Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564614

KUR’AN AÇISINDAN SOSYAL AHLÂK

Toplum insanlardan meydana geldiğine ve insanlar toplum halinde yaşadıklarına göre, orada herkesin hak sorumlulukları vardır. Fertler haklarına ancak belli sorumlulukları yerine getirdikten, ödevlerini yaptıktan sonra elde ederler. Bir başka deyişle hak ve ödevler arasında bir denge vardır. İkisi birlikte yürür. Her hak bir bedel karşılığıdır.

 

Toplumda yani sosyal hayatta iyi şeylerle karşılaşmak isteyen, toplum hayatının imkanlarından yararlanmak isteyen, başkaları tarafından rahatsız edilmek istenmeyen, bu sonucu sağlayacak görevlere katılmalı, kendi üzerine düşeni yapmalı.

Mesela ticaret yapmak isteyen birisi, insanların ihtiyaçlarını temin ettikleri pazarlarda veya çarşılarda paniğe sebep olursa, böyle birisinin orada ticaret yapması zordur. Karşılaştığı veya alış-veriş yaptığı kişileri aldatan iyi bir tüccar olamaz. Bu meslekten ekmek yemek isteyen kişi, ticaret hayatının kurallarına uyduğu gibi, içindeki topluma hiç bir şekilde zarar vermemeli, kötü isme sahip olmamalı.

Trafikte güven içinde araba kullanmak isteyen kişi, öncelikle kendisi trafik kurallarına uymalı, kafasına göre takılmamalı. Huzur ve güven için hayatına devam etmek isteyen kişi, başkasını rahatsız etmememeli, başkalarının emniyetini tehlikeye atmamalı.

Çocuğuna uygun eğitim kazandırmak isteyen, eğitim yapılan yerleri birbirine katmamalı, kendisi ve çocukları eğitim kurumunda kuralara uymalı.

Bütün bunlara sosyal ahlâk diyebiliriz. Kur’an’da bu sosyal ahlâka farklı açılardan yer verildiğini söyleyebiliriz.

Sosyal ahlâkın iki yönü var. Birisi topluma zarar vermemek, diğeri topluma katkıda bulunmak. Bu da emir ve nehiy (engelleme) dengesidir. Yani diğer insanlarla birlikte yapılması gereken çalışmalara katılmak. Bu ödev ve sorumluluktur.

Toplumda hak iddia eden herkes ödevini bilmeli, sonra sorumluluklarını yerine getirmelidir.

Bir denge dini olan İslâm toplumsal dengenin (ahengin) kurulabilmesi için herkese, gücü nisbetinde toplumsal sorumluluklar de öngörmüştür.

Kur’an mü’minlerer kendi kişisel hayatlarında uymaları gereken pek çok ölçü getirdiği, toplum içinde uymaları öngörülen ölçüler de getirdi. Bunların bir kısmı onların yapmaması gereken yanlış davranışlar, bir kısmı da yerine getirmeleri gereken müekellefiyetlerdir.

 

a-Nehiy (yasaklama olan) sosyal ahlâka örnekler

1-Kötü ahlâkın toplum içinde yayılmasına sebep olmamak:

“İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da Âhirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nûr 24/19)

Toplum içinde ahlâksızlık sayılan şeylerin yaygınlaştırmak, bunların yaygınlaşmasına yardımcı olmak kötü olduğu gibi, bu kötü şeylerin dedi-kodusunu yapmak, normal davranış gibi konuşulması da kötüdür. Zira kötülükler tepki gösterilmezse zaman içerisinde yaygınlaşır ve yerleşir. İnsanlar arasında güzel davranışlar sergilemek herkesin görevi olduğu gibi, ahlâklıksızlığın yaygınlaşmasına sebep olmamak da sosyal bir sorumluluktur.

 

2-Müfsit (bozucu-bozguncu) olmamak.

‘Müfsid’, sözlükte, ifsad eden, bozan, geçersiz kılan kimse veya şeylere denir. Bunun kökü ‘ifsad’tır. İfsad; bozmak, kokuşmak, dengeden ayırmak anlamlarına gelir.‘Fesad’ kavramı da bununla ilgilidir ve bozulma, kokuşma, dengenin bozulması demektir.

Müfsid, ifsad edendir yani bozandır, doğru ve barış üzere olanı saptırandır. Kur’an bunu, çeşitli âyetlerde genel olarak ‘yeryüzünde fitneyi uyandırıp, insanların durumunu bozup, onları doğruluktan saptıran kimseler anlamında kullanmaktadır.

İfsad, insanın ve onun doymaz iştahının, aşırı isteklerinin sonucudur. Müfsidler, yeryüzündeki tabii değerleri, sulh (barış) ve dengeyi, kendi subjektij ölçüleri ve doymaz iştahları sebebiyle bozarlar. (Neml 27/14, 34. Bekara 2/204-205)  

Adalet ve huzur düzenine aykırı bütün kötülükler fesattır. Bu bağlamda hırsızlık (Yusuf 12/70-73),

ölçüde ve tartıda hile yapmak (Hûd 11/85),

kamu düzenini bozma, ekini (ticaret ve iktisat hayatını) nesilleri mahvetme (Bakara 2/205),

hak ve adalet sınırını aşarak azmak (tuğyan etmek) (Fecr 89/9-14),

bozgunculuk yapmak, ya da buna sebep olmak (A’raf 7/127. Kehf 18/93-94. Neml 27/48),  

insanları zayıflatmak için gruplara ayırmak (Kasas 28/3-4),

zalim yöneticilerin hükmetme arzusu, iktidar tutkunluğu (Neml 27/34),

her türlü aşırılığa sapmak (Şuarâ 26/151-152),

Lût kavminin işlediği çirkin davranış (Ankebût 29/28-30),

mal ve servetle haksız yere insanlara hükmetmeye kalkışmak (Kasas 28/77) insanların haklarına zarar veren, toplumsal barışı azaltan sosyal ahlâka aykırı fesat türlerindendir.

Mü’minler, öncelikli olarak kendileri ıslah olmak ve fesat işlerden uzak durmak zorundadırlar. Sonra da birbirlerine destek olarak fitne ve onun bir benzeri olan fesada karşı mücadele etmeliler. Onlar, fesada ve fitneye yol açacak davranışlara fırsat vermezler. Fesatçılara karşı direnirler, onların ifsatlarını kolaylıkla yapmaları için meydanı boş bırakmazlar

Müslümanlar, fitne ve fesadı önlemek üzere müfsitlerin (bozguncuların) peşlerinden gitmezler, onlara ve onların sistemlerine, fikirlerine, eylemlerine hiç bir şekilde destek olmazlar. (A’raf 7/142) Onlar akıllı insanların yaptığı gibi yaparlar: Fesat zihniyetini iyi tanırlar ve onunla mücadele ederler. (Ra’d 13/22)  Fesada karşı mücadele söz kounusu olunca sırtlarını dönüp kaçmazlar, bahane üretmezler. (Muhammed 47/22)

Fesada sebep olmamak, mevcut fesadın azaltılması ve ortadan kaldırılması için çalışmak da topluma karşı sosyal bir görevdir.

 

3-Fitneye sebep ve destek olmamak:

‘Fitne’, sözlükte, deneme ve imtihana tabi tutmak, sınamak, maddi ve manevi sıkıntı, üzüntü, belâ ve felaketle imtihan etme (Ankebût 29/2-3) anlamındadır. Fitnenın bunun yanında küfr, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilaf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musibet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğva), kışkırtma, nifak, ihtilaf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık gibi manaları vardır.

Kur’an, ‘olumsuz anlamıyla fitne öldürmekten (katl’den) daha büyük suçtur” demektedir. (Bakara 2/191, 217)

Kur’an; baskı, zulüm, işkence, eziyet ve benzerlerini fitne olarak niteliyor. (Nahl 16/110. Burûc 85/4-10) Fitne, ortalığı karıştırmak, insanları birbirine düşürmek, onları birbirine karşı kışkırtmak, aralarını açmak, kuşku uyandırmak, kargaşaya ve anlaşmazlıklara sebep olmak, ortalığı karıştırmak gibi anlamlara da gelir. ‘Fitne çıkarmak, fitne yaymak’ daha çok münafıkların özelliği olarak geçmektedir. (Nisa 4/91. Ahzab 33/14. Tevbe 9/48-51)

Türkçede yaygın olarak bu manalarda kullanılır.

Fitneye sebep ve fitneye alet olmamak, fitne olan yerden ve olaydan uzaklaşmak, fitne yangınını söndürmek için elinden geleni yapmak bir sosyal ahlâktır ve kişinin içinde yaşadığı topluma karşı bir görevidir.

 

4-Zulmetmemek:

İnsanlar arasındaki normal ilişkileri ve toplumsal barışı bozan faktörlerin başında zulüm gelir. Zulüm yapan zalimlerin kötülükleri sebebiyle pek çok insan huzursuz, mağdur ve mazlum olur, en tabii haklarından bile mahrum kalır.

Zalimlerin sebep olduğu fitne ve fesadın olduğu yerlerde karışıklık, emniyetsizlik, hak ihlâlleri, eziyet ve işkence, baskı ve yıldırma, korku ve dehşet, şiddet ve terör olur. Zulmün olduğu yerde haklar kaybolur barış olmaz.

‘Zulüm’, sözlük anlamı olarak, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Zulmün aslı cevr ve haddi tecavüzdür.  Kim başkasının hakkını kısarsa veya hak ettiğinden fazla verirse bu zulümdür.  

Zulüm, yaratılış ve toplum düzenindeki bozukluğun sebebidir. Yaratılış düzenini, tabiatı ve toplum bünyesindeki dengeyi, adaleti ve barışı hep zalimler bozarlar.

Kur'an göre genel manada üç çeşit zalim tipi vardır: Birincisi; Allah’ı bile bile  inkâr veya Allah’a haksız yere ortak koşanlar. (Bakınız: Lokman 31/13. Kehf 18/18, 57. Cumua 62/5. Zümer 39/32. En’am 6/93. Bakara 2/ 92-93. Necm 53/52)

İkincisi; Toplum ve kişi haklarına tecavüz edenler. Bu zulüm, kamu haklarına saldırı ve kişinin, -ister doğuştan ister sonradan elde ettiği- hakları gasbetme, kişiye ve topluma her türlü işkence, baskı ve hak ihlâli şeklinde ortaya çıkar. (Bakınız: Şûra 42/42. Nisâ 4/10)

Üçüncüsü; Büyük hata yaparak, günah işleyere bedendeki, toplumdaki ve çevredeki dengeyi bozanlar. (Bakınız: A’raf 7/23. Kasas 27/16. Âli İmran 3/133-135. Bakara 2/229. Fatır 35/32. Bekara 2/229. Yunus 10/44. Zuhruf 43/76. Nahl 16/33 ve diğerleri)

İnsan hakları ihlâlleri, tabiatın acımasızca tahribi, canlıların, ormanların, yeşil alanların ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanması birer zulümdür. Kişinin mahkemede, iş yerinde, başka yerlerde hakkını alamaması zulümdür. Başkalarının hakkına engel olmak, rüşvet, torpil veya benzeri yollarla başkalarına ait bir hakkı almak, görevi kötüye kullanmak, emanete ihanet etmek zulümdür.

Bütün işkence şekilleri, inançlara saldırılar, inançları yaşamanın önündeki engeller, kişilerin kimliğini ifade etmelerine engel olma, ırk ve bölge ayrımcılığı, sınıf kavgaları, dilleri ve kültürleri yasaklamak, farklı unsurları yükseklik veya aşağılık sebebi saymalar birer zulümdür. Resmi ideolojilere inanmayanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmak, onların haklarına engel olmak, onlara tepeden bakmak da zulmün başka bir çeşididir.

Adam öldürmek, hırsızlık yapmak, gasp, soygun, baskı ve şiddet; zulümden başka bir şey değildir.

İnsanlara en güzel hayatı İslâm gösterdiği gibi, insanlar arasında adaleti de ancak İslâmın kuralları sağlayabilir. İslâm, insanların haklarını ve bu haklara riayet etmeyi en güzel şekilde göstermiştir. Allah’ın hükümleri hayatı düzene koyan hükümlerdir. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek zulme sebeb olur. Buna sebeb olanlar da zalimlerdir. (Maide 5/44)

İslâmda zulmün her çeşidi büyük günahtır ve şiddetle yasaktır.

Peygamber (s.a.s.) Allah’ın (cc) şöyle buyurduğunu söylüyor:  Ey Kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin...” (Müslim, Birr/15 no: 2577)

Buna göre aklı başında bir müslüman asla zalim olamaz, zulüm sayılabilecek bir faaliyetin içinde bulunamaz.

Dininin ilkeleriyle hareket bir müslüman bir kimseye inacından, kavminden, ülkesinden, kabilesinden, renginden, partisinden, cemaatinden veya mazhebinden dolayı düşmanlık ve nefret duyguları beslemez. İslâm başkalarına , bizden olmayanlara, diğerlerine, gayr-i müslimlere değil; zalimlere düşmanlık beslemeye, buğzetmeye izin veriyor. Kur’an bu konuda müslümanlara şöyle bir ölçü getiriyor:   “ve’l-udvâna illâ ale’z-zâlimin-Düşmanlık ancak ve ancak zalimleredir.” Fakat; “… Eğer (zalimler) yaptıkları yanlışlara son verirlerse, zulmedenlerin haricindekilere düşmanlık da sona erecektir.” (Bekara 2/193)

İslâm müslümanlara zalim olmayı yasakladığı gibi; zalimlere yanaşmayı, onlara dost olmayı, onlara maddi ve manevi yardımda bulunmayı da yasaklamaktır.  Kur’an, her türlü zulmü mahkûm ediyor, zalimleri ise en ağır cezalarla tehdit ediyor. Adalet, merhamet ve insaftan yana olan müslümanları da şöyle uyarıyor:

“Zalimlere yanaşmayın, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah´tan başka veliniz (dost ve yardımcınız) yoktur. Sonra (O´ndan da) yardım görmezsiniz.” (Hûd 11/113)

Zulme rıza da zulümdür. Bir zalimin zulmüne engel olmak için çalışmamak, susup oturmak, onun zulmüne ortak olmak demektir.

Zulümle mücadele yalnızca mazlumların görevi değildir. İnsanlık onuru taşıyan, insan haklarının değerini bilen herkes zulümle ve zulmün uygulayıcısı zalimlerle mücadele etmelidir.

Kur’an mü’minlere, zulme uğrayanlar uğruna mücadele etmeyi, hatta savaşmayı emrediyor. (4/Nisa, 75) Zulme karşı mücadele edenler haklıdırlar ve onlara bir kınama yoktur. Ama zalimler için en uygun cezalar vardır. (42 Şûra/ 42)

Onurlu insanların tavrı şu olmalıdır: “Kim olursa olsun mazluma yardım etmek, kimden gelirse gelsin zulme karşı olmak.” 

 

6-İsraf etmemek:

‘İsraf’ kavramı, herhangi bir işte normal olan sınırı aşmak, aşırı olmak demektir.

Ayrıca, ihtiyaçtan fazla tüketmek, gereksiz yere harcama yapmak, savurganlık yapmak gibi anlamlara da gelir.

Her türlü haddi (sınırı) aşmak, insanın ve onun içinde yaşadığı toplumun dengesini bozar onları huzursuzluğa götürür. İster harcamalarda aşırılık olsun, isterse davranışlarda aşırılık olsun sonuç aynıdır.

Kur’an, aşırıya kaçan, harcamalarında ve davranışlarında dengeyi kaçıran kimselerin yaptıklarını hoş görmemektedir. İsraf, sapmaların, bozulmaların, haksızlıkların, bozgunun kaynaklarından biri olarak gösterilmektedir.

İsraf yapanlara ‘müsrif’ denmektedir.

Kur’an bu kavramı iki anlamda kullanmaktadır.

Birincisi; ‘haddi (sınırı) ve ölçüyü aşmaktır. Kimileri davranışlarında normal sınırı gözetmezler ve konulan ölçünün ötesine geçerler, aşırıya giderler.

“(Sâlih onlara dedi ki) Allah’tan korkun ve bana itaat edin. O müsriflerin (israf edenlerin) emrine uymayın. Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar ve ıslah etmezler (düzeltmezler).” (26/Şuara, 149-151)

İsrafın ikinci anlamı savurganlıktır. Allah, Dünya ni’metlerini insanlar ve canlılar için yaratmaktadır. Bu ni’metleri kullanma ve yeme arzusunu da insanın içerisine koyan yine Allah’tır. Bunları yemek, içmek veya kullanmak insanın hem hakkıdır, hem de şükrünün bir gereğidir. İnsan ni’metleri yiyecek, ama ni’meti vereni de bilecek.

Savurganlık anlamındaki ‘israf yasağı’ çok güzel bir ‘ekonomik denge’dir. İsraf, bu dengeyi bozar. Birisi çok harcarsa, diğerinin hakkına el atmış olur. Herkes gücüne, çalışmasına ve şartlarına göre ni’metlerden yararlanır. Ancak israf edenler bu ni’met dengesini bozarlar.

Kur’an, hem aşırı harcamayı hem aşırı kısmayı (cimriliği) hoş görmüyor. İkisi arasında orta bir tutum tavsiye ediyor.

“Elini bağlı olarak boynuna asma (cimri olma). Onu büsbütün de açıp savurma (israf etme). Sonra kınanmış bir halde oturup kalırsın.” (17/İsra, 29)

Peygamber (sav) de buyuruyor ki: “Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (cc) ni’metinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” (Buharî, Libas/1. İbni Mâce, Libas/23 no: 3605.  Nesâî, Zekât/66)

İnsana emanet olarak verilen malı saçıp-savurmak, gerekli yerlere harcamamak, insanlar arasındaki ekonomik dengeyi bozar, kişiler arasındaki kıskançlığı artırır. Cimrilik ise yardım düşüncesini öldürdüğü gibi, ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı engeller. İnfak ve sadaka ahlâkını köreltir. Halbuki infak kurumu yakın akrabanın ihtiyaçlarını karşılamayı temin eder, sadaka kurumu ise insanlardan muhtaç olanları sıkıntıdan kurtarmayı sağlar.

İslâm insan hayatına her konuda bir denge getiriyor. İnançta, amellerde, ahlâkta, mal kazanma ve harcamada, duygularda, nefret ve sevmede hep orta yolu tavsiye ediyor. Ne aşırılık, ne de tembellik veya gevşeklik. Ne ifrat, ne de tefrit.

 

6-Dedi kodu-gıybet yapmamak, iftira atmamak, kötü lakap takmamak:

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurât 49/12) 

“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” (Hucurât 49/11)

Hem günahından korkarak, hem de saygıdan dolayı kimseyi gıybet etmemek, kötü lakap takmamak, delilsiz, isbatsız birinin hakkında yanlış düşünmemek, başkalarıyla her şekilde olursa olsun alay etmemek, renginden, etnik kökeninden, sosyal ve  ekonomik durumundan dolayı kimseyi aşağılamamak; kişi için bir sosyal ahlâktır. Toplumsal görevdir. 

 

7-İnsan haklarını ihlâl etmemek:

Hak; sabit, gerçek, ortada ve başkasına ait olan değerdir. Hak gerçekliği ifade ettiği gibi, her yaratığa ait değerleri de ifade eder. Hayvan olsun, insan olsun; her mahlûkun (yaratılmışın) öyle veya böyle hakkı vardır.

İnsanlardan beklenen her şartta ve her yerde bu haklara saygı göstermesidir.

İslâm insanların haklarına ‘kul hakkı’ diyor ve bunun üzerinde titizlikle duruyor. Müslümanın bir görevi de mahlûkatın haklarına saygıdır. Bu saygı da yaratılmışlara merhamet etmek, âdil davranmak, kimsenin hakkını yememektir.

Allah’a saygı duyan O’nunla ilgili her şeye de saygılı davranır. Böyleleri yaratılanların Allah’la olan ilişkisini bilirler. Yaratıkların, Yaratan tarafından bahşedilmiş hakları olduğunun farkında olurlar ve onları ellerinden geldiği kadar korurlar.

Yaratılanı Yaratandan’dan dolayı sevmek/hoş görmek bu olsa gerek.

Buna göre, hakların kaynağı Allah’ın koydugu ölçüler olduğu gibi, haklara saygının veya onları yerine getirmenin sebebi ve gerekçesi de Allah’a saygıdır. Kul/insan haklarına bu kadar önem veren, onu ihlâl edenleri cehennem ile tehdit eden bir Dine inanan müslüman, hayatının neresinde olursa olsun kul hakkına dikkat eder. Hiç kimsenin hakkına tecavuz etmez. Yetkili bir makamda ise herkesin hakkını hakkıyla verir.

Bir kimseyi rahatsız etmek, haksız yere dövmek, öldürmek, malına ve şerefine zarar vermek, gıybetini yapmak, ihanet etmek, çalıştırdığı kimsenin veya aldığı malın ücretini  ödememek, işini sahte yapmak, birilerinin sırtından haksız kazanç sağlamak, aldatmak, hırsızlık yapmak, sömürmek, sövmek, hakaret etmek, asağılamak, kötü lakapla anmak, sahte evrakla çıkar sağlamak, kamu malını sahtekârlıkla zimmetine geçirmek, hak etmediği parayı hileli yollarla elde etmek, haramı helâl diye pazarlamak, hayır için toplananları veya vakıf mallarını kendi menfeati için kullanmak, işkence etmek, namus ve şerefe el-dil uzatmak, kamuya ait tahrip etmek, çarşı Pazar kurallarına uymamak, trafik kurallarına uymamak ve kazalara sebep olmak, içki, uyuşturucu ve sigara içerek başkalarını rahatsız etmek ve benzeri davranışlar sosyal ahlaka aykırıdır. 

Çevreyi kirletmek de insan hakları ihlalidir. “..Islah edildikten sonra yeryüzünde ifsat çıkarmayın” (A’raf 7/56, 88) Allah (c.c.) yeryüzünü insanların yaşayabileği biçimde düzeltmişken maddi ve manevi tahribat yaparak bu dünyayı yaşanmaz hale getirmek fesattır.

İslâm müslümana kim olursa olsun, nerde yaşarsa yaşasın bunları yapmamasını emrediyor. Kul hakkı açısından müslüman gayr-i muslim farketmez.

İnsan/kul haklarına riayet etmek bir açıdan kulluk görevi, başkalarıyla alakalı olduğu bir açıdan da sosyal bir görevdir.

 

8-Toplumsal barışı bozmamak:

Kur’an, insanların hatalarının sonucunu şöyle haber veriyor: “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesad (bozulma) meydan geldi…” (Rum 30/41)

“Allah'a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.” (Ra’d 13/25 bir benzeri: Bekara 2/27)

Az veya çok mevcut otorite tarafından sağlanan barış ortamını, çeşitli fitne ve fesat davranışlarla, kriminel faaliyetlerle, yıkım ve yağmalarla bozmak sosyal ahlâka aykırıdır. Halbuki olgun müslümana düşen sosyal barışa katkı sağlamak, huzur ve güven ortamının kurulmasına yardımcı olmaktır.

 

b-Emir olan sosyal ahlâka örnekler

1-Toplum hayatından esenlik yurdunu kurmak:

“(Bilin ki) Allah, (insanı) huzur ve güvenlik ortamına (daru’s-selâm’a) çağırmakta ve dileyeni dosdoğru bir yola yöneltmektedir. (Yunus 10/25)

Burada geçen ‘dâru’s-selâm’ genellikle ‘cennet’ olarak anlaşılsa da müslümanın imanından aldığı şuuru ve ölçülerle kendisiyle ve çevresiyle kuracağın esenlik ortamını da ifade eder.

Allah (cc) İslâmı insanlar bu kurtuluşa, esenliğe ve güvene kavuşsunlar diye gönderdi. Bu hayat ebedi hayata bir hazırlık, bir örnek, bir önsöz ise; orasını burada hazırlamak kaçınılmazdır. “Dâru’s-selâm’ın-esenlik yurdu’nun müslümanın hayatında üç alanda gerçekleşmesi mümkündür:

Kişisel hayatında, Aile hayatında ve toplum hayatında.

Yani müslüman kendi hayatını Vahiyle esenliğe kavuşturması gerektiği gibi, ailesini de esenlik yurdu yapmak ödevindedir. Ailesini esenlik yuvası yapan mü’min yaşadığı toplumun da “esenlik yurdu-daru’l-selâm/İslâm“ olsun diye çaba göstermeli.

Bu da, vahiyle inşa edilmiş bir hayatın sosyal alandaki mutlu sonucudur.

 

2-Emr-i bi’l-ma’ruf emri

‘Ma’ruf’, iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen, faydası görülen, din ve akıllı tarafından hoş görülen söz, davranışların tümüdür. İyi düşünen akıl sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar.

Kur’an, ‘ma’ruf’un emredilmesini istemektedir.

Sizden, hayra çağıran, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Âli İmran 3/104)

İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir. (Âli İmran 3/110) Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rufu emrederler. (Tevbe 9/71)  

Ma’rufu emretmek başkalarına bir şeyi emretmek, başkalarına karışmak ve akıl öğretmek değil; uygun bir ortamda, uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde insanlara iyi, güzel ve faydalı şeyleri ulaştırma çabasıdır. Toplumda iyi adetlerin, güzel ahlakın, akla ve dine uygun aktivitelerin yaygınlaşması için çalışmaktır. Bu konularda yapılan çalışmalara destek olmaktır.

Emr-i bi’l ma’ruf bir müslüman içn sosyal görevdir.

 

3-Nehy-i ani’l-münker:

‘Münker’, tanınmayan, inkâr edilen, çirkin, akla uymayan, reddedilen şey demektir.

Münker, sağlam aklın çirkin dediği, güzel olup olmadığı konusunda şüphe duyduğu fiillerdir. Daha kısa bir tanımla şöyle söylenebilir: İslâmın ve akl-ı selimin (sağlam aklın) hoş görmediği şeydir.

‘Ma’ruf’, nasıl ki, sağlam aklın ve şeriatın (İslâmın) güzel saydığı şey ise, ‘münker’ de tam bunun zıddıdır.

Kişi, ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir adet haline getirir. İnsan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için, her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’ işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle mücadele etmesi gerekir.

Münkerle mücadele İslâmın önemli emirlerinden birisidir. Mü’min olan kimseler devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder, kötülükten (münkerden) sakındırırlar. (Âli İmran 3/104,110,114. Tevbe 9/71. Hacc 22/41)

Şu âyette Allah (cc) mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor:

“Şüphe yok ki Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşadan (çirkin utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.” (Nahl 16/90)

Münkerden alıkoymak, toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere kavuşması ve çirkinlikleri terketmesi, kötülüklerin azalması için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek adet (bir anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor, hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.

 

4-Islah emri: aktif iyi olmak:

‘Islah’sözlükte layık olmak, onarmak,  iyi olmak, düzeltmek, kişilerin aralarını bulup barıştırmak ve iyilik yapmak anlamlarına gelir.

Sâlih ve ıslah’ın fail (özne) ismi muslih, Kur’an’da sıkça geçen önemli kavramlardır.  Sâlih; kendisi doğru olan, -kendini düzelten, eğiten, fesad içinde olmayan, faydalı ve yarayışlı; muslih ise; kendisi doğru olmakla birlikte, başkalarını da ıslah eden düzelten, onların yararına olacak şeyleri yapan ve yapmalarını sağlayan demektir.[1]

Muslih; ıslah eden, düzelten, tamir eden, bir şeyi iyi ve doğru yapan, insanların arasını düzelten demektir. Böyle olunca da bir işleri düzgün, sağlam ve hemde kaliteli yapan demektir. O halde burada kabiliyet, kapasite, bilgi, beceri söz konusudur.

Muslih, müfsidin zıddıdır. Müfsid ne kadar olumsuz, yıkıcı, bozucu aktivetelerin yapısıcı ise, muslih de tam tersi, yapıcı, onarıcı, ıslah edici, düzeltici ve barış gönüllüsüdür.

Toplum içinde muslihler olduğu sürece helak olmaz. (Hûd 11/117) Toplumda sâlih olmak yetmez. Muslih de olmak gerekir. Sâlih kendisi için iyi, ama muslih hem kendisi iyidir, hem de başkalarının iyi olması, onların da ıslah olup sâlih insan olmaları için çaba gösternedir.  

Sâlih iyi insan ve müslüman, muslih ise daha iyi insan ve daha iyi müslümandır. Sâlih pasif iyi, muslih aktif iyidir.

Muslih, içine kapalı bir kimse değil; dışa açık, dışa doğru faaliyet gösteren, kendi taddığı güzellikleri başkasına da taşıyan, kendi ne ile ıslah olmuşsa, onlarla başkasını da ıslah etmeye çalışan kişidir. Islah olmak kendisine ne kazandırmışsa başkalarının da aynı şeyleri kazanması için faaliyet gösterendir.

Muslih toplumu , ıslah etmeye çalışırken, müfsid toplumu ifsat etme çalışır. Bu iki tip her toplum için bir gerçekliktir. Önemli olna kişinin bu mücadelede kimin safında yer aldığıdır.

Yetimlerle ilgili âyetin bir bölümünde şöyle deniyor: “… Kaldı ki Allah müfsidi muslih’ten ayırmasını bilir”.  (Bekara 2/220)

Müfsid yetimlere eziyet edendir, onların hayrını istemeyendir, onların işlerine takoz koyandır.

Muslih ise, onlara bakandır, işlerini ıslah edendir, yetişmelerine, sâlih insan olmlarına yardımcı olandır. Burada yetimler hakkında muslih olanın Kur’an diliyle övüldüğünü görüyoruz. 

Buna karşı muslih olanlar, ıslah etmeye, düzeltmeye, onarmaya, iyilik tarafına bakmaya, barıştırmaya, uzlaştırmaya, fitne ve fesad olan şeylerden uzak durmaya çalışırlar. 

Kur’an ‘mü’minlerin veya hata yapanların kendilerini düzeltmeleri gerektiğini emrettiği gibi, yerine göre başkalarını da ıslah etmeyi bir görev olarak onlara yüklüyor. 

Sâliha’nın çoğulu salihâttır. Bu da salih ameller, bir başka deyişle ıslah edici iyilikler demektir. Kur’an bunu 63 yerde ve genelde iman ile birlikte kullanıyor.

Bir de hasenât kavramı var. Hasenât tıpkı sâlih olmak gibi kişinin kendisine dönük olan iyilik, salihât ise sonuçları başkasına dönük iyiliktir.  Hak ve sabır üzere olmak hasenât, bununla yetinmeyip başkalarına bunları ulaştırmak salihâttır. Allah’ın razı olacağı ve sevap vadettiği amelleri işlemek hasenât, bunları başkasına ulaştırmak, ya da başkalarının da bunları yapmasınna yardımcı olmak salihâttır. Hasenât olan amelleri bir mü’min başkasının faydasına olacak şekilde yerine getirirse bu salihât olur. Salihât öznesiyle birlikte başkalarını da kuşatan ve onu iyi yapan iyiliklerdir. Salihât şahsıyla birlikte başkalarını da iyi etmeye, başkalarına da iyilik götürmeye çalışmaktır.

Salihât bir ıslah faaliyetidir. Islah çabası hak talebinden daha önceliklidir. Zira ıslah çabası toplumsal, hak çabası bireyseldir. Bireysel bir hak talebi sadece sahibine yarar. Ama toplumsal bir ıslah çabası, çabanın sahibiyle birlikte topluma yarar. Gök kubbede hoş bir seda bırakacak olan da salihâttır. 

“Baki kalacak olan salihât, Rabbinin katında sevapça daha hayırlı ve kazanç bakımından daha üstündür”. (Meryem 19/76)

“Bana hasenât yeter” deyip salihâtı işlemeyen yani ıslah çabasında bulunmayan müslüman yine de iyidir. Ama pasif iyidir. Mü’min daha iyi olmak ve kalıcı olan sonucu elde etmek istiyorsa, aktif iyi olmalı.[2]

Yani ıslah görevini de ihmal etmemeli. Her nerede olursa olsun, şartların getirdiği kadar, gücü yettiği kadar, usûlüne göre ıslah faaaliyetlerine devam etmeli.

Mü’minler, öncelikli olarak kendileri ıslah olmak ve fesat işlerden uzak durmak zorundadırlar. Sonra da birbirlerine destek olarak fitne ve onun bir benzeri olan fesada karşı mücadele etmeliler. Onlar, fesada ve fitneye yol açacak davranışlara fırsat vermezler. Fesatçılara karşı direnirler, onların ifsatlarını kolaylıkla yapmaları için meydanı boş bırakmazlar. Görüldüğü gibi ıslah ibadeti aynı zamanda bir sosyal ahlaktır.  Yani müslüman topluma karşı bir görevdir.

 

5-Kardeşliğin gereğini yapmak

Kur’an m’minlerin kardeş olduğunu söylüyor:

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.”(Hucurât, 49/10)

İslâm ümmetinin her bir ferdi, nerede olursa olursa olsun, kim olursa olsun akide açısından kardeştir.  Aynı toplumu paylaşan, birbirine yakın olan müslümanlar arasındaki bu kardeşlik daha sıkıdır. Kardeşlerin birbirine güzel davrandıkları gibi onlar da güzel davranırlar, kardeşce geçinirler. Hem önden giden mü’min kardeşleri, hem de sonradan gelecek kardeşleri için dua ederler. (Haşr 59/10)

 

6-Veli olmanın gereğini yapmak:

Kur’an mü’minlerin birbirlerinin velisi olduğunu söylüyor:   

Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/71)

‘Veli’ dost, seven, yaran, ahbab, arkadaş, yardımcı manasına geldiği gibi müttefik ve destek olan anlamına da gelir. Buna göre mü’minler karşılıklı olarak dinde birbirlerinin hem kardeşi, hem dostu, hem yardımcısı hem de müttefikidirler.

Veli olmak, veli olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı gerektirir. Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu veli edinilen üzerinde bir baskı ve hükmetme değil, aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma, onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Tıpkı bir ebeveynin cocukları karşısındaki durumu gibi.  

Mü’minler toplumsal hayatta tıpkı kardeşliğin gereğigi, veli olmanın gereğini de yaparlar. Diğer kardeşlerini dinde dost ve yakın bilirler. İhtiyaç sahiplerininin ihtiyacına yardımcı olurlar. Zorluklara, musibetlere, düşmanlara va zalimlere karşı onun müttefiki olurlar ve üzerlerine düşeni yaparlar. Bu da bir açıdan bir sosyal ahlaktır. Zira İslam toplumunda herkes kardeşilk ve velilik anlayışı ile davransalar, ne kavga olur, ne savaş olur ne de hak ihlâleri.

 

7-Kendi ihtiyaç içinde iken başkasını düşünmek:

Başkasını kendine tercih etme anlayışına ‘îsar’ ahlâkı denir. Kur’an îsar ahlâkına sahip olan Medineli Ensar’ı şöyle övüyor:

“Kendilerinden önce o yeri yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler ise, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı da içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler…” (Haşr 59/9)

Şu âyette haber verilenler de îsar ahlâkına sahip mü’minlerdir: “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan 76/8)  

Kur’an, dünyalıkları sevmesine rağmen onu başkasına infak etmeyi, başkasını kendisine tercih etmeyi birr (iyiliğin en genişi) olarak sayıyor. (Bekara 2/177)

İşte bu anlayışa sahip olan kişilerin fazla olduğu toplumlarda aç ve açık kimse kalmaz. Kimse haksızlığa ve yoksulluğa mahkum olmaz. Kimse mazlum ve mağdur olmaz. Ya da bunlara en aza iner.  Bu anlayış sosyal ahlâkın bir başka yönüdür. Bu demektir ki toplumda herkes başkasını da hesaba katarak yaşamalı. Hatta gerekirse başkalarını kendi nefsine tercih etmeli.

Bu da gösteriyor ki, toplumdaki diğer insanları düşünmek, hesaba katmak, onların iyiliğini istemek, bencil ve çıkarcı olmamak, başkalarını kendine tercih etmek, iyilikte onları öne çıkarmak Kur’an’ın tavsiye ettiği bir sosyal ahlâktır.

 

8-İnsanların en hayırlısı olmak:

Peygamber (sav) müslümanlara insanların en hayırlısı olmalarını tavsiye ediyor. İnsanların en hayırlısı kimdir?

Cevabı yine Peygamber (sav) versin:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, Meğâzi/35 no: 4141.

Feyzu’l-Kadîr 3/481)

Bunu tersinden düşünecek olursak “İnsanların en hayırsızı/kötüsü kimdir?” sorusuna;

“İnsanlara bir şekilde zarar verendir” diyebiliriz.

Muhammed (sav) iyi müslümanı da şöyle tarif ediyor:

“Müslüman, elinden ve dilinden başkasının emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.” (Buhârî, İman/4-5 no: 9-10, Rikak/26 6484. Müslim, İman/64, 65 no: 161-162. Ebu Dâvûd, Cihad/2 no:2481. Tirmizî, Kıyâmet/52 no: 2502, İman/12 no: 2627. Nesâî, İman/8-9,11 no: 4998-4999, 5002)

Peygamber (sav) bir defasında; “Sadaka vermek her müslümanın görevidir” buyurdu. Yanında olanlar “Sadaka verecek bir şey bulamazsa” dediler. Bunun üzerine o; “Amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de sadaka verir” dedi. “Buna da gücü yetmezse” diye sordular. O “Darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder” diye cevap verdi. Tekrar sordular: “Buna da güzü yetmezse?” “İyilik etmeyi tavsiye eder” dedi. Onlar tekrar “Ya buna da gücü yetmezse” dediler.

Bunun üzerine Peygamber (sav); “(İnsanlara) kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadaka olur” buyurdu. (Buhârî, Zekât/30 no:1445, Edeb/33 no: 6022)

            Bir kimse insanlara faydalı olmıyorsa hiç olmazsa onlara zarar vermemesi de sadaka imiş. Bu tavsiyeleri can kulağı ile dinleyen bir müslüman hayırlı insan olmaya çalışmaz mı? Böyle birisi nasıl olur da -hele din adına- başkalarına haksızlık eder, zarar verir?

Müslüman toplumda yalnız olmadığını, başkaları da olduğunu bilir. Onları da hesaba katar. Kendi kullandığı kaynaklarda başkasının da hakkı olduğunu unutmaz. Onun onları yeteri kadar, israf etmeden kullanlır. Sadece kendi bencil çıkarları için yaşamaz. Başkalarının da yaşamna hakkı olduğunu şuurundadır. Benden sonra kıyamet anlayışı imanla bağdaşmaz.  

 

9-İnfak ibadetini yerine getirmek:

            İslam; toplumda muhtaçların ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda çok farklı yardım çeşitleri öngörmektedir. Bunların bir kısmı vacip (farz) bir kısmı nafile ibadettir.

(Geniş bilgi için bakınız: Vuslat 2014de, Kur’an’da Yardımlaşmanın Boyutları adlı makalemiz)

Bunlarınn hepsi infak ibadetidir. İnfak da tümüyle kişinin kendi dışındaki şahıslara yönelik, yani sosyal bir ibadettir.  

İnfak, Allah yolunda harcama yapma, birini besleme, geçimlik (nafaka) verip geçindirme anlamlarına gelir. İnfak, Allah’ın verdiği nimetlerden, Allah’ın kullarını istifade ettirmektir.  Kur’an infakı emrettiği gibi (Bekara 2/195, 254, 267. Münafikûn 63/10. Teğâbun 64/16), onları övüyor (Bekara 2/3, 261, 262, 265. Âli İmran 3/134. Enfal 8/3. Hac 22/35)

İnfak, aile reisinin bakmakla yükümlü olduğu kişilere verdiği geçimlik olduğu gibi, muhtaçlara ve fakirlere verdiği zekât, fitre, sadaka ve yaptığı yardımlardır.

İnsanlardan bazıları çeşitli şartlar sebebiyle zengin, orta halli veya fakir (muhtaç) olabilirler. Malı insana nasip eden Allah (cc), bu maldan muhtaçlara ve elimizin altındakilere de vermemizi emrediyor.

İslâmın aile ve toplum hayatına getirdiği ölçülerin en güzellerinden biri de infak duygusudur. Bu ahlâk sayesinde hem ailedeki görevler yerine gelir, hem de toplumda kişiler arasında denge sağlanır, insanlar arasındaki sevgi bağı artar.

İslâmın, insanlar arasındaki dayanışmaya getirdiği en önemli tedbir ‘infak ahlâkı’dır.

Onunla insanlar mal denilen emanetin ne olup olmadığını anlarlar, onunla muhtaçlara ulaşırlar, onunla imanlarını kuvvetlendirirler, onunla sevgi bağları kurarlar, onunla toplumsal dengeyi sağlarlar, onunla kıskançlığı, düşmanlığı ve bir anlamda başkasının elindekine göz koymayı önlerler, onunla hırsızlığı, rüşveti, haksızlığı azaltmaya çalışırlar, onunla dünya kazancı karşısında küçülmezler, bilakis yücelirler. Onunla malın esiri değil malın efendisi olurlar ve onunla Allah rızasını kazanırlar.

Müslüman aileleri ve müslüman toplumları ayakta tutan en önemli bağlardan biri infaktır. Bu ahlâkı yeterince yaşamayan evler ve toplumlar çökerler.

 

10-Hayırda ve takvada yarışmak:

Kur’ an müslümanları iyilik ve takva, yani sorumlu davranma ve iyilik etme konusunda işbirliğine çağırıyor. Düşmanlık yapma, kin ve nefret duyma, kavga etme, zarar verme, suç ve cinayet işleme, kötülük ve haksızlık yapma konularında işbirliğini, yardımlaşmayı yasaklıyor. 

“ ... Sizi Mescid-i Harâm'dan alıkoyanlara karşı öfkeniz, saldırganlık yapmanıza yol açmasın. Erdemi (iyiligi) ve ilahî sorumluluk bilincini geliştirmede birbirinizle yardımlaşın, kötülüğü ve düşmanlığı artırmada değil. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun (takvalı davranın)...”  (Mâide 5/2)

Bu şu demektir:

Ey iman müslüman olduğunu söyleyenler! Siz inandığınız Allah’ın emrine uyarak elinizden geldiği kadar iyilik yapın, insanlara iyi davranın, her yerde sorumluluğunuzun bilincinde olun, insan/kul oldugunuzu unutmayın. Başkalarıyla da iyilik etme, hayır üretme ve sorumlu davranma konularında yardımlaşın, bu konuda birbirinizi destekleyin.

Dahası öncelikle kendiniz kimseye kötülük yapmayın, zarar vermeyin, düşmanlık  beslemeyin, kin ve nefrete duygularına kapılmayın, fitne ve fesada düşmeyin.  Sonra da kim olursa olsun -kardeşiniz bile olsa- böyle yapanlara destek olmayın, onlarla kötülük ve zulüm işlerinde yardımlaşmayın.”

Çünk siz hak dine, Âhirete, Allah’ın adaletine inanan insanlarsınız. Siz hevânıza; yani keyfinize uyarak, işinize geldiği gibi değil, Allah’ın koyduğu ölçülerle hareket edersiniz.

Çünkü siz müslümansınız.”

Kur’an pek çok yerde olduğu gibi bu âyette de iman edenleri iyiliği, sorumlu davranmaya, olumlu adımlar atmaya yönlendiriyor, kötülük yapmaktan, kötülere destek olmaktan, kin ve düşmanlıktan sakındırıyor. Bu da mü’minlerin içinde yaşadıkları topluma karşı bir sosyal görevidir.

 

11-İhsan ahlâkını kuşanmak:

İslâm iman edenlerin muhsin olmalarını, ihsan ahlakına sahip olmalarını da emrediyor. Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Gerçek şu ki, Allah adaleti ve iyilik yapmayı (ihsanı), yakınlara karşı cömert olmayı emredip utanç verici ve arsızca olanı, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor; ve size (böyle tekrar tekrar) öğüt veriyor ki, böylece (bütün bunları) belki aklınızda tutarsınız.” (Nahl 16/90)

Kişinin değeri/seviyesi/kalitesi bilip yaptıkları kadardır. Kişi bir şeyi doğru bilip yapar. Yaptığı şey sonuçta onun seviyesidir, onun kalitesidir.  Kur’an iyi insanlara ‘muhsin’ diyor. Sonra onların nasıl olduklarını, ya da muhsin olmanın ipuçlarını veriyor. Muhsinleri müjdeliyor, onure ediyor, övüyor.  (Nisâ 4/125)

Muhsin; ihsan eden, ihsan ahlâkına sahip olan demektir. İhsan; bütün güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri fade eder. İhsan ahlâkı; güzel, uygun, doğru olan şeyleri en güzel şekilde yapmak demektir.   

Muhsin, iyilik yapmayı ve güzel davranmayı ilke ve kişilik haline getirendir. Muhsinler, hayatlarının her alanında güzellik üretirler, iyilik yapmakta sebat ederler.

Müslüman yalnızca ibadetlerinde değil, bütün davranışlarında ‘ihsan ahlâkıyla’ davranır.  İhsan ahlâkına sahip olan bir müslüman hayatının her alanında güzel davranır, yaptığı işi güzel ve sağlam yapar, başkalarına iyilik yapar. Muhsinlerden kurulu bir tolum hem barış yurdu, hem de huzur ülşkesidir.    

 

12-Empati yapmak:

Bir atasözünde şöyle denir: “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır”. Bu ders ve hikmet dolu atasözü der ki: Sen küçük acıyı kendine taddır, buna dayanabilirsen, o zaman başkası için daha büyük acıyı düşünürsün.

Bu atasözü bize ‘empati’ anlayışını hatırlatır.  Empati, “Sen olsaydın ne yapardın?” sorusunu sorabilmektir. Kendini başkasının yerine koyabilmektir. Başkasını anlamaya çalışmak, onun duygularına ortak olmaktır.

Başkasının yerine kendini koyup düşünmek, ona göre davranmak. Gerçekten bu anlayış kişiyi frenler, geri adım attırır. İnsana kendi durumunu hatırlatır.  Kişi, başkasının hakkına tecavüz ederken, zarar verirken, haksızlık veya rahatsız ederken empati yapmalı. “Acaba ben olsam buna razı olur muyum? Bana yapılsa bu kabul eder miyim?” diye düşünmeli. Böyle düşünürse belki vicdanı hareket geçer. Yaptığının yanlış olduğunu anlar ve geri adım atar.

Bu anlamda empati yapıp, topluma zarar vermekten uzak durmak bir sosyal ahlaktır ve herkesin yapması gereken şeydir. Empati gibi frenleyici ahlakı kuşananlar eminim pek çok yanlıştan uzak dururlar.

 

13-Kendin için istediğini başkaları için de istemek:

Hadis kaynaklarında farklı sözlerle yer alan bir haberde Peygamber (s.a.s.) özetle şöyle diyor:

“Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizden biriniz kendisi için sevip istediğini, din kardeşi için de sevip istemedikçe tam iman etmiş sayılmaz.” (Buhârî, İman/7 no 13. Müslim, İman/71-72 no:170-171. Tirmizî, Kıyamet/59 no: 2515. Nesâî, İman/19 no: 5015. Darimî, Rikak/29 no: 2743. Ahmed b. Hanbel 3/176, 272)

Kişi herhalde kendisi için hep iyi şeyleri ister. Mesela; huzur, güvenlik, asgari ihtiyaçlarını karşılayabileceği insanca bir hayat, iyi komşuluk, iyi akraba ilişkisi, dostlar, ahbaplar, mutluluk ve benzerleri. Bunları kim istemez ki. İşte iman edenler bunları ve benzer iyi şeyleri, kendileri için istedikleri gibi başkaları için de istememeliler.

Görüldüğü gibi Peygamberin hadisinden kaynaklanan empati duygusu insanı başkasına kötülük yapmaktan, zarar vermekten, kin ve düşmanlık gütmekten, dedikodu ve gıybetten, aleyhine çalışmaktan alıkor. Zira hiç kimse bunları kendisi için beğenip istemez.

Böyle bir anlayış da bir sosyal ahlâk, kişinin topluma hem saygısı, hem de görevidir.

 

14-Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamak.

            Yukardakinin tersi. Kendine yapılmasını istemediğin bir bir muameleyi sen de başkasına yapma. Eğer dediğinde samimi isen. Eğer kendin için iyilik düşünüyorsan. Eğer kendine değer veriyorsan. Başkasına kötülük edenler aslında kendilerine değer vermeyenlerdir. Çünkü bütün kötülükler, haksızlıklar ve zulümler; döner dolaşır  eninde sonunda asıl sahiplerini bulur. Kötülük ve zulüm yapanın yanında kâr kalmaz.  

Bunu bilenler hiç başkasına kötülük ve haksızlık ederler mi?

Hiç bunları gereği gibi düşünenler kendi kendilerine zulüm ederler mi?

Kendi huzurlarını kendileri kaçırırılar mı?

Kendi zindanlarını kendileri örerler mi?

Müslüman bir kimse de elinde olan nimetlerin başkaları tarafından ondan haksızca alınmasından memnun kalmaz. Başkası tarafından rahatsız edilmeyi istemez. Başkalarının kendi malına, canına, ırzına, şerefine el atmasından hoşlanmaz. Bırakınız başkası tarafından öldürülmeyi, teröre maruz kalmayı, hayat kaynaklarının tahrip ve dünyalıklarının talan edilmesini; sert bir bakıştan bile kimse razı gelmez. Başkasının kendisini aşağılamasını, hor görmesini, alay etmesini, aleyhinde konuşmasını, iftira etmesini, kötü lakapla anmasını, renginden, etnik kökeninden, inancından, kılık-kıyafetinden dolayı dışlamasını sevmez. Bütün bunlardan nefret eder.

Eğer bu iddiasında dürüst ise o da başkalarına bunları yapmamalıdır.

Kendi hakkına halel gelmesini istemeyen, başkasının da hakkı olduğunu hesaba katar. Kendi bedenine batan bir dikenin acı verdiğini bilen, başkasının bedenine iğne batırmaya kalkışmaz. Kendi huzur ve mutluluğuna düşkün birisi, başkalarının da huzur ve mutluluk hakkı olduğunu bilir. Kendi mutluluğu için barış ortamı isteyen, barış ortamını bozacak tavırlardan kaçınır.

 

15-Cemaati olma görevini yerine getirmek:

‘Cemaat olmak’ müslümanlara inandıkları dinin emridir. Kur’an şöyle buyuruyor: “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...” (Âli İmran 3/103)

Bunu Kur’an’a yapışarak, Kur’an’ın ilkeleri trafında cemaat olun, tefrikaya düşmeyin, fırka fırka olmayın diye de anlamak gerekir.   

İslâm cemaat dinidir. İslâmın ilke ve prensipleri en güzel şekilde cemaatla beraber yerine getirilir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir elbise, mü’minler için bir kale gibidir.

İslâma göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler, hemen cemaat olmaları tavsiye edilir. (Buhârî, Ez’an/35. İbni Mâce, İkâmeti’s Salat/44 no: 972-975. Nesâî, İmâme/43-44)

Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar, birbirlerini sever sayarlar, destek olurlar, yardımda bulunurlar. Birbirlerinin durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar. Tıpkı bir vücut gibi birbirlerinin acısıyla hemhal olurlar. (Buhârî, Edeb/27. Müslim, Birr/17 no: 2586)

İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamber’in yolu üzerine kurulur. Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık ve saygı vardır. Onların arasında soy, sınıf, kabile, meslek, bölge üstünlüğü gibi şeyler yoktur.

Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan sakındırıyor. (Rûm 30/32)

Beş vakit namaz için cemaat olamnın emredilmesi, Cuma ve Bayram namazlarının cemaatle kılınması mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır, aralarındaki kardeşlik ilişkilerini artırır. Bununla beraber cemaatı nasıl anlamamız gerektiğini de öğretir.

Cemaat demek ki sadece belli bir siyasi birliktelik, ya da belli bir isim belli ilkeler altında bir araya gelip şu’cu-bu’cu olmak değil; mü’min olarak tıpkı namazda olduğu gibi, kimi zaman bedenlerin, kimi zaman da sevgilerin, ilgilerin, duaların, güzel duyguların, kardeşlik bağlarının yakınlaşması demektir. Birarada yaşama bilincine, fedakârlığa, başkalarını hesaba katma anlayışına sahip olmaktır. Cemaat bilinci hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir.

Cemaat olma, cemaate devam etme, cemaatteki külfeti paylaşmak, cemaatle birlikte hareket edip başkalarına yardımcı olmak, cemaatin huzurunu ve birlikteliğini olumsuz bir tavır ile bozmamak müslümanın sosyal görevlerinden biridir.

 

16-İyi bir çığır açmak, ya da iyi bir şeye öncülük etmek

İslâm’a göre toplumda iyi bir çığır açmak, insanların hayrına ve iyiliğine bir âdeti başlatmak devam eden sadakadır.

Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” (Müslim, Zekât/69; İlim/16. İbn Mâce, Mukaddime/1. Nesâî, Zekât/64. Ebû Dâvûd, Sünnet/6. Bir benzeri: Müslim, İmâre 133. Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14)

Bu ölçüyü esas alan bir mü’min, toplumun huzurunu ve barış ortamını bozan işlere öncülük etmez. İnsanlar arasında fitneye yol açacak, nefret ve husumeti artıracak, kesimler arasında anlaşmazlığı ve düşmanlığı körükleyecek faaliyetlerde bulunmaz. Tam tersine hayır ve iyilik, sevgi ve kardeşlik, huzur ve barış, yardımlaşma ve dostluğu artıracak işlere öncülük eder. Bu amaçla yapılan faaliyelere katılır, yardımcı olur.

Bu çaba da şüphesiz bir sosyal ahlâktır ve bu ahlâk da toplumsal barışa, sosyal ahenge ve huzura daha çok hizmet eder.

 

Hüseyin K. Ece

14.02.2016

Zaandam

 

 

 

[1] Dumlu, Ö. Kur’an’da Salah Meselesi; s: 25

[2] İslamoğlu,M. Pasif İyiden Aktif İyiye, s: 34-37