Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1621
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
738860

KUR’AN’DA KUTSAL, SAYGIN VE MÜBÂREK KAVRAMLARI

Kur’an her şeyin mutlak ölçüsünü verdiği gibi kutsalın ve saygının sınırlarını, kimin ve neyin saygın olduğunu gösteriyor; neyin nasıl mübârek olduğunu, bunun kaynağını da belirliyor. Bu anlamda Kur’an’da “kutsal, mübârek, saygın, tebârake ve ta’zim” kavramları dikkatimizi çekiyor.

 

-Kutsal (mukaddes)

Türkçe’de günlük dilde “kutsal” kelimesi, çok kullanılmasına rağmen kapsamı, ne olduğu çok net değildir. Diğer din ve kültürlerde de durum böyledir. Dolaysıyla kutsalın, herkes tarafından kabul edilebilir ortak bir tanımı yoktur.  

-Türkçe kutsal

Türkçe’de kutsalın kökü olan ‘kut’ ve ondan türeyen kelimeler şöyle:  

Kut: Uğur, baht, tebrik, kutlama.

Kutlamak: Mutlu bir olay sebebiyle buna sevindiğini birine söz, yazı veya armağanla anlatmak, tebrik etmek. Önemli bir olayla ilgili tören yapmak.

Kutlu: Uğur getirdiğine inanılan, uğurlu, ongun, mübârek.

Kutsal: Güçlü bir dini saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsî, mukaddes. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen. Dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen.

Kutsiyet: kutsallık. (TDK, Türkçe Sözlük, 2/938-939)

Mukaddes: Takdis edilmiş, mübarek, kutsal, temiz. Kütüb-ü mukaddes: Kutsal kitaplar.” (Devellioğlu, F. Osmanlıca Türkçe Lûgat, s: 677

Mukaddesat: Kutsal sayılan her türlü inanç ve davranışlar. (TDK, Türkçe Sözlük, 2/1042)

 

-Kur’an’da kutsal (kuds/kudüs, mukaddes)

Türkçedeki kutsalın Kur’an’daki karşılığı kuds/kudüs veya mukaddes kelimeleridir. Ya da bu kelimler Türkçe’de “kutsal” kelimesi ile karşılanıyor.

Bunların kökü olan “ka-du-se” fiili temiz, nezih olmak demektir. 

Aynı kökten “kad-de-se” ve bunun masdarı “takdîs”; temizlemek, kutsal yapmak, bir şeyi yakışmayan şeylerden tenzih etmek (uzak bilmek), Allah’ı tenzih etmek, ya da Allah için kalbi temizlemek, Allah’a ta’zim etmek, ululamak demektir. el-Kuddûs de aynı manada kullanılır. “el-kuds veya el-kudüs”; aslında isim ve masdar olarak temiz demektir. (Cevherî, es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 3/135. Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyân, 1/248) Her ikisi de manevi arılığı, duruluğu ve bereketi ifade ederler.

Takdîs etmek kökü hangi kalıbta kullanılırsa kullanılsın, manası te­mizlemek ve arındırmak ile ilgilidir.

 “mukaddes” veya (dişil formuyla: mukaddese); mutahhara-temiz ve mübârak kılınmış demektir.

“el-Kuds”: Uruşelim. Kudüs. Bereket.

“Kitabu’l-mukaddes”: Hıristiyanların Tevrat-Zebur-İncil’e verdikleri sıfat. (Şimdilerde bunun Türkçe çevirisine Kutsal Kitap adını veriyorlar.)

“Ruhu’l-Kudüs”: Hiristiyanlıkta üç inanç esasından biri. (Kur’an’da hangi anlamda geçtiği aşağıda gelecek.)

“el-Kuddüs”; Allah’ın isimlerinden biri.

 

-Fiil olarak takdîs

“Kaddese-takdîs” fiili olarak (nahnu nukaddisu) şeklinde bir âyette, meleklerin Allah’ı tenzih etmelerini ifade etmek üzere geçiyor. (Bekara 2/30)

Burada takdîs ve tenzih (tesbih) beraber gelmiş. Takdîste ta’zim, tesbihte ise tenzih manası vardır. Ki bunlar birbirlerini bütünler. Takdîste; Allah’ın nitelendirildiği temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatrların O’na verilmesi, tesbihte ise; Allah’ın müşriklerin O’na isnat ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı yoğundur. (Yıldırım, S. Kur’an’da Ulûhiyyet, s: 267)

Takdîs; Ahzab 33/33 âyetteki manevi olarak tathir-temizleme gibidir. Ancak bu görünebilir maddi bir kiri/pisliği temizlemeden (taharetten) çok daha üstün manevi bir temizlemedir. (Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 598)

 

-Ruhu’l-Kudüs (Kutsal ruh)

Bu kavram da farklı yorumların konusudur. Türkçe’de hıristiyanların üç iman esaslarından birini anlatıyor. Şimdilerde “kutsal ruh” diye çevriliyor.

“Rûhu’l-kudüs”, fevkalâde temiz, nezih, mukaddes ruh demektir.

Kur’an’da sadece rûh kelimesiyle birlikte geçen kudüs “yüce olmak, temiz olmak, kutsal olmak” mânasına gelir.” Kur’an’da isim tamlaması şeklinde dört yerde geçmektedir. Üç âyette hz. İsa’yı destekleyici olarak ifade ediliyor. “... Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik…” (Bekara 2/87, 253. Mâide 5/110)

Ruhu’l-Kudüs’ü Türkçe meallerin bir kısmı olduğu gibi, bir kısmı da parantez içi “Cebrail” diye aktarıyorlar. Müfessirlerin çoğu da bu görüştedir. (Abduh, M.-Rıza, M. R., el-Menar (çev.), 1/519)  

Kimilerine göre “Ruhu’l-kudüs; bizzat İsa’nın ruhudur veya İncil’dir.  Şeytanın şerrinden korunduğu veya İncil’in, nefisleri temizleyeci olduğu için  Ruhu’l-Kudüs (mukaddes) denildi. (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 1/87. Abduh, M.-Rıza, M. R., el-Menar (çev.), 1/519)

Bu görüşlerin en isabetlisi “Ruhu’l-Kudüs”ün burada Cebrail olduğu yorumudur. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/448)

“Ruhu’l-kudüs” ile Allah’ın, akıl ve bilgi noktasında peygamberlerini teyid ettiği “vahyin ruhu” kasdediliyor. Kur’an’ın vahye “ruhu’l-kudüs” ismini vermesi, onunla yapılan öğretimin “mukaddes” olmasından veya canları/nefisleri kutsal bir varlık telakki etmesinden kaynaklanmaktadır. Rûhu’l-Kudüs, Cebrâil’in “Rûhu’l-Emîn” (Şuarâ 26/193) gibi diğer bir ismidir.

Kur’ân’ı ona indirenin Cebrâil olduğu bilinen bir gerçektir. Demek ki, Rûhu’l-Kudüs Cebrâil’dir. Güç ve kuvvet açısından Cibrîl veya Cebrâil, ismet ve nezâhet açısından da Rûhu’l-Kudüs’tür. (Elmalılı H. Yazır. Tefsir (sad.) 1/343) 

  1. Esed bunu “kutsal ilham” şeklinde aktarıyor. (Kur’an Mesajı, 1/24) 

Ruhu’l-Kudüs Nahl 16/102de mü’minlere doğru yolu göstermek üzere Kur’an’ı indiren olarak geçiyor. Tefsircilere göre burada Ruhu’l-Kudüs Cebrail’dir.

Bu yorumu destekleyen bir başka delil Hz. Peygamber’in Hassân b. Sâbit’e bir defasında; “Kureyş’i hicvet; Rûhu’l-Kudüs seninledir”, başka zamanda da: “Ve Cebrâil (as) seninledir.” diye buyurmasıdır. (Müslim, F. Sahâbe/34 (157). İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 1/86)

 

-Yahudilikte kutsal ruh

“Kutsal ruh (ruah ha-kodeş) kavramı Eski Ahid’de Tanrı’nın ruhu (ruah El / Elohim / Yehova) ifadesi yer alır. Bu ifade Tanrı’nın sözü ve nefesi, varlığın ve her yaratılmışın temelinde mevcut olan hayatî kuvvet olarak anlaşılmıştır.

Daha dar mânasıyla ilâhî ilham ve vahiyle bağlantılı biçimde kullanılan kutsal ruh, ya da Tanrı’nın ruhu kavramı, Tanrı’nın kendi iradesini gerçekleştirmek veya mesajını aktarmak için dilediği kişiler üzerinde etkili kıldığı kuvvet şeklinde de nitelendirilmiştir. (Harman, Ö. Faruk. DİA, 35/217)

-Hıristiyanlıkta Ruhu’l-Kudüs

Hıristiyanlıkta tanrı inancı üçlü bir sisteme dayanır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (Ruhu’l-Kudüs). Bunlara üç uknum denir. Uknum; birbirinden ayrı olsalar da bütün özellik ve sıfatlarıyla aynı cevhere sahip olan şeylerdir. Dolaysıyla bu inanç sisteminde her bir uknum ayrı bir şahış değil; üçü birlikte tek tanrının cevheri, yani tek tanrılık özelliğidir. (Yıldırım, S. Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, s: 191)

İncil’e göre Tanrı ruhtur ve Îsâ yeryüzündeki faaliyeti boyunca hep kutsal ruhla desteklenmiştir. Kutsal ruh Meryem’i Îsâ’nın doğumuna hazırlamış, Meryem’de Tanrı’nın takdirini gerçekleştirmiştir. (Harman, Ö. Faruk. DİA, 35/217)

Hıristiyan âmentüsüne göre kutsal ruh teslîs inancının üçüncü unsuru olması dolayısıyla Tanrı’dır. Çünkü Katolik inancına göre baba ve oğuldan çıkmış olup; baba ve oğul ile aynı cevhere sahip ve bu sebeple aynı tâzim ve tapınmaya lâyıktır. (McGrath, Alister. Christelijke Theologie, s: 365-371)

Kutsal ruh hayat verir, Tanrı’nın sözünü insana duyurur, fakat insan onu duyamaz. (Harman, Ö. Faruk. DİA, 35/217)

 

-Kur’an’da diğer mukaddesler

Kur’an’da bir kaç şeyin “mukaddes” sıfatıyla geçtiğini görüyoruz.

Kuds veya kudüs, kendisi tertemiz, nezih ve mübarek olan, “mukaddes” ise, tümleç ismi olup, kutsal kılınmış, nezih yapılmış, mübarek ve temiz kılınmış anlamınadadır. Türkçe’de kutsal kelimesi ile karşılanıyor.

 

1-Tuvâ vâdisi

İki ayette “mukaddes tuvâ vadisi” şeklinde geçiyor. Şöyleki: Hz. Musa Medyen dönüşü Tuva vadisinde ilâhi vahye mazhar oldu ve Peygamber olarak seçildi. Ona bulunduğu yerin mukaddes bir vadi olduğu, peygamber olarak seçildiği, Firavun’a gitmesi gerektiği söylendi. (Tâ-hâ 20/12. Naziât: 79/15-17)

“Vadi’l-mukaddese”; yani (şirkten ve isyandan) temizlenmiş, pak edilmiş vadi. (Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 2/325)

 

2-Arz-ı Mukaddes (Kutsal yer)

Hz. Musa kavmine Allah’ın onlara verdiği nimetleri hatırlattıktan sonra; “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı Arz-ı mukaddes’e (kutsal beldeye) girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz” dedi. (Mâide 5/21)

Ancak onlar bu emri “orada güçlü bir topluluk” var bahanesiyle dinlemediler. Üstelik “Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz” diyerek hem kabalık yaptılar, hem de bir nimet, zafer ve başarı için ödenmesi gereken bedeli ödemeye yanaşmadılar. Bunun üzerine Arz-ı Mukaddes onlara kırk sene haram edildi ve Tih çölüne sürgün cezasına çarptırıldılar. (Mâide 5/22-26)

Âyette geçen Arz-ı Mukaddes’in İsrâ 17/1.deki “etrafı bereketli kılınmış yer” ile ilgisi var mıdır?  

Arz-ı Mukaddes; putlardan ve putçuluktan arınmış, temiz ve mübârek kılınmış yer demektir. “Kades”, insanın kendisiyle temizlendiği su kabına denir. Buradan hareketle Kudüs’e Beytu’l-Makdis denilir. Zira onda kişi şirkten ve günahlardan temizlenir. (el-Cevzî, Zâdu’l-Mesir, s: 370)

Bazılarına göre Arzu’l-Mukaddes Şam (bugünkü Suriye), Filistin ve Ürdününün bir kısmıdır. Tûr dağı ve çevresi, Eriha veya Kudüs'te Beyt-i Makdis’in bulunduğu yerdir. (Elmalılı, H. Yazır. Tefsir (sad.), 3/213)

 “Arz-ı mukaddes” yahudilerin iddia ettiği “arz-ı mev’ud” mudur?

İslâmî kaynaklarda “arz-ı mev’ud” Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği va'dedilen "bereketli arz"dır. (Enbiyâ 21/71) Hz. Musa Mısır'dan, çıktıktan sonra Filistin’e yerleşme vaad edildiği ve İsrailoğullarının buraya "arz-ı mev’ud-vaad olunan arz" dedikleri de söylenmiştir. (Elmalılı, H. Yazır. Tefsir (sad.), 3/213)

Arz-ı mev’udun kendilerine ait olduğunu iddia edip, bunun için asırlardan beri mücadele veren siyonist anlayış varken; “Arz-ı mukaddes, arz-ı mev’udtur, Allah burasını ta Levh-i Mahfuz’da İsrailoğullarına yazdı” demek siyonistlerin elini güçlendirmiş olmaz mıyız?  

 

-el-Kuddûs

Allah'ın en güzel isimlerinden birisi de el-Kuddûs'tür. el-Kuddüs Kur’an’da iki defa geçse de Uluhiyyetin en önemli vasıflarından birini gösterir. (Yıldırım, Suat. Kur’an’da Ulûhiyyet, s: 267)

O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, el-Kuddûs (her türlü eksiklikten uzak)...” (Haşr 59/23 Bir benzeri: Cumua 62/1)

el-Kuddûs, Tirmizî’nin rivâyet ettiği Esmâu’l-Hüsnâ listesinde de geçmektedir. (Tirmizî, Daavat/82)

Fu’ul kalıbında mübalağa ile özne isimdir (ism-i faildir).  Ayıp ve kusurlardan, noksanlık ve uygun olmayan sıfatlardan münezzeh (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/40. Cevherî, es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 3/136), çok temiz, ya da mübârek, kutsal. (Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît. s: 565)

el-Kuddûs olan, akla gelen tüm kutsallıkları aşan bir kutsallığın sahibi demektir. el-Kuddüs; mutlak ve sonsuz kutsal olan, kutsallıkta eşsiz ve benzersiz bulunan demektir. (İslâmoğlu, M. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2100)

 Rasûlullah (sav) rükû’ ve secdede “Sübbûhun kuddûsun Rabbul’melâiketi ve’r-rûh” derdi. (Müslim, Salat/42 (223)) 

Allah (cc) hakkında “mukaddes” sıfatı kullanılabilir mi?

–Yukarıda geçtiği gibi- Türkçe sözlüklerde ve kullanımlarda mukaddes, kuds/kudüs, el-Kuddûs kutsal kelimesi ile karşılanıyor. Halbuki bu üçü de birbirine benzese de farklı kelimelerdir. el-Kuds veya el-kudüs; aslında isim ve masdar olarak temiz demektir. el-Kuddûs öznedir, kendisi kutsaldır, kutsallık verendir, kutsallığın kaynağıdır, insanların kendisi hakkında uydurdukları bütün uygunsuz sıfatlardan uzaktır.

Mukkaddes (kutsal, mübârek kılınmış) ise tümleç ismi (ism-i mef’ul) olduğu için bir faile muhtaçtır. Bu fail Allah’tır. Bir şeyin kutsal olup olmadığını O belirler. Dikkat edilirse Kur’an bu kelimeyi Allah hakkında değil Tuva vadisi ve Bir arz hakkında kullandı. Bu demektir ki “Allah mukaddestir” denilemez.

“Allah kutsaldır” denilebilir mi? el-Kuddûs’ü Türkçe’de karşılayacak başka kelime olmadığı ve Kur’an’a göre kutsalın kaynağı O olduğu için denilebir, ancak mukaddesin karşılığı olarak kutsal denilemez diye düşünüyoruz.  

 

-Sahte (hurafe) kutsallar

“Tarih boyunca insanoğlunun Allah’tan en çok rol çaldığı alanlardan biri de “kutsallık” alanıdır. (İslâmoğlu, M. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2101)

İnsanlar eskiden beri hadlerini aşmışlar, kendileri gibi yaratılış/yapılmış olan diğerleri için kutsal inançlar, âdetler, eşyalar uydurmuşlar. İşin ilâhî boyutunu düşünemeyen, birilerinin tanrı adına konuştuğunu zanneden kitleler de onların peşine gitmişler, öğretileni alıp kabul etmişler. Farklı inançlarda, kültürlerde çeşitli kutsalllar, mukaddes şeyler, dokunulmazlık icat edilmiş ve aşırı saygı gösterilmiş. Bu saygı Türkçedeki masum hürmetten öte, içinde olağanüstülüğü de barındıran, saygı gösterilen şeyi kutsayan, onda tanrısal özellikler olduğunu sanan bir tavırdır.  

Batinî ve mistik eğilimlerin tüm çabası kutsallık alanını genişletme üzerine oturur. Sahte bir dokunulmaz zırhıyla kuşatılan bu alanda, sahte dindarlıklar ve sahte metafizik üretilir. Bunlar farklılık ve macera arayan, ilmiyyâtın değil hissiyâtın peşinde koşan kesimlere bir afyon gibi servis edilir.”  (İslâmoğlu, M. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2102)

“Kutsalı belirleyen en önemli unsur kişinin, kaynağı tabiat üstü sayılan varlığa sevgi ve korkuya dayalı bir duyguyla bağlanma eylemidir.” (Demirci, K., DİA 26/495-496) Kişinin tabiat üstü, ya da insanüstü kabul ettiği güç sahte ya da uydurma ise, ondan kaynakladığı sandığı kutsallar da sahte olacaktır.

Ancak kutsal derken neyin kasdedildiği önemli. Türkçe’de kutsal; saygın, muhterem, değerli, şerefli, bereketli anlamında da kullanılıyor. Mesela “kutsal topraklar” denildiği zaman, hac mekanlarının muhterem, şerefli olduğu anlatılmış olur. Türkçe konuşan hiç bir kimse bu sözle hac mekanlarının Allah’ın sahip olduğu kutsallığa, yüceliğe ve özelliklere sahip olduğunu demek istemez.

“Demek ki Allah’ın zatı dışında hiç bir şey kutsal değildir. (yani el-Kuddûs sıfatı Allah’tan başka kimseye verilemez.) İnsanların (tanrısal anlamda) kutsal saydıkları şeyler kendi uydurmalarıdır.

Dahası el-Kuddûs olan Allah (cc) başta peygamberler olmak üzere, hiç kimseye, hiç bir kuruma kutsal belirleme yetkisi vermemiştir. Eşyayı kutsal olan veya kutsal olmayan diye ikiye ayırmak vahyin inşa ettiği akla aykırıdır.

Kur’an bile kendisi hakkında seksen kadar isim ve sıfat kullandığı halde hiç birinde KDS (mukaddes) kökünden gelen bir kelimeye yer vermedi.

Kimi müslümanlara bol kutsallı din dili başka din ve kültür mensuplarından sirayet etti. (İslâmoğlu, M. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2102)

Bugün bakıyoruz ki ortalıkta kutsallıktan geçilmiyor. Hele hele seküler/profan hayatı benimseyenlerin -açıktan bu bizim kutsalımız” demeseler de- kutsallarını saymakla bitiremeyiz. Birilerinin elinde sanki kutsal âsâ var; dokunduğu şey kutsal oluyor. Totemizmde dokunulan şeyin totem, tabu olması gibi.

-Haram/harem

“Muhterem” kavramının aslı “ha-ra-me” fiili sözlükte; bir şeyden men etmek, yasaklamak; bunun tef’il kalıbı olan “harrame”; haram kılmak demektir. (Isfehânî, R. el-Müfredât, 164)

“Haram”; menedilmiş, yasaklanmış, dince yasak olan, muhterem, kutlu, mukaddes. Fıkıh’ta haram; mükelleften yapılmaması kesin ve bağlayıcı tarzda istenen fiili ifade eder.  

“İhram”; hac ibadeti için giyilen özel kıyafet. (Mâide 5/1, 95, 96.)

“İhtiram”; saymak, hürmet etmek, sayılan, sevilen olmak. Buradan  gelen “muhterem”: sayın, saygıdeğer, kıymetli ve şerefli, saygın,hürmete layık, hatırı sayılır, aziz, efendi, bey. (Doğan, M. Büyük Türkçe Sözlük, 1169)

“Muharrem”; haram kılınan, yasaklanan, kendisine saygı duyulan, saygın demektir. Beş âyette geçiyor. Muharrem aynı zamanda Kamerî (ay) takviminin birinci ayı. Dört haram ay (Eşhuru’l-hurum) olduğu Kur’an’la sabittir. (Mâide 5/2. Tevbe 9/5, 36) Peygamber’in açıklamasına göre haram aylar; Receb, Zülkâde ve Zülhicce ve Muharrem’dir. (Buhârî, Bed’ü’l-Halk/2. Müslim, Kasâme/9 (29). Ebu Dâvud, Menâsik/67)

Kur’an haram aylara hürmet edilmesini istiyor. (Bekara 2/194, 217) Muharrem saygıdeğer bir aydır. Bir hadise göre Allah’ın ayıdır. (Tîrmizî. Savm/40. Müslim, Sıyam/38 (202). Nesâî, Kıyamu’l-Leyl/6)

“Harem” sözlükte harâm ile eş anlamlıdır. Terim olarak Mekke ve Medine’nin, sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilen çevresi için kullanılır. Mekke’ye el-Beldetü’l-Haram da denilir.  

 

-Mescid-i Haram (Saygın Mescid)  

Kur’an’ın Beyt dediği (Bekara 2/125. Mâide 5/2. Hac 22/29) Kâbe’yi çevreleyen mescidin adı. Yani kendisine saygısızlığın haram olduğu, saygın, dokunulmaz, muhterem, kıymetli ve şerefli mescid.

Bu mescide hürmetsizlik, orada ve çevresinde çirkin işler yapmak, küşçük olsa bile günah işlemek, Tevhide aykırı davranışta bulunmak müslümanlara haramdır. Müşriklerin oraya girmesi oraya saygısızlıktır. Orası manen temiz, mutahhar, emin (güvenli), saygın ve mübârektir.

İbadet etmek amacıyla yalnızca Mescid-i Haram, Mescidü’n-Nebi ve Mescid-i Aksa için evden çıkılabilir. (Buhârî, F. Salat/6, Savm/67. Tirmizî, Salat/126)

Yukarıda haram kökünden türeyen kelimelere bakılırsa yasaklamanın, pek çoğunda saygı gösterme, ihtiram etme, saygın kabul etme anlamlarının da saklı olduğu görülecektir. Mescid-i haram denildiği zaman akla hemen Allah’ın haram kıldığı mabed değil, saygıyı hak eden mescid gelmeli.

İslâmda haram anlayışı sadece bilinen yasak değil; bir sınır, bir ölçü ve bir hakkı korunmadır, kırmızı çizgilerin belirlenmesidir. Haram, hem haramı ilke olarak koyan Yaratıcıya karşı, hem de dokunulmaz kılınan şeye karşı, ya da haram hükmünün kendisine saygıdır.

 

-Haremeyn: İki Harem Bölgesi

Mekke ve Medine’nin özel ismi/sıfatı.

Kur'an'da “ekin bit­meyen bir vadi” olarak nitelenen (İbrâhîm 14/37) Mekke’nin ne zamandan beri yerleşim yeri olduğu belli değildir. Aynı ayette Hz. İbrahim’in sözünden, Kâbe’nin burada daha önceden yapıldığını, ancak zamanla yıkıldığını, Kâbe sebebiyle burada yaşayanlar olduğunu anlamak mümkün.  

Müslümanlara göre Mekke, Medine ve Kudüs birer yerleşim yeri olmaktan öte değer taşırlar. Bunlar birer mekân değil birer anlamdır, birer misyondurlar.

Kur’an’da her üçüne de çeşitli vesilerle işaret edilmekte, her üçünün de taşıdığı mesaja ve anlama vurgu yapılmaktadır.

Mekke ve Medine’ye “harameyn” demek meşhur olmuştur. Yani iki harem bölgesi. İki saygın mekan, kendislerine saygısızlığın, tecavüzün, içinde günah işlemenin haram olduğu için hürmetli mekan. Bunlara Belde-i Haram” da denilir.

Mekke'nin asıl önemi Kâ­be'nin (Âl-i İmrân 3/96) burada bulunma­sıdır. Kur'an'da, Mekke ve çevresinin her türlü tecavüzden korunmuş güvenli bir yer (harem) ve insanların manen temizlenip arındığı bir mahal olduğuna işaret edilmiş, bu alanla ilgili birtakım özel hükümler konu­larak çevresi alemlerle sınırlanmıştır. Mekke bizzat Allah tarafından harem kı­lınmış ve bu durum, şehrin emin bir yer yapılması için dua eden (Bakara 2/126. İbrâhîm 14/35) Hz. İbrahim tarafından ilân edilmiştir. 

Hadislerde de buna değiniliyor. (Buhârî, İlim/37. Müslim, Hac/446. Tirmizî, Hac/1)

Medine; Hicretten sonra Peygamber (sav) Medine'yi harem ilân etmiştir. (Buhârî, F. Medine/1 no: 1867, Cihâd/71, 74. Müslim, Hac/454)

Yesrib kelimesi Kur’an’da bir yerde Medine’yi nitelemek üzere geçiyor. (Ahzâb 33/13) Ona Peygamber’e nisbetle Medînetü’n-nebî ve el-Medînetü'l-Münevvere gibi isimlerin verildiği görül­mektedir.

Cahiliyyenin Yesrib’i Hicretten sonra Medînetü’n-nebî/Peygamber şehri oldu. Zamanla nebi takısı kullanılmaz oldu,  saygı ve üstünlük ifade eden bir belirlilik takısıyla yalnızca ‘el-Medine’ olarak bilindi.

 

-Meş’ari’l-haram

Bir âyette geçiyor. (Bekara 2/198)

‘el-Meş’ar’,tıpkı şiâr gibidir. Hac ibadetinin yapıldığı bilinen yerlerden biri olduğu için sürekli belirlilik takısı ile gelir. Orası hac, namaz, dua ve vakfe için bir alâmet, bir semboldür. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/424)

Sözlükte “bilmek, hissetmek” anlamındaki şuûr kökünden ism-i mekân olan meş‘ar (çoğulu meşâir) kelimesi ibadetlerin eda edildiği yer” mânasına gelir. Meş‘ari’l Haram’daki harâm kelimesi, buranın Harem bölgesi içinde bulunduğunu, hürmet gösterilmesi gereken bir yer olduğunu gösterir. Bir hadiste ‘el-Meş’ar’l-Haram’ın Müzdelife olduğu söyleniyor. (Müslim, Hac/19 (148) (Öğüt, S., DİA 29/361)

 

-Beytu’l-Makdis veya Kudüs

Ya da etrafı mübarek kılınmış belde. Kur’an’da bu haliyle geçmiyor, ama işaret ediliyor. Kaynaklarda Kudüs’ün diğer adı olarak geçiyor.

Beytu’l-Makdis, mukaddes, mübârek ev/yer demektir. Kudüs ve oradaki kadim Süleyman Mabedi için kullanılır.

Burasının Mâide 21de geçen arz-ı mukaddes olduğu yorumu –kesin olmamakla birlikte- doğru olabilir. İsrâ Sûresi 1. âyetini hatırlayalım: Etrafı mübârek kılınmış yer ile mukaddes kılınmış arz, İbrahim ve Lût’un iskan ediliği mübârek yer (Enbiyâ 21/71) aynı yer olabilir.

Genel kanaate göre Mescid-i Aksa Kudüs’tedir. Buna göre Beyt-i Makdis Kudüs’te bir ev değil Kudüs’ü ve etrafını içine alan bir yerdir.

Kudüs, tarihi oldukça eski olan bir yerleşim yeridir. Batı dillerin­deki adı  Jerusalem'dir.   

Müfessirler, Kur’an’daki ‘el-Mescidü'l-Aksâ’ (İsrâ 17/l),’mübevve-e sıdk’ (Yûnus 10/93) ve ‘el-arzu'l-mukaddese’ (Mâide 5/21) gibi tabirler­le ya Kudüs’teki Beytü’l-makdis'in, ya da genellikle söz konu­su şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişler­dir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 5/276)

Şehir milâdi 638 yılında müslümanlar fethedildikten sonra buraya “bereketli, mübârek olmak” anlamında Kudüs, Kuds-ü Şerif, Beytu’l-Makdis dediler. Bu isimler onun misyonuna uygundur.

Kur’an’ın ifadesine göre bereketli kılınan yer Kudüs’ten başkası değildir.

 

 -Vakar: Saygı göstermek

Vakar; Ağırbaşlılık, halim-selim olma, sakin olma, heybet, muhterem (saygın) olma demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 15/256-258)

Fiil halinde bir âyette geçiyor. “(Siz de) Allah’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tesbih edesiniz diye.” (Fetih 48/8-9) Aynı kökten gelen ve bir âyette geçen “vakrun” saygı gösterilmesi gereken büyüklük demektir. (Nûh 71/13)

Burada vakar kelimesinin saygı manasını esas alırsak Allah’a gereğince saygı gösterilmesi, O’nun büyüklüğünün hesaba katılması gerektiğini anlarız. Fetih 9.daki zamirin Peygamber’e yönelik olduğu görüşünü tercih alırsak orada Peygamber’e saygının ve onu aziz bilmenin söz konusu edildiği anlarız.

Ancak her ikisinde de bir kutsallıktan söz edilmiyor.  

 

-Mübârek

Kur’an’da bazı nesnelerin mübârek (bereketli) kılındığı belirtildiği gibi; bazı yerler için de “mübârek” (ilâhî bereket, hayır ve feyze sahip) ve “mukaddes” (mânevî kirlerden arınmış, mübârek) sıfatları kullanılmaktadır.

Bunun aslı olan “be-ra-ke” fiili sözlükte; deve çökmek, (deve) göğsünü yere koymak, yerleşmek, sabit olmak, devam etmek, sebat etmek demektir. Buradan hareketle “iyi ve hoş karşılanan bir şeyin süreklilik arzedişine, bol oluşuna bereket” denilmiştir. (Tümer, G., DİA 5/489)

Aynı kökten gelen “tebrîk” birine bereket ve hayır duasında bulunma, “bârakallah” demek.

“Bereket”; bolluk, fazlalaşma, mutluluk, bir şeyin artıp çoğalması, ilâhi hayrın bir yerde sabit ve devamlı olması demektir. (Cevherî, es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 4/347-348. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 2./70-72. Isfehânî, R. el-Müfredât; s: 58)

“Berake” fiili ve onun türevleri Kur’an’da 29 âyette yer almaktadır.

Bunlardan “tebâreke” Allah’ın yüceliğini ve bereketin kaynağı oluşunu anlatıyor. ‘Tefâul kalıbında “tebâreke” kavram olarak, hayır, lütuf ve ihsanı her ölçünün üstünde olan, zatında ve sıfatlarında yüce, fâni oluş niteliklerinden münezzeh, ulu, yüce ve aziz olan demektir. Genellikle Teâla ile birlikte veya tek başına Allah’a ta’zim ve tesbih amacıyla söylenir. (Isfehânî, R. el-Müfredât; s: 58)

 “Bereket” yedi âyette fiil halinde, “bâreknâ” şeklinde geliyor. Hepsinde de Allah’ nisbet ediliyor. O’nun bereket verdiği şey değerlidir, saygıyı hak eder. O’nun bereketli kılmadığı, mübarek yapmadığı şeylere mübarek denilmesi, O’nun mukaddes kılmadığı şeylere insanların kutsal demeleri gibidir.

*İsrailoğullarının mirasçı kılındığı yer bereketlendirildi. (A’raf 7/137) Bu yer ile Mâide 21de geçen hz. Musa zamanında İsrailoğullarının girmekle emrolundakları arz-ı mukaddes ve “mübarek kılınan, bereketle donatılan” belde (İsrâ 17/1. Enbiyâ 21/71) arasında bir bağlantı görülüyor.

*Allah (cc) İbrahim’e İshak’ı müjdelediğini, kendisine ve İshak’a bereketler verdiğini söylüyor. (Saffât 37/112-113. Hûd 11/71)

Aynı kökten gelen “mübârek” de Kur'ân'da kutsal veya kutsallık anlamına en yakın manada kullanılmış olan kelimelerden biri.

Mübârek: Feyiz ve bereket kaynağı olan, verimli, bereketli, hayırlı, uğurlu, kutlu, kutsal, hürmete layık, aygı duyulan. (Doğan, Mehmed. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1184. TDK Türkçe Sözlük, 2/1050)

Mübârek kelimesi de Kur’an’da 11 âyette geçiyor. Kur’an, nelerin, nerelerin, kimlerin bereketli (mübarek) olduğuna dair bazı örnekler vermektedir.

*Kur’an mübârektir. (En’am 6/92. Ayrıca bkz: En’am 6/155. Sad 38/29. Enbiyâ 21/50)

*Kâbe mübârektir. (Âli İmran 96)

*İsa (as) mübârektir. (Meryem 19/31)

*Nûh’un kurtuluş gemisinden inişi mübarektir. (Mü’minûn 23/29)

*Allah’tan gelen dirilik selâmı mübârektir. (Nûr 24/61)

*Kur’an’ın indiği gece mübârektir. (Duhan 44/3) Burada mübârek gece belirsiz. Ama Kadir Sûresi bunu açıklıyor: Kadir Gecesi. Kadir gecesi miktar değil, değer açısından bin aydan daha hayırlı ve çok mübârek bir gecedir.

*Kuru toprağa hayat veren yağmur mübârektir. (Kaf 50/9-11)

*Zeytin ağacı mübârektir. (Nûr 24/25)

*Tuva vadisi mübârektir. Tâhâ 20/12 ve Nâziât 79/16'da, Hz.Mûsa'nın vahye mazhar olduğu vâdiden söz edilirken “mukaddes” kelimesi kullanılmış olduğu halde burada aynı vâdiden bahsederken Kasas 28/30da “el-Buk'atü'l-Mübâreke” tamlaması kullanılmıştır.

Mübârek kalıbının tümleç ismi (ism-i mef’ul) oluşuna dikkat etmeliyiz. Bu haliyle kelime Kur’an’da bereketin kaynağının Allah olduğunu hatırlatır. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/627)

Buradan “mübârek” nitelemesi kullanırken dikkatli olmamız, ona buna rasgele “mübârek” demememiz gerektiğini anlıyoruz.


-Teâla

Ulüv (alâ) kökünden gelen ‘teâla’, Allah’a ta’zim amacıyla kullanılır. Bu da “şan, şeref ve hükümranlığı yüce olsun” demektir.

Teâlâ; Allah’ın yüceliğinin yeterince anlaşılıp ifade edilemeyeceğini de anlatır. Allah çok yücedir, adı, şanı, hakimiyeti çok çok ulvidir. Ancak hiç bir kelime O’nun yüceliğini ifade edemez. O (cc) muteâl bir varlıktır.

Yedi âyette “sübhâne ve tebâreke” ile birlikte kullanılıyor. Bunlardaki vurgu, Allah’ın noksanlıklardan ve acizlikten uzak, yüce ve üstün oluşunadır. (En’am, 6/100. A’la 87/1-2. Leyl 92/19-20)

 

-Cedde

Sözlükte pek çok anlama gelmekte birlikte konumuz açısından, büyük olmak, yüce olmak demektir. Kur’an’da bir âyette geçmektedir. “çünkü (biliriz ki) Rabbimizin şanı (ceddü) yücedir: O, kendisine ne bir eş, ne de bir erkek çocuk edinmiştir!” (Cinn 72/3)

“Ve teâla ceddüke”; azametin yücedir demektir ki Allah’a dua ve ta’zim (en uygun saygı) anlamı taşır. (Ebu Dâvud, Salat/119, 120, Vitr/5. Nesâî, İftitah/17)

 

-Ta’zim:

Ta’zim; büyük görme ve saygılı davranma, ululama, ağırlama. (Doğan, M. Büyük Türkçe Sözlük, s:1591)

Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır...” (Hac 22/30, 32)

Kur’an’ın ‘şeâir’/dinin sembolleri dediği şeyler aslında iman edenlere Allah’ı hatırlatan, Allah’la igili şuuru canlı tutan alâmetlerdir. Bunlar iman eden kalplerde takvanın kökleşmesini sağlarlar. İslâmın kendisine mahsus, görüldüğü zaman akla İslâmla ilgili şeyler gelen özel belirtileridir. Bunlar yüreklerde iman heyecanı doğuran, ihlası artıran işaretlerdir.

 “Allah'ın simgeleri ifadesi her ne kadar hacca işaret ediyorsa da, bir görüşe göre ‘şeâirullah’ belli bir şeye mahsus olmayıp dinî görevlerin tamamıdır. (Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/164)

Allah (cc) kendi şeâir dediği sembollere ta’zim edilmesini, saygı gösterilmesini emrederken hiç biri hakkında “kutsal-mukaddes” sıfatını kullanmıyor.  

 

-Haşyet: Allah’a hakkıyla saygı

İnsan idrakinin ötesinde olan Allah’tan ta’zimle/saygıyla korkma Kur’an’da ‘haşyet’ terimiyle anlatılıyor.

Haşyet, derin saygı duymak, içi titreyerek korkmak, kaygı duymak demektir. (Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 213) “Haşyet ve havf” eş anlamlı olmalarına karşın havf daha çok maddi olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu, haşyet ise saygıdan dolayı, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku durumunu anlatır.  

Haşyet; sürekli Allah’ın  (cc) huzurunda olmanın bilinci, tazim ile sevgi neticesi olan saygı manasında bir korkudur. Kur’an bu saygı duyma sıfatını daha çok âlimler hakkında kullanmaktadır. (Fatır 34/28)      

İnsan Allah’tan dehşet bir gürültüden korktuğu gibi korkmaz, ama Rabbime karşı saygısızlık yaparım, O’nun sevgisini yeterince hak edemem endişesi taşır. Allah’tan hakkıyla haşyet edenler, hem O’nun makamına karşı gerekli saygıyı gösterenler, hem de O’ndan içleri titreyerek korkanlardır. (Ra’d 13/21)

 

-Son söz

Türkçe’da masum bir kelime ve niteleme olan mukaddes, kutlu, kutsal; İslâmî konularda dikkatli kullanılması gereken kavramlardır. Yazı boyunca anlatıldığı gibi Kur’an’ın nelere mukaddes, mübârek, muhterem (saygın), nelere mübârek dediği, nelere saygı göstermek gerektiği hükmü açıktır.

 

Hüseyin K. Ece

02.01.2018

Zaandam

 

Kur'ani Hayat Dergisi, Ocak-Şubat 2018 Sayı: 57