Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1621
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
738790

KÖTÜ KELİMELER YANLIŞ TASAVVURLAR

İbrahim Sûresi’nde üç kalıp kavram dikkatimizi çekiyor: “Kelimetün tayyibetün-güzel bir kelime”, “Kelimetün habîsetün-kötü bir kelime” ve “kavlü’s-sabit-sağlam/tutarlı söz”.

Bu yazıda “kelimetün habîsetün” üzerinde duracağız, onun özellikle yanlış tasavvurlara yol açmasına ve Kur’an’ın bu konudaki uyarısına dikkat çekmeye çalışacağız. Diğer iki kavrama da konuyla ilgisi olduğu için kısmen değineceğiz.

İbrahim Sûresi, Kur’anın bütününde görülen geçmiş-gelecek, dünya âhiret, iman-amel, gösterge-hakikat, afak-enfüs arasında bağ kuran bir akıl inşa etmeyi amaçlar. Bu amacı en güzel veren âyetler toprak-kök, kök-meyve bağlarını iyi/güzel kötü/çirkin örneğinde ortaya koyan 24.-27. âyetlerdir. Bu Kur’an’ın en dikkat çekici pasajlarından biridir. Güzel söz kökü toprakta sabit, dalları duaya duran eller gibi semaya yükselmiş güzel ağaca, çirkin söz de kökü yerinden sökülüp yerini yurdunu kaybettiği için cüruf haline gelmiş, kuruyup çürümüş ağaca benzetilmiştir.

Bu benzetmeler üzerinden sözün gücüne dikkat çekilmektedir. Ancak sözün güçlü olabilmesi için, onun hakikatin toprağında neş’et etmesi gerekir. Hakikatten kopan söz, topraktan kopan ağaç gibi çürür.” (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/469)

 ‘Habîs bir kelime-kelimetü’n-habîsetün’ Kur’an’da güzel bir sözün (kelimetü’n-tayyibetün) deyiminin zıddı olarak bir âyette geçiyor. Şöyle ki:

Allah'ın, güzel-doğru bir söz (kelimetün-tayyibetün)  için nasıl bir misâl verdiğini görmüyor musun(uz)? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel-diri bir ağaç gibi(dir o);

ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur. Allah insanlara (işte böyle) misâller veriyor ki, (değişmeyen gerçeği) düşünüp kendilerine ders çıkarsınlar.

Ve çirkin bir sözün durumu ise, kökü toprağın üstüne çıkarılmış, bütünüyle kararsız, dayanıksız çürük bir ağacın durumuna benzer.

Kötü sözün (kelimetü’n-habîsetün) misâli de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü durumda bir ağaçtır.” (İbrahim 14/24-26)

“Bu pasaj yalnızca sözün gücüne hasredilmiştir. İlâhi kelâm olan vahiy, tüm sözleri çıkış noktalarından yola çıkarak ikiye ayırmıştır. Kökü olan ve olmayan, veya bir mesnede sahip olan ve olmayan. Zımnen; Söz etkisini kendisinden değil kaynağından alır. Vahyin insan tekini ve toplumları değiştirme ve vicdanları harekete geçirme gücünü nereden aldığını merak ediyorsanız, o kelâmın geldiği ilâhi kaynağa bakınız.” (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/477)

 

  • Habîs ne demektir

Habîs kelimesinin aslı ‘ha-bu-se’ fiilidir. Bu da sözlükte; bir şey habis, bozuk, kötü, çirkin olmak demektir. 

‘Ha-bu-se’ fillinin bir başka manası da bir şey insana ağır gelmek, sıkıntılı olmak demektir. Temelde iç dünyası tıpkı demirin cürufu, posası gibi kötü, bozuk olmak demektir.

Onun masdarı habis; ister algının alanına, isterse aklın alanına girsün; kötülüğünden, bozuk, aşağı ve âdi oluşundan dolayı, hoşlanılmayan, kerih veya iğrenç görülen şey.

Bu kelime aslında içerisi demirin cürufu (posası) gibi gibi bozuk, kötü olan demektir.  Bu kelimenin kapsamına bâtıl inanç, kötü söz, çirkin ve fena fiiller de girer. Nitekim A’raf 7/58de bu manada kullanılıyor.

“Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri (hebâis’i) haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır…” (A’raf 7/157)

Buradaki ‘el-hebâis’ nefse, bedene muvafık, uygun gelmeyen mahzurât, yasaklanmış şeyler manasındadır. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 203) 

Bu fiil kişi hakkında kullanılırsa o kişinin hileci ve entrikacı olduğunu anlatılmış olur. Kötü ve şerli olmak demektir.  (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 5/8)

Bu fiil kökünden türeyen bazı kelimeler var. Onlardan bir kaç tanesine işaret edelim:

el-Habîs (çoğulu; habasâu, hubus, ahbasu, habesetü, müennes (dişil) çoğulu: hebâis, habisât) kirli, pis, murdar, iğrenç, zararlı, şerli, bozuk, haram, kötü, hileci.

Habîs her türlü fâsit (bozuk ve zararlı) şeyleri de niteler. Mesela; bozuk yemek, bozuk renk, kötü ve zararlı fiiller, zina, kan, haksız kazanç gibi haramlar. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 5/8-9)

Habîs bir başka açıdan; nefse, bedene muvafık/uygun gelmeyen mahzurlar, yasaklanmış şeyler manasındadır. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 203)

Ahbes, daha habîs, daha kirli, daha kötü, daha murdar demektir. Bir hadiste “ahbeseyn-iki daha pis” şey diye geçiyor. Şöyleki: “La yusalli ahaduküm ve hüve yudâfiu’l-ahbeseyn-Sizden biri iki pis şeyden birisine bulaştığı zaman namaz kılmasın.” (Ebu Dâvûd, Tahara/43 no: 89) Buna göre kişi büyük veya küçük tuvaletini yaptığı zaman abdest almadan namaz kılamaz. Buradaki ‘ahbeseyn’ idrar ve dışkıdır.

Hâbis; nefsinde habis olan, hilekâr kişi. 

el-Hıbbis; çok şerli, çok habîs demektir. 

el-Habesu; kir, madendeki pas, cüruf, pislik, hayırsız demektir.

Hubs (çoğulu, habâis) ve habise (çoğulu habîsûn ve habisât), küfür ve şer diye de anlaşılmış. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 203)

 

  • Hadislerde habîs kelimesi

Hadislerde ‘ha-bu-se’  fiili ve türevleri, habîs ve onun çoğulu olan ‘habâis’, bir şeyin pis ve kötü olmasını, haram ve pis yiyecekleri, içecekleri nitelendirmek üzere geçmektedir. İşte bir kaç örnek:

Enes ibnu Malik’in anlattığına göre Peygamber (sav) helâya girerken şu duayı okurdu. “Allahümme innî eûzü bike min’l-hubsi ve’l-hebâis- Ey Allahım! Pislikten ve pis olan şeylerden Sana sığınırım.” (Buhârî, Vudu’/9 no: 142. Ebu Dâvûd, Tahara/3 no: 4. Tirmizî, Tahara/4 no: 5. Nesâî, Tahara/18 no: 19. İbnu Mâce, Tahara/9 no: 296)

Zeyd ibnu Erkam Peygamber’in şöyle dediğini anlatıyor: “Şu tuvalet ihtiyacının giderildiği yerlere (cinler) gelmektedir. Biriniz helâya gitmek istediği zaman, “Allahümme innî eûzü bike min’l-hubsi ve’l-hebâis- Ey Allahım! Pislikten ve pis olan şeylerden Sana sığınırım” desin.”  (Ebu Dâvûd, Tahara/3 no: 5)

Peygamber (sav) hem iman etmeyen hem de Kur’an okumayan kimse için; “O hanzale bitkisi gibidir. Onun kokusu da habîstir, tadı da habîstir (kötüdür).”  (Darimî, Sünen, Fedâilu’l-Kur’an/8 no: 3368)

Peygamber’in yanında bazek’ın sözü edildi. Buyurdu ki; “Her sarhoşluk veren şey haramdır. Helâl içecek elbette temizdir. Helâl içecekten daha ötesi habîs (pis) haramdır.” (Buhârî, Eşribe/10 no: 5599)

Ebu Hureyre şöyle dedi: “Rasûlüllah (sav) habîs (pis) olan şeylerle tedavi olmaktan nehyetti.” (Tirmizî, Sünen Tıb/7 no: 2045. İbnu Mâce Sünen, Tıb/11 no: 3459)

Hz. Osman şöyle demiş: “Hamr’dan kaçının. Çünkü o habâisin (yani kötülüklerin) anasıdır...” (Nesâî, Eşribe/44 no: 5669-5670)

Bazıların göre ‘habîs’ten maksat şeytandır. Onlara göre şu hadiste bu manada kullanılıyor: “Allahümme eûzü bike mine’l-ricsi ve’n-necisi ve’l-habîsi ve’l-muhbisi-Ey Allahım! Pislikten, necâsetten, necis olandan (şeytandan) ve pis yapan şeyden Sana sığınırım.”. (İbni Mâce, Tahara/9 no: 299)

 

  • Kur’an’da habîs kelimesi

‘Ha-bu-se’ fiil ve bunun türevleri Kur’an’da onaltı yerde ve bir kaç manada kullanılmaktadır.

Kur’an’ın günah ve günahkârı göstermek için kullandığı kelimelerden biri de ‘habîs’ ve onun türevlerdir. Habîsin karşıtı tayyibdir. Bu da temiz, arı, makbul, hoş demektir. İlâhi düzen sürekli bir şekilde pisle temizi ayıran bir görünüm arzeder. (Âli İmran 3/179) Nihayet cehennem pisle temizi ayıran ilâhi sistemin adıdır. (Enfal 8/37) (Y. Nuri Öztürk, İslâmda Büyük Günahlar, s: 54)

Kur’an iyi amelleri, temiz ve helâl yiyecekleri ‘tayyib’ diye nitelerken, bunun tersi olan fücur cinsinden (günah) ve istenmeyen kötü fiilleri ve dinen reddedilen ‘habîs (çoğulu: hebâis)’ olarak nitelendiriyor. 

A’raf 58de verimli, bitkisi güzel, hayrı ve bereketi bol bir beldenin zıt kutbunu temsil eden ‘habuse’, âyetteki ‘nekide’ ile biraz daha açıklık kazanmaktadır. Yani bereketsiz, hayırsız, verim elde edilebilmesi için insanın alnının derisini çatlatacak kadar inatçı toprak anlamında kullanılıyor. 

İbni Abbas’a göre bu âyetteki ‘habîs’ kafiri ve müşriki işaret etmektedir. Zira kâfir akide açısından tâhir (temiz) değildir ve yaptığı işlerin bir çoğu da habîstir.  Yine ona göre habîsten murat şekâvet ehli (yaptıkları yanlışlar yüzünden bedbaht olanlar), tayyipten murat da saadet ehlidir (yaptıkları iyi şeyler sebebiyle mutlu olanlardır). Söz konusu temyiz âhirette gerçekleşecektir.  (Kılıç, S. Kur’an’da Günah Kavramı, s: 151)

Kur’an insandan, pisin sayı/görünüm açısından çok görünmesine bakarak ümitsizliğe kapılmamasını, ya da karanlığın egemen olacağını zannetmemesini istemektedir. Kâfirle mü’min, fâsit amelle sâlih amel, karanlıkla aydınlık, kötülükle iyilik bir olmaz.

De ki: “Kötü ve çirkin olan şeyler (habîsetün) ile iyi ve güzel şeyler (tayyibetün) mukayese edilemez, kötü şeylerin bir çoğu sana büyük zevk verse bile. O halde, siz ey derin kavrayış sahipleri, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki mutluluğa erebilesiniz!” (Mâide 5/100) 

Allah (cc) günün birinde habîs amelleri, yani kötü, yanlış, bâtıl ve temelsiz işleri; sâlih amellerden, yani faydalı, sevaplı ve sağlam işlerden, habîs (kirli, kötü) nefisleri, tezkiye edilmiş, yani günah kirlerinden arınmış (temizlenmiş) olanlardan ayıracaktır. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 203)

Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. Sonunda temiz (tayyib) ile murdarı (habîs’i) ayıracaktı r…» (Âli İmran 3/179)

Kur’an haram mala, özellikle yetim malının haksızca ele geçirilen kısmına da habîs demektedir. (Öztürk, Y. Nuri. İslâmda Büyük Günahlar, s: 54-55)

Nisa 2. âyette ‘habîs’ ‘tayyib’in zıddı olarak geçmekte ve haksız olarak yetimlerin malından yenen haram kısmı göstermektedir:

Yetimlere mallarını verin, temizi (tayyibi) pis olanla (habîs ile) değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır. (Nisâ 4/2)

Burada mü’minlere “helâli haram ile değişmeyin” deniliyor.

Nûr 26. âyette ‘habîs ve onun çoğulu habisûn/habisât’ fena, kötü fiiller ve batıl, bozuk seçimler, tercihler kendi benzerleri içindir manasında geliyor. (R. el-Isfehânî, el-Müfredat s: 203)

“Kötü kadınlar (el-habisât) kötü erkeklere (el-habisûn), kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.” (Nûr 24/26)

Yani iffetsiz kadınlar, lekeli veya ahlâksız kimseler, ya da yozlaşmış kadınlar yozlaşmış erkeklere, lekesiz kadınlar da lekesiz erkeklere yaraşır. (Esed, M. Kur’an Mesajı, s: 710)

Bu âyetteki habîs ifadeleri, bir başka açıdan kötü erkekler veya kötü kadınlardan sadır olan kötü sözleri niteliyor. (S. Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, s: 151)

 ‘el-Habâis’ bir âyette haram ve pis yiyecekleri nitelemek üzere geliyor. Burada helâl ve temiz yiyecekleri de ‘tayyib’ kelimesi nitelendiriyor. Peygamberler görevlerinin bir gereği olarak insanlara, tayyibe sarılmayı öğütleyen ve hebâis’ten (pis olanlardan) uzak durmayı öneren mesajlar getirmişlerdir. 

Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal (tayyibât’ı), pis şeyleri (habâis’i) haram kılar...” (A’raf 7/157) Buradaki ‘el-hebâis’ ve benzer âyetlerde geçen ‘el-habîs’ kelimeleri sakıncaları nedeniyle nefis için uygun olmayan pis, çirkin olan şey manasındadır. (Okuyan, O. Kur’an Sözlüğü, s: 283)

İmam Şafiî, vahiy ile örf arasındaki münasebete işaret ederken Hz. Peygamber tarafından bazı şeylerin arapların yememesi sebebiyle haram, bazı şeylerin de yemeleri sebebiyle helâl kılınmış olduğunu belirtir. “el-Habis”i bir bakıma arapların yemediği şeyler, tayyibi de arapların yediği şeyler olarak anlamlandırmaktadır. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Ku’an, 1/295)

Ancak bu yorumun/görüşün Kur’an’ın helâl ve haram, temiz ve murdar konusunda temel aldığı ilkelere uygun olduğu söylenemez. Zira ilâhi bir hükümde ölçü arapların gelenekleri değil, Allah’ın insanlık için uygun gördüğü ilâhi iradedir. O ilâhi irada insanın temiz fıtratına uyan temiz şeyleri helâl, o temiz fıtrata uymayan şeyleri de haram kılar. Kaldi ki İslâm öncesi ve sonrası arapların yiyecekler konusunda tümüyla Kur’an’ın ‘tayyip’ dediği ölçüye uydukları da iddia edilemez.

İnsanlık tarihi, belirgin özelliği habîslik, fesat, haksızlık ve karanlık üretmek olan toplukluklara şâhit olmuştur. Bunların ürettikleri habîslikler yüzünden ortalıkta, bir anlamda karada ve denizde fesat artmıştır. Ancak Allah (cc) insanlığı bu pisliklerden sürekli sıyırıp kurtarmıştır. Lût kavminin yaptığı berbat fiil bu habîsliğin bir örneğidir.

“Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler (hebâis) yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.” (Enbiyâ 21/74)

Buradaki ‘el-hebâis’ sözcüğü lûtilikten kinâyedir, o kavmin şen’i fiiline işaret etmektedir.  (R. el-Isfehânî, el-Müfredât s: 203. Kılıç, S. Kur’an’da Günah Kavramı, s: 151)

Geçmişte Hak dine inanmayanlardan bazıları mallarını insanları Allah yolundan alıkoymak için harcadılar. Böyleleri bundan sonra da bunu yapmaya devam edecekler. Ancak günü gelince bu yanlışları onlar için yürek acısı olacak ve cehenneme sürüplenip atılacaklar.

“ki böylece Allah kötü ve bayağı (habîs) olanı iyi ve temiz (tayyip’ten) olandan ayırsın da, kötü ve bayağı (habîs) olanı kendi türünden olanla yan yana getirip (hükmü altında) hepsini bir araya toplasın ve (nihayet) onları topluca cehenneme yerleştirsin...” (Enfal 8/37)

Demek ki servetlerini hak sesi, ilâhi daveti kısmak, kurtuluş yolu demek olan İslâmı engellemek için harcayanlar, yaptıkları bu büyük yanlış sebebiyle Kur’an tarafından habis (kötü/bayağı) diye nitelendiriliyor. Bu şekildeki habîslerin sonu hüsran, yaptıkları faaliyetler kendileri için acı bir pişmanlık, bir yürek ağrısı olacaktır.

Böyleleri kendileri sapıklıkta oldukları gibi, mallarını, ya da ellerindeki imkanları hak ile savaşmak üzere seferber ederler. Bunlar hata üstüne hata, şirretlik üstüne şirretlik, âsilik üstüne âsilik yaparlar. Böyleleri cidden habîs insanlardır. Ama gün gelecek pis (habîs) ile temiz (tayyip), yanlış ile doğru, kötü ile iyi, murdar ile nezih belli olacaktır.  

A’raf 58. âyette ‘ha-bu-se’ fiili ve tayyib kelimesi bir beldenin/ülkenin sıfatı olarak geçmektedir. Allah (cc) rüzgârı rahmetinin müjdecisi olarak gönderir. O rüzgârlardan bir kısmı yağmur yüklü bulutları ülkelere sürüklerler. O bulutlar gökten su indirir. Bununla çeşit çeşit meyveler ve ürünler biter. Allah (cc) ölüleri de işte böyle ölü toprağı yağmuru suyuyla dirilttiği gibi diriltir. Şüphesiz bu örneklerde aklını kullananlar için ciddi dersler vardır.

“Güzel (tayyip) beldenin bitkisi Rabbinin izniyle (güzel) çıkar. Kötü olandan/çorak yerden (habuse) ise faydasız ürünlerden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (A’raf 7/58)

Buradaki ‘ha-bu-se’ çorak oldu manasındadır. (Okuyan, O. Kur’an Sözlüğü, s: 283)

Kötü ve elverişsiz bir toprağın, ülkenin faydasız bitkiler vermesine karşın, elverişli toprağa sahip bir beldenin iyi ürünler vermesi Allah’ın izniyledir. Akıllı, kavrayışlı ve faziletli insanlar verimli toprak gibi, ahmak, faziletsiz ve kötü niyetli kişilerde çorak, verimsiz, bereketsiz yerler gibidirler.

Mü’minlerin kalpleri faydalı yemişler veren bereketli araziye, inkârcıların yürekleri ise zararlı bitkiler çıkaran, ya da çorak (habîs) araziye benzer.

Âyet insanlara: “Siz de güzel yemişler/ürünler çıkaran bereketli topraklar/beldeler gibi olun” demektedir. (Heyet, Kur’an Yolu, 2/425)

İbrahim 26. âyette yer alan ‘habîsetün’ bazı tefsircilere göre küfür, şirk veya Allah’ı tekzib etmedir. İbni Abbas’a göre burada günah konusunda söylenmiş olan her söz bahis konusudur. Âyetteki ‘utusset-söküldü’, kökünden koparıldı kelimesnin delâletiyle, habise’nin dayanıksız, boş, hiç bir dayanağı olmayan söz anlamında da geldiği söylenebilir. (S. Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, s: 151)

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri (el-habîs) vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Bekara 2/267)

Bu âyette geçen ‘el-habîs’; değersiz, adi beğenilmeyen anlamındadır. (Okuyan, O. Kur’an Sözlüğü, s: 283)

Bu ve diğer infak âyetleri sadakanın helâl ve temiz kazançlara dayanması, kendisine dünyalık verilen mü’minlerin cömert olması ve malının iyisinden infak etmesi gerektiğini, Allah’ın kötü ve haramı infak olarak kabul etmeyeceği gerçeğini ortaya koymaktadır. (Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 1/310)

Zenginliğin genelde iki kaynağı vardır. “Birincisi; kazanç adı verilen genellikle kişinin kendi emek ve gayretiyle,  bilgi ve sanatıyla doğrudan veya dolaylı olarak elde ettiği gelirlerdir ki, miras da bunun içindedir. İkincisi; yerden çıkanlardır ki, bunda kara, deniz ve hava da dahildir. Geriye bu iki kaynağın birlikte harekete geçirilmesi sonucunda elde edilen kazanç şekli kalır ki, onda da kısmen emeğin, kısmen de yerin payının büyük olduğu görülür. Hangisi daha ağır basıyorsa o tarafa bakarak durum değerlendirmesi yapılır. Sonuçta bütün kazanç yolları bu iki sebepten birine dönüşür.

İşte sermaye adı verilen paranın, kaynağı bakımından sermaye olmayıp, kazanç birikimi olduğu, hatta iyi yollarla elde edilmişse kazançların en hoşa gideni olduğu, en temizi bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, "kazandıklarınızın en güzelinden" buyurulmuştur.” (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad. 2/199),

Bu, her çağda ve her nesilden mü’minlere, ellerinde olan tüm malları kapsayan genel bir çağrıdır.

“Kazandıklarınızın en güzelinden...” sözü, şunu da anlatıyor ki, kazançların bir temizi ve güzeli, bir de bunun zıddı olan kötüsü vardır. Her kazanılmış olan şey iyi ve temiz olmaz.  

İnfak sonsuz bir bereketin tohumu ve ebedî hayatın bir parçası olduğundan, bu tohumun en temizinden seçilmesi lazım gelir.

Buna göre mü’min, akla ve şeriate uygun olarak çalışmalı, kendi emeğinden veya yerin ürününden elde ettiği kazançtan Allah yoluna infak etmeli. Kendisinin gönül rahatlığı ile hediye olarak bile almayacağı şeyleri Allah yolunda harcamayı aklına getirmemeli. Allah’ın insanların vereceği sadakaları ihtiyacı olmadığını, sadaka vermenin (infak etmenin) kendi faydasına olacağını bilmeli. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 2/200)

Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili şöyle bir rivâyet var: Berra b. Azib demiş ki: “Bu âyet Ensar hakkında nazil olmuştur. Ensar, hurmaları toplama zamanı geldiğinde henüz olgunlaşmamış olanları toplayıp Resûlullah'ın mescidinde iki direk arasında ipe asarlardı. Muhacirlerin fakirleri de bunlardan yerdi. Onlardan biri ham hurmaların arasına caiz olduğunu sanarak çürük olanlarını da katmıştı. Bunun üzerine yüce Allah böyle yapanları kınayan şu âyeti indirdi: “...Adi şeyleri infak etmeye kalkışmayın...” (Taberî, İbnü Cerir. Câmiu’l-Beyan, 3/83)

 

  • Kötü bir kelime (kelimetü’n-habîsetün)

İbrahim 24-26. âyet pisle temizi bir kelime (söz ve bilgi) olarak ele almaktadır.

Burada ‘kelimetün habîsetün’; küfür/inkâr, yalan, kovuculuk ve her türlü çirkin-fena kelimeler anlamındadır.  (R. el-Isfehânî, el-Müfredât s: 203)

 “Kötü sözün (kelimetü’n-habîsetün) misâli de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü durumda bir ağaçtır.” (İbrahim 14/26)

Lafzen, “hiçbir bakımdan sağlamlığı (karârı) olmayan”: yani, “çirkin (ve asılsız) söz”,  büyüsüne kapılan insanların katında ilk ağızda büyük bir ilgi uyandırsa da nihaî etkisi bakımından gelip geçicidir. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/507)

 “Kelimetün habîsetün”; yanlış söz, küfür kelimesi, yalan söz, kötü kelime/söz gibi manalarda anlaşılabilir. (Okuyan, O. Kur’an Sözlüğü, s: 283-284)

Bu aynı zamanda Allah’ı inkâr etmek anlamına gelen ter türlü söz, şirk ve benzeri İslâm dışı inançlardır. Bu kötü söz âyette, kökleri kesilip gövdesi yerden koparılmış bir ağaca benzetilmektedir. Böyle bir ağaç nasıl meyva vermezse ve kuruyup yok olmaya mahkûmsa,  kötü söz de o şekilde sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Ayrıca insanın hem dünyada, hem de âhirette felaketlere sürüklenmesine sebep olur. (Heyet, Kur’an Yolu, 3/286)

Habis bir kelime; yani yalan (kizb), asılsız (bâtıl), işe yaramaz (lağv), oyalayan ve sapıtan (lehv), saptıran (mudıl), bozan (fâsit) gibi özelliği olan sözdür, iddiadır, inançtır. Her şeyden önce çirkindir, zararlıdır ve köksüzdür. Haklı bir gerekçeye dayanmadığı gibi verdiği sonuçlar açısından da acı meyve gibidir. Nitekim Kur’an hak ile batılı, doğru ile yalanı, hidâyet ile sapıklığı şu muhteşem benzetme ile ortaya koyuyor:

“O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur.

İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.” (Ra’d 13/17)

Allah (cc) bir önceki âyette mü’minleri gören kimseye; Hak’kı aydınlığa, inkârcıları âmâya, bâtılı da karanlığa benzetiyor. Bu âyette ise Hak ve ona inananlar yağmura, batıl ve onun peşine gidenler köpüğe benzetiliyor. Nasıl ki yağmur yağdığı zaman insanlar ondan çeşitli şekillerde faydalanır, kurumuş yer hayat bulup canlanırsa; Hak geldiği zaman da ölmüş kalpler dirilir. İman sahibine sayılamayacak kadar faydalar sağlar. Bâtıl, selin üstündeki köpüğe benzer. Bir hükmü, bir ağırlığı yoktur. Çabuk kaybolup gider, bir işe de yaramaz.

Mü’minler ayrıca süs veya başka eşyalar yapılan altın, gümüş, bakır gibi madenlere benzetiliyor ki bunlar insanlara faydalı şeylerdir. Bu madenler eritildiği zaman köpüğe benzeyen artıklar kalır ki bunlar hiç bir değer taşımaz, bir işe yaramaz. İşte bâtıl ve ona inananlar bu işe yaramayan posaya benzetiliyor. (TDV Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, s: 258)

Bazılarına göre “habis kelime-kelimetü’n-habîsetün” küfreden kâfirin örneğidir.  (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir 2/297. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 877) Ya da küfür (inkâr) sözüdür.

Bunun bizzat kâfirin kendisi olduğu da söylenmiştir. (Taberî, İbnü Cerir. Câmiu’l-Beyan, 7/445)

Enes b. Malik şöyle anlatıyor: “Rasûlüllah (sav) bu âyeti okuyarak bir sepet taze hurma ile geldi. Sonra dedi: (Âyetteki) “şeceratün tayyibetün” hurma, “şeceratün habisetün” ise hanzaledir (ebucehil karpuzudur).” (Tirmizî, Tefsîr/14 no: 3119)

Kötü bir kelimeye benzeyen ağacın yerin derinliklerine ulaşan kökü yoktur, sabit değildir. İşte kâfirin durumu da böyledir. Onun herhangi bir delili, sebatı olmadığı gibi ondan bir hayır da yoktur. Onun güzel bir sözü ve sâlih bir ameli (yüceler yücesine) yükselmez. (Taberî, İbnü Cerir. Câmiu’l-Beyan, 7/445-446. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1712. el-Hâzin, M. b. İbrahim. Tefsir, 3/35. Cezâiri, Ebu Bekr, Eyseru’t-Tefâsir, 2/848)

Kötü söz -yani bâtıl söz- tıpkı kötü bir ağaç gibidir. Kabarır, yükselir, dal-budak salar. Bu yüzden bazı insanlar onun güzel ağaçtan daha iri, daha güçlü olduğunu sanabilirler. Hatta toprağın dışındadır. Onun bu görkemi geçici bir süre içindir, sonra tekrar yere yıkılacaktır. Sağlamlığı, kalıcılığı sözkonusu değildir. (Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2098-2099)

Ali b. Ebi Talha “Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmedin mi” âyeti ile ilgili olarak o Kelime-i Tevhid’tir  ve “güzel bir ağaç” gibidir demiştir. (İbrahim 14/24) Bu da mü’mindir. Ağacın kökü yerde sabit olduğu gibi “lâ ilâhe illallah-Allah’tan başka tanrı yoktur” iman ikrarı da mü’minin kalbinde sabittir. Kötü bir kelimenin misâli, yani şirkin (ve şirke götüren her türlü sözün) misâli “kötü bir ağaca” benzer deniliyor. Böyle bir ağaç toprağın üzerinden koparılmış ve istikrarsızdır. Şirk inancını benimseyen kimsenin davranışlarının hak bir dayanağı, sağlam bir esası yoktur. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, s: 1712)

Bazılarına göre Allah’a şirk koşmanın hali böyledir. Yani ‘habis kelime’ şirk (Allh’a ortak koşma) anlamındadır. Allah (cc) kâfiri habis (kötü) bir ağaca benzetti. Ki bu ağaç toprağın üzerindedir, sabit bir kökü yoktur. -Ki pek çoklarına göre bu ağaç hanzala bitkisidir.-  Denildi ki; kâfirin ameli kabul edilmez ve yükseltilmez. Onun yerde bir kökü yoktur ve göğe doğryu dal budak da salmaz. Kâfirin de dünya ve ahirette sâlih bir ameli yoktur.

Katade isimli tefsirci diyor ki; adamın bir ilim ehlinden birisiyle karşılaştı ve ona: “Kelimetü’n-habisetün hakkında ne diyorsun?” diye sordu. O da şöyle cevap etti: “Ben onun yerde sabit bir kökü olduğunu bilmiyorum. Gökte de dalları olduğunu. Öyleki sahibinin boğazına takılı şekilde Kıyâmete gelir.” Bazıların göre de “kelimetü’n-habisetün” kâfirdir. İnkâr edenin yerde bir sâlih ameli, gökte de hayırla anılması söz konusu değildir. Onun amelleri (işleri) yücelere yükseltilmez. (Taberî, İbnü Cerir. Câmiu’l-Beyan, 7/445-446)

Peygamber’in (sav) “Mü’min, kendi amelinden daha hoştur, güzeldir; kâfir bir kimse ise kendi amelinden daha habîstir, çirkindir” dediği rivayet edilmiştir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 203)

Zamahşerî’ye göre “habis bir kelime”, şirk sözüdür veya çirkin sözdür. “Kötü ağaç” da meyvesi olmayan hanzale (ebu cehil karpuzu) gibi bitkilerdir. (Zamahşerî, el-Keşşâf, 2/523)

“Kelimetü’n-habîsetün-kötü bir söz”, “kelimetü’n-tayyibetün-güzel bir söz”ün tam tersi olması açısından gerçek dışı ve yanlış olan herşey için kullanılabilir. Fakat burada ateizm, sapıklık, inançsızlık, şirk, putatapıcılık veya peygamber tarafından getirilmemiş hangi ‘izm’ olursa olsun kişinin hayat sistemini dayandırdığı yanlış inanç ve akide anlamında kullanılmaktadır.

Kötü bir söz (yanlış bir inanç) dayanıklı ve sürekli değildir, çünkü tabiat kurallarına terstir. Bu nedenle evrendeki her şey ona karşı çıkar ve onu reddeder. Sanki toprak onun tohumlarını dışarı atmaya hazırdır. Gerçekte eğer insana denenmesi için özgürlük ve süre tanınmamış olsaydı, kötülüğün gelişmesine hiç bir zaman izin verilmezdi. Bu özgürlük nedeniyle bazı insanların hayatlarını ‘kötü söz’e dayandırmalarına izin verilmiştir. Onun belli bir dereceye kadar büyümesine müsaade edilir, fakat o kötü sonuçlar doğurmaktan başka bir şey üretmez. (Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an, 2/551)

Bazılarına göre bu örnek imana veya şirk dinlerine davetle ilgilidir. Çünkü ‘kelime’ sözcüğü herhangi bir şeye davet etmek ve herhangi bir söz söylemek anlamına da gelir.  (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, s: 1712)

Âyette söylenenler salt birer örnek değildirler. Sırf iyileri desteklemek, onları yüreklendirmek amacına yönelik olarak söylenmiş sözler değildir bunlar. Kimi dönemlerde gerçekleşmesi gecikse de hayatta yaşanan bir realitedir bu.

İyilik kalıcıdır, kötülük onu sıkıştırsa da, yoluna engel olsa da ölmez, solmaz. Kötülük ise uzun süre yaşayamaz. İçine karışmış kimi iyilik kalıntıları yok olana kadar yaşayabilir. -Zaten saf kötülük çok az bulunabilir- İçindeki kimi iyilik kalıntıları yok olunca, kötülük de yok olup gider. Geride bir şey kalmaz. Bu durumda görkemli ve üstün gibi görünse de içten içe yok olur, dağılıp gider. Unutulmamalıdır ki, iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı da kötülüktür. (Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2099)

 

  • Sâbit söz

Kur’an “kötü bir kelime” benzetmesinden sonra şöyle ekliyor:

“Allah, imana erişenlerin durumunu sapasağlam ve dosdoğru bir sözle (kavlu’s-sâbit) , hem dünya hayatında ve hem de âhirette sağlamlaştırır; haksızlık yapanları ise, Allah sapıklık içinde bırakır; çünkü Allah dilediğini yapar.

Allah’ın nimetini küfre değişenleri ve kavimlerini helâk yurduna, yaslanacakları cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? O, ne kötü duraktır! (İbrahim 14/27-29)

İbrahim 27. âyette geçen ‘kavlu’s-sâbit’ lafzen; güçlü, sağlam, tutarlı söz demektir. Bu ifade; söz,  lafız, konuşma gibi anlamların ötesinde inanç ve görüş bildiren bir ifadedir. Yani anlayış, düstûr, dava manalarına da işaret etmektedir. Bu terim, Tevhid Kelimesi ile dile getirilen anlayışını ima etmektedir. ‘Sâbit’ sıfatı nitelediği sözün ya da anlayışın sağlamlığını, yani sarsılmaz bir biçimde doğru ve tutarlı olduğunu ifade etmekte ve böylece onu önceki ‘kelimetün tayyibetün-güzel/doğru söz’ ve ‘şeceretün tayyibetün-güzel/diri ağaç’ benzetmesiyle ilişkilendirmektedir. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/507)

“Kavlu’s-sâbit” bir önceki âyette yer alan “kelimetü’n-tayyibe-güzel söz”ünü  açıklamaktadır. O da Tevhîd/Şehâdet kelimesidir. Tefsircilerin çoğu bu görüştedir. Nitekim Kur’an şirk inancını da habis kelime olarak nitelendirmiştir. (el-Hâzin, M. b. İbrahim. Tefsir, 3/35-36)

“Kavlu’s-sâbit”; sağlam, istikrarlı, kökü ve dayanağı olan söz, lafız, konuşma anlamları yanında anlayış, düstur, dava, hedef manalarına da işaret etmektedir. Bu ifade Allah’tan başka tanrı olmadığı ilkesini bir başka açıdan dile getirmektedir. Sâbit nitelemesi Tevhid kelimesinin veya inancının sağlamlığına, tutarlı oluşuna vurgudur.

Bera’ b. Azib’ten şöyle rivâyet edildi: “Peygamber (sav) “Allah, imana erişenlerin durumunu sapasağlam ve dosdoğru bir sözle (kavlu’s-sâbit) , hem dünya hayatında ve hem de âhirette sağlamlaştırır..” âyeti hakkında “o kendisine “Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim? diye soru sorulacağı zaman kabirde olacaktır” dedi.” (Tirmizî, Tefsir/14 no: 3120)

 

  • Kötü bir kelimeye karşılık güzel bir söz

“Kelimetü’n-habisetün”ün  yerine; “kelimetü’n-tayyibetün”, kötü bir kelimenin yerine güzel (tayyip) bir kelime. Habis (kötü-verimsiz) ağaç yerine; tayyip (güzel, temiz, verimli) ağaç. Sağlam ve tutarlı olmayan bir iddia, iman, dünya görüşü yerine; sağlam, tutarlı, istikrarlı bir iddia, iman, dava ve hayat anlayışı.

Allah (cc) bir önceki âyette şöyle buyuruyor:

“Allah'ın, güzel-doğru bir söz (kelimetün-tayyibetün)  için nasıl bir misâl verdiğini görmüyor musun(uz)? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel-diri bir ağaç gibi(dir o);

ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur. Allah insanlara (işte böyle) misâller veriyor ki, (değişmeyen gerçeği) düşünüp kendilerine ders çıkarsınlar.” (İbrahim 14/24-25)

Allah ‘eşkıyâ’nın, yani kendi tercihleriyle bedbahtlığı, kötü sonucu kazananların durumunu açıkladıktan sonra ‘süadâ’nın durumuyla ilgili bir örnek daha veriyor. Bu iki grup arasındaki kesin farklılık vardır. Muhatap gözüyle görmüş gibi kesinlikle bu gerçeği bilmelidir. Hitap her ne kadar Peygamber’e yönelik olsa da hüküm herkes için geçerlidir.

O zaman anlam şöyle olabilir: “Ey insan görmedin mi Allah nasıl bir örnek veriyor olur?” Mesel (örneklendirme), bir başka şeyde bir benzeri olan bir sözdür. Bir şeyi bir diğeri ile açıklamak veya tasavvur edebilmek üzere kullanılır.

İbni Abbas’ın ve pek çoklarının görüşüne göre, “Kelimetün tayyibe” kelime-i tevhid’dir. “Şeçeretun tayyibetün”de meyveli güzel bir ağaç gibidir.  (el-Hâzin, M. b. İbrahim. Tefsir, 3/34)

“Kelimetü’n-tayyibetün  yani güzel bir söz. Doğru söz, sağlam inanç, Kelime-i Tevhid (Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 877),  peygamberlik, vahiy, âhiret ve Allah’ın bütün mesajları manasında olabilir. (Esed,  M. Kur’an Mesajı, 2/506)

Ȃyette geçen “kelimetü’n-tayyibe-güzel bir kelime” kelime-i tevhid’dir. İbni Abbas ve tefsircilerin çoğunun görüşüne göre o “şeçeretü’n-tayyibetün-güzel bir ağaç”, yani meyve veren güzel bir ağaç gibidir. Ya da hurma veya cennette bir ağaçtır. Onun aslı arzda sabittir.  Dalları ise yücelerdedir. İmanı tasdîk etmek de böyledir. İman da mü’minin kalbine kök salar, söz ve sâlih amel olarak tıpkı ağacın dalları gibi dışarı yansır, göğe doğru büyür. Hem bunlar, hem de bütün güzel kelimeler Allah’a yükselir. Allah (cc) onlara değer verir. (el-Hâzin, M. b. İbrahim. Tefsir, 3/34. Beğavî, H. b. Mes’ud. Tefsir, 3/32)

Allah’ın varlığına ve birliğine imanı (Kelime-i Tevhid’i) ifade eden ‘güzel söz’ kökü yerin derinliklerine sağlam bir şekilde yerleşmiş, gövdesi ve dalları gökyüzüne doğru yükselmiş, her zaman meyva veren bir ağaca benzetilmektedir. Böyle bir ağaç nasıl ki her zaman meyva verir, faydalıdır. Tevhid  Kelimesi de öyle. O da mü’minlerin kalbine yerleşip kökleşince onların davranışlarını etkiler ve iyi davranış olarak ürünleri verir. 

Ağacın diri kalması için budalama sulama gibi şeyler yapmak gerektiği gibi iman ağacının diri kalması için sürekli sâlih amel, dua, ilim ve tefekkürle beslemek gerekir. (Heyet, Kur’an Yolu, 3/286)

“Kelimetü’n-tayyibe”; iman kelimesidir, ona iman edene de mü’min denir. Şeceretü’n-tayyibe” ise hurmadır. Zira onun her hali faydalıdır. Sabah akşam, yaşı kurusu, olmuşu- olmamışı ve en olgunlaşmış hâli yenir. Kelime-i Tevhide iman da böyledir. Kur’an bu gibi örnekleri insanlar düşünsünler, öğüt alsınlar, iman etsinler ve sâlih amel işlemeye, faydalı meyveler vermeye devam etsinler; böylece azaptan kendilerini kurtarsınlar diye vermektedir. (Cezâiri, Ebu Bekr, Eyseru’t-Tefâsir, 2/848)

 “Kelime sözcüğü, geniş anlamıyla, düşünsel, kavramsal ifade, fikir, kaziye/önerme anlamına gelmektedir. Buna bağlı olarak, İbrahim 24. âyette “güzel-doğru bir söz” ifadesi, mahiyeti itibariyle doğru olan ve ahlakî anlamda iyi ve güzel olana çağırdığı için sonuna kadar yararlı ve kalıcı olan teklif, fikir ya da öğreti anlamındadır; Allah'ın mesajlarının her biri, nihaî amacı itibariyle ahlâken iyi ve doğru olan yönünde yapılmış çağrıdan ibaret olduğuna göre, “güzel-doğru söz” terimi, aynı zamanda, “Allah'ın mesajları”nı da işaret etmiş olabilir.” (Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/506)

 “Kelimetün tayyibetün-güzel bir söz”, kaynağı, mesnedi olan, çıkış yeri ilâhî olduğu için de gücü olan güzel sözdür. Bu o kadar verimlidir ki hayat anlayışını ona dayandıran herkes veya her toplum her zaman onun tatlı meyvalarını yer. O düşüncede açıklık, konuşmada ve davranışlarda dürüstlük, karakterde güzel ahlâk, karar vermede isabetlilik, ilişkilerde insaf ve merhamet, hüküm vermede adalet, alış-verişlerde güven, sosyal hayatta barış, tutum ve tavırda ölçülü olmayı kazandırır.

“Müminler bu dünya hayatı boyunca sabrederler, çünkü onun dengeli hayat sistemi “kelimetü’n-tayyibetün-güzel bir söz” üzerine kuruludur. Çünkü bu, onlara apaçık bir görüş açısı, anlamlı bir düşünce sistemi ve kapsamlı bir hayat öğretisi sağlar. Onun yardımıyla mü’minler, hayatın her zorluğu karşısında sabırlı olmalarını sağlayan güçlü bir karekter ve sağlam bir tavır elde ederler. Bu, aynı zamanda onlara, zihin ve gönül huzuru verir ve onları sapmaktan korur.”  (Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, 2/552)

Güzel (tayyip) söz köklü, meyvalı ağaç gibi sağlam, yararlıdır. Çirkin (habis) söz ise hafif, rüzgârın esmesiyle oraya buraya sürüklenen köksüz, yararsız ağaca veya kütüğe benzer. Birisi her türlü güzelliği ve verimliliği, diğeri ise her türlü çirkinliği ve verimsizliği temsil etmektedir.

“Şeceretü’n-tayyibe-güzel ağaç” mü’minin kendisi, sâbit olan aslının Allah’a karşı ihlası, göğe uzanan dallarının da Allah’tan korkusunu, çirkin ağacın ise kâfirin kararsız tutumu ile Allah’a isyanı ifade ettiği söylenebilir. 

Bunlar güzel sözlerdir. Ancak âyetin bıraktığını öyle değerlendirmek daha doğrudur. Güzel olan, iyiliğe sevk eden her söz meyveli ağaç gibi yararlıdır. Kelime, söz anlamına geldiği gibi, bilgi manasına da gelir. Bilgi ruhun gıdasıdır. Beden nasıl besin maddelerinden gıda alırsa ruh da bilgiden gıda alır. Ma’rifet mevsimlik değil, her zaman ürün veren ruhsal ağaçtır. Ruh daima onunla beslenir.. Çirkin söz ise ruha zararlıdır.” (Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 5/24-25)

Hiç kuşkusuz güzel söz -yani gerçek söz- tıpkı güzel bir ağaç gibidir. Sağlam, görkemli ve bol meyvelidir. Sağlamdır, kasırgalar ne kadar amansız olurlarsa olsunlar onu yerinden sökemez. Bâtıl rüzgârları onu sarsamaz. Tağutların balyozları onu etkilemez. Kimi dönemlerde bazılarınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zannedilse bile sağlamdır, uludur. Kötülükten, zulümden ve azgınlıktan hep yüksektir. Kimi zamanlar onun bâtıl tarafından yerinden sökülüp boşluğa atıldığı sanılsa bile meyvesini vermeye devam eder. Bu ağaç ve meyveleri hiç eksik olmaz. Çünkü bu ağacın tohumları gün geçtikçe artan ruhlarda yeşermektedir. (Kutub, K. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2098)

Bir başka âyette güzel sözlerin değerli olduğu ve Allah’a yükseldiği şu şekilde anlatılıyor:

“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler (el-kelimu’t-tayyib) yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i sâlih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.” (Fâtır 35/10)

Burada muhtemel bir kaç mana olabilir. Birincisi; güzel söz doğrudan Allah katına çıkar. Sâlih amel ise Allah’ın onu yükseltmesine bağlıdır. İkincisi; güzel sözü yükselten sâlih ameldir. Söz ancak amelle değer kazanır. Üçüncüsü; sâlih amel, kendisini yapanı da yükseltir. Kim izzet istiyorsa sâlih amel işlemelidir. Sözde, işde, eylemde Rabbine itaat etmelidir. Zira kula şeref ve izzet veren budur. (Yıldrım, S. Kur’an Meali Fâtır 10. âyet açıklaması)

Bir çok müfessire göre kelimu’t-tayyib-güzel söz’den maksat başta Tevhid Kelimesi olmak üzere (Allah’a yükselen) her türlü tesbih, tehlil (la ilahe illah demek), tekbir, Kur’an okumak, dua, istiğfar gibi şeylerdir. (Zamahşerî, el-Keşşaf, 3/270)

Güzel kelimelerin Allah’a yükselmesi; onların makbul olması, Allah’ın onları kabul etmesi veya yazıcı meleklerin yazdıklarıyla yükselmeleridir. (Şevkânî, Fethu’l-Kadir, s: 877. Heyet, Kur’an Yolu, 4/405-406)

 

  • Sonuç yerine

Kelimetü’n-habîsetün... Habis bir kelime. Pis, kötü, bâtıl, zararlı, haram ve kapkara sözler. İnkâra, isyana giden kanaatler, anlayış ve tasavvurlar, davranış ilkeleri, değer yargıları...

Neye yarar, hangi faydayı sağlar, insanın kurtuluşuna ne kadar hizmet eder?

Hiç bir zaman… Tıpkı işe yaramayan kokmuş ağaç, hanzala bitkisi gibi. Köksüz bir kuru odun gibi. Bir daha yeşil yaprak açma ihtimali kalmayan, hiç bir zaman ağıza tad verecek bir meyve vermeyen kütük gibi.

İnsan da böyle değil midir? İnsan da tıpkı bu ağaçlardan bir tanesine benzemiyor mu? Ya hoş, güzel, verimli, işe yarayan yemyeşil bir ağaç; ya da işe yaramaz, zehirli, kökünden koparılmış bir ağaç, çürümüş ve mikroplu kütük. Meyvesi, mesnedi, yeşilliği olmadığı gibi zararlı da. Ya temizlenmeli, ya dezenfekte edilmeli, ya toprağın derinliklerine gömülmeli veya yaygınlaşmasına engel olunmalı. Ki insanlığa zarar vermesin.

Kötü söz ne kadar sahibine ait olsa da zararı sekiz mahalle öteye değil, sekiz kente ve memleket ötesine ulaşabiliyor. Habis davranışlar her ne kadar sahibini bağlar denilse de, zararı kitlelere bulaşabiliyor. Fesadı nesiller boyu devam edebiliyor.

İnsanın içinde hangi inaç, hangi kanaat, hangi görüş varsa dışarı o sızıyor, eyleme o yansıyor. Habis, köksüz, zararlı, yanlış kelimlere bel bağlayanlar; yanlış tasavvura sahip olurlar, yanlış yaparlar, zarar ederler. Verimli bir hayat isteyenler, güzel ve bol verimli güzel bir ağaç gibi olmalı. Hem kökü sağlam, hem yemişi güzel, hem verimli, hem kokusu hoş.

Vahiy kendi mesajıne ‘kelimetü’n-tayyibetün-güzel bir kelime’ diyor. Ve onun kökü sabit olup en güzel yemişler veren bir ağaca benzetiyor. Arkasından da insanlığı bu erdeme, bu anlayışa, bu saflığa ve bu güzelliğe, tasavvurlarını bu sağlam köke/söze dayandırmaya davet ediyor.

 

Hüseyin K. Ece

13.07.2016

Zaandam-Hollanda

 

 Kur'ani Hayat Dergisi, Ocak-Şubat 2017 Sayı: 51