Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564655

OYALAYICI SÖZ (LEHVE’L-HADİS)

1-Bu ifadenin yer aldığı âyet

‘Laf eğlencesi-boş, amaçsız  ve oyalayıcı söz’  diye çevirebileceğimiz bu tabir Kur’an’da bir âyette geçmektedir.

 

İnsanlar zaman zaman boş, hiç bir işe yaramayan, yalnızca eğlenmek ve oyalanmak üzere amaçsız söz sarfedebilir, boş gevezelik diyebileceğimiz lakırdıları yapabilirler. Ancak Kur’an’ın ‘lehve’l hadis’ dediği şey, daha başka bir şeydir.

Kişinin imana ilişkin, vahy kaynaklı gerçekler yerine, onu hidâyetten uzaklaştırıcı eğlendirici sözlerle oyalanmasıdır. İnsanı oyalayan, nefsinin hoşuna giden, Hakk’tan yüz çevirmesine yol açan lüzumsuz laflardır.

Önce âyetin mealine bir bakalım:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki,  bilgisizce (insanları)  Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için ‘eğlence-boş ve amaçsız-lehve’l-hadis’ (türünden) sözleri satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azab vardır.

Ona âyetlerimiz okunduðu zaman sanki onlarý hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu acı bir azap ile müjdele.” (31 Lukman/6-7)

2-Lehve’l-hadis ne demektir?

‘Lehve’l-hadis’ terkibini ve kavram olarak ifade ettiği anlamı daha iyi anlayabilmek için onun sözlük manasına bakmakta yarar vardır. Çünkü Kur’an kavramları kök anlamlarından kopuk değildir. Her bir Kur’an kavramının sözlük manasıyla yakın bir bağlantısı bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi Kur’an’da geçen bu kalıp ifade iki kelimden meydana gelmektedir. “Lehv” ve “hadis”.

 a-Lehv kelimesi

 ‘Lehv’ kelimesinin kökü olan ‘lehâ’; sözlükte, bir şeyle oynamak, bir şeyden pek hoşlanarak onunla avunup durmak anlamına gelir.

‘An’ ile kullanılırsa, bir şeyden gafil olmak, bir şeyden yüz çevirmek demektir.

Aynı kökten gelen ‘elhâ’; oyalanmak, bir kimseyi sazlarla veya oyun aletiyle oyalamak, meşgul etmek, ‘lehhâ’; bir şeyle oyalandırmak, eğlendirmek manalarına gelirler. (Mu’cemu’l Vasít, Heyet, 2/843)

‘Lehv’; insanı faydalı ve önemli şeylerden meşgul eden şeydir. ‘Şu şeyle oyalandım’, yani ‘onunla eğlenerek meşgul oldum’ şeklinde söylenilir. (R. el-Isfehaní, Müfredât, s: 688 )

Bir başka deyişle ‘lehv’; eğlence demektir. Kendisinden insanın zevk alıp eğlendiği, ama bitip sona eren şeydir. (Seyyid Şerif Cürcanî, Kitabu’t Tarifât, s: 196)

b-Lehv kelimesinin Kur’an’daki anlamları

Kelime sözlük anlamıyla Kur’an’da fiil ve isim halinde bir kaç âyette geçmektedir. İnsanı oyalayan, eğlendiren ve onu asıl  görevini yapmaktan alıkoyan bütün uğraşılar; boş ve amaçsız hedefler  bu kelime ile ifade edilmektedir.  Dünya hayatının geçiciliğinin bu sözcük ile anlatılması ayrıca dikkat çekmektedir. Kendisinden zevk alınan, ama devam etmeyen, günün birinde sona ermesi  kesin olan oyalanmalar ‘lehv’dir. Dünya hayatı çeşitli açılardan insana zevk vermekte, onu eğlendirmekte, onu oyalandırmaktadır. Ancak bütün bu zevkler ve eğlenceler bitmeye mahkûmdur.

“Şüphesiz dünya hayatı bir oyun ve eğlence (lehv)den başka bir şey değildir. (Günâhlardan korunanlar için)  elbette âhiret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?” (6 En’am/32)

Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” (29 Ankebût/64)

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.” (47 Muhammed/36)

Dünya hayatı, dipsiz, sonu karanlık gafletten, faydasız oyuncaktan ibarettir. Onun geçiş anlarını, tad alınan şeylerini bir an düşünüp de ölümü gözünün önüne getirenler bunu rahatlıkla anlarlar. Hayat bu yaşadığımız dünya hayatıdır diyenlerin en büyük zevki; onu ve onun sonucunu düşünmemek ve boş şeylerle eğlenmek, oyunlarla zamanı öldürmektir. Ancak  Allah’tan hakkıyla korkup sakınan takva sahipleri için ebedî olan, bitmez tükenmez nimetlerin ve zevklerin tadıldığı Ahiret hayatı daha hayırlıdır.  Bu apaçık gerçeği aklını iyi kullanan insanlar anlayabilir, dünya hayatını oyalayıcı oyuncaklarına takılıp kalmaz. ( Elmalı, Hak Dini Kur’an Dili, sad. Heyet, 3/412)

Dünya hayatının geçiciliğine, hayal gibi olmasına karşın asıl  hayat Ahiret hayatıdır.

“Bu dünya hayatı eğlence (lehv) ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu; işte orası asıl hayat odur (asıl yaşanılacak yer orasıdır), keşke bilselerdi.” (29 Ankebût/64. )

İnsanlardan bir kısmı dünyalıklara ve eğlence türü şeylere daha çok düşkündür. Onların peşinde koşarlar, onlarla oyalanıp koca bir ömrü bitirebilirler. Hatta pek çoğu bu gibi şeyler sebebiyle asıl insanlık görevini unutur, oyun ve eğlenmeyi hayatının en önemli meselesi haline getirir. Eşyaya ve oyalayıcı şeylere karşı olan tutku, öteden beri insanoğlunun zaafıdır. Nitekim Peygamberimizin sahabeleri bile, Medine’ye önemli bir ticaret kervanının geldiğini duyunca, hutbe okuyan Peygamberi yalnız bırakabilmişlerdir. Aşağıdaki âyetin bu nedenle indiği rivâyet edilmektedir. 

Cabir b. Abdullah’ın (ra) rivâyet ettiğine göre; bir defasında Peygamber (sav) cuma hutbesini okuyorken –ki o zaman cuma hutbesini namazdan sonra okurdu-, Medine’ye Şam’dan bir ticaret kervanı geldi. O sırada Medine’de kıtlık ve pahalılık vardı. Kervanın sesini duyanlar Peygamberi dinlemeyi terkedip kervanın yanına koştular. Peygamberimizi dinlemek üzere mescitte oniki kişi kaldı. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav): “Muhammed’in canını kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, eğer birbirinizi izleseydiniz, yani hepiniz gitmiş olsaydınız; vadiyi ateş seli doldurur, sizi götürürdü.” (nak. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/501. Kadı Beydavî, Tefsir, 2/493.)

“Bir ticaret veya eğlence (lehv) gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki ‘Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden (lehv’den) ve ticaretten daha hayırlıdır.’ Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (62 Cumua/11.)

Medineye bir kervan geldiği zaman halk onu, sevinç gösterisi olmak üzere davul çalarak karşılardı. Burada kasdedilen eğlence (lehv), kervanı karşılamak için çalınan davuldur. Çünkü mescittekiler, davul sesini duyunca ticaret kervanının geldiğini anlamışlar ve dışıarı çıkmışlardı. (Kadı Beydavî, Tefsir, 2/493.)

İnsanlardan bazıları da dinlerini oyun ve eğlence (lehv) yerine koyarlar. Onunla ve hükümleriyle alay ederler. Onun çağrısını ve uyarılarını ciddiye almazlar. Her şeyi dünya ölçüleriyle değerlendirdikleri için Kur’an ve hadislerin haber verdiği gerçeklerle, Ahiret tasvirleriyle alay ederler. (Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an, 2/41.)

Onlar, kendilerine gelen ilâhî dini bir tarafa atarlar. O din üzerinde istedikleri gibi oynarlar, ona istedikleri şekli verirler. Kendileri haram ve helâl ölçüleri korlar. (Prof. S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 3/344)

Onları dünya hayatý gururlandırır, aldatır ve âhireti unutturur. Onlar bu gururla beraber  Allah’ın gönderdiği elçiler ve onların yanındaki âyetlerle mücadele ederler. Çekişmeye girişirler.

“Onlar ki dinlerini bir eðlence (lehv) ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar bu günleriyle karşılaşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi bile bile nasıl inkâr ediyor idiyseler; Biz de onları bugün (Kıyamet günü) öyle unuturuz.” ( A’raf/51,

“Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için Allah'tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab vardır.” (6 En’am/70)

Onlar Allah’ın dışında bazı şeyleri ilâh haline getirerek ve kendilerine haram kılınan şeyleri işleyerek dinleri adeta bir oyun konusu yaparlar. Dinin yüce ölçülerini, nefsin hevasına ve hoþa giden amellerin peşine takılarak oyun ve eğlenceye alırlar. Bunu da ciddiyetsiz bir şaka halinde yaparlar. İslâm’ın insanlara teklif ettiği ve onları uymaya davet ettiği hükümleri kabul etmek bir yana; onlarla alay ederek eğlenirler. ( Zamahşerî, el-Keşşâf, Beyrut/1415, 2/34. )

‘Lehv’ kelimesi sözlük anlamıyla bir âyette Allah’a ait yüceliği ve aşkınlığı dile getirmek üzere geçmektedir.

“Bir de , (şunu bilin ki) gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında olan hiç bir şeyi bir oyun- bir eğlence olarak yaratmadık. (Çünkü) eğer bir oyun-eğlence (lehv) edinmek dileseydik, bunu herhalde kendi katımızdan edinirdik; ama hiç böyle bir şeyi diler miyiz?” (21 Enbiya/16-17. ) (Bir başka tefsire göre: Yapacak olsaydık böyle yapardık.) (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 5/442, S. Ateş, Kur’an Meâli, s: 322)”

Her türlü süslemelerle dolu tavan gibi yükseltilmiş gökyüzü, ince menfeatlerle dopdolu, kurulu bir beşik gibi döşenmiþ yeryüzü ve bu ikisi arasında yer alan harika yaratıklar; gönülleri oyun ve eğlencede olan ve Allah’ın âyetlerini anlamak istemeyenlerin sandıkları gibi bir oyuncak değildir. Hakk’ı tanımak ve ebedí hayat yolunda kendisinden faydalanılmak üzere hak ve hikmetle yaratılmış, Allah’ın yüce kudretinin göstergesidir. Eğer bunlar yalnızca insanların dünya hayatı için yaratılmış olsaydı, onların da dünya hayatı gibi ‘oyun ve eğlence (lehv)’

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.” (47 Muhammed/36. ) olması gerekirdi. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 5/443). Halbuki gerçek onların sandığından başkadır.  Yerlerin ve göklerin yaratılışı bir oyun, bir eğlence olmadığı gibi Allah (cc) –hâşâ- bir oyuncu değildir.

Allah (cc) ‘eğer böyle yapmayı irade  etseydi’; yani bir eğlence arayacak olsaydı –ki mutlak manada kendine yeterli ve sınırsız kudret sahibi olduğu için, hiç bir şekilde O’nun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur- bunu kendi Zatında bulurdu. Bunu için mantıken anlamsız ayrı bir evren yaratmaya ihtiyaç duymazdı. Kur’an çok veciz bir şekilde Allah’ın muteâl (aşkın) olduğunu, kendisine yakıştırılabilecek beşerî her türlü ruhsal ve duygusal (oyun ve eğlence gibi) ihtiyaçtan uzak olduğunu dile getirmektedir.  (M. Esed, Kur’an Mesajı, 2/649. )

Yüce Allah (cc) ancak şanına yakışanı yapar.  Her şeyi bir hikmet üzere yaratan Rabbimizin gökleri ve yeri boş yere ve eğlence olsun diye yaratması düşünülemez. Böyle bir şey O’nun yücelik şanına uygun düşmez.

Kur’an-ı Kerim’de ‘Lehv’ kelimesinin kökünün fiil olarak farklı kalıplarda kullanıldığını da görmekteyiz. Bütün bu kullanılışlarda oyalama, alıkoyma, oyalanma, eğlenme, eğlenceye dalarak oyalanma, meşgul olma, yüz çevirme anlamları  yer almaktadır.

Yukarıda geçtiği gibi, aynı kökten gelen ‘elhâ’, kişiyi daha önemli işden alıkoydu, onu  meşgul etti demektir. (R. Isfehânî, Müfredât, s: 688.)

Kur’an’da şöyle buyuruluyor:

“(Mal ve evlât) çoğaltma yarışı, sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz (kabre girinceye kadar mal artırmaya çalıştınız.)” (102 Tekâsür/1-2)

Âyette geçen ‘tekâsür’  kavramı, çoğaltma için ihtirasla çırpınma, taşınır veya taşınmaz, hayali veya gerçek kazançları artırma ihtirası anlamına gelir. Bu bağlamda bu kavram; insanın daha çok konfor, daha fazla maddi servet, insanlar ve tabiat üzerinde daha güçlü otorite, maddi ilerleme için çırpınma saplantısını ifade eder. Bu çabaların başka herşeyi dışlayıcı bir şekilde aşırı bir tutku ile sürdürülmesi, insanı ruhî kavrayıştan alıkor. Dolaysıyla manevî/ahlâkî değerler üstüne kurulmuş sınırlama veya kısıtlamayı kabüle yanaşmaz. Böylece yalnızca bireyler değil, toplum bile iç dengesini kaybeder, mutluluk şansını yitirir.  (M. Esed, Kur’an Mesajı, 3/1302. )

‘Tekâsür’, ‘kesret’ten-çokluk’tan’ türemiştir ki, bunun üç anlamı vardır:

Birincisi; İnsanın kesret’i-çok şeyi elde etmek için aşırı çalışması,

İkincisi; İnsanların bolluk elde etmek için birbirleriyle  yarışması ve birbirlerinin üzerine çıkmaya çaba göstermesi,

Üçüncüsü; İnsanların bolluk sebebiyle birbirlerine karşı kibirli davranmasıdır.

Dolaysıyla ‘tekâsür’ insanlara çok cazip gelir. Öyleki onlar bundan dolayı daha önemli şeylerden gafil olurlar, daha önemli işlerden yüz çevirirler. İnsanı ‘gaflete düşüren şeyler’ (âyette, ‘elhâküm’) geniş bir anlam sahasına sahiptir. Her türlü eğlence ve lezzet alınan nesneler olabileceği gibi, kuvvet ve zenginlik sebepleri, iktidar sağlama çabaları, mal ve iktidar yarışları, bunlara sahip olarak başkalarına karşı kibirli davranmalar da olabilir. Çoklukla övünenler, ya da çokluk yarışıyla oyalananlar her devirde olabilir. Onlar kendilerini  bu övünme ve oyalanma yarışına öylesine kaptırırlar ki asıl yapmaları gereken işlerden, daha önemli şeylerden gafil olurlar. Bu yarış ve övünme uğruna insanî seviyelerini bile kaybederler. (Mevdudî, Tefhim, 7/219-220.)

Bu uğurda haksızlığa ve zulme dahi başvururlar. Böyleleri daha fazla mal, daha fazla cismanî lezzet, daha fazla güç ve iktidar, daha fazla imkanlar elde etmek isterler. Onlar sonunda ne olacağını düşünmeden bu tutkuların peşinde oyalanır dururlar.

Günümüzde bu yarışın kişiler, toplumlar ve devletler arasında bütün hızı ile devam ettiğini görmekteyiz. Toplumlar ve ülkeler arsında daha fazla servete, güce ve kuvvete,  daha fazla gelişmiş silahlara sahip olma çabası artarak devam etmektedir. Kişiler, toplumlar ve devletler arasında üstünlük ölçüsü artık ahlâk ve fazilet, adalet ve insanî sıfatlar değil, zenginlik, ilerleme dedikleri kör yarışlar ve gücü elinde bulundurmadır.

Onlar, bütün bu yarışların ve övünmelerin yeryüzünde zulüm yapmaya ve fesat çıkarmaya sebep  olduğunu düþünmemektedir. Herkes; insana asıl görevini, kulluk vazifesini unutturan bu çoklukla oyalanma yarışında daha iyi bir derece elde etmenin çabasındadır.

Ancak Rablerinin indirdiği ölçülere teslim olanlar; bütün faaliyetlerinin salih amel olmasına dikkat ettikleri gibi, dünyadan ve onun üzerindeki nimetlerden yeteri kadar, meşru yollarla yararlanmaya çalışırlar. Bunu yaparken köksüz övünmelere, gaflete düşüren oyalanmalara, zulme ve ifsata varan tutkulara düşmemeye çalışırlar.

Aslında bu hitap, çocuk, mal ve dünyalıklara dalıp ta adetâ bu yarışla sarhoş gibi olanlaradır. Onlar peşlerine düştükleri şeyle kendi kendilerini aldatmaktadırlar. Çoklukla oyalananlar, ya da bu yarış sebebiyle asıl yapması gereken kulluk görevinden gaflete düşenler; bir gün, içinde övünmenin ve  yarışın olmadığı dar bir çukura girecekler. Öyleyse insanlar bu gafletten uyanmalı ve çevresine ibretle bakmalıdır. (S. Kutub, fi-Zilali’l Kur’an, 6/2962) 

Abdullah b. eş-Şıhhîr, yani Mutarraf’ın naklettiğine göre babası şöyle anlatıyor:

Peygamber (sav)’in yanına vardım ‘Çokluk sizi öylesine oyaladı ki’ âyetini okuyordu: Sonra dedi ki: “Ademoğlu ‘malım, malım’ der durur. Ey Ademoğlu! Senin, yeyip tükettiğin, giyip eskittiğin, ya da sadaka olarak verip (ölümden önce âhirete) gönderdiğinden başka malın var  mı?” ( Müslim, Sahih, Zühd/3-4 (2958). Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, Nesâî, nak.  İbni Kesir, Muh. Tefsir, 3/671)

Bu bakımdan Allah (cc) müslümanları şöyle uyarmaktadır:

“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın (oyalamasın). Kim bunu yaparsa işte onlar zarara uğrayanlardır.

Birinize ölüm gelip de; ‘Rabbim beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) infak edin”. (63 Münafikûn/9-10)   

Burada özellikle iman edenler uyarılmaktadır. Çünkü onlar ancak Allah’ın hükmüne teslim olmakla O’nun yanındaki izzete kavuşabilirler. Bundan dolayı onların başka bir şeyle oyalanıp Allah’ı  ve O’na kulluğu ihmal etmeleri onlar için çok büyük bir zarardır.

Mü’minler sürekli takva-Allah’a karşı sorumluluk bilinci içerisinde olup, devamlı O’nu zikrederler. Dünya meşguliyetinin en vazgeçilmezi olan mal ve evlat işleri, onların sevgisi, onlara bakma derdi ve zevki bile onları Allah’a ibadetten alıkoymamalı. Bu gibi şeylerle oyalanıp kulluk görevini aksatmamalı. Zaten dünya hayatı oyun ve eğlencenin (lehv) yanında, zinet (süslenme), övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (57 Hadid/20)

Bunların en zevklisi ve kaçınılmaz olanı çocuklarla meşgul olma ve mal kazanmadır. Bunlar bile sizi oyalayıp Allah’ı zikirden, O’na ibadetten uzaklaştırmasın.

Burada, ‘mal kazanmakla, ticaretle, çocuk yetiştirmekle meşgul olmayın’ denilmiyor. Yani bunlarla uğraşmak sizi izzetin asıl ruhu olan Allah’ı zikretmekten, Allah için iş görmekten, O’na yaraşan kulluğu yapmaktan alıkoymasın demektir. Allah’ı zikir bir anlamda Allah sevgisiyle yapılan bütün işlerdir. Dünyalıklara aşırı düşkünlük kişiyi bu güzel hedef  konusunda gaflete düşürebilir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 8/76)

Kalplerin ve gözlerin dehşetle sarsılacağı günden korkanlar elbette böyle değildir. Onlar büyük bir dikkat ve şuurla Allah’ı zikretmeye devam ederler. Bu gibiler hakkında Rabbimiz (cc) şöyle buyuruyor:

“İçlerinde (yalnız) kendi ismi anılsın diye Allah’ın yükseltilmelerine izin verdiği (ibadet) evlerinde O’nun kudret ve yüceliğini dile getiren, öyle kimseler (Allah’ı tesbih edenler) vardır ki;  ne ticaret, ne de kazanma hırsı  onları Allah’ı zikretmekten, namazı gereği gibi kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olacağı bir Gün’den korkarlar.

Çünkü Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile ecir verecek, lütfundan fazlasıyla bağışta bulunacaktır ve Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (24 Nûr/37-38)

Görülüyor ki Allah’ın Nûr’uyla kalpleri ve kafaları aydınlananlar, Rablerinin verdiği bir basiret ile hayata bakarlar; Allah’ý anmaktan ve O’nun adına iş yapmaktan gaflete düşmezler. Dünya geçimlikleri, ticaretler, mallar ve evlatlar onlar için bir oyalayıcı, bir gaflet sebebi değil; tam bunun tersine Rablerinin rızasına ulaşmada birer aracıdırlar.

Ancak insanlardan bazıları ise dünya hayatını yeme, içme ve eğlenme olarak zannederler. Arzuları ve hayalleri onları oyalayıp durur. Onlar sonu gelmez tutkuların peşinde bir ömür tüketirken iman nimetinden bile mahrum kalırlar. Kur’an böylelerinin durumunu ibretli bir şekilde ve onları tehdid eder bir tarzda anlatmaktadır.  Onları oyalayan şeyler anltılırken yine ‘lehv’ mastarının fiil hali kullanılıyor.

“Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitabın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir.

Bir zaman gelecek ki inkâr edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklar.

Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar (bakalım);  emel (ardı arkası gelmez arzular) onları oyalasın. İleride (elbette) bilecekler.” (15 Hıcr/1-3)

İnsanlardan pek çoğu Allah’ın âyetlerine karşı çok inatçı ve zorbadırlar. Nasihat dinlemez, yapılan öğütleri almazlar. Kendilerine Allah ve Ahiret hatırlatılınca yüz çevirirler. Hatta kimileri onlarla alay ederler. Onlar varsın dünyada diledikleri gibi, haram-helâl, temiz-pis demeden yesinler, içsinler.  Nefse hoş gelen şeyleri yapadursunlar, şehvetlerinin peşine koşsunlar. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 5/190) Allah’a karşı şükür, ibadet, âhiret, hesap gibi şeyleri düşünmeyip, canlarının istediğini yapsınlar. Zaten onlar yemeği, içmeyi, zevk  ve çıkar peşinde koşmayı hayatın gayesi zannederler.

Böylelerini ‘emel’ oyalayıp durur. Onlar daha fazla yaşama, daha fazlasına sahip olma, daha ilerde olma emeliyle yaşarlar. İşlerimiz düzene girecek, daha uzun ömürler süreceğiz, dünyadan ve içindeki zevklerden daha fazla yararlanacağız diye hayal edip dururlar, bu hayal-emel’ onları oyalar, asıl görevlerinden onları gafil bırakır.

‘Emel’; ömrün uzun olmasını istemek, arzu edilen eşyalara ulaşmak, durumun bir gün düzeleceğini beklemek, ama sonunda hiç birine kavuşamamaktır. (Ebu’s-Suud, Tefsir, 3/213)             

c-Hadis kelimesi

Kelimenin aslı olan ‘hudûs’, olmayan şeyin sonradan meydana gelmesi demektir.

Hadis ise; İnsana -ister vahy tarafından, isterse işitme yönünden- ulaşan bütün sözlere (laflara ve haberlere) denir. (R. el-Isfehâní, Müfredât, s 158)

‘Hadis’, ‘kadim,öncesi olmayanın’ın zıddı olarak, yeni, haber anlamlarına gelir. (el-Cevherî’den nak. E. Sifil, Modern İslâm Düşüncesini Tenkidi, s:360) 

Bu kelime söz ve haber anlamlarında Kur’an’da pek çok âyette geçmektedir.

“Âyetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüðün zaman, onlar başka bir söze (hadis’e) geçinceye kadar onlardan yüz çevir…” (6 En’am/68)

İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Bunları sana (taşıdıkları) gerçek ile okuyoruz. Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze (hadise) inanacaklar.” (45 Casiye/6. Ayrıca bakınız: 4 Nisa/42, 87, 140. 7 A’raf/185. 18 Kehf/6. 52 Tûr/34. 12 Yusuf/6. 23 Mü’minûn/44) 

“İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi (hadis’i) sana gelmedi mi?” (Zariyat/24. Ayrıca bakınız: 20 Tâhâ/9. 79 Naziat/15. 85 Bürûc/17. 88 Ğaþiye/1)

Allah (cc), kendi  Kitabını söz (Hadis) diye isimlendiriyor:

Eğer doğru iseler haydi onun gibi bir söz (hadis) getirsinler.” (52 Tûr/34, ayrıca bakınız: 53 Necm/59. 12 Yusuf/111. 39 Zümer/23)

Hadis kelimesi ve türevlerinin Kur’an’da, ‘bildirmek,-ilan etmek, söz-kelâm, hikâye, rüya anlamlarında kullanıldığını görmekteyiz.

Hadis kelimesine ister söz (kelâm-lâf) anlamı, isterse haber anlamı verelim; her iki manada da sonradan olan bir şeyin ifadesi vardır. Biz konunu akışı içerisinde bu iki anlamı da dikkatten kaçırmayacağız.

(Hadis kelimesinin Hadis ve Fıkıh ilmindeki tanımına (ıstılah manasına) konumuzla ilgisi olmadığı için burada yer vermiyoruz.)

 

3-‘Lehve’l-hadis’in kalıp anlamı

a-Bu ifade nasıl anlaşılmış

Buna göre terkip olarak ‘lehve’l-hadis’; sözlük anlamıyla ‘söz eğlencesi’ demektir. Yani duyanı etkileyen, önemli şeylerden oyalayan, kendi havasına çeken, çevresindeki başka şeylere karşı duyarsız hale getiren söz demektir.

Sözlük anlamı yönünden bunun pek olumsuz bir yanı yoktur. İnsan; etkileyici, cezbeden, ruha hoş gelen seslerden, nağmeli, sanatlı sözlerden etkilenir. Ruhu bu gibi şeylerden tad alabilir.

Ancak Kur’an ‘lehve’l hadîs’i tümüyle olumsuz anlamda kullanıyor. Çünkü burada kasdedilen ‘boş ve amaçsız söz’ insanı Allah’tan ve O’na itaat etmekten uzaklaştıran sözdür.

‘Lehve’l-hadis’ kısaca; istek ve tutkuları kışkırtan, azdıran, kişiyi oyalayan, Allah’a itaatten uzaklaştıran, boş, gereksiz, faydasız sözlerdir, laflardır. Bu gibi sözler kişiyi işinden alıkoyabilir, oyalayabilir, dikkatini başka şeylere çekebilir, kafasını karıştırabilir.

Bunlar, dedi kodu olduğu gibi; saçma sapan konuşma, sulu ve zararlı şakalar, boş güldürüler, gevezelikler, saçma sapan hikâyeler, romanlar, masallar, efsaneler, nağmeler, müzikler, insanı saptıran fikirler, görüşler olabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, ‘lehve’l-hadis’ diye nitelenen şeyin, insanı hidâyetten uzaklaştırması ve Allah’a itaatten alıkoymasıdır. Şüphesiz hafif ve ders verici şakalar, ibret verici ve hikmet dolu hikâyeler, masallar, efsaneler, insanı günâha sürüklemeyen süslü sözler, çirkinliği ve günahı övmeyen müzikler, İslâm inancına aykırı olmayan görüş ve fikirler haram değildir.

Hasan Basri’ye göre, Allah’ı anmaktan ve O’na ibadet etmekten alıkoyacak eğlenceler, şarkılar, çalgılar demektir. Kimilerine göre bu tabir, Allah’a ortak koşma anlamındadır. (nak. İbni Kesir, Muh. Tefsir, 3/63)

İbni Cerir diyor ki: Lehve’l-Hadis, Allah’ın âyetlerinden ve O’nun yoluna uymaktan alıkoyan her türlü sözdür ki, bunu söyleyen, Allah’a ve müslümanlara muhalafet olsun diye söylemektedir. (nak. İbni Kesir, Muh. Tefsir, 3/63)

Nefsi Hakk’tan oyalayan sözlerdir ki, bunlar aslı astarı olmayan saptırıcı hurafeler, fesada ve günâha davet eden hikâyelerdir. İnsanı sapıklığa davet eden şiirleri, eğlence için söylenen şarkıları, bunların eşliğinde çalınan her türlü oyalayıcı çalgıları da –eğer kişiyi oyalayıp Allah’tan uzaklaştırıyorlarsa- buna katabiliriz. (H. Tabatabaî, el-Mizan, 16/220)

‘Lehve’l-hadis’ bir anlamda boş söz ve vehim demektir. Aslı astarı olmayan sözler, efsaneler, güldürücü lakırdılar ve işe yaramayan her türlü fuzulí laflar, gevezelikler, nağmeler  bu tanıma girerler. (Ebu’s Suud, Tefsir,  4/282-283.  Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 6/268. K. Beydaví, Tefsir, 2/226. Ez-Zamahşerí, el-Keşşâf, 3/476.  M. Hicazî, Furkan Tefsiri, 5/17.)

Bu kavram, insanı  hayır’dan saptıran ve alıkoyan, batıl olan her şeyin ortak adıdır. (Bu haberi Buharí, Edebü’l Müfred’te, İbni Ebi’d Dünya, İbni Cerir, İbni Ebi Hatim, İbni Merduyeh ve Beyhakî kitaplarında naklettiler. Bak. Ş. Alûsî, T. Ruhu’l Meâní, Beyrut, trh. 21/67)

Tefsirci Hasen’den rivâyet edildiğine göre , o;  kişiyi Allah’a ibadetten alıkoyan, gece eğlenceleri, sapık güldürüler, asılsız hurafeler,  saptırıcı müzikler ve benzerleridir.

Kimileri de o ‘sihir’dir demişlerdir.

İbni Cerir ve Beyhakî’nin rivâyetine göre  İbni Mes’ud (ra); o, erkek veya kadın şarkıcılara meyledip onlardan batıl cinsi şeyler dinlemektir demiş. (Yahya b. Ziyad el Ferrâí, Meâni’l Kur’an, Beyrut 1403, 2/326. Alûsí, T. Ruhu’l Meâní, 21/67) ?

Benzer bir görüş te Abdullah b. Abbas’tan rivâyet ediliyor. (Nak. İbni Kesir, M. Tefsir, 3/62, Y. Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 7/57, Tefhimü’l Kur’an, 4/322. İbni Mes’ud’un (ra) bu görüşünü, İbni Ebi Þeybe, İbni Ebi’d Dünya, İbni Cerir rivâyet etmekte, Hakim bu rivâyetin ‘sahih’ olduğunu söylemektedir. Beyhakî ise aynı habere Sünen adlı Kitabının ‘İmanın Şubeleri’ başlığı altında yer vermektedir. Bak. Ş. Alûsî, T. Ruhu’l Meâní, 21/67) ?

Ancak ‘Lehve’l-hadis’in şarkı (müzik) olduğuna dair A. bin Mes’ud (ra)tan gelen rivâyetin zayıf olduğu söylenmektedir. ?

Tefsirci Dahhâk’a ve Zeyd b. Eslem’e  göre ‘lehve’l hadis’ şirk olayının ta kendisidir. (İbni Kesir, Muh. Tefsir, 3/62. Alûsí, T. Ruhu’l Meâní, 21/67.S. Havva, el-Esas fi’t Tefsir, 11/258)

 

4-Lehve’l-hadis tuzağı

Allah (cc) Lukman Sûresinin hemen başında,  burada anlatılanların hikmetli bir Kitab olan Kur’an’ın âyetleri ve  bu âyetlerin ‘muhsinler’ için hidâyet (doğru yolu gösterici)  ve rahmet olduğunu söylüyor. Sonra da muhsinleri överek onların bazı özelliklerini sayıyor. Onlar namazı gereği gibi kılarlar, zekâtı verirler ve Ahiret Gününe kesin olarak inanırlar.

Özellikleri böyle olan muhsinler; Rabbleri tarafından verilmiş bir ‘hidayet’ üzerindedirler ve iki dünyada da kurtulacak olanlar da bunlardır. Aynı övgülerin Bekara Sûresinin başında ‘müttakiler’ için yapıldığını görmekteyiz.

‘Muhsin’ kelimesinin aslı ‘ihsan’dır. O da; bir  başkasına iyilikte bulunmak, nimet vermek, ya da işleri güzel yapmak demektir.  Bundan dolayı Hz. Ali (ra) der ki: “İnsanlar yaptıkları güzel işlere göre tanınırlar.”  (R. el-Isfehâní, Müfredât, s: 171)

'Muhsin’; ihsan üzere olan, ihsan eden ve bütün hareketlerini güzel yapan demektir. O  ayný zamanda –Cibril  hadisinde geçtiği gibi (Müslim, İman/1, Hadis no: 8, 1/36.  Ebu Davud, Sünne/16, Hadis no: 4695, 4/223. İbni Mace, Mukaddime/9, Hadis no: 63, 1/24. Buharí, Ýman/37, Tirmizí, İman/4, Müsned, 1/27, 51, 53, 319. Nak. Kütüb-ü Sitte, ter. i. Canan, Ank. 1988, 2/213)- Allah Teâla’yı görüyormuşcasına ibadet eden kimsedir. Allah (cc) sürekli ‘muhsin olanlarla beraberdir. (16 Nahl /128) O, güzel davrananlara, ihsanda bulunanlara daha güzel karşılıklar verecek, onların yüzleri aydınlık olacaktır. (10 Yunus/26)

Âyetlerin anlattığına göre ‘muhsin olanlar’, kendileri için bir ‘hidâyet’ ve rahmet olan Kur’an’a, yani Rabblerinin kendilerine  ne indirdiğine kulak verirler. O’ndan gelen her şeyi can kulağı ile dinlerler. Onlar, Allah’ı âyetlerini başka bir şeyle değiştirmezler. Âyetlerin gereğini yaparak saadet bulurlar. 

Buna karşın insanlardan bazıları Allah’ın âyetlerinden ve onların gereğini yapmaktan, böylece onlardan yararlanmaktan yüz çevirirler. Onların değerini bilmezler. Onlara uymakla elde edecekleri kazançtan, onlara karşı gelmekle  elde edecekleri bedbahtlıktan (şekavetten) haberleri yoktur. Böyleleri, bilgisizce Rabblerini âyetlerini bir tarafa atarlar, ya da onlardan yüz çevirirler; ama ‘lehve’l hadis’i, oyalayıcı, saptırıcı ve Hakk’tan yüz çevirtici sözlere ve eğlencelere meylederler. Hatta onlara yüklü miktarda para ödeyerek satın alırlar.

Satın aldıkları bu ‘lehve’l-hadis’le oyalanırlar, eğlenirler. Onunla meşgul olarak kulluk görevinden gaflete düşerler. İnsan olarak yapması gereken daha önemli işlerden yüz çevirirler. Bununla da kalmayıp bunu insanları Hakk’tan saptırmak için bir tuzak gibi kullanırlar. İslâm’ın ölçülerini küçümserler ve Kur’an’ın davetiyle alay ederler.

Nitekim Peygamberimizin tebliğiyle başedemeyen, insanların O’nu dinlemesini önleyemeyen Mekke müşrikleri, ‘lehve’l hadis’i ilk defa bir tuzak olarak kullandılar. Bu yolla Kur’an âyetleriyle, Peygamberimizin sözleriyle alay ettiler. Böylece Kur’an’ın etkisini ve ona olan ilgiyi azaltmaya çalıştılar.

‘Lehve’l-Hadis’ yoluna başvuran kötü niyetliler, işin başında niyetlerini belli etmezler. Hak söze kulak verenlere, İslâm hidayetine ilgi gösterenlere, ‘sizi sapıtmak için böyle yapıyoruz’ demezler. Onlar bu yolla, İslâm anlayışını, temiz ahlakı ve sağlam inancı bozmaya, insanları bu inancın etkisinden uzaklaştırmaya çalışırlar. Onların etkisinde kalanlar da, -Kur’an’ın deyimiyle- ‘bilmeden Allah yolundan’ saptırmak isteyenlerin oyununa gelirler.

 

5-Bu âyetin nüzûl sebebi

Bu âyetin iniş (nüzûl) sebebiyle ilgili ilginç bir örnek anlatılmaktadır.

İbni Hişâm’ın İbni İshak’tan rivâyet ettiğine göre, Peygamberimizin tebliğinin etkisini azaltmak için çeşitli yollara başvurulur ama başarılı olunamaz. Bunun üzerine, Mekkeli zengin müşriklerden Nadr b. Haris, ‘siz, aranızda emin olarak bilinen birine ‘mecnun, sihirbâz’ diyerek ona olan ilgiyi azaltmaya çalışıyorsunuz. Buna kimse inanmaz. Bakın ben onunla nasıl baş edeceğim’ demiş. Bu adam bazen ticaret için Irak’a giderdi. O bu yolculuklarında acemlerin, Hire halkının masallarını ve onların aralarında dolaşan rivâyetleri derlemeyi başarıp geri döndü. (İ. b. Ziyad el-Ferrâî, Meâni’l Kur’an, 2/326) Sonra da onları Kur’an’ı dinlemeye gidenlerin yolları üzerine oturur, onlara bu masal ve efsaneleri anlatır, dikkatlerini anlattığı şeylere çekerek onları uyutmaya ve Kur’an’a yönelmelerinin önüne geçmeye çalışırdı. 

Bu masalları Kureyşlilere anlatırken şöyle dermiş: “Muhammed size Âd kavminin, Semud kavminin hikâyelerini anlatıyor, ben ise size Rüstem’in, İsfendiyar’ın öykülerini anlatıyorum. Ben O’ndan daha iyi bir hikâye anlatıcıyım. Benim anlattıklarım, Muhammed’in sizi davet ettiği şeyden daha hayırlıdır.” Böylece kimileri onun bu anlattıklarına kulak kabartıyor ve Kur’an dinlemeyi terkediyorlardı.

Vakıdî’nin Kelbî ve Mukatil’den rivâyetine göre aynı adam, bir kimsenin Peygamberimizin etkisine girdiğini duyunca, satın aldığı şarkıcı  bir cariyeyi şöyle diyerek ona musallat ederdi: ‘ona yedir, içir ve şarkılarınla onu oyala ki başka tarafa ilgisi kalmasın’. (nak. Siyeru İbni Hişam, 1/299-300. Esbab’ü Nüzûl, Ahmed el-Vahidî en-Nisabûrî, Beyrut, trh. s: 259-260. Abdülfettah el-Kâdi, Esbabü’n Nüzûl, Ank. 1996, s: 305. Ş. Alûsî, Tefsir, 21/67. Zamahşerî, el-Keşşâf, 3/476. Ebu’s Suud, Tefsir, 4/282-283. İbni Kesir, Muh. Tefsir, 3/62) 

Bazı rivâyetlerde bu âyetin İbni Hattal hakkında indiği söylenmektedir. Bu adam çirkin sözlerle şarkı söyleyen, sövüp saymayı  müzikle yapan, küfürbâz şarkıcı cariyeler satın alır, onlara şarkı söyletirmiş. (Ş. Alûsî, Tefsir, 21/67.  Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 6/268)

Tefsirci Mücahid, bu âyetin şarkıcı cariye –onları dinlemek üzere- alım-satımıyla ilgili olarak indiği görüşündedir. (el-Vahidî en-Nisabûrî, Esbabü’n-Nüzûl, s: 259.

Taberî ve İbni Ebi Hatim’ín Ebu Ümame (ra)’den rivâyetine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Şarkıcı kadın satın almak, satmak, ticaretini yapmak ve bu ondan bir değer elde etmek helâl değildir.” (el-Vahidí en-Nisabûrí, age. s: 260. Ahmed’e, İbni Ebi Şeybe’ye, Tirmizí’ye ve Ebu Ya’la’ya göre bu hadis zayıftır. Zamahşerî, el-Keşşâf, 3/475, dip not. Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an, 4/322.  ) 

Tabaranî, bu hadisin bir benzerini Yahya b. el-Haris’ten, o da Kasım’dan rivâyet ediyor. 

Ancak bu rivâyet te senedinde zayıf ravi olması sebebiyle zayıf sayılmıştır. (Zamahşerí, el-Keşşâf, aynı yer) 

Bu sayılanların hepsinin de âyetin iniş sebebi olması mümkündür.  (Rabbimiz daha iyi bilir).  Bir âyetin nüzül sebebini bilmek o âyeti daha iyi anlamamıza yarar ama, o âyetin tümüyle anlatılan sebeple ilgili olduğu, başka bir hüküm getirmediği söylenemez. Âyetin iniş sebebi özel olsa bile bildirdiği gerçek, ortaya koyduğu hüküm, getirdiği ölçü geneldir.

Burada son derece ilginç bir örnekle karşı karşıyayız. Kur’an her devirde ve dalâlete düşmüş her toplumda benzerlerini görebileceğimiz saptırıcı bir tipi ve onun Kur’an’ın davetine karşı kurduğu tuzağı örnek veriyor. Nadr b. Haris’in faaliyetinin arkasındaki zihniyete ve böylelerinin başvuracağı yöntemlere ve araçlara dikkat çekiyor. Zamanın geçmesi ile böylelerinin kullanacağı araçlar değişebilir, ancak kafa yapıları, hedefleri ve yöntemleri fazla değişmez: Onlar, insanları boş eğlencelerle, asılsız yalanlarla, sonu gelmez hayallerle oyalarlar, onların Kur’an’dan yüz çevirmelerini sağlarlar. 

Kur’an’ın bu örneği böyleleri için bir tenkit, müslümanlar için de bir uyarıdır.

 

6-Boş işlere müşteri olmak

İnsanlardan öyleleri vardır ki  bilgisizce (insanları) Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için lehve’l-hadis’i-söz eğlencesini’ satın alır. İşte ona küçük düşürücü bir azap vardır.”

Sûrenin başında, kendilerin rahmet ve hidayet olarak Kitap verilen muhsinlerden söz ediliyor. Onlar, iyi insanlardır ve Allah’ın âyetleri karşısındaki olumlu tavırlarından dolayı kurtuluşa ermiş kimselerdir. Kitapla beraber inen âyetleri, Peygamberle beraber gelen Hidayeti anlarlar. Bunun kendileri için ne anlama geldiğinin ve kendilerine neler kazandıracağının şuurundadırlar.

Buna karşın bazı insanlar kendileri Hidayeti kabul etmedikleri gibi, bilgisizce insanları Allah’ın yolundan saptırmak ve bu yolla Allah’ın âyetlerini alaya almak isterler. Bunun için gerçeği boş sözlerle, hakikati oyalayıcı lâflarla değiştirirler. İslâm’ın davetini ciddiye almazlar, akıllarınca onun ölçüleriyle gırgır geçmeye kalkışırlar. Kur’an bu gibileri onların alaylarına uygun bir ceza ile tehdit ediyor, bu tehdidi  de acele bir şekilde onlara duyuruyor.

Bu tiplerin tipik örneği Nadr b. Haris’tir. O, Kur’an âyetleri yerine asılsız Acem ve Hire halkının masallarını, Allah’a kulluk yapma yerine hoşa giden müzikli eğlenceleri tercih etti. İlimsiz, basiretsiz, bir de para ödeyerek ‘laf eğlencesini’ satın aldı, Hidayeti sapıklıkla değiştirdi; (2 Bekara/16) sonra da onu Mekkelilerle paylaşmak istedi. O bu alay etmelerle insanları Allah (cc) yolundan çevirmek istemişti. Tıpkı her yolun başına oturup da insanları tehdid ederek Allah yolundan çevirmeye ve o yolu eğriltmeye çalışan Medyen halkı gibi. (Zamahşerî, el-Keşşâf, 3/476) Şuayb (sa) Medyenlilere şöyle dedi:

“Ve her yolun başına oturup da tehdid ederek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı. Ve bakın bozguncuların sonu nasıl oldu.” (7 A’raf/86)

Şarkıcı kadınları kiralayıp onları insanlara gönderiyordu. Bu yolla –özellikle- gençleri oyalayacağını, onların hoşlarına gidecek şeylerle onları Hz. Muhammed’in davetinden uzak tutabileceğini, bu boş iş ve eğlencelerle vakitlerini öldürüp, müslüman olmalarına fırsat bırakmayacağını sanıyordu.

Bu yöntemin özünde; hem boş işlere müşteri olma, hoşa giden eğlencelerle vakit geçirme, hem de Peygamberimizin davetiyle alay etme vardır. Nitekim, bu alay etme silahı diğer peygamberlere karşı kullanıldığı  gibi, Peygamberimize karşı da işletilmiştir. (15 Hicr/94-95. 6 En’am/10-11)

Bu yönteme başvuranlar, ilâhî vahyi alaya almak, onu maskara haline getirmek isteyecekler, ona insanların ilgisi olmasın diye, çeşitli eğlence ve oyalayıcı şeylerle onları meşgul edecekler, böylece Kur’an’ın etkisini azaltacaklar, ona olan ilgiyi kesmeye çalışacaklar. O günün şartlarında bu görüntüyü, güzel sesli şarkıcı kızlar, nağmeli sazlar ve etkileyici acem kahramanlık hikayeleri tamamlıyordu. Tarih boyunca bu oyalama araçları daha gelişti. Günümüzde ise ‘Lehve’l-Hadis’ denilebilecek nice boş, oyalayıcı, saptırıcı pek çok araç keşfedilmiş bulunuyor.

‘Lehve’l-hadîs’, kalbi oyalayan, zamanı harcatan, hayırlı bir sonuca ulaştırmayan, fayda sağlamayan, insanın yeryüzündeki görevine ilişkin hiç bir katkısı olmayan, hayır ve adalet yapma, toplumun ıslahı gibi insanlık görevlerine uygun düşmeyen sonuçlar çıkartacak her sözdür. İslâm, insanın yeryüzündeki halifelik görevini, bu görevinin sınırlarını ve araçlarını gösterir. Bu görevi nasıl yerine getireceğinin plânını çizer. (S. Kutub, Fi-Zılâli’l Kur’an, 5/2784)

 

6-Lehve’l-hadisin araçları

‘Lehve’l-Hadis, insanın bu görevinin sınırları ve İslâmla ilişkilerinin önünde bir tuzaktır.

Âyette; insanlar arasında gerçeği ‘lehve’l-hadis’le değiştirenler vardır’ buyurulmaktadır. Onlar, ilâhî gerçeği, mallarıyla, zamanlarıyla, hayatlarıyla, emekleriyle değiştirirler. Karşılığında ise ucuz ve oyalayıcı eğlenceleri satın alırlar. Birazcık eğlenme uğruna en değerli şeyleri, dünyalık ve âhirete ait sonsuz mutluluğu verirler. Bir daha ellerine geçmesi mümkün olmayan sınırlı hayatlarını bu boş sözlerle ve eğlencelerle tüketirler.

Bilgisizce Allah yolundan saptırmak için ve Allah yolunu alaya almak için…”

Böyleleri Kur’an okuma, Kur’an dinleme yerine, lehve’l hadise müşteri olurlar. Kur’an mesajını boş sözlerle değiştirirler. (K. Beydavî, Tefsir, 2/226) Kur’an’da gerçek ilim ve dosdoğru inanç ilkeleri; bunun yanında geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin gerçek kıssaları vardır.

‘Lehve’l-hadis’ ve uydurma efsaneler her şeyden önce Kur’an’ın bu doğru haberleriyle uyuşmaz. Onlara kulak vermek, onları kabul etmek Kur’an’ın haber verdiği bu sağlam ilim binasını sarsar. (H. Tabatabâî, el-Mizan, 16/220)

Burada aynı zamanda İslamı zayıflatmak, onun inanç binasını sarsmak isteyen yalancı kıssacılara ve bunlara inananlara da bir uyarı görüyoruz.  (Dr. V. Zuhaylî, et-Tefsiru’l-Veciz, s: 412)

Allah’ın âyetleri dururken, onların yerine asılsız rivâyetleri ve efsaneleri din olarak kabul edenler; bilmeden Allah’ın yolundan sapmaktadırlar. Onlar cahidirler, bir şey bilmezler, ilâhî hikmetlerden haberleri yoktur. Niyetleri kötü olduğu gibi gayeleri de boştur. Kendileri Allah’ın yolundan saptıkları gibi, başkalarını saptırmak, böylece ömürlerini tüketmek istemektedirler. Bunun yanında bilgisizce Allah’ın yoluyla ve âyetleriyle alay ederler. Allah’ın insanlar için koyduğu hayat ve kâinat düzeniyle, ilke ve ölçülerle alay etmek kadar çirkin ve ağır bir suç yoktur. Bunun için zaten Kur’an böylelerine aşağılayıcı, horlayıcı bir azabı müjdelemektedir. (S. Kutub, fi-Zılali’l Kur’an, 5/2784-2785)

Burada Allah yolundan maksat Kur’an-ı Kerim de olabilir. ‘Lehve’l hadis’e  müşteri olanlar, bir anlamda Kur’an’dan yüz çevirerek ondan sapıyorlar ve onun âyetleriyle akıllarınca dalga geçiyorlar. Bu saptırıcıların genel özelliği bilgisiz olmalarıdır. Ne yaptıklarını, böyle yapmakla ne kadar zarar ettiklerini hesap etmemektedirler. (H. Tababatâî, el-Mizan, 16/221)

Âyette geçen ‘bilgisizce’  ifadesi ‘lehve’l-hadis’i satın alma ile de ilgili olabilir, ‘saptırma’ ile de ilgili olabilir. ‘Bilgisizce satın alma’ şeklindeyse âyetin anlamı şöyle olabilir: Cahil ve akılsız insanlar bu oyalayıcı şeyleri satın alırlar. Fakat değeri pek yüksek bir şeyi verip te yıkıcı bir şey satın aldıklarını bilmezler. Bir tarafta maddî bir bedel gerektirmeyen hikmet ve hidayet dolu âyetler varken, onlar insanı her açıdan helâk eden ve oyalayan boş ve saçma sapan sözleri alırlar. Âyeti ‘bilgisizce saptırma’ şeklinde anlamak gerekiyorsa,  o zaman âyete; ‘öyleleri bilgisizce halka kılavuzluk etmeye yeltenir, fakat bilmez ki, halkı Allah’ın yolundan saptırmak için yaptığı iş kendine ağır günâh yüklüyor’ şeklinde bir anlam vermek doğru olur. (Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an, 4/320)

Kimileri de, insanları Allah yolunda saptırmak için Hakk’la alay edenlere kulak verirler. Bunlar, yaptıkları yanlışlığı görmeyenler, gözleri perdeli kimselerdir. Saptırıcılar, hem kendilerine hem de saptırdıkları kimselere büyük zarar verirler. Allah ile, Allah’ın yolu ile, Allah’ın âyetleriyle ve ilâhî gerçeklerle alay etmek, gırgır geçmek, onlara sırt dönmek şüphesiz hataların en büyüğüdür. Bundan dolayı Kur’an böylelerinin sıfatlarını bitirip anlatmadan onların başına gelecek olan rezilliği haber vermektedir.

"Horlayıcı azap işte onlar içindir.”

Allah (cc) bu tehditle aynı zamanda onların ilâhî davetle ve İslâm nizamıyla yaptıkları alayları kesin bir dille reddetmektedir. (S. Kutub, fi-Zilali’l Kur’an, 5/2785)

Bunlar, dinleyenleri kendine bağlayan, temamen kendi atmosferine çeken ve etrafındaki başka þeylerden habersiz hale getiren ‘lehve’l hadis’in peşine düşerler. Onunla meşgul olurken dünya hayatının geçici olduğunu unuturlar. Öylesine zevk ve eğlenceye dalarlar ki, ondan başka hiç bir şey düşünemez olurlar. Nefisleri; bu boş, geçici, lüzumsuz, oyalayıcı sözlerle, eğlencelerle tatmin olur. Bununla da yetinmezler; bu boş ve eğlendirici sözleri, insanları Allah’ın âyetlerinden yüz çevirtmek için tuzak olarak kullanırlar.

Tıpkı Nadr b. Haris gibi. Bu adam masallarla, asılsız efsanelerle, şarkıcı kadınlarla halkı oyalayarak Allah’ın âyetlerini alaya almak istiyordu. Onun niyeti , Kur’an davetiyle gırgır geçmek, onu maskara etmek ve Mekkeliler arasında gülünç duruma düşürmekti. Kendi aklınca Allah’ýn diniyle mücadele etmek üzere bir strateji geliştirmişti: Muhammed (sav)’in davetine meyledenleri bu meyillerinden vazgeçirmek için, tatlı dilli bir hikâyeci acem masallarını anlatacaktı.

Öte yandan büyüleyici ve etkili sesli şarkıcı kadınlar şarkı ve müzikleriyle onları meşgul edecek ve onların Allah, âhiret, ahlâk ve insanî sorumluluk gibi şeyleri dinlemeye, bunları anlatan Hz. Muhammed’e kulak vermeye fırsatları kalmayacaktı. Boş sözler, insanı kahkahaya boğan mizahlar, sulu şakalar, hiç bir işe yaramayan uydurma haberler ve magazinler, eğlenceler ve oyunlar onlara yetecek; İslâmın davetine meyletmeye imkan kalmayacaktı.

‘Söz eğlencesine’ müşteri olanlar aynı zamanda Allah’ın âyetleriyle de alay etmeye yeltenirler. Kur’an bir örnek vererek, aynı yanlışlığı yapan ve yapacak olan bütün insanların tavırlarının çirkinliğini haber veriyor. Nitekim Peygamberimiz (sav)’in davetinin amansız düşmanı Ebu Cehil şöyle bir yola başvurdu:

O bir gün Peygamberimizin davetiyle alay etmek üzere Kureyş’in ileri gelenlerine bir ziyafet verdi. Ziyafetine gelenlere dedi ki; ‘Sizi, Muhammed’in sizi onunla korkuttuğu (cehennem) zakkumuyla (44 Duhan/43-44, 56 Vâkıa/51-53 ) doyuracağım.’ Sonra da onlara kaymak ve hurma hazırladı. (S. Atıf ez-Zeyyin, el-Emsâl fi’l Kur’ani’l Kerim, s: 468.)   

Âyette  yer alan ‘ilgi çekip oyalayıcı sözleri satın almak’ sözkonusu kişilerin Gerçek yerine batıl’ı seçmesi, hidayetten yüz çevirip, kendisine ne dünyada ne de âhirette bir faydası dokunmayan böyle şeylerle uğraşması anlamına da gelebilir. Ne var ki bu, âyetin mecazi anlamıdır. Âyet, “hiç kimse harcadığı mal ve servet karşılığında boş ve faydasız bir şey satın almamalıdır” demektedir. (Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, 4/321)

Kur’an, hidayet ve rahmet olarak bütün insanlığa indirilmiş bir kitaptır. İçerisine apaçık, anlaşılır âyetler, derin sırlar, geniş hikmetler ve insanların faydasına sağlam hükümler bulunmaktadır. Onun getirdiği ahlâk ölçüleri aklı başında hiç bir kimsenin itiraz edemeyeceği kadar güzel ve insanın yaratılışına uygundur. Onu mutluluk ve huzura götürebilirler. Buna rağmen bazıları, insanları bu mutluluktan alıkoymak, onları kendi sapıklıklarına çekmek ve âyetleri alay konusu yapmak için boş sözleri satın alırlar, boş eğlencelere müşteri olurlar.

Çocukları, gençleri, öğrencileri bu asılsız saptırıcı sözlerle, temelsiz övünmelerle, yalan ve hayallerle, içi kof magazinlerle oyalarlar. Gençleri baştan çıkarıcı, kötü ve edep dışı sözlerle şeytana yardımcı olurlar. Onları, kendi tuzakları düşürmek üzere her çeşit eğlenceleri önlerine sererler. Bunların kitleye sunduğu şeyler eğlence değil; öldürücü zehirlerdir. (M. Hicazî, Furkan Tefsiri, 5/15-16)

Pek çok insan sözde oyalayıcıların peşinde koşmakta, onu satın almak üzere cebinden bedel ödemektedir. İnsanları Allah’ı anmaktan ve O’na itaatten gaflette bırakan bütün toplantılar, bütün bir araya gelmeler, ‘lehve’l hadis’ kutlamaları gibi olmaktadır. Böyle yerlerde batılın reklâmı yapılır, zayıf akılların ve düşük karakterlerin peşine gittiği yalanlar üretilir.

 

7-Eğlence ve lehve’l-hadis

Zamanımızda insanların çoğu eğlenceyi kutsarcasına önemsiyorlar. Kumar meclislerini mescitlere, çalgı aletlerini, onlarla icra edilen müzikleri Kur’an okumaya, ilim ve edep öğrenme derslerine tercih ediyorlar.

Bu durum, onlara karşı şeytanın bir galibiyeti değil midir?

‘Lehve’l-hadis’ten bahseden âyet bunların durumuna uymuyor mu?

Böyleleri zamanları boşu boşuna tüketen, akılların değerini azaltan, ahlâk yönünden rezil eden bir vaziyete düşmüyorlar mı?

Kimileri bu ‘lehve’l-hadis’ üreten yerlerde bir fayda, ya da insanın değerine uygun bir kâr elde etmeyi umabilir. Böyle yerlerde, yeryüzüne halife olarak ve orasını ıslah etme görevi ile gönderilen insanın bu görevini adaletle yapmasını sağlayacak ne elde edilebilir? (S. Atıf ez-Zeyyin, el-Emsal fi’l-Kur’an, s: 467-468)

Kötülük odakları öteden beri İslâm’a ilgi duyanlara, meyledenlere, veya onun bağlılarına karşı ‘lehve’l-hadis’ tuzağını her zaman kullanmışlardır. Bu metodu işletenler her devirde bunun araçlarını bulmuşlar, o araçları, insanları Allah’ın yolundan alıkoymak üzere devreye sokmuşlardır. Ancak onların kullandığı araçların hepsinin ana özelliği, ‘söz eğlencesi’, oyalayıcı ve eğlendirici nitelik taşımalarıdır. Bu gün bütün dünya gençliği bu ‘lehve’l-hadis’ tüccarlarının ağına düşmüş gibidir. Dünyanın her tarafında insanları oyalayan, uyutan, ciddi işlerle

uğraşmaktan uzaklaştıran akıl almaz boyutta eğlence türleri gelişmiştir. Bu eğlenceler ve oyalayıcı şeyler artık hayatın bir parçası ve kitle kültürü haline gelmiştir.

‘Boş sözün müşterisi çok olur’ örneğinde olduğu gibi bütün kitleler, önlerine sürülen çağdaş oyalayıcı araçlarla meşgul edilmektedir. Bugün insanlara hitap eden medya araçlarının yüzde kaçı insanlara en faydalı şeyleri sunuyorlar? Bunca televizyon kanalının içerisinde kaç tanesi ‘lehve’l hadis’ denilebilecek boş işlerle uğraşmıyor? Yüzde kaçı insanları Hakk yoldan, Allah’a itaatten uzaklaştırmıyor? Gazetelerin, dergilerin, diğer iletişim araçlarının kaçta kaçı insanlara gerçeği anlatıyor? Bunların yüzde kaçı Allah’ın âyetlerine, İslâm’ın getirdiği ölçülere karşı çıkmıyor, ya da bir biçimde alay etmiyor, müslümanları ve onların inançlarıyla mizah konusu yapmıyor?

Bunca medya organının kitlelere sunduğu masa başında şekil verilmiş haberler, magazinler, resimler, filimler ve tartışma proğramlarının kaç tanesi, insanlara fayda sağlıyor, onların ilim ve anlayışlarını artırıyor, onların daha iyi insan olmasına katkıda bulunuyor? Bunca müzik ve eğlence proğramları, tolk-şov’lar, seviyesiz espriler, sanatçılara ait haberler, resimler, özel zevkler, özel hayat sahneleri neye yaramaktadır? Kime ne fayda sağlamaktadır. Bunca sulu güldürüler, saçma sapan ve delicesine süren yarışmalar, sarhoşluğa davet edici tavırlar na anlama gelmektedir? Ya da bunca yayınlardan kaç tanesi insanları ahlâka, fazilete, iyi duygulara, yardımseverliğe, ölümü hatırlamaya, Yaradana şükretmeye, kötülüklerden uzak durmaya çağırıyor? Yoksa tam tersine pek çoğu insanları kötü ahlâka, Allah’ın dininden yüz çevirmeğe, isyana ve günâh işlemeye mi davet ediyorlar? Yoksa pek çoğu küfrün, ilhadın, sapmanın reklâmını mı yapıyorlar?

Peygamber döneminde bir kaç kişi insanları Hakk davetten uzaklaştırmak için oyalayıcı boş sözlere ve eğlencelere başvuruyordu. Günümüzde ise bu görevi yerine getirenleri saymak mümkün değildir. Hatta bir çok siyasî güç, kitleleri bu tür eğlencelere, oyalayıcı şeylere teşvik ediyorlar. Bu çaba bir çok ülkenin devlet politikası haline gelmiş bulunuyor.

Tuttuğu bir spor takımı için can veren spor hastaları, müzik hollerini tıka basa dolduran, sevdiği şarkıcının nağmeleriyle kendinden geçen, sevdiği şarkıcı veya artisti adım adım izleyen, onları idol haline getiren kişiler ‘lehve’l hadis’ müşterisi değil midir? İnsana Allah’ı ve O’nun önünde kulluk yapmayı unutturan eğlence merkezleri, diskotekler, kumarhaneye dönüşmüş kahvehaneler, gece klüpleri, yalan üreten mahfiller aynı işlevi görmüyorlar mı? Kitleleri asılsız vaadlerle kandırarak siyasî ikbal peşinde olanlar, onları ütopyalarla, boş övünmelerle, kuruntularla avutmasını iyi beceriyorlar. Böyleleri parlak sloganları, siyesetin sonu gelmez tartışmalarını en önemli konular haline getirip hem onları oyalamaktalar, hem de halkın Hakk yoldan yüz çevirmesini sağlamaktalar.

Müzik tutkusu, spor takımının peşinde deli gibi olmakla, belden aşağı zevklerle ve diğer türlü türlü eğlencelerle iğdiş edilen, uyuşturulan günümüz insanı; başka bir şeyle uğraşamaz, etrafında ne var ne yok diye merak bile edemez oldu. Çünkü herkesin kendini oyalayacak, kendine göre çok çok önemli ve  yeterli derecede meşguliyeti vardır. O öylesine çağdaş eğlencelere dalmıştır ki, önemli şeylere karşı ilgisi ve duyarlılığı kalmamıştır.

İspanya diktatörüne nisbet edilen bir söz vardır: Franko’ya gazeteci sormuş, ‘Bu kadar yıl bu halkı nasıl oyaladın, diktatörlüğünü nasıl sürdürdün? Demiş ki, ‘spor ve karşı cinsler arsındaki gayri meşru ilişkilerle’.

Ben kimim?

Nereden geldim ve nereye gidiyorum?

Allah (cc) beni niçin yarattı?

Ölümden sonrası ne olacak?

Acaba Rabbim bana nas ıl muamele edecek? B

u hayatın sonu ne olacak?

Yeryüzünde benim görevim nedir? diye düşünmeyen, ancak tuttuğu bir futbol takımına hayatını feda eden, dili bir kere Allah demekten üşendiği halde hayatını müzikle dolduran, Kur’an âyetlerini hiç düşünmezken, kafasını saptırıcı, saçma sapan öykü, roman, felsefe ve filimlerle dolduran, ‘lehve’l hadis’ tuzağına düşmüş sayılmaz mı?

Allah’ (cc) bir defa bile razı etmeyi düşünmediği halde, nefsinin isteklerini yerine getirmeyi, eğlence ihtiyacını gidermeyi hayatının hedefi haline getiren, boş sözlerin etkisinde kalmış demektir.

Bugün İslâm ülkelerinde bile, özellikle gençleri ve kadınları İslâmdan ve İslâmî  hayattan uzaklaştırmak için, önlerine oyalayıcı, saptırıcı nice şeyler sürülüyor. Çeşitli yollarla; film, oyun, karikatür, haber ve kitaplar kullanılarak İslâmî değerlerle alay ediliyor. Böylece onların İslâma olan ilgileri azaltılmak isteniyor.

Son yıllarda avrupa ülkelerinde müslüman gençlerin bile ısrarlı bir şekilde, içkiye, kız arkadaşlığına, eğlenceye teşvik edilmesi aynı oyunun bir parçasıdır.

Günümüzde özellikle magazin basın, televizyon proğramları, politik arenalar, birer ‘lehve’l hadis’ üretim merkezleri gibi çalışıyorlar. İnsanları boş şeylerle oyalıyorlar, onları Hakk’tan ve O’na itaat etmekten uzaklaştırıyorlar. Fayda getirici işlerden çok, değersiz ve boş uğraşlarla zamanlarını öldürüyorlar. Kalbe gıda olacak fikir, uğraşı, tad ve sözlerden çok; nefsin hoşuna gidecek şeylerle kitleleri meşgul ediyorlar.

İşin böyle devam etmesi ‘lehve’l-hadis’ tüccarlarının işine gelmektedir. Onlar hem bu duruma gelen kitlelerin sırtından para kazanıyorlar, hem de kurdukları düzen onların istediği gibi sürüp gidiyor.

Günümüzün insanlarını etkileyen maddeci hayat anlayışı, bütün araçları kullanarak kitlelere hakim olmak istemektedir. Şüphesiz Allah’a hakkıyla teslim olmuş bir mü’min maddeci bir düzene kayıtsız şartsız teslim olup, onun kulu kölesi olmaz. Ölümdan sonrasına inanmayanlar, insanların önüne ‘lehve’l hadis’ tuzağını bu maddeci hayat anlayışı ile beraber her zaman koyabilirler.

Tekrar hatırlatmak gerekir ki, ‘lehve’l-hadis’ insanı boş işlerle oyalayıp, Allah’a itaatten uzaklaştıran her şeydir. Bunun araçları her devirde değişebilir. İslâma aykırı olmayan, günâha götürmeyen, hayra aracı olan, insanı İslâm’dan uzaklaştırmayan her türlü eğlence, müzik, medya faaliyeti, faydalı sporlar, yayın araçları, hikaye ve roman gibi şeyler, aşırı olmamak ve ölçülü olmak şartıyla helâl sınırları içerisindedir. Edep sınırlarını dışına çıkmayan, ruhu dinlendiren, duyguları coşturan, azmi güçlendiren; söz ve anlam bakımından yüksek, içerik olarak çirkin olmayan müziği Din reddetmez. Şarkıların, türkülerin ve müziğin bile hikmetlisi, ruhu cezbeden çeşitleri vardır. Yeter ki  müzik insanı Dinden uzaklaştırmasın ve zamanını boş işlerle heba etmesin. Şehveti tahrik eden, insanı günâh işlere kışkırtan ve İslâm inancına aykırı müzikler elbette ‘lehve’l hadis’ sayılır. (Prof. S. Ateş, Y. K. Çağdaş Tefsirí, 7/58)

Birileri İslâm’ın statik ve çağa ayak uyduramayan bir hayat sistemi olduğunu sanmasın. İslâm, bizleri tabiatımız ve kişiliğimiz ile hayvanlık seviyesinden insanlık seviyesine yükseltmeyi, ruhumuza manevi zenginlikleri yerleştirmeyi amaç edinmektedir.  Baştan çıkarıcı sözler karşısında iffetimizi korumayı, ahlâkî üstünlüklere itina ile sarılmamızı, öz benliğimizi kuvvetlendirmemizi bizden istemektedir.

Kurtubî bu âyetin tefsirinde diyor ki:

“Alışkanlık haline getirilen, nefisleri harekete geçiren, heva ve heveslerle laûbaliliğe ve fesada sürükleyen, kadınlardan ve onların güzelliklerinden bahseden, içkiyi ve diğer yasakları öven müzikler mutlaka haramdır. Ancak bu özellikleri taşımayan  müzikleri dinlemek caizdir.”

Ah ne olurdu Kurtubî yaşasaydı da bugün filimlerde, tiyatrolarda, konserlerde ve ekranlarda sergilenen rezaletleri görüp dinlemiş olsaydı. Şüphesiz bunlara caiz demesi mümkün olamazdı. (M. Hicazî, Furkan Tefsiri, 5/17)

 

8-Müzik ve lehve’l-hadis tuzağı

Şüphesiz ‘lehve’l-hadis’in ve bunu İslâma karşı bir mücadele yöntemi olarak kullananların âyette anlatılan özelliklerine bakmadan bütün müziklere, şarkı-türkülere, eğlencelere, fıkralara, mizahlara, şakalara, oyun ve sporlara bu damgayı vurmak doğru değildir. Böyle bir tutum hem Kur’an’ın hedeflerini anlamamak, hem de İslâm’ın tanıdığı mübah alanı daraltmak anlamına gelir.

Lukman Sûresinin başında yer alan bu âyetler Mekke’de nazil olmasına rağmen Peygamberimizin Medine hayatında bazı müziklere izin verdiğini görmekteyiz.

Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatıyor:

“Bir gün Ebu Bekr (babam) içeri girdi, yanımda Ensarlıların iki cariyesi, Ensarın Bu’as günü söylediği şarkıları söylüyorlardı. Aslında onlar şarkıcı değillerdi (şarkı söylemeyi beceremiyorlardı). Ebu Bekr: ‘Allah’ın Elçisinin evinde şeytan sesleri mi var:’ dedi. O gün bayram idi. Allah’ın Elçisi (sav): “Ey Ebu Bekr, her milletin bir bayramı vardır. Bu da bizim bayramımızdır” buyurdu.” (Müslim, Îdeyn/16 (892). Buharî, Îdeyn/3, nak. Y. K. Çağdaş Tefsiri, 7/58)

Müslim’in bir başka rivâyetine göre Mina günlerinde Hz. Aişe (r.anha)’nin çadırında iki cariye def çalıp şarkı söylediler ve Peygamberimiz (sav) de onları elbisesini üzerine örtmüş olarak dinledi. O sırada çadıra Hz. Ebu Bekir girdi  ve cariyeleri azarladı. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav)  yüzünü açıp ona; “Bırak, ya Ebu Bekir, bugün bayram günüdür.”

Aynı  rivâyette Hz. Aişe, Peygamberimizin arkasında durup kılıç kalkan oynayan Habeşlileri seyrettiğini  söylüyor. (Müslim, Îdeyn/17 (892))

Ebu’l Huseyn Halid el-Medinî şöyle anlatıyor:

“Biz Medine’de Âşûra günü tef çalıp şarkı söyleyen cariyeler dinlerdik. Bu durumu Mu’avviz kızı Rubeyyi’ya sorduk. Şöyle cevap verdi: ‘Evlendiğimin ertesi günü Allah’ın Elçisi beni ziyarete geldi, yanımda iki cariye şarkı söylüyor, Bedir’de öldürülen atalarımıza ağıt yakıyorlardı. Sözleri arasında şunlar da vardı; ‘Aramızda yarını bilen bir peygamber var’. Peygamberimiz buyurdu ki; ‘Bunu söylemeyin, yarın ne olacağını Allah’tan başka kimse bilemez.’” (İbni Mace, Nikâh/21, Hadis no: 1897, 1/611)

Enes b. Malik (ra) şöyle anlatıyor:

Allah’ın Elçisi (sav), bir gün Medine sokaklarından birinden geçerken def çalıp şarkı söyleyen ve şöyle diyen cariyeler gördü:

"Biz Naccaroğullarının cariyeleriyiz. Muhammed ne güzel komşudur bize!" Peygamber (sav); “Allah (cc) bilir ki ben sizi seviyorum” buyurdu. (İbni Mace, Nikâh/21 (1899))

Bunlara benzer diğer rivâyetler gösteriyor ki her çeşit müzik, şarkı ve eğlenceler değil, onlardan içinde ‘lehve’l hadis’ unsuru taşıyanlar yasaklanmıştır.

Boş sözler, oyalayıcı eğlenceler ile Allah yolundan saptırmak arasında bir ilişki bulunmaktadır. Bu boş söz (lehve’l hadis) ister müzik, ister çeşitli  eğlenceler,  vakti öldüren batıl laflar, küfrü gerektiren lakırdılar olsun; isterse şiir, şarkı, güldürü, tiyatro ve filim şeklinde olsun. Değişen bir şey yoktur. Bütün bunlardaki aşırılık insanı ‘lehve’l hadis’in ve bunu kullanarak insanları saptırmak isteyenlerin tuzağına düşürebilir. Bunları kullanarak insanları oyalayanlar, onların Allah yoluna gitmesini engelleyenler, ya da bunları kullanarak Allah’ın âyetleriyle alay edenler; saptırıcılar ve azabı hak edenlerdir. (S. Havva, el-Esas fi’t Tefsir, 11/260)

“Âyetlerimiz ona okunduğu zaman kulaklarında ağırlık var da işitmiyormuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte ona acıklı bir azap müjdele.” (31 Lukman/7)

Âyet, ‘lehve’l hadis’e müşteri olanların, onu âyetlerle alay etmek için ve insanları Allah yolunda sapıtmak için tuzak olarak kullanmak isteyenlerin özelliklerini anlatmaya devam ediyor.        

Böyleleri boş sözleri, eğlendirici lafları, oyalayıcı oyunları, Hakk’tan gelen gerçekle değişirler. Daha doğrusu onlarla yetinirler. Kalplerinde ve kafalarında Kur’an’ın ‘söz eğlencesi’ dediği hiç bir işe yaramaz sözler ve eğlenceler vardır. Nefislere hoş gelen, bir anlık ta olsa insana hoş vakit geçirten, gününü gün etmesini sağlayan bu gibi şeyler ona daha cazip, daha inandırıcı ve daha sahici gelir. Âyetlerin vadettiği mükâfat ve ceza uzak bir hayaldir onlara göre. Böyle bir düşünceyi gündemlerine bile sokmak istemezler. Böyle bir inanç onların ağızlarının tadını kaçırır. Dünyadan tad almalarına engel olur.

Kur’an’ın davet ettiği şey hayalden başka bir şey değildir onlar için. Onlar Kur’an’ın davetinden ve verdiği haberlerden sıkılırlar. Hatta kendi gelenekleri, düzenleri ve çıkarları için tehlikeli görürler. Bundan dolayı küfrün önderleri ilâhí davete karşı fiilî mücadeleyi seçerken kimileri ‘lehve’l hadis’ oltasını kulllanırlar. İnsanların en zayıf taraflarý olan şehvet ve heva’ya uyma yönünden avlamaya gayret ederler.

Onları eğlence, müzik, yoğun kahkaha ve kadın tutkusu ile tuzaklarına düşürmeye çalışırlar. Bu çabayı gösterirken, alaylı bir tavır takınırlar, ciddi ve seviyesi üstün ölçü ve  ilkelerle kafa bulmaya yeltenirler. Kimileri de Hakk yolunu ve o yolun yolcularını alabildiğince gülünç, alabildiğince geri ve rezil takdim ederler. Yazı, karikatür, resim, film ve tiyatro gibi malzemeleri iyi kullanırlar. Hitap ettikleri insanların gündemine Kur’an gerçekleri girmesin, insanlar Kur’an’a meyletmesin diye ellerinden geleni yaparlar.

Böyleleri Kur’an’a ve Allah’ın davetine karşı kör ve sağırdırlar. Kulaklarında hakkı işitmesine engel olan ağırlıklar bulunur. Aslında kulakları açıktır. Onlar biyolojik anlamda sağır değillerdir. Ancak, insan olarak bu âyetleri dinledikten sonra yüz çevirmeleri mümkün değildir. Allah’ın âyetlerine karşı öylesine ilgisiz ve duyarsızlar ki, sanki kulaklarında duymalarına engel kocaman ağırlıklar vardır.

Bunların durumu da gözleri olduğu halde Hakk’ı görmeyenlerin durumu gibidir. Ne yazık ki insanların kafalarındaki görme organı kör olmaz, fakat asıl onların yürekleri kör olur.

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” (22 Hacc/46)

Bu gibiler, kendilerine Allah’ın âyetlerini işittikleri zaman, bir başka şeyle oyalanırlar.  O âyetlerden hoşlanmayarak yüz çevirirler. Nefislerinin arzusunu Kur’an âyetlerini dinlemenin önüne koyarlar. Âyetleri hiç iþitmiyormuş, onlara sanki herhangi bir haber vermiyormuş gibi davranşrlar. Belki de Kur’an’ı dinliyor, âyetlerin çağrısını da duyuyorlar. O çağrı kulakları çınlatırcasına, bedene şiddetle gelen bir darbe gibi onlara ulaşıyor. Ama onlar duymamazlıktan geliyorlar. (S. Atıf ez-Zeyyin, el-Emsal fi’l Kur’an, s: 476)

Kibirli bir şekilde, İslâmın davetini küçümseyerek yüzlerini dönüp giderler. Sonra da bu hakk davete karşı tuzak kurmanın alçak plânlarını yaparlar.

Böylelerine ‘Allah’a karşı sorumluluk duy, O’ndan çekin’ denildiği zaman, gururu ve kibiri kendisini günâh işlemeye sürükler. Böylelerinin ölümden sonra varacakları yer cehennem olacaktır. (2 Bekara/206)

Allah (cc) bunların durumunu bir başka âyette şöyle anlatıyor:

“Allah’ın âyetleri kendisine okunduğunu işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onu işitmemiş gibi (küfründe) direnir. Onu acı bir azapla müjdele.” (45 Casiye/8)

Hidayeti  bırakıp dalaleti satın alanlar ile, Allah’ın âyetlerine karşılık saptırıcı ‘lehve’l hadis’ alanlar aynı yanlışlığın içerisindedirler. İçlerinde yersiz bir büyüklenme duygusu olanlar, Kur’an’ın âyetleri karşısında kibirlenirler, onları duymamazlıktan gelirler. Kur’an’ın haber verdiği gerçeklere, müjdelerine ve korkutmalarına aldırmazlar. Kendilerini onun getirdiği ölçülerle bağlı saymazlar. Çünkü onların önünde kendilerine yetecek kadar oyalayıcı, nefsi tatmin edici, zevk ve gurur verici meşguliyetleri bulunmaktadır.

 

8-Lehve’l-hadis tuzağına karşı tavır

Müslümanlar çağımızda adeta birer ‘lehve’l hadis’ üretim merkezleri gibi faaliyet gösteren odaklara karşı dikkat etmek zorundadırlar. Onların üretip, kitlelere en güzel ambalajlarla sundukları bu zehirler; insanı Allah’tan ve O’na kulluktan uzaklaştırabilir.  Kendisine  meftûn edip basireti bağlayabilir, insaní görevlerini unutturabilir.

Unutmamak gerekir ki Kur’an, kişileri oyalayıp  âyetlerden yüz çevirten bütün sözlere ve oyalayıcı eğlencelere ‘lehve’l hadis’ diyor. Sonra da bunu İslâmí davetin yerine tercih edenler ile bu gibi şeyleri Allah’ın âyetleriyle alay etme için kullananları kınıyor. Onların acıklı bir azabı hak ettiklerini haber veriyor.

Hemen arkasından da şunu ekliyor:    

"İnanan ve salih amel işleyenlere nimeti bol cennetler vardır.

Orada ebedí olarak kalacaklardır. (Bu), Allah’ın va’didir. O üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (31 Lukman/8-9)

Allah’ın kullarına düşen görev; âyetlerden kibirlenerek yüz çevirmek ve boş şeylere müşteri olmak değil, hakkıyla iman etmek ve salih amel işlemek, yani her yaptığı işi faydalı olacak bir şekilde ve güzel yaparak ‘muhsin’lerden olmaktır. Çünkü Allah (cc) muhsinleri sever.

‘Lehve’l hadis’ kalıp ifadesinde geçen ‘hadis’ kelimesini, Hadis ve Fıkıh ilmindeki terim anlamıyla alıp, sonra da buna ‘hadis eğlencesi’ demek, bunu da hadis külliyatının Peygamberimize ait olduğu konusunda şüphe meydana getirmek üzere kullanmak isabetli değildir. Çünkü burada kasdedilen anlamın müslümanların bildiği ve kendisiyle amel ettiği Peygamberimize ait hadislerle bir ilgisi yoktur. (E. Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi, İstanbul 1997, s: 296-303)

Konuyu bitirmeden önce şu notu da eklemekte fayda görüyoruz:

Abdülkahir el-Bağdadî,  dinler ve  mezhepler hakkında yazdığı meşhur eserinde kendi zamanına kadar ortaya çıkan bütün bid’at fırkalarını saydıktan ve hepsinin sayısını yetmişikiye tamamladıktan sonra diyor ki;

“ Yetmişüçüncü gruba gelince, o ehl-i sünnet ve’l cemaattır. Bunlar da ‘lehve’l hadis’e müşteri olmayan, ictihad ve hadisle amel edenlerdir. Bu gruba ‘ehl-i hadis’ te derler. Hepsi de bütün amelî ve akaidî konularda Tevhid’e bağlı kimselerdir.” (Abdülkahir el-Bağdadî, el-Fark Beyne’l-Firak, s 26)  

Hüseyin K. Ece