Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564649

SÜNNETULLAH AÇISINDAN İLK SÖZLEŞME VE FITRAT

Bilindiği gibi Kur’an Arapça’dır. Kur’an arapça kelimeleri aynen, günlük dildeki manada kullandığı gibi, zaman zaman kendine ait bir metodla yeni anlamlar yüklediği olmuştu.  Mesajı muhataba ulaştırmada kelimeleri kullanan Kur’an onları zaman zaman başka bir münasebet içerisine çekmiştir.

 

O günün arabının tanımadığı fikirleri, inançları, faziletleri anlatmak için yeni kelimeler icat etmeye gerek yoktu. Sünnetullah kavramı da böyle bir ifadedir. Kur’an cahiliye arapların tek tek tanıdığı, ama bir arada görmeye alışık olmadığı iki kelimeyi kavramlaştırdı. 

Şüphesiz bu gibi kavramların Kur’an bağlamında incelenmesi, Kur’an’ı daha sağlıklı bir biçimde anlamaya katkı sağlayacaktır.

Günlük konuşmalarımızda pek çok Kur’an kelimesi kullanırız. Bu Kur’an’ın kültürümüze etkisidir. Ancak biraz yakından bakılacak olursa bu etkinin yüzeysel olduğu, şekilde kaldığı görülür. Bu durum normal olmakla beraber, Kur’an’la ilgili konuşulduğu zaman, çoğu zaman insanlar gelenekten kurtulamıyor, Kur’an kavramları zihinlerdeki şablonlara hapsolunuyor. Bununla ortaya konulan kültür Kur’an kültürü olmadığı gibi, bir çok İslami kavrama Kur’an dışı anlamlar yüklenmesine yol açmıştır.[1]

Kur’an metninin doğru ve isabetli anlaşılması, her şeyden önce kullandığı kelimelerin doğru anlaşılması ile mümkündür. Ancak kelimeler her zaman anlam değişiklerine uğrayabilir. Bu nedenle Kur’an kelimelerini onun maksadına uygun anlamak her zaman kolay olmayabiliyor. Bunun sebeplerinden biri de bir kelime günlük dilde bir manada kullanılıyorken, Kur’an’ın da o kelimeyi o manada kullandığı zanndilebiliyor. Bu da Kur’an’ı anlamayı etkiliyebiliyor.  Bu durum sünnetullah kavramı için de geçerli.[2]

Kur’an’ın önemli kavramlarından biri olan, Allah’ın insan ve toplumlara/varlığa uyguladığı genel hüküm, karar ve prensip manasına gelen ‘sünnetullah’ın  ‘fitrat’, ‘elestu bi-rabbikum kâlû belâ’ ve ‘sibğatullah-Allah’ın boyası’ gibi kavramlarla ilişkisi bulunmaktadır. Bu gibi kavramları Kur’an bütünlüğü içerisinde, kendi bağlamında ve Kur’an’ın maksatları doğrultusunda  anlamak Kur’an’ın anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Kur’an ifadelerini ve konularını incelerken veya anlamaya çalışırken, bunların tarih boyunca mezhep, meşrep, tarikat, kültür ve geleneklerden etkilendiğini, hatta çok farklı manalar ve formlar kazandığını hesaba katmak gerekir.  

‘Sünnetullah’ı daha iyi anlamak için önce sünnet kelimesinin anlamına bakalım.  

 

  • Sünnet

Sünnet kelimesi Kur’ân’da ikisi çoğul olmak üzere (sünen) on altı yerde geçer. Bunların dokuzu Allah’a veya O’nun yerini tutan zamire izâfe edilerek “Allah’ın sünneti” mânasını taşır. Diğerleri, “Allah’ın geçmiş ümmetlere veya onlara gönderdiği peygamberlere uyguladığı nizam” anlamındadır.[3]

Sünnet kelimesinin aslı olan ‘sen-ne’ fiili pek çok manaya gelmektedir.  Bunlardan bir tanesi suyu yüzüne dökmek demektir. Dökülen suyun damlalarının birbirini izlemesinden hareketle bir şeyin birbiri ardına yapılması manasına ulaşılmış.[4] 

‘Sen-ne’, dökmek, sivriltmek, sürmek anlamlarına da gelir ki bunlarda da süreklilik unsurunu görmek mümkün. Nitekim sünnetin işlek yol manasında kullanılması da buradan gelmiş olsa gerek.[5]

Sünen sünnetin çoğuludur ve bir anlamı da yolun orta kısmı demektir.[6]

Sünnet, normal yol ya da övülen ve dosdoğru yol manasına da gelir. Nitekim ‘ehl-i sünnet’ tabiri bu doğru yola gidenler hakkında kullanılır olmuş.

Sünnet, tabiat (huy), cihet (yön), birileri tarafından başlatılan ve sonradan gelenlerin devam ettirdikleri adet, üzerinde yürüdükleri yol[7],  tarik, siyret, yani hal, tavır, gidişat, deveyi en güzel şekilde gütmek manalarına da gelir.[8]

Sünnet; sözlükte adet demektir.[9]

Sünnetin manalarından bir  tanesi de; bir şeyi adet olarak ihdas etmek, örnek olarak ortaya koymaktır.[10]  

Nitekim aynı anlam hadislerde kullanılıyor: Kim İslâmda ‘hasene bir sünnet-iyi bir çığır’ yaparsa-başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik olmaz. Kim de İslâmda ‘seyyie bir sünnet-kötü bir çığır’ başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk başlatana günah yazılır. Buna karşı o kötülüğü yapanların günahlarında bir noksanlık olmaz.[11]

Sünnet  kelimesinin sözlük anlamına baktığımız zaman onun Kur’an ve hadislerde sosyolojik bir içeriğinin olduğunu, sosyal olayları Tevhid açısından değerlendirmekte kullanıldığını görürüz. İnsan topluluklarının yaşama biçimleri, hayat anlayışları kültür ve medeniyetleri ‘sünnet’ kelimesiyle ifade edilmektedir.

Bir âyette şöyle buyuruluyor: “Gerçek şu ki, sizden önce nice sünnetler (kanun özelliği kazanmış nice olay) gelip-geçmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip-dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonuç nasıl oldu bir görün.” (Âli İmran 3/137)

Burada sünnet kelimesi çoğul olarak; ‘sünen-sünnetler’ şeklinde geçmektedir. Sünnet, sürekli değişmeye rağmen her zaman aynı kalan bir hayat tarzını ifade eder. Bu âyetteki sünnet kelimesi, hayat tarzı, yaşama biçimi, geçmişlerin şeriatı veya geçmiş ümmetlerin iyi ve kötü gidişatı, sünnetullah, onceki ümmetlere yapılan uygulamalar veya onlar hakkında gerçekleşen hükümler anlamında tefsir edilmiştir.

Kur’an’da genellikle değişmez kanunlar ve hükümlere ‘sünnet’ denilmektedir. Dört âyette, ‘sünnetü’l evvelîn-öncekilerin sünneti’ şeklinde, önceki ümmetlerin izlediği yol, veya önceki ümmetlere uygulanan hüküm anlamında kullanılmıştır. (Enfal 8/38. Fâtır 35/43. Kehf 18/55. Hicr 15/13)

Görüldüğü gibi gerek âyetlerde gerekse hadislerde ‘sünnet’ sözlük anlamıyla, yol, âdet, gidişat, çığır veya hüküm olarak kullanılmıştır.

Demek ki ‘sünnet’, bir anlamda devamlı yapmayı, adet haline getirmeyi ifade eder. Öyleki ister olumlu isterse olumsuz olsun, kişilerin veya toplumların yapmaya devam ettikleri gidişattır. Buradan şu sonuca ulaşmak mümkün: Kelime manasıyla sünnet “orijinal, sürekli ve belli bir standarda oturmuş (iyi-kötü) davranış biçimidir.”[12]

 

  • Sünnetullah

Allah’ın sünneti (sünnetullah); Allah'ın yolu-yöntemini, Yaratıcı'nın koyduğu/oluşturduğu nizami, kanunların tümünü ifade eder ve Allah’ın ötedenberi süregelen ve sürecek olan, kendine özgü, değişmeyen davranış biçimi demek olur. Bu bir anlamda Allah’ın hükmü, Allah’ın kanunu demektir. 

Sünnet ve Allah kelimeleri Câhiliye döneminde bilinmekle beraber ‘sünnetullah’ Kur’an’a has bir tabirdir. Kur’an’da sünnet kelimesindeki “sürekli, düzenli ve özgün uygulama” anlamı Allah’a nisbet edilmek suretiyle Allah’ın yaratma ve yönetmesinde öteden beri süregelen ve değişmeyen uygulamasının bulunduğuna işaret edilmiştir.[13]

Kur’an’da sünnetullah karşılığında kullanılan diğer kelime ve terkipler  ‘kavl, fıtrat, halk, hak, kelimetullah, kelimetü rabbik’tir.[14]

Allah’ın sünneti değişmezdir, evrenseldir ve adalet anlayışına uygun olarak gerçekleşir.

Kur’an, Allah’ın sünnetinin nasıl işlediği hakkında pek çok örnek görebiliriz.  Bu Kur’an’da sekiz yerde‘sünnetullah-Allah’ın sünneti’ ‘sünnetünâ-bizim sünnetimiz’ şeklinde geçmektedir.

‘Sünnetullah’, kendilerine gönderilen paygambere inanmayan, Hakka karşı tuzak kuran geçmiş ümmetlere verilen bir karşılık, onlar hakkında gerçekleşen bir cezadır veya geçerli kuraldır. İtaatsizliğin, Hakka karşı hile kurmanın karşılığı böyledir. Tefsirciler aynı anlamın başka âyetlerde de olduğunu söylemişlerdir. (Kehf 18/55. İsra 17/77. Enfal 8/38)

Geçmiş ümmetlere uygulanan sünnet; olumlu anlamda Peygamberlere itaat edenlerin yolunun doğruluğu ve onlara nimet verilmesi, olumsuz anlamda peygamberlere itaat etmeyen topluluklar hakkında gerçekleştirilen ceza hükmüdür.[15]  

Allahın sünneti, bazen, Allahın hikmet yolunu ve itaat yolunu ifade etmek için kullanılır.  (Fetih 48/23) olduğu gibi. Buradaki detaylarda ve şekillerinde farklılık olsa da amaç açısından Allah’ın gönderdiği şeriatlerde bir  değişiklik yoktur. Bu amaç da bu şeriatlerle Allah’ın sevabına, ahdine, emanına ve himayesine ulaşmak için nefsi tezkiye etmektir.[16]

“Hikmeti gereği Allah (cc), yarattığı her şeye bir ölçü koymuştur. Varlıklar için bir yol çizmiştir. Canlı veya cansız bütün varlıklar konulmuş olan bu ölçüye uyarlar. Her bir varlık, kendisi için konulan düzlemde, kendisine verilen özellikleri gösterir, bir anlamda görevi bitince hayat sahnesinden çekilir.  İşte varlıkların sahip olduğu özellikler ve onların bağlı olarak meydana gelen olaylar, Allah’ın onlar hakkında koyduğu ‘sünnettir/yasadır’. 

Bu da Allah’ın tabiatı yaratıp devam ettirmek ve toplum hayatını düzenlemek üzere koyduğu kanunlar manasına gelir.[17]

Bu ölçüye –sünneti kanun, hüküm manasında alırsak- varlık âleminde yürürlükte olan nizama, kurallara, fıtrata sünnetullah-Allah’ın sünneti diyebilir(miy)iz.

Ancak ‘sünnetullah’a yalnızca tabiat kanunu demek uygun değildir. Çünkü bu kavram başka anlamları da içerisine almaktadır.

Kur’an’da ‘öncekilerin sünneti’ diye ifade eden hüküm, onlar hakkında geçerli olan, onlarla ilgili geçerli uygulama şeklinde anlaşılmış ve bu aynı âyet içerisinde ‘sünnetullah’ diye açıklanmıştır.  (Fâtır 35/43)

Sünnetullah kavramı tıpkı ‘sünnet’ kavramının taşıdığı, süreklilik, değişmez oluşu gibi özellikleri aynen taşımaktadır. Nitekim bir ayette soyle deniyor: “İnkar edenler, eğer (inada) bir son verirlerse geçmişte yaptıklarının bağışlanacağını söyle. Yok eğer bildiklerini okumaya devam ederlerse, geçmişte benzerlerinin başına gelenleri sakın (unutmasınlar)”. (Enfal 8/38)

Yani, “eski çağlarda yaşamış olan toplumların örneği (sünneti) nasıl vuku buldu”: ahlakî ve manevî gerçekleri inatla görmezlikten gelip inkar eden toplumların başına gelmiş olan ve gelmesi mukadder olan felaketlere işaret ediliyor.[18]

Doğuştan medenî bir varlık olan insan için belirlenmiş sosyal kanunlar (sünnetullah) vardır. Kur’an’da bu kanunlar geçmiş milletlerin başından geçen olaylarla ortaya konmakta, peygamberlerin bu yasaları öğretmek için gönderildiğini, bunlara göre yaşayan toplulukların mutluluğa erdiğini, kanunları çiğneyenlerin ise yok olup gittiğini haber vermektedir. Kur’an sünnetullahın cebir niteliğinde olmadığını bildirmek için onu bazan insana, bazan Allah’a nisbet eden şartlı önermeler şeklinde ifade etmektedir. Meselâ, “Bir millet kendi tutum ve davranışını değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez” âyetinde (Ra‘d 13/11) değişim insan fiillerine, Allah’ın bir ülkeyi yok etmek istediği zaman o ülkenin şımarmış zenginlerine yola gelmelerini emrettiğini, fakat onların kötülük işlemeyi sürdürdüklerini ve bu yüzden helâk edildiklerini bildiren âyette ise (İsrâ 17/16) Allah’ın dilemesine bağlanmıştır.[19]

Sünnetullahı üç kısma ayırmak mümkün: Birincisi: Ceza ve ıslah amaçlı olan. Kendilerine gönderilen elçileri dinlemeyip, onlara karşı düşmanca davranan, onların davetlerini boğmaya çalışan zalim ve azgın kavimlerin cezalandırılması sünnetullahtır. Kur’an’ın ‘sünnetül evvelin’ dediği bu olsa gerek. (Fatır 35/43)

İkincisi: Nimetin değiştirilmesi. Ra’d 11. Ayette işaret edildiği gibi Allah (cc) bir kavme verdiği şeyleri (nimetleri) onlar kendilerini değiştirmedikçe, yani nimetin elden çıkmasına sebep olacak azgınlık yapmadıkça sürece değiştirmez, nimet yerine bela, musibet ve ceza vermez. Şüphesiz ki iyi sonuçlar için çaba gösteren ona kavuşur, yanlış yapanlar, suç işleyenler de cezayı hek ederler. Bu da Allah’ın insan ve toplum davranışlarına koyduğu prensip ve uygulamadır.

Üçüncüsü; Varlıktaki mevcut nizam. Kainatın devamı için Allah’ın canlı ve canszılara, yere göğe ve uzaya koyduğu yasalar, yerleştirdiği düzen. Âlemdeki her şey varlığını ve görevini Allah’ın koyduğu bu kanunlar çerçevesinde devam ettiriyor. “Böylece onları yedi gök olarak iki günde (devirde) var etti ve her göğe içini (kanununu) emretti (yerleştirdi)...” (Fussilet 43/12).[20]

Peygamberlerin tebliğlerinin zor ve meşakkatli olması da Allah’ın sünnetlerindendir.

“(O halde,) Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi [yapmasından dolayı] Peygamber'e hiçbir suç isnad edilemez. [Gerçekte, bu] sizden önce gelip geçenler için de Allah'ın bir uygulamasıydı; ve [şunu unutma ki] Allah'ın iradesi mutlaka tecelli eder.” (Ahzab 33/38)

“Yani, Muhammed (s)'den önceki bütün peygamberlerde, Muhammed (s)'de olduğu gibi, bütün şahsî istekler, Allah'a teslim olma kararlılığına uygun düşen isteklerdi: bu da, Allah'ın seçiciliğini karakterize eden ve -daha sonraki yan cümleciğin ifade ettiği gibi- onların “kaçınılmaz/mutlak kader”lerini (kaderen makdûren) oluşturan, doğuştan edinilmiş uyumlu bir ruh halidir.”[21]

Bunu şöyle ifade etmek de mümkün: “Peygamberler de kendisinden önceki peygamberlerin tabi tutulduğu yasaya tabi idi.”[22]

İnsanı kulluk için yaratan Allah (cc) ona takvayı da, fücuru da öğretmiştir. (Şems 91//7-10) İnsan kendisine verilen bu seçim hakkıyla hem ‘ıslah’ edebilir, hem de ‘ifsad’ edebilir. ‘Rüşd/aklı başında olma’ yoluna girebildiği gibi ‘ğayy/sapıtma’ yoluna da girebilir. Bu denemenin sonucu olarak insan, yaptıklarını karşılığını alır. İnsana yaptıklarının karşılığını göstermek, ona hak ettiğini vermek; yahutta dünya hayatında seçtiği yolun sonucunu ona göstermek Allah’ın sünnetidir.

İnsanlık tarihi boyunca gelen peygamberler inasanları uyarmış, onları hidayete davet etmiş ve itaatsizliğin sonuçlarını onlara haber vermişlerdir. Ancak bir çok kavim bütün uyarılara rağmen azgınlığıa ve isyana devam etmişlerdir. Allah (cc) onlara, bütün bu kötülüklerinin karşılığı olan cezayı göndermiştir. İşin böyle olması Allah’ın değişmez sünnetidir. (Fâtır 35/43. Âli İmran 3/137)

“Fakat cezamızın farkına vardıktan sonra iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem (Sünnetullah) budur: İşte, hakikati inkar etmiş olanlar, o zaman ve orada, ziyana uğramış olacaklardır.” (Ğâfir 40/85)

“Bu örnekte Sünnetullah; gerçek bir iç aydınlanmadan doğmadıkça inancın manevî bir değer taşımayacağı şeklindeki kuralı gösterir.”[23]

Onlara bir peygamber geldiği takdirde gerçeğe herkesten çok bağlı kalacaklarına dair yemin eden öyle gruplar var ki hak peygamber zuhur edip davete başlayınca bunlar sürekli olarak haktan uzaklaşırlar. Bunun sebebi büyüklük taslamaları ve hile, tuzak peşinde koşmalarıdır.

Halbuki Allah’ın değişmez kanununa (sünnetullaha) göre kişi kurduğu tuzağa kendisi düşer. Fâtır sûresi, Allah’ın her şeyi bildiği ve her şeye gücü yettiği halde insanları amelleri sebebiyle hemen cezalandırmadığını, onları kendince mâlum olan bir zamana ertelediğini bildiren uyarıcı bir âyetle son bulur.[24]

Allah’ın gönderdiği peygamberler, isyancılar veya inkârcılar karşısında zafer kazanırlar. Herhangi bir topluluk ona inanmasa bile peygamber çalışmasıyla zafere ulaşacaktır, kazanacaktır. Çünkü peygamberlerin üstün olması Allah’ın sünnetidir. (İsra 17/77. Fetih 48/22-23)

 

  • Sünnetullah ve âdetullah ilişkisi

Sözlükte ‘âdet’; “eski duruma dönmek; geri çevirmek, bir şeyi tekrarlamak, üst üste yaparak alışkanlık haline getirmek” gibi anlamlara gelen ‘avd’ kökünden türemiştir. Tabiat olayları arasındaki sebep-sonuç ilişkisine İslâm düşüncesinde Allah’ın âdeti de ‘âdetullah-Allah’in adeti, prensibi, kanunu’ denir.[25]

Allah’ın fiillerindeki hikmet ve maslahatı aklî bir gayeye değil hür iradesine bağlı bir ikram ve ihsan olarak kabul eden ehl-i sünnet alimleri; aslah ve salâh kelimeleri yerine âdetullah, sünnetullah, tabirlerini kullanmıştır.[26]

Elmalılı’ya göre tabiat ona hâkim bir yaratıcının eseri olup, O’nun âlemde cârî olan yaratma sünnetini (âdetullah, sünnetullah) yansıtır.[27]

Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca “âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır.[28]

Kâinatta meydana gelen olaylar Allah'ın koyduğu birtakım kurallara, kanunlara tabidir; her şeyde bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Evrenin yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar tabiat olayları bu kanunlara bağlı olarak gerçekleşir.  Mesela; her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır, su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti, yerin çekim gücü vardır gibi.  Kâinatta insanlar tarafından alışılmış veya keşfedilmiş ne kadar tabiat kanunu varsa bunların hepsi Allah'ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır.[29]   

Kur’an hem evrendeki varlıklar,  hem de tarihte meydana gellemiş olaylar hakkında geçerli ilahi kanunlara vurgu yapıyor. Her iki konuda da sistem belli bir düzen ve kurallar  çerçevesinde işlediğini belirtir. Kişilerin hayatı için biyolojik yasalar olduğu gibi, toplumların düzen ve güven içinde yaşamaları da belli kurallarla mümkün olur. Bir toplumun helaki, bozulması veya cezaya çarptırılması da belli yasalara bağlıdır. Kur’an tabiat kanunları ile sosyal kanunlar arasında bağ kurularak sosyal kanunlara uyulmaması halinde tabiat kanunlarının devreye girip helâki hazırladığına işaret ediyor.[30]  

“İnsanoğlu tabiatta geçerli olan Allah'ın kanunlarını keşfettikçe tabiattan en güzel şekilde yararlanıyor ve hayat kendisi için kolaylaşı­yor. Geleceğine daha güvenle bakabiliyor. Bunun gibi yine tabiatın bünyesinde olan toplumla ilgili kanunları keşfettiğinde de aynı şeyleri kazanır.” (Muhammed Kutub, Kur 'ân 'ı Nasıl Okuyalım?, çev, Bekir Karlığa, (İstanbul, 1990), s.53[31]

Bu tabiat kanunlarına, ‘eşya hakkındaki sünnetullah’ diyebilir miyiz?  

Bazılarına göre diyebiliriz, bazılarına göre ise bunlara sünnetullah değil, adetulllah veya Allah’ın emri diyebiliriz.

Her ne kadar bazıları sünnetullah ile âdetullah’ın aynı manaya geldiğini düşünseler de ikisinin aynı olmadığını söylemek mümkün. Sünnetullah Kur’an’da sekiz kere yer almasına rağmen âdetullah Kur’an’da yer almamaktadır. Daha sonradan, özellikle tabiat olaylarını açıklamak, “tabiat kendi kendine var oluyor” diyenlere karşı, onu da her şeye Hâkim olan Allah’ın yarattığını, yürüttüğünü, bunu da bir takım prensiplerle/kanunlarla yaptığını anlatmak üzere alimler tarafindan geliştirilen bir kavramdır.

Ö. Özsoy, Sünnetullahın âdetullah olmadığını, tabiat kanunları hakkında kullanılmasını yanlış olduğunu söylüyor.

Belli ki fizik âlemde hakim olan prensiplere, kanunlara nizama doğrudan sünnetullah diyemeyenler, âdetullah kavramını kullanmaya ihtiyaç hissetmişler. Daha sonradan bu ikisi aynı şey zannedilmiş, hatta tarihi süreçte ‘sünnetullah’ ile anlamdaş zannedilen ‘âdetullah’, sünnetullah’ı anlamada belirleyici olmuştur.[32]

Sünnetullah müslümanların pozitivizmle tanışmasından sonra bir daha güncelleşti. Kâinatın bazı kanunlarla çerçevesinde işlediği fikrinin Kur’an’a aykırı olmadığı görüşünden hareketle değişmezliği vurgulanan bir kanuniyetten söz eden bu terim, tabiat kanunları diye kamramlaştırıldı.[33]

Sünnetullahın Kur’an’daki kullanımı ve buna bağlı olarak ilk döenmelerdeki anlaşıldığı ile, kavram olarak bugün ulaştığı anlam zenginliğine bir arada baktığımızda, açık bir anlam kaymasının olduğunu görürüz. Daha sonra yüklenen anlamlardan özellikle tabiat kanunları olarak belirlenen anlamdan soyuıtlanarak kavram kendi tabii bağlamında ele alınırsa görülür ki, her ne kadar kanuniyet fikri yoğun bir şekilde kendini ele veriyorsa da, bu kanuniyetin konusu olarak fizik alanı akla getirecek en ufak bir ipucu bulmak adeta ustalıktan öte bir güce ihtiyaç duyurmaktadır. Bu anlam kaymasına bağlantılı bir gerçek de, zamanla sünnetullahla eşanlamlı kullanılır hale gelen âdetullah terimidir.[34]

Sünnetullah dünyanın dışı ve yer yüzü ile ilgili kanunlarının Kur’an’daki ismi değildir. Kur’an’da fiziksel yasalarla ilgili kavram sünnetullah değil, emr ve izn’dir. Kur’an fiziksel olaylara Allah’ın emri demiştir. Ateşin yakması, suyun kaldırma gücü, akyuvarların görevleri hep ilâhi bir ‘emr’ ile olmaktadır. Örneğin İbrahim’i (as) yakmama iznini ateşe emr ile Allah (cc) bildirmiştir. Normal şartlardaki görevi yakmak olan ateş ilahi emr ile bu görevini başka bir biçimde yakmayarak yerine getirmektedir.[35]

 

  • Sünnetullah fitrat ilişkisi

‘Fıtrat’ kavramı Kur’an’ın, özelikle doğal yapı/doğal eğilim/yaratılış ile ilgili önemli bir kavramıdır. Kavramın farklı anlaşılmaya müsait yapısı sebebiyle, ilk yaratılış, insanların ruhundan veya doğal yapılarından alınan ezelî sözleşme, insan bünyesine yerleştirilen inanma ve ibadet etme ihtiyacı, insan yapısının iman ve ibadet etmeye meyilli olduğu gibi konularla iliskilendirildi.

Nasıl anlaşılırsa anlaşılsın; sonsuz güç sahibi Yaratıcı’nın hem varlık hem de insan üzerindeki tasarrufunu, biçim ve şekil verme gücünün O’na ait olduğunu, varlık sahnesindeki mucizevî çeşitliliği ve fonsiyonları ‘fıtrat’ kavramında bulmak mümkün. Yine insanın karmaşık yapı ile birlikte kendisine biçilen role hazır hale getirilişini, sorumlu tutulan insanın bu sorumluluğu yerine getirebilecek dinamiklerin fıtratına yerleştirildiği görüyoruz.

Fıtrat’ kelimesinin kökü ‘fa-ta-ra’fiilidir. Bu da bir seyi uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek anlamlarına gelir.[36]

‘Fıtrat masdar olarak, yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy gibi manaları vardır.[37]

Allah, daha önce örneği olmaksızın ve yeniden, tekrar tekrar yaratandır. Buradan hareketle denilmiştir ki fıtrat; evren ve evrendeki bütün varlıkların yaratılışında sürekli bir oluş, bir orijinallik ve ‘başka bir şeyden taklit edilmemiş’ özel bir yaratılış demektir.[38]

Fıtrat, tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak olan canlının özü ve özetidir. O türe ait bütün özellikleri kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bir şeyin ilk defa yokluktan ortaya çıkışı veya bir maddeden (tohumdan) meydana gelişi bir ‘fatr’dır. Bunun ortaya çıkış biçimi veya taşıdığı özellikler de ‘fıtrat’tır. Her yaratığın ‘fıtrat’ üzere kazandığı özelliklere de onun ‘tabiatı/doğal yapısı’ denir.

Elmalılı’ya göre; fıtrat, yaratılışın ilk tarz ve şeklini ifade eder. Âyette; "...insanları onun üzerine yarattı..." (Rûm 30/30) kaydından da anlaşıldığına göre, maksat her ferdin kendine mahsus olan cüz'î yaratılışı değil, bütün insanların insan olmaları bakımından yaratılışlarında esas olan ve hepsinde ortak bulunan genel yaratılıştır.[39]

‘Fıtratullah’, Allah’ın insanları döktüğü kalıbın adıdır. Yani Allah’ın varlık hakkında yaratma tarzıdr. Her şey buna bağlı olarak kendisine bir yol, bir mecra bulur.[40]

Fıtrat, insanın doğuştan sahip olduğu bütün özelliklerini ifade eden bir terimdir.

Kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın kendileri için var ettiği ‘fıtrat’ üzerindedirler. Her varlık, kendi tabiatının gereğini yapar, o çizgisinin dışına çıkmaz. Buna insan da dahildir.

Tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak olan canlının özü ve özetidir. O türe ait bütün özellikleri kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bir şeyin ilk defa yokluktan ortaya çıkışı veya bir maddeden (tohumdan) meydana gelişi bir ‘fatr’dır. Bunun ortaya çıkış biçimi veya taşıdığı özellikler de ‘fıtrat’tır. Her yaratığın ‘fıtrat’ üzere kazandığı özelliklere de onun ‘tabiatı/yapısı’ denir.

“O halde yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30/30)

Buradaki maksat, her kişinin kendine ait özelliği değil, bütün insanların insan olarak yaratılışlarındaki esas ve hepsinde ortak olan genel yaratılıştır.

İnsanlar genellik­le bedenî bakımdan olduğu gibi ruhî ve zihnî bakımdan da hissetmeye, algılama­ya, doğru biçimde düşünmeye ve inan­maya elverişli olarak dünyaya gelirler.[41]

Peygamber (sav) buyuruyor ki:“Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudí, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslümansalar, çocuk da müslüman olur.”[42]

“Allah’ın insanı üzerinde yarattığı fıtrat, her insanın özüne yerleştirilen iyiye, doğruya ve hakikate eğilimdir. İnsan bir amaç için yaratılmıştır. Bu amaç yeryüzünde hayatın tevhid ve adalet ekseninde inşasıdır. Kur’an insana bu misyonundan dolayı ‘halife’ adını veriyor.

Fıtrat, insanın yaratılış amacını gerçekleştirecek donanım ve altyapıya sahip olmasıdır. “O her şeye yaratılıştan en güzel olma, kemâlinin bulma (yeteneği) vermiştir” (Secde 32/7) âyeti bunu ifade eder.”Allah’ın boyası” işte budur. Bu boyayı, üzerine sürülen bir başka boya ile değiştirmek, sadece fıtratın üzerinin örtülmesi değil, aynı zamanda onun üzerine inşa edilecek inancın amacından sapmasına yol açar.”[43]

İnsan bedenine ait bütün organlar ve organların görevleri, her bir uzvun görevi hiç şaşırmadan yerine getirmesi birer fıtrattır. Gözün iyi görmemesi, kulağın iyi duymaması, ayağın topal, kolun solak olması genellikle sonradan gelen bir arızadır.

Tabiatta mevcut olan canlı cansız ne kadar varlik varsa hepsi fıtrat uzere yaratıldılar. Hepsi de varlıklarını fıtrat üzere sürdürürler. Hepsi de fıtratlarının gereğini yaparlar. Yaratıcı  onları nasıl kodlamışsa öyle olurlar. Hangi fonksiyon için yaratılmışlarsa o görevi yerine getirirler. Hangi sebep sonuç ilişkisine tabi iseler, sonuçta onlarla ilgili yasa işler. Hiç bir varlık kendi iradesiyle fıtratının dışına çıkamaz.

Fıtrat, el-Fâtır olan Allah’ın insanlara ve varlıklara yoktan var ederek verdiği kabiliyet, onlara ait proğramdır. Kısaca insanlara ilgili fıtrat, “Allah’in insanın doğasına döşediği muhteşem altyapıdır.”

Eğer sünnetullahı geniş manasıyla Allah’ın hükmü, uygulaması, öteden beri uyguladığı yasa diye anlarsak, bu açıdan fıtrat ile ilgisi kurulabilir. Bu anlamda Allah’ın yasası fıtratın meydana getirilmesinde ve varlık bünyesinde ve fıtratın işleyişinde hükmünü yürütmektedir.

 

  • Sünnetullah ilk ilk ahid (elestu bi-rabbikum kâlû belâ) ilişkisi

Ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleştiğini soylemese de Kur'an'ın haber verdiğine göre Allah (cc) bütün insanlardan bir ahid (misak-söz) almıştır.

"Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim? '(demişti de) onlar: Evet (Rabbimizsin), şahit olduk' demişlerdi. (Bu), Kıyamet günü, 'biz bundan habersizdik' dememeniz içindir.

Ya da: 'Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi mi helak edeceksin?' dememeniz için." (A'raf 7/172-173

Bu mesele aslında fıtrat ve inanç meselesidir. Kur'an bunu kendine ait bir uslupla ortaya koyuyor. Bu eşsiz sahne gayb aleminin gizliliklerinden, Kur'an'ın bir kaç cümlesiyle insanlara aktarılıyor. Görünen aleme gelmeden önce ademoğullarının belinde gizlenmiş olan, Yüce Terbiyecinin kudret elinde bulunan cansız zerreciklerinin ortaya koyduğu bir manzara gösteriliyor.

Şüphesiz bu sahneyi olduğu gibi anlatmaya diller güç yetirmez. İnsan, kendine ait en küçük parça olan hücreyi ve onun yapısını, içinde saklanılan hayatı, o hücrelerin taşıdığı gizemlikleri düşündüğü zaman bu sahnenin büyüklüğünü daha iyi anlıyor.

İnsan henüz bir zerre iken, gözle görünmeyen bir hücre halinde iken Allah'ın hitabına kavuşuyor. Yüce Yaratıcı, o hücreye hem ne yapacağını, yani fıtratını öğretiyor, hem de fıtratın bir gereği olarak Rabbini tanımaya söz vermesini istiyor.

Küçücük hücrelerde koca bir hayat gizli... O zerreler zaman içerisinde gelişecek, oluşumunu tamamlayacak ve insan denen varlık meydana gelecek. O hücre içinde, hücreden meydana gelecek olan insanın vicdanı saklı. Allah (cc) o vicdanlara sesleniyor, yani yaratılışta olan kabiliyeti, fıtratta olan şeye...[44]

Bazılarına göre fıtrattan maksat Allah'ın Âdem'in neslinden, dünyaya gelmeden önce iman ettiğine dair aldığı ikrar ve mîsâktır.

İnsan belli bir zamandan önce bir hiç iken, doğal üreme yoluyla dünyaya geliyor ve gelişim göstererek insan halini alıyor. Bu olay temamen kandi iradesi dışında Yüce Yaratıcının takdiri, tedbiri ve kudretiyle oluyor. İşin bu aşamasında insan, yaratıcıya karşı itiraz edemiyor. Bu dönemde ne inkar vardır, ne de nankörlük. Herkes bu noktada  fıtrat kanuna bağlı olarak gelişir.

Bu gelişim süreci boyunca insan Rabbinin kanununa uyuyor. O'nun emrinin dışına çıkmıyor, yalnız O'ndan yardım ve destek görüyor. Bütün benliği de bunun böyle olduğuna şahitlik ediyor. Hz. Adem'den beri bütün insanlar Rabbinin kendilerine verdiği bu fıtratı, bu doğal gelişimi kabul etmekle, Rabbi ile kendi arasındaki fıtri sözleşmeyi yapmış olurlar. Bir  anlamda herkes bu doğal sözleşmeye imza atmış olarak doğar.[45]

Bazı tefsircilere göre burada insanların şahit tutulması ve ahd alnması olayı semboliktir. Temsil getirme ve hayalde canlandırma gibi bir şeydir.[46] Şöyle ki; Allah (cc) insana akıl ve basireti (uzak görüşlülüğü) doğuştan verir. Bunlar için de iç dünyasında ve insan varlığının dışında (evrende) sayısız deliller (âyetler) var eder. Böylece insanı mükemmel bir şekilde donatıp kendi Rabliğini bilmeye yöneltir.İnsanlar da doğuştan sahip oldukları bu donanımlarla Allah'ı tanımaya yönelirler.[47] Nitekim Allah (cc); “yere ve göğe 'gelin' dediği zaman her ikisi de isteyerek veya istemeyerek emre uydular” (Fussilet 41/11) âyetinde böyle bir sembolik anlatım vardır.

Burada insanlar arasındaki karşılıklı anlaşma yapmak veya imzalamak gibi bir şey düşünmemek gerekir. Ancak sanki böyle yapılmış gibi burada fıtrı bir ahd -misak (sözleşme) alınması söz konusudur.[48]

Âyet, ademoğullarının, atalarının bellerinden süzülüp alındığını, onların içine Allah'ı tanıma duygusu verildiğini, insanın bu fıtrat ile Rabbini tanıdığını haber vermektedir. Bu da insandaki Allah inancı yaratılıştan gelen bir şey olduğunu gösterir.[49] 

Ş. Işık, ‘fıtrat’a yüklenilen anlamları sıraladıktan sonra, bunların içerisinde en makul olanı şudur diyor: “Fıtrattan maksat Allah’ın Hz. Adem’in neslinden, dünyaya gelmezden önce iman ettiğine dair alınan ikrar ve misaktır. Bundan dolayı insan, yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği ve bunun gibi yeteneklere sahiptir.[50]

Bu âyet fıtrat sözleşmesi ile alakalıdır. İnsanın fıtratına Allah’ın nakşettiği tevhid ve kudret delillerinden söz edilmektedir. İnsan fıtratının tevhidi kabul etmeye doğuştan hazır olduğunu, Rab olan bir yaratıcıyı inkârın mazeret olamayacağını ifade eder. Her insanın fıtratı lisan-ı hal ile âlemlerin Rabbine “Benim bir Rabbim var o da Sensin” der. Zaten fıtrat âyeti de buna işaret etmektedir.

Âyet, kollktif bilinc adi verilen duruma bir atif olarak da okunabilir. Soz konusu Allah ise, tum insanlik bir toplum gibidir. Insanin gen haritasinda bulunan bazi genler nasil insanligin tumunun bir aile oldugunu soyluyorsa, insan bilincinde hatta bilincaltinda yerlesik bazi unsurlar da, insanligin duygu ve dusuncede paydas oldugu bazi unsurlara sahip oldugunu soyler.”[51]

İslâm alimlerinin bir kısmı fıtratın Allah ile insan arasında ezelî bir mukavele olan misak (ilk ahit) ile aynı zamanda başladığını düşünüyorlar. Buna göre insanın fıtratı (ve doğal olarak dini) Yaratan ile yaratılan ilişkisi halinde ezelde (kâlû belâ’da) kurulmuş olmaktadır. Nitekim ilk ahit esnasında yapılan bu şahitliğin sadece Allah’ın rubûbiyetini ikrara yönelik bir sözleşme olarak kalmayıp, onların bu hakikati içeren bir fıtrat üzere yaratılmış olduklarını açıkça beyan etmektedir. Buna Rûm sûresi 30. âyet işaret etmektedir. Bu âyette zikredilen fıtrat kavramından, kâlû belâ’da Allah ile insanlar arasında yapılan ana sözleşme (ilk ahit) kasdedilmektedir. Konu ile ilgili âyet ve hadisler bunu te’yit etmektedir.[52]

Ezelî sözleşme insanın yapısının Allah’ın birliğini ikrar etmeye uygun olduğunu gösterir. Sonradan insanlardan bir kısmı bunu reddeder, kimisi de bu ikrarını sürdürür. Allah’ın insanları hanifler olarak, yani Allah’ı birleyiciler olarak yaratması da bu anlamı destekliyor.[53]

İnsan Allah’ın kendisini yaratmasıyla bir anlamda Yaratıcı ile doğal bir sözleşme yapmış, O’na kulluk yapacağına söz vermiş gibidir. Bu zımni sözleşme dinin, ahlâkın ve sosyal hayatın da başlangıç noktasıdır.

Pek çok tefsirciye göre burada misak (söz /anlaşma) olayı, dille söylenmiş bir söz alma değil, temsili bir anlatım, fiilȋ bir misaktır. Allah bütün insanların bünyelerine tevhid inancı ve İslâm olma kabiliyeti koymuş, onları objektif ve subjektif delillerle Allah'ın rablığını algılayabilecek şekilde var etmiştir.

Burada önemli bir nokta, insanların yalnızca iç dünya ve dış dünyadaki delillerden hareketle Allah inancına kavuşmaları değil, insanın yaratılış olayının bil-fiil bu delillerden biri olması, her insanın, bizzat kendi varlığıyla ve cinsinin varlığıyla Rabbin varlığına ve birliğine şahitlik etmekte oluşu, kendi varlığının Rabbin varlığına delil oluşudur. Henüz bu şahitliği kendisi aklı ve dili ile yapmamış olsa bile, bizzat yaratılışıyla bunu deruhte etmiş oluşudur.[54]

Şüphesiz her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır (cc).[55]

Kur’an’da anlatılan ilk ahit (ezeli sözleşme) ister sembolik olsun, isterse bazıların kabul ettiği gibi ruhlar âleminde gerçekleşsin, bize hem Allah’ın yaratılışa mğdahalesini, hem de insan bünyesine yerleştirilmiş olan fitrata yani insanî özelliklere dikkat çekiyor. Burada da sunnetullahın işlediği görmek mümkün. İbadet etmesi için yaratılan insanın yapısı buna göre dizayn ediliyor, diline veya özüne, ruhuna ve doğal yapısına bu görevi yerine getirebilecek kabiliyetler yerleştiriliyor, akıl, şuur ve vicdan gibi imkanlarla donatılıyor. Bu da sünnetullahın bir başka açıdan işlemesi demektir.

 

  • Sünnetullah ve Allah’ın boyası ilişkisi

“Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz.” (Bakara 2/138)

Allah’ın boyası, Allah’ın insana verdiği biçim, karakter, ölçü ve tabiattır. Daha doğrusu Yaratıcı elin insan üzerindeki izidir, eseridir. Bunun da fıtrat olduğunu söylenebilir.

İnsan bir amaç için yaratılmıştır. Bu amaç yeryüzünde hayatın tevhid ve adalet ekseninde inşasıdır. Kur’an insana bu misyonundan dolayı ‘halife’ adını veriyor. Fıtrat, insanın yaratılış amacını gerçekleştirecek donanım ve altyapıya sahip olmasıdır. “O her şeye yaratılıştan en güzel olma, kemâlini bulma (yeteneği) vermiştir” (Secde 32/7)  âyeti bunu ifade eder.

“Allah’ın boyası” işte budur. Bu boyayı, üzerine sürülen bir başka boya ile değiştirmek, sadece fıtratın üzerinin örtülmesine değil, aynı zamanda onun üzerine inşa edilecek inancın amacından sapmasına yol açar.[56]

İnsan doğuştan bazı maddi ihtiyaçlarla doğar. Onları temin etmezse hayatını sürdüremez. Yemek, içmek, uyumak ve benzeri şeyler gibi. Bu gibi biyolojik özellikler bütün canlılarda var. Elbette bu onların fıtratıdır. Yiyen, konuşan, düşünen, ağlayan, gülen, yapıp-eden, çalışan, üreten, imal ve imar eden insan; fıtratının gereğini yapar.

Burada Allah’ın kendi dinine boya adını vermesi mecazdır. Boyanın etkisi kumaşta nasıl ortaya çıkıyorsa, boya kumaşın en ince ayrıntısına nasıl siniyorsa ve o kumaşa kendi rengini, hatta adını veriyorsa, âdetâ kumaşı yeniden şekillendiriyorsa; dinin öngördüğü ameller ve anlayışlar da o dine bağlı olan kimseler üzerinde öylece görülür. Dinin getirdiği renk ve anlayış, o insanın hayatının her anında, her davranışında,  her amelinde, her görüşünde ortaya çıkar. Din (inanç) her birine nüfuz eder, deyim yerinde ise, insanın ta iliklerine işler.

Âyet onceki yahudilerin yahudi kalmalari icin cocuklarini yikamalari, hiritiyanlarin vaftiz anlayisini reddedip, asıl tabii boyanın Allah’ın insanın yaratılışına yerleştirdiği İslâm fıtratı olduğunu açıklıyor.

Allah’ın boyası demek, Allah’ın insanlar üzerinde yaratmış olduğu fıtratıdır. Rûm 30. âyette buna işaret ediliyor.[57]

“Boyaların hası Allah’ın boyasıdır. Allah’ın boyası ‘fıtrat’, yani insanın doğasıdır. Fıtrat, insanın doğasına döşediği muhteşem altyapıdır. İnsanın tek doğal boyası budur, onun üzerine sürülen bütün boyalar sentetiktir. Zımnen: Müslüman olmak bir başka boya ile boyanmak değil, sentettik boyaları atıp kendi öz boyasına dönmektir.”[58]

İnsanın yapısına, yani fıtratına emzirilen bu ilâhi boya,  eğer fıtrat, insandaki tabi yapı veya Rabbine ibadet edebilecek bir kabiliyet ise, genel anlamıyla sunnetullah’ın burada da işlediğini görüyoruz. Allah (cc) insanın yapısına ait bazı prensipler, bazı ölçüler, bazı kabiliyetler koyuyor, bunların işlemesini sağlayacak nizamı var ediyor. Bunun sonucunda denilebilir ki insan temiz fıtratına uyar, Allah’ın kendi mayasına kattığı boya yerine sahte ve sentetik boyalar sürmezse, yine bünyesine yerleştirilen hakikati tanıma, uyma ve gereğini yapma kabiliyeti diyebileceğimiz ezelî ahitteki sözüne, ya da tabi haline sâdık kalırsa, bu konuda sorumlu davranırsa, sünnetullahın gereği kazananlardan olur. Azıp sapmış zalimlerin uğradığı azap ve cezalardan uzak olur.

 

  • Sünnetullahın değişmezliği

Kur’an Allahin sunnetinde bir degisiklik olmadigini, olmayacagini soyluyor. Bunun icin tahvil ve tebdil kelimelerini kullaniyor.

“Allah’ın öncekiler  için geçerli olan uygulaması budur; ve sen Allah’ın sünnetinde hiç bir değişiklik (tahvil) bulamazsın.” (Ahzab 33/62. Bir benzeri: Fetih 48/23)

Yani ilȃhȋ tatbikat, ilȃhî yasa her zaman aynıdır; zamanın değişmesiyle değişmez.[59]

Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da(tebdil)  bulamazsın.” (Fâtır 34/43)

Bir âyette de Allah’ın yaratışında değişme olmadığı söyleniyor. Bu da Allah’ın eşyanın fıtratına yerleştirdiği tabi hâle, kanun ve prensiplere, öteden beri sabit olan ilâhi uygulamalra işaret ediyor. “(Resulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler…” (Rûm 30/30)

Lafzen, “Allah'ın yaratışında (halk) hiçbir değişme bulamazsın” (veya “olmayacaktır”), yani, yukarıda vurgulanan fıtratta (Zemahşerî). Buradaki tebdîl (“değişme”) terimi, “bozulma ve çürüme” anlamına gelir.”[60] 

Yine Allahin bir topluma verdigi nimeti degistirmedigini soyleniyor: “Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez; ve (bilin ki) Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.” (Enfal 8/53)

“Allah'ın, yaratılış olgusu ve yarattığı âlemler için belirlediği sebep-sonuç ilkesi Kur’an'ın başka yerlerinde sünnetullâh (Allah'ın hüküm ve yaratışında irade buyurduğu yol) olarak geçmektedir”.[61]   

“…Hiç şüphesiz bir toplumun bireyleri kendi üç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez…” (Ra’d 13/11)

“Lafzen, “içlerinde olanı”. Bu ifadenin olumlu ve olumsuz olmak üzere iki anlamı vardır: yani, insanlar kendi nefislerini fesat ve yozlaşmaya terk etmedikçe Allah yardım ve esirgemesinden onları yoksun kılmaz . Buna karşılık, yine Allah, bilerek-isteyerek günah işleyen kimseler kendi içlerindeki eğriliği, olumsuz eğilimleri değiştirerek bunu hak etmedikçe, onlara rahmet ve inayetini nasip etmez. En geniş anlamıyla bu ifade, hem bireysel, hem de toplumsal hayata yön ve biçim veren; taşıyıcılarının ahlakî niteliklerine ve “iç dünyalarındaki” ruhî/manevî biçimlenmelere göre uygarlıkları yükselten ya da alçaltan ilahî sebep-sonuç ilke ya da ilişkisini, yani, sünnetullâhı dile getirmektedir.”[62]

Âyet zımnen; Allah’ın bir toplumun gidişatı hakkındaki iradesi, o toplumu oluşturan bireylerin tercihlerinden bağımsız değildir.”[63]

Kur'an tarihte olaylar arasındaki determine ilişkilere dikkat çeker, hatta bu determinasyonu sünnetullahın değişmezliği ilkesiyle de teyit eder. Fakat Kur'an olayların akışı için önceden belirlenmiş bir seyir, bir kader anlayışına kesinlikle yer vermez. Kur'an'ın bahsettiği determinizm, belli bir sosyal değişme için gereken şartlar oluştuğunda, bunun sonucu olan değişmenin mutlaka gerçekleşeceğidir. Ama değişmeyi belirleyen şartları oluşturan hür irade sahibi fertlerden oluşan toplumdur. Yani sonuç ya da sosyal değişim önceden takdir edilmemiş, yine insan tarafından belirlenmiştir. (Ra’d 13/11)

Kur'an, Allah'ın kanunları karşısında tarihteki her toplumun eşit olduğunu belirtir. Oysa zorluklarla karşılaşan her nesil, tarihin kendine ayrıcalık tanımasını bekler. İşte Kur'an bu nedenle sünnetullahın değişmezliğini söylüyor. (Fâtır 35/43-44)

Yani Allah sünnetullahın değişmez olduğunu belirterek hem insanların sünnetullahı değiştiremeyeceklerini anlatmak istemiş, ama bundan daha da önemlisi Allah'ın kimsenin hatırı için davranış tarzını değiştirmeyeceğini söylemiştir. Bunun bir anlamı da tarihin, işleyişinde objektif oluşudur.  http://www.haksozhaber.net/kuranda-sunnetullah-sabir-ve-acelecilik-31414h.htm

 

  • Sonuç

Sünnetullah, Kur’anî bir ifadedir ve Allah’ın insan ve toplumlar hakkında öteden beri –tabir caiz ise- prensip edindiği uygulamalardır. Etki tepki ysası gereği, kişi ektiğini biçer. İyi işler yapanlar onun güzel sonucunu görürler, kötü işler yapanlar da onun cezasını çekerler. Bu ilahi yasa çerçevesinde hareket eden toplumlar, bünyelerine yerleştirilen ve ilk ahit (sözleşme) ile teyid edilen fıtratlarına uygun olan şeyleri yaparlarsa kurtulurlar, mutlu olurlar, görevlerini yapmış olurlar, hayat sınavın kazanırlar.

Sünnetullah’a tabiat kanunları, âdetullah denmesi isabetli olmasa bile, hem evrende hem toplum ve insan bünyesinde belirlki yasalar işlemektedir. Bu açıdan sünnetullah ile fıtrat, ezeli sözleşme ve insanın yapısına yerleştirilmiş ilahi boya arasında bir ilişki kurmak mümkün. Sonuçta insan fıtratında yerleştirilmiş olan ilahi prensipler, özellikler, yasalar işleyip durmaktadır. Bu bu yasalarda keyfi bir değişme de söz konusu değildir.

Kâinattaki bütün canlı ve cansız varlıklar belli bir ilâhi yasaya tabi olduklarına ve nasıl yaratılmışlarsa öyle olduklarına göre, bu ilâhi yasaya aykırı tavırlar ters teper. Söz gelimi insan beşerdir. Beşer olarak kalacaktır. İnsana başka bir yaratığa çevirme, fitratının dışına çıkarma gayretleri boşuna bir çabadır. Kişinin fiziken melek olması, şeytan olması, başka bir mahluk olması mümkün değildir. Bu bağlamda beşer bir peygamberi melekleştirmek, melek peygamber tasavvuru  fıtrata aykırıdır. 

 

Hüseyin K. Ece

20.06.2015

Zaandam-Hollanda

[1] Özsoy, Ö. Sünnetullah, Bir Kur’an İfadesinin Kavramlaşması, Fecr Yay. Anklara 1994, s: 34-36

[2] Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 36

[3] Çelebi, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/160

[4] el-Isfehânî, R. el-Mufredât, Kahraman Yay. İstanbul 1986,  s: 357. Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 49

[5] el-Isfehânî, R. El-Mufredat, s: 356. Cevherî, İsmail B. Hammad, Es-Sıhah Tâcu'l-Luğa, Dâru'l-Kütübi'l-Ilmiyye, Beyrut 1420-1999, 5/573

[6] el-Isfehânî, R. el-Mufredât, s: 357

[7] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, Dâru ve Maktebetu’l-Hilâl, Beyrut Thr. 7/270-271

[8] Cevherî, İsmail B. Hammad, es-Sıhah Tacu'l-Luğa, 5/572

[9] el-Cürcânî, S. Şerif, Dârul’-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 1421-2000, s: 125

[10] Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 49

[11] Müslim, Zekât/69 no: 1017. İbn Mace, Mukaddime/14 no: 207

[12] Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 53

[13] Çelebi, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/160

[14] Çelebi, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/160

[15] Ece, H. K. İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yay. 2010, s: 620

[16] el-Isfehânî,R. el-Mufredât, s: 357

[17] Çelebi, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/160

[18] Esed, M. Kur’an Mesaji, İşaret Yay. İstanbul 1996, 1/330

[19] Çelebi, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/160

[20] Bağçeci, M. Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/463

[21] M. Esed, Kur’an Mesajı, 2/860

[22] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İstanbul 2008, 2/835

[23] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/969

[24] Işık, E. TDV İslâm Ansiklopedisi 12/24

[25] Karaman, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1/369

[26] İlhan, A. TDV İslâm Ansiklopedisi, 3/495

[27] Bilgin, M. TDV İslâm Ansiklopedisi 15/160

[28] Özvarlı, M. S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/181

[29] Bağçeci, M. Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/463

[30] Çelebi, İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 38/160

[31] http://arsivbelge.com/yaz.php?sc=1653

[32] Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 36

[33] Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 70

[34] Özsoy, Ö. Sünnetullah, s: 66

[35] http://kurannesli.info/bilgibankasi/yazi.asp?id=871.

[36] İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 11/197

[37] el-Isfehânî, R. el-Müfredat, s: 575. İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 11/197

[38] Çalışkan, İ. Kur’an’da Din Kavramı, Ankara Okulu Yay. Ankara 2002, s: 115

[39] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (sad.) Azim, İstanbul Thr. 6/256

[40] Kutub, M. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, İşaret Yay. İstanbul 1992, s: 87.

[41] Hökelekli, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, /47-48

[42] Müslim, Kader/24-25 no: 6760-6761. Ebu Dâvûd, Sünnet/18 no: 4714. Tirmizî, Kader/5 no: 2138). A. b. Hanbel’in rivâyetinde: “İsterseniz Rûm Sûresi 30. âyeti okuyunuz” ilavesi vardır. Müsned, no: 7730

[43] M. İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, 2/799

[44] Kutub, S. fi-Zilâli'l Kur'an, Dâru’ş-Şuruk, Kahire 1996-1417, 3/1392

[45] Elmalılı H. Yazır. Hak Dini Kur'an Dili  (sad.), 4/167-168

[46] Elmalılı H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili, 4/168,169. İslâmoğlu, M. Yaratılış Ve Evrim, Düşün Yay, İstanbul 2015, s: 181

[47] Zamahşerî, el-Keşşâf, 2/169-170. Tabatabâî, H. M. el-Mizân, 12/162

[48] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili (sad.), 4/168

[49] Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neş. İstanbul Thr. 3/413)

[50] Işık, Ş. Ilk Ahit, Pınar Yay. Istanbul 2003, s: 90

[51] İslâmoğlu, M. Yaratılış Ve Evrim, s: 185-186

[52] Işık, S. İlk Ahit, s: 168-169

[53] Müslim, Kader/24-25 no: 6760-6761. İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fi Ilmi’t-Tefsir, Beyrut 1423-2002, s: 1094

[54] Elmalılı H. Yazır, 4/168,169

[55] Bu konuda daha fazla bilgi için bak: Işık, Ş. İlk Ahit, s: 155-169. Ece, H. K. hz. Adem, s: 89-96

[56] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İstanbul 2008, 2/799

[57] Kurtubî, el-Camiu Ahkami’l-Kur’an, 2/362. el-Ferra, Meâni’l-Kur’an, 2/324

[58] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/52

[59] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/841

[60] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/826

[61] Esed, M. Kur’an Mesaji, 1/335

[62] Esed, M. Kur’an Mesaji, 2/487

[63] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/459