ 21/22. Mü’minun 23/91. Saffat 37/159), ya da “Sübhânellahi amma yüşrikûn-Allah onların şirk koştuklarından münezzehtir.” (Kasas 28/68. Tûr 52/42. Haşr 58/24) şeklinde gelir. (Yurdagür, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 527-528)

Bilinçli bir varlık olan insanın Rab adına hareket etmesi, O’nu yücelten diğer varlıklar  korosuna katılması da tesbîhtir. Tesbîhin, ‘işitilen‘ bir şey olmaktan daha çok ‘anlaşılan‘ bir şey olduğunu İsrâ 17/44den anlıyoruz. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1247)  

 

-Hamd tesbîh ilişkisi

Allah (cc) yedi âyette hz. Muhammed’e ve onun şahsında mü’minlere; “Rabbini hamd ile tesbih et“ diye emrediyor. Bu da hamd ile tesbih arasında sıkı bir ilişki olduğunu gösterir.

“Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter.” (Furkan 25/58. Ayrıca bakınız: Hicr 15/98. Tâhâ 20/130 (iki defa). Mü’min 40/55. Kaf 50/39-40. Tûr 52/48-49. Nasr 110/3)

 ‘Hamd’; bir ni’metin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bunda hem ni’met sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır.

‘Hamd’ kavramını Türkçe’de karşılayacak bir kelime bulunmamaktadır. Çünkü o yalnızca bir övme değil, methetme ile şükür arasında özel bir methetmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Ama hiç bir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediğî şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır.

Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür ve ondan daha kapsamlıdır. Şükür, bir ni’metin karşılığı olarak yapılır. Hamd ise, ni’met sahibini bilmemiz durumunda, o ni’met veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır.

Hamd sahibi bellidir “elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn-“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” Hamd, ni’metleri, iyilikleri ve bağışları sınırsız ve sonsuz olan bir kuvvete yapılır. O da âlemlerin mutlak sahibi Allah’tan başkası olamaz. Allah olmak hamd’e layık olmaktır. Kul olmak da, hamde mecbur ve mahkûm olmaktır. Kur’an bu gerçeği başka bir âyette şöyle dile getirmektedir: “Başlangıçta da, sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.” (Kasas 28/70) Kur’an cennetlikleri şöyle anlatıyor. “Onların orada duası: ‘Allahım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’, birbirlerine sağlık temennileri; ‘selâm’, dualarının sonu da; ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun’ sözleridir.“ (Yûnus 10/10. Ayrıca bakınız: A’raf 7/43. Tâhâ 20/130. Kasas 28/70. Zümer 39/74, v.d.)

İnsanlar kendi görüşlerinden hareket ederek başka tanrılara hamd edemezler. Başkasına hamdetmek Allah’tan rol çalmaya kalkışmaktır. İnsan Allah’tan çaldığı rolü ya kendisine veya bir başka varlığa yakıştırmaya kalkışır. Bu da haddini aşmaktır. Halbuki hamd, bir anlamda haddini bilmektir. Kişi ne kadar haddini biliyorsa Rabbini bilir, ne kadar Rabbini biliyorsa o kadar hamdeder. (İslâmoğlu, M. Allah (cc), s: 113)

İman eden kimse tesbîh ile Allah’ın noksan sıfatlardan, müşriklerin ona nisbet ettikleri şeylerden tenzih eder. O’nu kendisinin tanıttığı gibi kabul ve iman eder. Hamdi ile de en yüce övgüleri O’na tahsis eder. Yani bir ilâhın hak ettiği bütün yücelikleri, üstün sıfatları, şükürleri O’na yaptığını ortaya koyar. Dolaysıyla Kur’an’da geçtiği gibi hamd ve tesbîh Allah’ın mutlak ilâh olduğunu ifade eden, birbiriyle yakın bağı olan iki ibadettir.

 

-Zikir olarak tesbîh: Sübhâneke, Sübhânellah

Tesbîh; iman, zikir ve Allah’tan yardım istemedir (dua ve niyazdır).

Peygamber (sav) daha bir çok hadisinde, tesbîh’te bulunmanın, Tevhîd kelimesini söylemenin ve hamdetmenin önemine ve sevaplarının çok olacağına işaret buyuruyor.

 “Bir adam Peygamber’e (sav) gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, ben Kur’an’dan bir şey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?” dedi. Peygamber (sav) “şöyle de” buyurdu: “Sübhâne’llahi ve’l hamdüli’llahi ve lâ ilâhe ilallahu va’llahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah-Allah’ım seni tesbih ederim, hamdler sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır.” (Ebu Dâvûd, Salat/139, no: 832. Nesâî, İftitah/32 no: 925. Bir benzeri: Müslim, Zikir ve Dua/10 no: 6848)

Peygamber (sav) yine buyuruyor ki: “İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler: (Bunlar), Sübhânellahi ve bi’hamdihi-Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim, Sübhane’llahi’l azîm-Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim, sözleridir.” (Müslim, Zikir ve Dua/10 no: 6846. Buharî, Daavât/65 no: 6406, Eyman/19 no: 6682. Tirmizî, Daavât/61 no: 3467. Ahmed b. Hanbel, 2/311 no: 7185)

“Sübhânelleh, velhamdu lillah, ve lâ ilâhe illallah vallahu ekber” demem, bana Güneşin üzerine doğduğu günden daha sevimlidir.” (Müslim, Zikir ve Dua/10 no: 6847)

“Allah’a dört söz çok sevimlidir: Sübhânellah, el-hamdu lillah, lâ ilâhe illallah ve allahu ekber...” (Müslim, Adab/2 no: 5601)

Ebu Zer diyor ki “Peygamber’e Allah’a en sevimli kelâm (söz) hangisidir?” diye sordum. Buyurdu ki: “Allah’a  en sevimli kelâm ‘sübhânellahi ve bi-hamdihi’dir.” (Müslim, Zikir ve Dua/22 no: 6926)

 

-Namaz ve tesbîh ibadeti

Allah (cc) tesbîh etmeyi emretti, Peygamber de namazda nasıl yapılacağını öğretti.

Namaz bir dua ve tesbîh eylemidir. Nasıl yerine getirileceğini rek’atıyla, kıyamıyla, rukû’suyla, tekbiri, tesbîhi ve duasıyla Peygamber (sav) gösterdi. Mü’minler de onun gibi yaparlar

“Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha  

kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah'ı tesbîh edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. (Rûm 30/17-18) Pek çok müfessir buradaki tesbîh’i namaz kılmak diye anlamışlar. (Mesela; İbni Abbas, Tenvîru’l-Mikbâs, s: 426. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 3/8. Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 10/173-174. el-Hâzin, Muhammed b. İ. Tefsir, 3/388. Kurtubî, M. b. Ahmed, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2403. Zamahşeri, Ö. b. Muhammed. el-Keşşaf, 3/456. Zuhaylî, V. et-Tefsiru’l-Vecîz, s: 407)

Namazı ‘tesbih-şirk’ açısından düşündüğümüzde onun dikkat çekici uyarılarla dolu olduğunu görürüz. Mü’min bilinçli bir niyetle namaza tekbir alarak, yani “Allahu ekber-Allah en büyüktür” diyerek başlar. Bu, başka hiç bir varlığın huzurunda böyle el pençe divan durulacak bir büyüklüğü olmadığını itiraftır. Mü’min bu imanla namaza giriş yapar,  namazı yalnızca bu tesbîh ettiği Allah (cc) için kıldığını ortaya koyar. Ya da “ben ancak ve ancak böyle bir Allah’a ibadet ederim“ demiş olur.

Arkasından hemen;“Sübhâneke allahümme ve bi-hamdike ve tebârake ismüke ve

teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe ğayruke-Allahım! Sen bütün kusurlardan pak ve uzaksın ve hamd da Sana aittir. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur” (Nesâî, İftitah/18 no: 900-901) tesbîhini okur. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirir.

Bu cümle iki yönlü bir bilinci ifade eder. Birincisi; “Allahım Seni tesbîh ederim”. Yani “sana yakıştırılan yanlış düşüncelerden seni beri ve âri bilirim, sen onlardan münezzehsin, yücesin” demektir.  İkincisi; “Tesbîhi senin hamdinle birlikte yaparım.” Yani seni sana layık isim ve sıfatlarla tanırken bütün iyilikler ve güzellikler karşısındaki övgü ve minnettarlığın da sadece sana olması gerektiğini bilirim. Çünkü sen onaylamadan ve senin elin olmadan kimse kimseye bir iyilik yapamaz, o halde her iyilik, her güzellik sendendir demektir. (www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/namaz-tespihtir-tespih-sirkten-arinmadir)

-Rukû’da; Mü’minler namazda kıraatten sonra Allahü ekber diyerek rukû’ya varırlar.

Allah’ın (cc) mü’minlere kendisini tesbîh etmeleri ve O’na tazim etmeleri emrini tekrar hatırlayalım. (Vakıa, 56/74 ve 96, Hakka, 69/52) Allah (cc) kendisinin el-Azîm olduğunu söylüyor.  (Şûrâ 42/1-4. Bekara, 2/49, 255. A’raf 7/141. İbrahim 15/6) İşte bunu ifade etmek ve itaatlerini göstermek üzere müslümanlar rukû’da bir, üç, beş veya yedi defa “Sübhâne rabbiye’l-azîm: Azîm olan Allah Sübhândır” derler.

A’zam, muazzam ve azîm, ekber ve a’la... Hepsi de büyüklüğü bir başka şekilde ifade eder. Azîm; Allah’ın hakimiyetinin bütün varlığı kuşatması açısından büyüklüğünü,

Ekber; büyüklüğün nitelik, nicelik, kudret ve saygı açısından bütün türlerini,

A’lâ da; ednâya/deniye, süfliye karşın O’nun makamının yüceliğini ve yüksekliğini

ifade eder.

Musalli (namaz kılan) rukû’dan kalkarken; “Semiallahu li-men hamideh-Allah hamd diyeni işitir”i söyler. Hamd edenin hamd sözünü işiten Allah (cc), kalplerle söylenen hamdleri de bilir. Tam doğrulunca “Rabbenâ leke’l-hamd ve’ş-şükr-Ey Rabbimiz hamd ve şükür yalnız Sanadır” der. Yani Sana hamdolsun. Bütün övgüler, yücelikler, üstün sıfatlar hepsi Sana aittir. Sen buna layıksın. Kullarına iyilik etsen de etmesen de, nimet versen de vermesen de; her durumda, her an, her oluşta hamd Senin hakkındır” der.

-Secdede; Musalli rükû’da, azametinden dolayı sadece O'nun huzurunda eğileceğini anlatan tesbîh cümlesini, secdede de yüceliğinden dolayı sadece O'na boyun eğeceğini anlatan tesbîh cümlesini söyler. Her inişte, her kalkışta, her intikalde okunan her dua, her zikir bir tesbîh ve de şirkten kaçınma anlamı taşır. (www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/namaz-tespihtir-tespih-sirkten-arinmadir)

Secde hali insanın en fazla ednaya düştüğü ve Allah’a yaklaştığı andır. Bu nedenle müslümanlar secdede edna‘nın tersi olan a’la‘yı zikrederek ve O’nun emrine uymak üzere secdede ‘Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ-Ulu/yüce olan Rabbimi tesbîh ederim’ derler.

Buna Kur’an’da işaret ediliyor. (A‘la 98/1) Bu âyetteki “tesbîh et“ emri tefsir otoriteleri tarafından “Namaz kıl“, “hayran ol“, “an“, “yönel“, “O’nu tüm noksanlıklardan uzak bil“, “O’nu tenzih et“, “O’nu mukaddes bil“ şeklinde de tefsir ederler. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1247)

Allah zaten a’la’dır. A’la; gerçek ve tek yüce, en büyük. Yüceliğin kendisine has olduğu kadar yüce olan ve kendisinden başka yüce olmayandır.

Bu âyet indirildiği zaman Peygamber (sav);“Bunu secdelelerinizde yapın”, Vâkıa 56/74, 96. Hakka 69/52 âyetleri  gelince de “bunu da rukû’larınızla yapın” buyurdu. (Ebu Dâvud, Salat/147 no: 869. İbni Mâce, İkame/20 no: 887. Bir benzeri: Müslim, Salat/207 no: 1074. Nesâî, Tatbik/9 no: 1047. Darimî, Salat/69 no: 1311-1312)

Musalli tahiyyata oturunca böyle bir temennanın, hazırolun, kulluk esas duruşunun sadece Allah’a yapılması gerektiğinin bilincindedir.  O bilir ki O’nun dışında hiç kimseye bu denli ta’zim edilmez. Zaten yalnızca mü’minler değil; kainattaki bütün varlıklar, melekler bu ulvi selâmlamayı Allah’a yaparlar. Bütün bedenî ibadetler, namaz ve dualar da sadece O'nun içindir. Bütün güzel sözler, temiz kazançlarla yapılmış ibadetler sadece O'nadır.  Bunlarla başka hiç kimsenin rızası aranmaz. (www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/namaz-tespihtir-tespih-sirkten-arinmadir)

Namazın şartlarından olmamakla birlikte namazdan sonra söylenen; “Sübhânellahi ve’l-hamdülillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber velâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azîm”(ki buna havkale denir)  tesbîh cümlesi ile Allah’ın Sübhân oluşu, hamdin yanlnızca O’na ait oluşu, O’ndan başka tanrı olmadığı, O’nun en büyük olması, bütün güç ve kuvvetin, çekip çevirmenin azamet ve ululuk sahibi Allah’a ait oluşu dile getirilir.

Yine namazdan sonra otuzüçer defa söylenmesi tavsiye edilen tesbîh dualarında da aynı bilinci ve itirafı görüyoruz. “Sübhânellah-Allah Sübhândır, O’nu tesbih ederim, “elhamdülillah-Hamd, minnet ve şükür Allah’a aittir”, “Allahü ekber-Allah en büyüktür, O’nun büyüklüğünün sınır yoktur” denilir. (Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb/9 no 3705, F. Humus/6 no: 3113, Nafakât/6-7 no: 5361, 5162, Deavât/11 no: 6318. Müslim, Zikir/80 no: 6915 Tirmizî, Deavât/24 no: 3405. Ebû Dâvud, Harâc/20 no: 2988-2989, Edeb/109 no: 5062-5063. Ahmed b. Hanbel 2/319 no: 7262)

Bundan sonra söylenilen “lâilâhe illellahu vahdehu la şerike leh…” (Müslim, Zikir ve Dua/10 no: 6844) zikri ile Allah’ın bir ve tek oluşu, ibadette ve mülk’te hiç bir ortağı olmadığı, hamdin (övgü ve şükrün) O’na ait olduğu, O’nun her şeyin hâkimi olduğu bir kez daha hatırlanır, itiraf edilir.

Allahuekber ve tesbîh (Sübhâneke) ile namazına başlayan bir müslüman, namaz boyunca ve namazdan sonra tesbîh eder; yani şirkten arınma çabası gösterir, şirkten uzak kalacağına, namazdan sonra Tevhîd’e (vahye) uygun hareket edeceğine söz verir.

Buradan hareketle namazın bir tesbîh olması açısından şirk tehlikesine karşı müthiş ve sağlam bir koruyucu olduğunu söyleyebiliriz.

 

-Ez-cümle

Tesbîh ibadeti, hem Allah’ın bir emri, iman tazeleme,  hem de en güzel zikirdir.  Müslüman namazda tesbîh  ettiği gibi, günün her saatinde bu ibadeti yerine getirebilir. İçerisinde ‘sübhân’ geçen bütün ifadeler tesbîh’tir. Bunların bir kısmı Kur’an’da bir kısmı hadis kaynaklarında geçmektedir. Ezberlemesi kolay, söylemesi dile hafif, ama sevabı çok olan me’sur (sabit) zikirlerdir.

Tesbîh etmek şirk tehlikesine karşı kalkan, imanı kuvvetlendirmeye vesile, şeytanın vesveselerine karşı zırh, Allah’ı anmaya (zikre) en güzel sebeptir.

Günlük virdimiz olması gereken Kur’an okumanın, “Lâilahe illallah”, “Eşhedü en lâ-ilâhe illallah” demenin, Besmelenin, istiâzenin, duaların yanına tesbih cümlelerini de eklemek gerekir.

 

Hüseyin K. Ece

05.04.2016

Zaandam

 

Kur'ani Hayat Dergisi, Temmuz-Ağustos 2016 Sayı: 48