Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564638

ALLAH’IN SEMBOLLERİ (Şeâirullah)

 

  • Sözlükte şeâir

Şeâir kelimesini aslı ‘شعر -şeara’ fiilidir. Bu da sözlükte; Bilmek, hissetmek, iyice bilip anlamak, şiir söylemek anlamlarına gelir.

 

‘Eş’ara’, alâmet koymak, şairin tanınmak için sembol edinmesi demektir.

‘Şiâr’,parola, sembol, bir şeyi hissettiren özel alâmet. Özellikle askeriyede kullanılan özel işaret. (Isfehâni, Müfredât, s: 384)

‘Şuur’, duyum, bilinç, duygu hayatı, ihsas, delilsiz idrak etmek manalarına gelir.

Türkçede de bilinen şiir, şair ve müteşâir de aynı kökten gelmektedir.

‘el-Meş’ar’,tıpkı şiâr gibidir. Hac ibadetinin yapıldığı bilinen yer olduğu için sürekli belirlilik takısı ile gelir. Bazılarına göre burası, namazlar birleştirilerek kılındığı için ‘cem’ adı da verilen Müzdelife’dir. Orası hac, namaz, dua ve vakfe için bir alâmet, bir semboldür. (Kurtubî, Tefsir s: 424) Nitekim bir hadiste ‘el-Meş’ar’l-Haram’ın Müzdelife olduğu söyleniyor. (Müslim, Hac/148 no: 2951)

‘el-Meş’ari’l-haram’ Kur’an’da bir yerde geçmektedir.

“(Bununlaberaber), Rabbinizden (hac esnasında) bir lütuf elde etmek için çalışırsanız günah işlemiş olmazsınız. Arafat'tan kalabalıklar halinde dalga dalga indiğinizde el-Meş’ari’l-Haram’da (kutsal mahalde) Allah'ı anın; ve O'nu, yolunuzu gerçekten kaybetmişken size doğru yolu gösteren bir ilâh olarak zikredin;” (Bekara 2/198)

‘Şe’iratü (çoğulu şeâir) sözlükte; alâmet, sembol, hac için işaretlenmiş kurbanlık deve, dinin korunmasını istediği semboller demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 8/91)

 

  • ‘Şeâir’ hadislerde de geçiyor:

Buhari’nin bir konu başlığı şöyle: “Safa ile Merve arasında sa’y yapmak ve bunların Allah’ın sembolleri (Şeâir)kılınması babı”.

Hac’da sa’y yapılacağına izin veren âyet gelmeden önce sahabeler, Safa ile Merve tepeleri arasında yürümeyi cahiliyye işi, cahiliyye dininin sembollerinden zannederlerdi ve sa’y yapmayı hoş görmezlerdi.

Asım ibnu Süleyman anlatıyor, “Enes ibni Malik’e sordum ki “Daha önce Safa ile Merve tepeleri arasında sa’y yapmayı hoş görmüyor muydunuz?” “Evet dedi. Çünkü onu cahiliyyenin şearinden (alâmetlerinden /sembollerinden) sanıyorduk. Ta ki Allah (cc) “(O halde) unutmayın, Safâ ve Merve, Allah’ın sembollerindendir. Böylece, hac veya umre için Mâbede gelen birinin bu ikisi arasında gidip gelmesinde bir mahzur yoktur...” (Bekara 2/158) âyetini indirdi.” (Buharî, Hac/80 no: 1648. Tefsir/21 no: 4496. Bir benzeri: Tirmizî, Tefsir/2 no: 2965) 

 

  • Allah’ın Sembolleri

“İşte böyle. Kim Allah'ın sembollerine saygı gösterirse, bu; kalblerin takvasındandır (kalblerinde Allah korkusu olanlar, O'nun dininin işaretlerine saygı gösterirler).” (Hac, 22/32)

Allah’ın sembolleri, simgeleri, nişaneleri, alâmetleri, şiarları, hükümleri gibi ifadelerle Türkçeye aktarılan ‘Şeâru’llah’ takva bilincine dayandırılan önemli bir hatırlatmadır. Burada dinî simgelerin önemine işaret ediliyor ve bunlara saygı göstermenin imanî bir sorumluluk olduğu vurgulanıyor.

Âyeti şöyle anlamak da mümkün: “Bu semboller gerçek anlamını kalplerde kök salan sorumluluk bilincinden alırlar” ya da “bu simgeler gerçek anlamını mü’minlerin kalplerinde Allah'a karşı taşıdıkları sorumluluk bilincinde bulmaktadırlar.” (M. İslamoğlu ve M. Esed âyete bu anlamı vermeyi tercih ediyorlar.)

Bu manaya göre semboller, Allah’a karşı sorumluk bilinci taşımayanlar için bir anlam ifade etmezler. Onlar için bu gibi nişâneler / alâmetler sıradan şeylerdir. Onlara göre Müzdelife sıradan bir düzlük, Safa ile Merve küçücük iki tepe, Arafat hafif yüksek bir dağ, Kâbe sıradan bir yapı, kurbanlıklar et için beslenen hayvanlardır. Kur’an’ın Allah’ın sembolleri dediği şeyler, müttaki olmayanlarda ne bir heyecan uyandırır, ne Yaratan’a saygıyı artırır, ne de kalplerde rikkat (hassasiyet) meydana getirir.

Ancak takva bilinci taşıyan bir yürekte onların taşıdığı anlam, vurguladıkları gerçek, temsil ettikleri hakikat, dile getirdikleri dini heyecan, hatırlattıkları şeyler bambaşkadır.

‘Şeira-şeâir’, kurbanlıkların tanınması için boyunlarına konulan işarete de denir.(Isfehani, Müfredat, s: 38)

‘Şiâr’, alâmet demektir. Devenin hörgücüne bir demir batırmak suretiyle alâmet yapmaktır. Böylece bu develerin Beytullah için hediye olduklarına işaret edilmiş olurdu. (Kurtubi, Tefsir s: 1007)

Kur’an’ın‘şeâir’ dediği şeyler Allah’ı hatırlatan, kalplerde Allah’la igili bir şuuru canlı tutan sembollerdir. Bunlar dinin kalplerde takva bilincinin kökleşmesini ve Allah’a karşı ta’zimin güçlenmesini sağlar.

Bunlar İslâmın kendisine mahsus, özel belirtileridir.

Bunlar hem Allah’ı hatırlatan, imanı haber veren, Tevhidi duyuran semboller; hem de şuur veren, takvayı güçlendiren, dini gayreti harekete geçiren birer nişânedir.

Bunlar kendileri ile müslümanlar arasında bir parola gibidir. Görüldükleri veya duyuldukları zaman kime ait olduğu hemen bilinir, şuur canlanır, Allah zikredilir, dinî heyecan artar.

Hac 32. âyetteki“Allah'ın simgeleri (şe‘âir) ifadesi de, hacda yerine getirilmesi yada gözetilmesi gereken görevlere işaretediyor. Haccın rükünlerinin simgesel karakterine dikkat çeken bu ifade, dini yükümlülüklerin manevî anlam ve öneminede vurgu yapıyor.

Bu aynı zamanda müslümanlara, butür unsurları putperestçe bir düşüncesizlik içinde birer fetiş haline sokmamaları yününde bir uyarıdır. Nitekim tarih boyunca niceleri bir takım sembolleri, bir takım nesneleri kutsal sayıp fetiş haline getirmişler, zamanla bunları putlaştırmışlardır. Bunlar Ay’ı işaret eden parmağa değil, Ay’a bakmayı öğretirler. Şeâirullah, zarfa değil, içindekine dikkat çekmeyi gösterirler.

Allah'ın sembolleri (şeâirullah); Allah’ın hac ibadetiyle ilgili emir ve yasaklarıyla O’na itaati gösteren ihram, mikatler, cemreler, Safa ile Merve, el-Meş’ar-i Haram, Arafat, Müzdelife, Hacla ilgili mekânlar ve bunlarla ilgili alâmetleri ifade eder. Bir görüşe göre ise ‘Şeâirullah’ belli birşeye mahsus olmayıp Allah’ın, kullarını mükellef kıldığı dinî vecibelerin tamamıdır. (Heyet, Kur’anYolu 2/164)

            ‘Şeâirullah; Taberi’ye göre hac menâsiki (haccın rükünleri) ve bunların yerine getirildiği yerler (Tefsir, 2/47 ve 9/146), İbni Kesir’e göre Allah’ın Hz. İbrahim’e meşru kıldığı hac menâsiki (Muhtasar Tefsir, 1/145), İbnu’l-Cevzi ve Kurtubi’ye göre, Allah’ın alâmetlendirdiği ibadet yerleridir. Yani insanlar için tesbit ettiği vakfe yeri, Sa’y ve kurban kesmeyeri vs.  (Zadu’l-Mesir, s: 96. Kurtubi, Tefsir s: 1007), Tabatabâî’ye göre Allah’ın zikredildiği hac mekânları (Mizân, 1/391), İbnu Atiyye’ye göre Allah’ı hissettiren şeyler ve O’na ibadet edilen yerler (el-Muharraru’l-Veciz, s: 147),

Şeâir bazen ibadetin kendisine bazen de ibadet yapılan yeredenir. Ezan, cemaatle namaz, Cuma ve bayram namazları  İslâmın şeâirinden, yani alâmetlerinden sayılabilir. Bu bağlamda bütün menâsiki ile birlikte hac ibadeti, hacdaki özel ibadet yerleri, tabiki Sefa ve Merve de Din’in sembollerindendir.

İslâm bazı sembolleri / alâmetleri maksadı açısından kullanır. Aslında semboller birer göndermedir. Her sembolün mutlaka sembolize ettiği bir hakikat vardır. Sembol zarf, sembolün sembolize ettiği gerçek ise mazruf, yani mektuptur. Zarf önemini içinde taşıdığı mektuptanalır. Mektubu olmayan zarf ruhu olmayan bir ceset gibidir. Semboller de öyle. (M. İslamoğlu, Meal s: 58)

Şeâir, biryol, bir akide, bir düşünce biçimi bir eylem, bir sistemisem bolize edenşeydir. Bir nesne temsil ettiği şey için bir amblem görevi gördüğünden dolayı ona şiâr denilir. Resmî bayraklar, polis veya asker üniformaları, paralar, pullar, başka şeyler ülkelerin /hükümetlerin şeâiri/ sembolleridir. Söz gelimi, haç hırıstiyanların, altıköşeliyıldız yahudilerin, SS Nazilerin, orak çekiç komunistlerin sembollerindendir.

Pek tabi ki ilgili sistem, din veya devlet kendilerine ait sembollere izleyicilerinden saygı isterler. 

Allah'ın şeâiri batıl dinlerin nişânelerine aykırı olarak Allah'a ibadetin safhalini temsil eden işaret ve sembollerdir. Allah’ın şeâiri, Allah’ı ve O’na ibadeti, İslâm’a ait kimliği hatırlatan, insanı İslâm imanına yaklaştıran, imanî şuuru canlandıran, iman eden yüreklerde Allah’tan yana heyecan uyandıran alâmetlerdir. 

Bazı müfessirlerin, simgeler (şe‘âir)den kasdın, özellikle kurbanlık hayvanlar ve onların kurban edilme usûlü olduğu yolundaki görüşleri ilgili âyetlerin anlamak ışın ape kuymamaktadır. Taberî'nin bu (Hac 22/32) ve bundan sonraki âyete ilişkin açıklamasında belirttiği gibi, şe‘âirterimi hacla ilgili bütün edimsel ve biçimsel yükümlülükleri, usûl ve kaideleri ve yerleri (mekanları) içine alır. (Taberi, Tefsir 9/146) Dolayısıyla, hepsi de simgesel mahiyet taşıyan bu unsurların herhangi biriyle sınırlandırılması isabetli gözükmemektedir. (M. Esed Meal, s: 677)

Hac Sûresi 32. âyet, hacda yerine getirilen menâsik (haccın rükünleri) ile kalplerde yer eden takva duygusunu birbirine bağlıyor. Çünkü hacdaki özel ibadetlerin ve şiârların esas gayesi kalplerde takva duygusunu uyandırmaktır. Zaten hac menâsiki Allah’a yönelişden, O'na itaat etmeyi somutlaştıran sembolik davranışlardan başka bir şey değildir. Bunlar aynı zamanda Hz. İbrahim’den gelen bağlılığı, samimiyeti, ibadet anlayışını, Tevhidi tavırları sembolize ederler. (S. Kutub, fi-Zılal, 4/2422)

Şeâirullah’ın (Allah’ınsembollerinin) nihâi amacı bir sonraki âyet şöyle vurguluyor:

“Bu (simgeleri gözetmekte gösterilen bilinç ve duyarlığın) size O'nun tarafından) belirlenmiş bir süreye kadar yararları olacaktır; sonra bunda güdülen amacın ve varılan sonucun (tevhid inancını simgeleyen) En Eski Mescid (olduğunu anlayacaksınız).” (Hac, 22/33)

“Çıkış noktası ‘mü’minin kalbindeki sorumluluk bilinci’ olan hac ibadetini oluşturan sembollerin gösterdiği güzegâhı izleyen herkesin varıp duracağı nokta (âyette: mahil), Allah’ın karşısındaki acziyet ve kulluğunu simgeleyen, dolayısyla tevhid akidesini sembolize eden Kabe’dir. Kökü insanın yüreğinde olan Allah’a karşı sorumlulu kbilinci, sahibini yeryüzünün kalbi olan Kabe’ye doğru yöneltir. Ayette geçen ‘mahil’masdarı, varış yeri belli olan güzergah, varış zamanı ve yeri demektir. Buna göre yürekten çıkıp zamanda ve mekanda özgürlüğü keşfetmek için girişilen eylemedelaleteder.” (M. İslamoğlu, Meal s: 647)

 

-Kurban ibadeti de Allah’ın sembollerindendir

Kur’an şöyle buyuruyor:

“İri cüsseli hayvanların (bedene’lerin) kurban edilmesine gelince, Biz onu sizi için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın sembollerinden biri olarak (ibadet) kıldık…”  (Hac, 22/36)

Kur’an’da kurban ibadetinden farklı kelimelerle söz edilmektedir. Bunlar; ‘kurban’, ‘nüsük’, ‘hady’, bedene (çoğulu; el-büdne) ve ’zibh’  kelimeleridir. Ayrıca bazı fillerle kurban kesme olayı anlatılmaktadır. ‘Zebeha’ ve ‘nehara’ gibi.

          Kurbandan söz edilen yerlerde genellikle Hz. İbrahim’e ve hac ibadetine atıf yapıldığını da görmekteyiz. Bu da Hz. İbrahim’in Allah’a yakınlığının bir model olarak sunulması, hac ibadetinin de Allah’a yakınlaştırmayı yoğunlaştırıcı özelliğinden dolayı olsa gerektir.

Yukarıdaki âyette geçen ‘büdn’ ‘bedene’nin çoğuludur. ‘el-bedene’; iri ve semiz kurbanlık develere verilen bir özel isimdir.  Genel görüşe göre; ‘el-hedy’, deve ve sığır cinsinden Kâbe’ye hediye olarak gönderilen kurbanlıklar; ‘el-büdn’ ise, kurbanlık develerdir. 

          ‘el-Büdn’ hadislerde de kurban olarak geçmektedir.

          Mesela,“Kurban olarak bir büdn (deve) yedi kişi için, bir sığır yedi kişi için yeterlidir…”(Müslim, Hac/138, 351. Ebu Davud, Edahî/6. Tirmizî, Hac/66, Edahi/8. İbni Mace, Edahî/5. Darimî, Edahî/5. Muvatta, Dahâya/9)

          “(Cumanın) ilk saatlerinde mescide giden kişi sanki bir büdn (deve) kurban etmiş gibi gibi olur. İkinci saatte giden ise sanki bir sığır kurban etmiş gibi olur….”(Buharî, Cumua/4. Müslim, Cumua/10. Ebu Davûd, Tahâre/217. Tirmizî, Cumua/14. Muvatta, Cumua/1)

Ancak âyetlerin akışı kurban ibadetinden bahsettiği için, buradaki ‘büdn’ün, kurbanlık hayvanların hepsini veya bilinen kurban ibadetini kasdettiğini söyleyebiliriz.

Allah (cc) kurban kesmeyi iman eden eden bütün ümmetler için bir ibadet eylemi olarak emretmiştir. Böylece eti yenen hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar diye.

“ Ve Biz her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldı ki, bu vesileyle O’nun kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar.

Bakın sizin ilâhınız tek bir İlâh’tır; o halde yelnız O’na teslim olun! Ve (sen de Peygamber); O’na yürekten boyun eğenleri (O’nun rızasıyla) müjdele.”(22 Hacc/34)

Kur'an, eti yenen hayvanlarla ilgili çerçeve çizerken, başka âyetlerle (Maide, 5/3, Bakara, 2/173. En'am, 6/145. Nahl, 16/115)yasaklandığı açıklananların dışında "behîmetu'l-en'am"diye isimlendirilen hayvanların helâl olduğunu  bildiriyor. (Maide, 5/2)

Kurban, varlığın sahibini tanımayı ve O’na yönelişi sembolize eder. İnsanın emrine verilen maddenin O’na ait olduğunun farkına varmaktır. Yeri gelince de bu maddeden O emrettiği için vazgeçebilmedir. Varlığın sahibine yaklaşmak ancak ihlas ve O’nu gereği gibi sevmekle olur.  Kurban, her şeyden önce sevilen, elde edilmek için emek ve para verilen, zaman ve ömür harcanan, değerli dünyalıklardan bir kısmını sevdiği Allah için feda edebilmenin bir göstergesidir. Bu anlayış insanı başka şeyleri de Allah yolunda feda etme fedakârlarına götürür.

Kurban, ne adadığının farkına varmak, adak ettiğinden ulvi bir amaç uğruna vazgeçebilmektir. Kurbanın vesile olduğu bayram, müslümana âhirette –ki mü’min için asıl bayramdır- Rabbiyle buluşmayı hatırlatan zamandır.

         Günümüz dünyasında eşyaya, diğer insanlara, ideolojilere, devlet erkine, çıkarlara, dünyalıklara kul ve kurban edilen insan harcanıyor ve horlanıyor. Böyle bir harcanmadan kurtulmanın yolu, yüce bir gaye için ‘adamak ve adanmak’tır. Bunu da İslâma iman ederek emin olan ve tam bir hürriyete kavuşan şuurlu mü’minler iman aşkıyla yapabilirler.

Kur’an, kurbanların insanların emrine âmâde kılındığını söylüyor. (Hac, 22/36,37)  Bu emre âmâde kılmak insanın yaratılmışlar arasındaki şerefini gösterdiği gibi varlık hiyerarşisine de işaret eder. Yani varlıkta bir düzen ve bir sıra vardır. Kurban kesen kimse sanki bu ilâhî düzene de saygı gösterdiğini ifade etmiş olur. (M. İslâmoğlu,Yeni Şafak, 14.12.2007)

Kurban ibadeti de Allah’ın, insanlar için nice hayırlar yarattığı sembollerden biridir. Öyleyse kurban ibadetine saygı göstermek, gereğini yapmak, kurban ibadetiyle şuurlanmak, onunla varlık hiyerarşisini anlamak; Allah’ın sembollerine, dinin nişânelerine, varlık için konulan yasaya, insan için takdir edilene bir saygıdır. 

 

-        Safa ve Merve de Allah’ın sembollerindendir

“ Din de dil gibi ‘sembolik değil ama bir semboller sistemidir. Semboller birer atıftırlar. Her sembolin mutlaka sembolize ettiği bir hakikat vardır. Sembol zarf, sembolün sembolize ettiği gerçek ize mazruf, yani mektuptur. Zarf öneminin içinde taşıdığı mazruftan alır. Mektubu olmayan zarf ruhu olmayan bir ceset gibidir. Semboller de öyle. Sembollerin sembolize ettiği hakikatler, cesede nazaran ruh mesabesindedirler. Hac ibadeti de baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Bu sembollerden biri de sa’y adı verilen Safa ile Merve tepecikleri arasını yedi kez kat’ ediştir.”  (M. İslamoğlu, Meal s: 58)

“[O halde,] unutmayın, Safâ ve Merve, Allah tarafından konulmuş sembollerdendir;  böylece, hac veya umre için Mâbede gelen birinin bu ikisi arasında gidip gelmesinde bir mahzur yoktur: Zira, eğer kişi, yapması gerekenden daha çok iyilik yaparsa bilsin ki Allah, şükre bol karşılık verendir, her şeyi bilendir.”(Bekara 2/158)

Âyette “min şeâri’llah” şeklinde geçiyor. Bu söz Türkçe’ye, “Sefa ile Merve Allah’ın nişanlarından, alâmetlerinden, işaretlerinden, kutsal yerlerinden, nişânelerindendir” şeklinde çeviriliyor.

Kimilerine göre buradaki “şeârullah”, hac menasikidir (haccın şartlarıdır). Zeccâc diyor ki: “bu söz, Allah’ı hatırlatan bütün ibadet yerlerini kapsar. Çünkü bu gibi yerler bizim için alâmet taşırlar. Onlar da her vakfe yapılan, say’ yapılan ve kurban kesilen yerlerdir. Yine denildi ki âyette geçen ‘şeâir’, kendisiyle ibadet edilen bütün alâmetleri ifade eder. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 8/91)

Sefa ile Merve, Kâbe'nin hemen yakınında bulunan iki alçak tepenin adıdır. Hz. İbrahim'in Allah'ın emri ile Hâcer'i ve bebek yaştaki oğlu Hz. İsmail'i o zamanlar henüz ıssız bir vadi olan Mekke’ye bırakıp kendi ülkesine döndü. (İbrahim, 14/37)Belli ki bir müddet sonra yanlarına bırakılan su bitmişti. Susuzluktan kıvranan ve çocuğunun hayatından endişeye kapılan Hâcer, iki tepe arasında koşup duruyor ve yardım için Allah'a yalvarıyordu. Sonunda Hâcer Allah'a güvenmenin ve sabretmenin mikafatını gördü.  Allah (cc) hem kendisini, hem çocuğunu, hem de Mekke’ye giden herkesi susuzluktan kurtaran ve o gün bugündür akmaya devam eden Zemzem suyunun keşfettirdi.

Hâcer'in bu şiddetli imtihanının ve Allah'a güveninin anısıyla Safâ ve Merve, İslâm öncesi zamanlarda bile imanın ve sıkıntılara göğüs germenin sembolleri olarak görülmeye başlandı. Bu özellik, Safâ ile Merve'nin neden sabır ve Allah'a güven erdemlerini konu alan âyetler içinde zikredildiğini de açıklamaktadır.(M. Esed, Meal s: 43)

Allah (cc), sevdiklerini bazı sıkıntılara düşürse de kendisine dua edip sığınmaktan ayrılmayan, bu hususta elinden gelen son gayreti sarfederek sabır ve kararlılık gösterenlere, samimiyetle kendisine tevekkül edenlere, mutlaka en kısa zamanda ferahlığa ve genişliğe kavuşturmakla yardım eder. Su bulmanın imkansız gibi göründüğü çöl ortamında bile, Hâcer gibi oturup ölümü beklemeye razı olmamak, Allah’tan ümidi kesmemek, su ya da yeni imkânlar aramaya devam etmek iman edenlerin tavrıdır.

İşte buna işaret olmak üzere Allah (cc) Safâ ile Merve'yi kıyamete kadar dinin alâmetlerinden olarak göstermiştir. Mü’minler, biraz korku, biraz açlık ve diğer sıkıntı ve müsibetlerle imtihan edilseler bile ümitsizliğe düşmemeli,kurtuluşu imkânsız görmemeli, sabretmeli ve Allah’tan yardım beklemeliler.

Hac ve umre için Beytullah’ı ziyaret edenler, aynı zamanda Safa ile Merve arasında sa’y etmek zorundadırlar. Zira bu iki tepe arasınd sa’y, haccın menâsikindendir (şartlarındandır). (Sa’y kelimesi hem hızlı-telaşlı yürümeyi, hem de çabayı, çalışmayı, cehdetmeyi anlatır. Nitekim Türkçe’de “sa’y-ü gayret” diye bir tabir vardır.)

Safa ile Merve arasında sa’y etmek, Hâcer’in sahsında iman edip, sabreden, azim ve tevekkül gösteren kimselere bir ümit kapısıdır. Allah (cc) Hacer’in çabasından, kararlılığından, sabır ve tevekkülünden razı olduğu için, onun iki tepe arasındaki su arayışını (sa’y’ini, çabasını ve gayretini) bütün insanlık için bir ibadet kıldı. Onun bu ihlasını ebedî bir hatıra, kendi sembollerinden, haccın menâsikinden biri yaptı.

Âyette, “iki tepe arasında sa’yetmekte(gelip gitmekte) günah yoktur”deniliyor. Çünkü cahileye devrinde Safa tepesinde İsaf, Merve tepesinde de Nâile isimli putlar vardı. İslâm öncesinde cahiliyye insanları bu iki tepe arasında gdip gelirler ve adı geçen putların  yanında kurban keserlerdi. İşte bu putperest geleneğinden dolayı müslümanlar -bu âyet gelmeden önce-  bu iki tepe arasında sa’y etmekten çekiniyorlardı. İslam puta tapmayı yasaklasa da bazı kimselerin içinde orada hâlâ mevcut olan putlardan dolayı bir şüphe ve tereddüt vardı. Yukarıdaki âyetle bu şüphe ve tereddüt tamamen giderilmiş oldu. (Heyet, İslam Yolu, 1/154)

Müslüman cemaatin vicdanlarında bu süreç tamamlanıp amacına ulaşınca, İslâm sakıncasız gördüğü için yaşatmak istediği bazı eski gelenekleri diğerlerinden ayrıştırmaya geçti. Fakat bu geleneği veya kültür unsurunu eski cahiliye kökünden kopardıktan, onu o ortamdan iyice izâle ettikten sonra İslâm kulpuna bağladı. Bir müslüman bu geleneği uygularken onu, cahiliye döneminde yapılıyordu diye değil, kökü İslâm'a dayalı bir ibadet  unsuru olarak uyguluyor, benimsiyor.

"Hiç şüphesiz, Safa ile Merve Allah'a ibadet sembollerindendir. Buna göre, bu iki tepe arasında tavaf yapan bir ziyaretçi, yüce Allah'a ibadet etme anlamı taşıyan bir hareket yapmış, bu iki tepe arasındaki tavaf ile Allah'a yönelmiş oluyor. Bu yeni tavaf ile cahiliye döneminden miras kalan eski tavaf arasındaki ilişki kesinlikle kopmuştur. Artık bu amel, İsaf ve Nâile adlı putlara ya da diğer cahiliye dönemi putlarına değil, yüce Allah'a yöneliktir.Bu yüzden herhangi bir sakıncası, günahı yoktur. Davranış; artık o eski davranıştan başka bir davranış, yöneliş; o yönelişten tamamen farklı bir yöneliştir.(S. Kutub, fi-Zılal, 1/149)

Kıble’nin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a çevrilmesinin hikmetlerinden biri de, İbrahim ve İsmail gibi Beytullah’ın şirkin kirlerinden temizlenmesi gerektiğine işarettir. Zira Kâbe Allah adına yapılan ilk mabedtir ve İslâma aittir. Orası şirkin işgalinde olduğu halde müslümanlar, içinde şirk unsurları ve sembolleri olan bir mekana doğru yöneleceklerdi. Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“O halde, nereden gelirseniz gelin, [namazda] yüzünüzü Mescid-i Harâm'a çevirin ve nerede olursanız olun yüzünüzü ona çevirin ki… Bana itaat edin size olan nimetimi tamamlayayım...”(Bekara, 2/150)

Bu ayeti “…Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim…”(Maide, 5/3)âyetiyle birlikte düşünürsek tamamlanan nimetin İslâm olduğu anlaşılır. İslam nimetinin tamamlanması da Mekke’nin fethinden sonra gerçekleşmiştir. Henüz Mekke fethedilmeden önce Safa ve Merve’nin Allah’ın sembollerinden olduğu vurgusu, hem onların saygıyı hak ettiklerini hatırlatma, hem oranın fethedilmesi, şirkin elinden kurtarılmasının gereği hem de bir müjdedir. Mekkeye hakim olan müşrikler şimdilerde güçlü görünseler de, eninde sonunda hak galip gelecek ve İbrahim ve İsmail’den beri Allah’a ibadet için kurulan hac mekanları asli görevine geri dönecek. İnsanlara Allah’ı hatırlatmaya devam edecek. İman edenlere şuur vermeye, takvalarını artırmaya devam edecek.

Bu bağlamda şu nokta iyi anlaşılmalıdır ki, Allah'ın şiarlarına gereken saygıyı gösterme emri, müslümanların Mekke'yi ellerinde bulunduran müşrik Araplarla savaşta olduğu bir zamanda gelmiştir.

Müşrik Araplardan bazıları Kâbe'ye giderken müslümanların kendilerini kolayca vurabilecekleri yollardan geçmek durumunda olduklarından bu emir gerekliydi. Bu yüzden müslümanlara, putperest de olsalar, kendileriyle savaş halinde de olsalar, Allah'ın Evi'ne giden müşriklere eziyet etmeme emri verilmektedir. Yine, müslümanlar Hac aylarında onlara saldırmamalı, kurban olarak Allah'ın Evi'ne götürdükleri hayvanları ellerinden almamalıdırlar. Bu, bozuk dinlerinde sağlam kalmış olan Allah'a ibadet öğesine saygı gösterilip, ayak altına alınmamasını temin içindir. (Mevdudi, Tefhim1/131)

Müşrik araplarla savaş halinde olan müslümanlara yapılan bu hatırlatma ne kadar dikkat çekicidir. Bir meknın önemi onun nerede ve nasıl olduğundan değil; onun neyi sembolize ettiğinde, neyin sembolü olduğundan gelir. Safa ve Merve iki küçük tepecik olmasına rağmen, müslümanlar için son derece önemli ve ibadet yeridir. Zira onları Allah (cc) kendisini, kendisine ibadeti, İbrahim’i, İsmail’i, Hâcer’i, teslimiyeti ve fedakârlığı, sabrı ve tevekkülü, kararlılığı ve Allah’a güveni ifade eden bir sembol yapmıştır. Bu bağlamda Allah’ı hatırlatan her şiar (şuur veren şey-sembol) değerlidir.

 

  • Hac ibadeti Allah’ın sembollerindendir

Sefa ile Merve, kurbanlıklar, hac mekanları Allah’ın sembollerinden

olduğu gibi, hac ibadetinin kendisi de Allah’ın sembollerinden, İslam’ın alametlerindendir. İslâmın üzerine bina edildiği beş esastan biri de hac ibadetidir. (Buhârî, Îmân/2 nr. 8. Müslim, Îmân/19-22 nr. 111-114. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân/3 nr. 2609. Nesâî, Îmân/13 nr. 5004)

Kur’an şöyle diyor:

“Ey iman edenler! Allah'ın koyduğu sembollere ve kutsal [Hac] ayına ve süslenmiş kurbanlıklara ve Rablerinin lütuf ve rızasını isteyerek Beytu'l-Harâm'a koşanlara karşı saygısızlıkta bulunmayın; [ancak] hac göreviniz bittikten sonra serbestçe avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Harâm'dan alıkoyanlara karşı öfkeniz, saldırganlık yapmanıza yol açmasın:  erdemi ve ilahî sorumluluk bilincini geliştirmede birbirinizle yardımlaşın, kötülüğü ve düşmanlığı artırmada değil; Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: Ve unutmayın ki Allah'ın intikamı çetindir!”(Maide, 5/2)

Bu âyetin ilk kısmında geçen şe‘âirallâh (lafzen, “Allah'ın sembolleri”) terimi, hem özel dinî merasimler için ayrılan yerleri (mesela Kâbe'yi), hem de bizzat bu dinî merasimleri gösterir. Yukarıdaki bağlamda özellikle hac merasimlerine atıfta bulunulmaktadır. (M. Esed, Meal s: 182)

Bir şeyin önemi ona verilen değerle ölçülür. Bu anlayış, dinden dine, kültürden kültüre farklı olabilir. Bir gayr-i müslüim için Kâbe, tarihi eser bile sayılmayacak kadar basit bir yapı olabilir. Ama müslümanlar açısından durum bambaşkadır. Bir futbol klübünü derin bir aşkla tutan için o klübün sembolü olan bayrak son derece değerlidir. Ama aynı bayrak futbolla ilgilenmeyen bir kimse için bir şey ifade etmez.

Burada asıl hikmet eşyanın tabiatı değil, onları Yaratan’ın ona verdiği değerdir. Müslümanlar için bir şeyin haram veya emredilmiş olması önemlidir ve bağlayıcıdır. Zira bu Allah’ın iradesinin eseridir. Bunun için müslümanlar “Ey iman edenler!” diye çağrı duydukları zaman ona kulak kesilirler, duyarlar ve onu alırlar. Çünkü Allah ve O’na ait şeyler iman edenler açısından en değerli şeylerdir.

Bu âyette Allah'ın şeâirine, yani iradesini gösteren merasim ve dini sorumluluklara, ibadeti işaret edici alâmetlerine saygısızlık etmeyin deniliyor. Bu alâmetler hacda; ihram, mikatlar, cemreler, Safa ve Merve, Meş'ar-i haram, Arefe ve Arafat, tavaf ve sa'y, kurban, traş olma gibi hac menâsiki denilen sembollerdir. Yine bu alâmetlerden sayılan haram aylara (Receb, Zilka’de, Zilhicce, Muharrem) (Bekara, 2/194), Kâbe'ye hediye edilen kurbanlıklara (hedy’e) kurbanlık nişanesi olan gerdanlıklara (kılâde’ye), Kabe'ye doğru gelenlere, Rabblarından hem bir fadl (dünyaya ait bir ticaret) ve hem hoşnutluk ümit ederek ziyaret kastedenlere saygısızlık gösterilmez, onlara engel olunmaz.

Kâbe'ye dışardan müslümanlar Mekke'ye ihramsız girmezler. İhramlı iken de ve Harem çevresinde avlanmazlar. Onlar bir zamanlar kendilerini Mescid-i Haram'a sokmak istemeyen müşriklerin Harem bölgesine gelmelerine engel olmazlar. Müslümanlar her yerde, her alanda günah ve düşmanlık için değil, iyilik ve takva için yardımlaşırlar. ( Elmalılı, Tefsir, 3/147)

Unutmamak gerekir ki bu durumTevbe 28inci âyeti gelinceye kadardı. Böylece müşriklerin Harem bölgesine girmeleri ebediyyen yasaklanmıştır.

Bu âyet için şöyle bir nüzul sebebi rivâyet ediliyor: Hutam ibnü Hind el-Bekri  (Vâhidî bunu, Şürayh ibnu Dabîğ el-Kindî olarak veriyor.) Yemâme’den Medine’ye gelmiş, atlarını Medine dışında bir yere bırakıp Peygamber’in huzuruna yalnız başına girmiş. Bir kavmin davetçisi olduğunu ve arkadaşlarıyla birlikte gelip müslüman olacaklarını söylemiş. Peygamber sahabelere: “Bugün sizin yanınıza şeytanın diliyle konuşan birisi geldi” demiş. Adam, “Bak,  belki müslüman olurdum” diyerek gitmiş. Bunun üzerine Peygamber “Adam, inkârcı yüzüyle geldi, hainlikle çıkıp gitti”  demiş. Adam oradan ayrıldıktan sonra Medine civarında müslümanların develerinden birazızı sürüp götürmüş. Adam takip edilmiş ama yakalanamamış.  Ertesi sene Umre kazası esnasında Medine’den çalınan develerin bir kısmının nişanlanarak Kâbe’ye kurbanlık olarak sevkedildiği gören Peygamber (sav) üzerlerine adam göndermek istemiş. Bu âyet nazil olunca bunu yapmamış. Ya da sahabelerden bazıları Peygamberimize gelerek bu develeri geri almak için Peygamber’den izin istemişler. Âyetin gelişi üzerine buna izin verilmemiş. (Taberî, Tefsir, 4/397. el-Vâhidî, Esbabu’n-Nüzul, s: 139)

 

  • Allah’ın sembollerine (şeâir’e) saygı

“İşte böyle. Kim Allah'ın sembollerine saygı gösterirse, bu; kalblerin takvasındandır (kalblerinde Allah korkusu olanlar, O'nun dininin işaretlerine saygı gösterirler).”(Hac, 22/32)

Kur’an’ın ‘şeâir’/dinin sembolleri dediği şeyler aslında iman edenlere Allah’ı hatırlatan şeylerdir. Allah’la igili şuuru canlı tutan alâmetlerdir. Bu semboller iman eden kalplerde takvanın kökleşmesini, din duygusunun kuvvetlenmesini sağlarlar. Bu semboller ve nişaneler; İslâmın kendisine mahsus, görüldüğü zaman akla İslâmla ilgili şeyler gelen özel belirtileridir. Bunlar, gönüllerde iman heyecanı doğuran, mü’min olmanın sevincini yaşatan, samimiyete samimiyet katan işaretlerdir.

Bunlar aynı zamanda müslümanlar arasında bir parola gibidir. Müslümanlar bazen bu sembollerle haberleşirler, bu sembollerle birbirlerini tanırlar ve birbirlerine bu nişâneler ile yaklaşırlar.

Bu sembollere ister âyette geçtiği gibi Allah’ın nişâneleri diyelim, isterse genel anlamdan hareketle İslâmın alâmetleri diyelim; müslümanlara düşen bu sembollere değer vermek, korumak, hayata katmak ve hakkını vermektir. Ki bu da âyete göre kalplerin takvasının, Allah’a karşı sorumluluk bilincinin gereğidir.

Hac 32. âyetinde “Allah'ın simgeleri (şe‘âir) ifadesi de, hacda yerine getirilmesi ya da gözetilmesi gereken görevlere işaret ediyorsa da, diğer taraftan dini yükümlülüklerin manevî anlam ve önemine de vurgu yapıyor diyebiliriz.

Bir görüşe göre ise ‘Şeâirullah’ belli bir şeye mahsus olmayıp Allah’ın, kullarını mükellef kıldığı dinî vecibelerin tamamıdır. (Heyet, Kur’an Yolu 2/164)

Öyleyse ayetlerde sayılmayan, hac dışında da bazı önemli şeylerin Allah’ın/İslâmın sembollerinden olduğunu söyleyebiliriz. Mesela;

 

  • Namaz İslâmın sembollerindendir

Namaz ibadeti İslâma ve müslümanlara aittir. Kim namaz kılıyorsa o müslümandır.

Kim mescidlere namaz için gidiyorsa onun müslüman olduğuna şahitlik edilir.

Ebu Said el- Hudri’den(ra) rivâyetle Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

"Bir kimsenin mescide alakasını görürseniz, onun mü'min olduğuna şehadet edin, zira Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar imar eder"(Tevbe 9/18), (Tirmizi, Tefsir, Sure 2)

Namazı ikâme etmek, hayatın ortasına koymak, onunla dini ayakta tutmak, namazla dirilmek, namazla terbiye olmak, namazla münkerden (kötülüklerden) uzaklaşmak ona saygıdır.

 

  • Ezan İslâmın sembollerindedir.

Ezanla insanları ibadet etmeye davet sadece müslümanlara mahsustur. Diğer din mesupları kendi dindaşlarını farklı şekillerde ibadete davet ederler. Ama müslümanların hem itikatları, hem ibadetleri, hem de ibadetleri ifa şekilleriAllah katında geçerli olmayan dinlere benzemez.

Nitekim ezanın meşru kılınmasından önce sahabeleri namaza davet için ileri sürülen bütün teklifleri Peygamber kabul etmemişti.

Abdullah ibnuOmer (ra) şöyle anlatıyor: “Müslümanlar Medine’ye geldikleri zaman toplanıyorlar ve namaz vakitlerini birbirlerine soruyorlardı. Bir gün bu konuda konuştular ve bazıları; “Hırıstiyanların çanı gibi çan kullanın, bazıları yahudiler gibi boru kullanın” dediler. Hz. Ömer bir adam çıksa da namazı duyursa dedi. Bunun üzerine Peygamber (sav); “Ey Bilal kalk ve namazı duyur” dedi.” (Buharî, Ezan/1 nr. 605. Müslim, Salat/1 nr. 377. Tirmizi, Salat/25 nr. 190. Nesai, Ezan/1 nr. 627)

Ebu Umeyr ibnu Enes Ensar’dan olan amcasından naklediyor. Peygamber (sav) halkın namaza nasıl çağıralacağı konusunda iştişare etti. Kendisine: “Namaz vakti olunca bayrak dik. Onu gören diğerlerine haber verir” denild. Peygamber bu fikri beğenmedi. Ona yahudilerin borusu hatırlatıldı. Onu da beğenmedi. Hatta bu yahudilerin işidir dedi. Bunun üzerine hırısitiyanların çanı hatırlatıldı. Rasulüllah (sav); “Bu da hırıstiyanların işidir” dedi.

Bu konuşmalardan sonra Abdullah ibnu Zeyd üzülerek evine gitti. Rüyasında ona ezan öğretildi. Ertesi gün Peygamber’e gelerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Peygamberi! Ben sizin üzüntünüzü görüp gittikten sonra rüyamda bir adam gördüm. Kalkıp mescidin üzerinde ezan okudu.Sonra biraz oturdu ve kalkıp aynı sözleri tekrar etti.”  Bunun üzerine Peygamber (sav): “Allah sana hayır göstermiş. Duyduklarını Bilal’e öğret” buyurdu. (Tirmizî’de; “zira onun sesi seninkinden daha gürdür” ilavesi var.) Hz. Ömer builk ezanı duyunca Peygamber’e gelerek; “Ey Allah’ın Rasûlü; Abdullah’ın gördüklerini ben de aynen gördüm. O anlatma işinde çabuk davranınca ben anlatmaktan utandım” dedi.  (Ebu Davud, Salat/27 nr. 498-499. Tirmizî, Salat/25 nr.189)

Ezan, sıradan bir çağrı değil bir kimlik ilanı, bir tasdîk ve şehâdettir. Ezanla müslümanlar imanlarını tazelerler, İslâmı din olarak seçtiklerini hem kendilerine, hem de âleme duyururlar.

Ezan aynı zamanda müslümanların din ve  ibadet seçme açısından bağımsızlık bildirgesidir. Ezanla birklikte onlar yürekten, hiç bir kayıt altında kalmadan sadece âlemlerin Rabbi Allah’ın gönderdiği dini kabul ettiklerini, yalnızca O’na ibadet ettiklerini, bu konuda kimseden izin almak zorunda olmadıklarını haykırırlar.

Onun için müslümanların ibadete davet usûlü bile diğer din mesuplarından ayrıdır. Kendilerine mahsusutur ve dinin özüyle, yani Tevhid inancıyla  uyumludur.

Ezan sembolüne karşı en önemli saygı onu yaşatmak, her vakitte okumak, okunurkenedeple dinlemek, bitiminde ezan duası okumak, ezana icabet edip imkan varsa mescitlere gitmek, ezanın öncelikle bir Tevhid ilanı olduğunu şuuruna sahip olmaktır.

(Bazı islâm ülkelerinde ezanı yasaklama veya başka bir dil ile okutmaya kalkışma çabalarının   altında hangi niyetlerin yattığını buradan anlayabiliriz. Onlar, halkı dönüştürme çabalarını bir de ezan üzerinden yürütmek istiyorlar.)

 

  • Camiler İslâmın sembollerindendir

Camiler İslâmın merkezi, müslüman toplumların kalbidir. Kalb olmazsa veya görevini hakkıyla yapmazsa beden bir anlam ifade etmez. Cami, müslümanları toplar cemaat yapar. Cemaat rahmettir, cemaatten kopma kurda kuşa yem olmaya adaylıktır. Camilere ait dış görüntü, kubbe, minare, alem, mihrap, mimber, kürsi ve benzeri şeyler bize aittir ve her biri cami sembolünün öne çıkan yüzüdür.

Peygamber (sav) Medine’ye gelir gelmez orada önce mescid inşa etti. Bu aynı zamanda camilerin öenmine dikkat çekmedir. Müslümanlara; “gittiğiniz yerde küçük bir cemaat olsanız bile hemen bir mescid yapınız ve onun etrafında bir araya geliniz” mesajıdır.

Kur’an’da, içinde Allah’ın adının anıldığı yerler methediliyor. (Hac, 22/40) Onun için camiler/mescidler değerlidir.

Cami sembolüne saygı, ihtiyaç oldukça yapmak, var olanlara sahip olup yaşatmak, onlara cemaat olmak, onları İslâmın öğretildiği ve yaşanıldığı yerler haline getirmek, onların islâmî hayatın merkezine yerletirmek ve içlerinde sadece Allah’ın anılmasını sağlamaktır.

 

  • Tesettür İslâmın sembollerindendir

        Müslüman erkeklerin ve müslümanların kadınların Kur’an’ın tarif ettiği gibi örtünmeleri Allah’ın emridir, yani ibadettir. Tesettür asla bir gelenek, bir moda, sahsi tercih veya siyasî simge değildir. İslamda namaz, zekat, infak gibi önde gelen farzlardan bir farzdır. Önemli bir salih ameldir.

Tesettür ibadeti müslümanlara mahsus bir ibadettir. Müslümanaın olmanın nişânesi, sembolüdür. Nitekim nerede hakkıyla örtünen bir kişi –özellikle kadın-, görsek müslüman olduğuna hükmederiz. Zira dünyada hiç kimse bu şekilde örtünmez. (Bazı ülkelerde resmi alanlarda dini sembollerin yasaklanması, aslında dinî kimliğin yasaklanmak istenmesidir. Zira tesettürün İslâmın sembollerinden olduğunu onlar gayet iyi biliyorlar.)

 

  • Ramazan İslâmın sembollerindendir

Oruç hem İslâmın üzerine bina edildiği esaslardan biri, hem İslamın en açık belirgin nişanesidir. (Buhârî, Îmân/2 nr. 8. Müslim, Îmân/19-22 nr. 111-114. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân/3 nr. 2609. Nesâî, Îmân/13 nr. 5004)

Ramazan bu ümmete Allah’ın bir lütfu ve ödülüdür. Ramazan her müslümanın olduğu yerde, İslâmı temsil etmek üzere vardır.

Ramazanı oruçla, ikramla, dua ile, Kur’an talimi ile, nefis eğitimi ile, infak ve iftarla, güzel ahlâkla, İslâmî çalışmalara azim ve sabır biriktirmekle, Allah’a yakınlık sağlamakla değerlendirenler bu sembolün hakkını verirler.

Ramazan, Kur’an mevsimi, Vahy’le daha yakın bağ kurabilme zamanıdır. Ramazan ne perhiz ayıdır, ne de sağlık temrinidir. Belki onbir ay boyunca bozulan ruh sağlığını tamir etme, yenileme ve dezenfekte etme zamanıdır.

Ramazan sabır talimi, infak çabası, fedakarlık denemesi ve tahammül ahlâkıdır. Ramazan, kulun acziyetini öğrenme, haddi bilme, fakr ve zühd ahlâkını keşfetme  zamanıdır.

Ramazan değerini Kur’an’dan alır. Zira o aynı zamanda Kur’an ayıdır. Vahyin özel bir mevsimidir.

Oruç müslümanlara Allah’ın en büyük nimetlerinden biridir. Allah nimetlerini say desek kimse sayamaz. (İbrahim, 14/34) Hiç olmazsa en büyüklerinden bir kaç tane sayabilir misinizdesek, belki şunlar sıralanabilir:   İnsan olarak yaratılmak, ömür, akıl, toprak, güneş, hava, su, vahye muhatap olmak, Peygambere ümmet olmak, namaz ve Ramazan...

Ramazan hiç bir ümmetin sahip olmadığı muazzam bir fırsatlar ve mevhibeler zamanıdır. Oruç tutmaktaki hayırları ve bereketleri, sonuçları ve kazançları kimse anlatamazlar. Oruç tutanlar bile bazen bunun farkında olmayabilirler.

Bütün bu güzelliklerin kaynağı Kuran’dır, Kur’an’ın Ramanzan ayında, Kadir Gecesi’nde inmeye başlmasıdır.

Ramazan aynı zamanda Kur’an’ın gelişinin bayramını kutlamaktır. İman edenlerin bayramı işte böyle ,  Ramazanı yaşamakla olur. Ramazan onların iman bayramı, Allah’ın kendilerine Vahiy ile tenezzül etmesinin sevincidir.

Ramazan sembolüne saygı, onda arınmaya çalışmak, yenilenmek, yeniden manen ayağa kalmak, yeniden hak yola girmek, Rabbânî terbiye okulunun talebesi olmak, onu hakkıyla değerlendirmektir. Ömrü ramazan yapmak, ahireti böylece bayrama çevirmektir.

Kur’an’ı anlayarak okumak, hayata aktarmak üzere ona yakın olmak, Kur’an’ı hayat kitabı yapmak Ramazan sembolüne hürmettir. Ramazana saygı Vahyin çocuğu olmaya gayrettir.

 

  • Sonsöz

Allah’ın/İslâmın sembollerine saygı göstermek takvanın, sorumluluk bilincinin gereğidir.

(İslâmın elbette başka sembolleri de vardır. Şimdilik bu kadarla yetinelim.)

 

Hüseyin K. Ece

15.07.2012

Zaandam/Hollanda