Login Form

Istatistikler

Gebruikers
106
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
567341

KUR’AN’DA TEZKİYE KAVRAMI

-Sözlükte tezkiye ve türevleri

‘Tezkiye’nin aslı ‘ze-ke-ye/zekâ’ (keskin ze ile) fiilidir. Bu da sözlükte artmak, fazlalaşmak, çoğalmak,  bereketlenmek demektir. Ürün bereketlenip çoğaldığında “zekâ ez-zer’u” ifadesi kullanılır.

Aynı kökten gelen ‘zekâu’; dünyevî olsun, uhrevî olsun, Allah’ın bereketinden hasıl olan, ortaya çıkan büyüme veya artış (el-İsfahânî, R. el-Müfredat, s: 313), ya da Allah’ın mahsulden veya yerden çıkardığı (bereket) demektir. “Zeka’l-hubbu fi kalbihi-Kalbinde sevgi arttı” denilir.

Hz. Ali bir sözünde şöyle der: “Mal nafaka verince azalır, ilim ise infak edince bereketlenir, çoğalır (yezkû). (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46)

Kur’an’da bu haliyle bir defa yer alıyor:

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı (mâ zekâ). Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nûr 24/21)

 ‘Ezkâ’ fiil olarak; bir şey artmak, çoğalmak demektir. Allah (cc) hakkında kullanılınca “Allah bir şeyi artırdı, bereketlendirdi-zekkâhullahu ve ezkâhu” manası verir. (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46)

‘Zekkâ’(masdarı tezkiye); artırmak, fazlalaştırmak, temizlemek (tezkiye etmek), arındırmak (pak etmek), malının zekâtını vermek demektir.  (el-İsfahânî, R. el-Müfredât, s: 313. İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46. Cevherî, İ. b. Hammad, es-Sıhah, 6/332)

 ‘Zekkâ’ kişi hakkında kullanıldığı zaman kendini ıslah etmek (düzeltmek) (el-Fîrâzâbâdî, M. Ya’kub. el-Kâmusu’l-Muhît, s: 1292), nefsini tezkiye etmek (temizlemek) anlamına gelir. Kişi nefsini (iyi şeyle) vasıflandırdığı veya övdüğü zamanlarda da tezkiye kelimesi kullanılır. (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46. Cevherî, İ. b. Hammad, es-Sıhah, 6/332)

‘Tezekkâ’; mal çoğalmak, artmak,, te­mizlemek, pak etmek demektir. Bu tefâul (yüklenme) kalıbından olduğuna göre kişisel çabayı gösterir. Temizlenmek için kişinin teşebbüsünün olması gerekir. (A’la 87/14)

‘Tezekkâ’ aynı zamanda zekât vermek manasına da gelir. 

‘Ezkâ’; daha temiz, daha nezih, daha arınmış demektir. Kur’an’da dört âyette geçiyor.

Şer’i hükümlere uygun boşanan kadınların evlenmelerine engel olmamak, bu konuda verilen ilâhi öğütlere kulak vermek iman edenler için daha temizdir (ezkâ’dır). (Bekara 2/232)

Müslümanların kendilerine izin verilmeyen evlere girmemeleri onlar için daha temizdir (ezkâ’dır). (Nûr 24/28)

Müslüman erkeklerin gözlerini haramdan sakınmaları, ırzlarını korumaları kendileri için daha nezihdir/daha temizdir (ezkâ’dır). (Nûr 24/30)

Bir âyette kendisinden kötü bir sonucun çıkacağı düşünülmeyen helâl yiyeceği nitelemek üzere geliyor.  

“... Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz (ezkâ) ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.” (Kehf 18/19)

            ‘Zekiyy’; temiz, günahsız, masum demektir. Muttaki bir kimseye “raculün zekiyyün-temiz/ıslah olmuş adam” denilebilir. (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46)

İki âyette geçmektedir.

Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: “Bir cana karşılık olmaksızın masum (zekiyy) bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın” dedi.” (Kehf 18/74)

“Cebrail (Meryem’e), “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz (zekiyy) bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.” (Meryem 19/19)

Tertemiz (zekiyy) çocuk, yaratılış olarak tezkiye edilmiş, pak yapılmış evlat demektir. Seçkinlik (ictibâ), bir şeyin en hâlisini, en safını seçip ayırma şeklinde olur. Allah (cc) bazı kullarını herhangi bir eğitim ve kendi çabaları olmaksızın (ilâhi bir kuvvetle) âlim ve temiz huylu kılabilir. Nitekim bütün peygamberler böyledir.

İsa’nın (as) ‘zekiyy-tertemiz’ şeklinde nitelenmesi doğduğu anki durumu değil; belki gelecekteki durumu olabilir. Böylece ‘zekiyy’ kelimesi “ileride tezkiye olacak bir erkek çocuk” olarak anlaşılabilir.  (el-İsfahânî, R. el-Müfredât, s: 313) 

‘Zekât’; sözlükte; bereket, fazlalık, temizlik, ıslah olma hali. Bir şeyin hâlis ve pak olması, bir şeyin özü. (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46)

Kişinin şer’an kendi malından onu temizlemek üzere verdiği belli bir kısım, pay, yani bilinen zekât ibadeti. (el-Fîrâzâbâdî, M. Ya’kub. el-Kâmusu’l-Muhît, s: 1292)

Malın zekâtı bilinen bir şey. O da malın temizlenmesidir. Kişi malının zekâtını ödemesi demek, onu tezkiye etmesi (temizlemesi) demektir. Bazılarına göre zekât; (sadece farz olan zekât ibadeti değil) kişinin sahip olduğu mülkü temizlemek için ondan vermek üzere ayırdığı şeydir. (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 7/46)

Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken şöyle diyor: “Onlar ki zekâtı verirler.” (Mü’minûn 23/4) Zekâtın sözlük anlamından hareketle bu âyet “arınmak için gerekeni yaparlar, arınmak için çaba gösterirler” şeklinde de anlaşılmıştır. 

 

-Arınmayı anlatan kavramlar

Arınmayı anlatan üç kavram var: Tasfiye, tathîr ve tezkiye.

1-Tasfiye;

Sözlükte “duru ve temiz olmak” anlamındaki ‘safv’ kökünden türeyen tasfiye “süzmek, arıtmak, saf ve temiz hâle getirmek” demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l Arab 8/257)

Kur’an’da Allah’ın bazı kullarını yüce görevler için seçtiği belirtilirken aynı kökten gelen ıstıfâ (seçmek, tercih etmek) kelimesi kullanılmıştır. (Neml 27/59. Fâtır 35/32. Sâd 38/47. Âl-i İmrân 3/33)

İki hadiste de aynı anlamda kullanılıyor. Peygamber (sav) “... Allah beni Hâşimoğulları’ndan seçti” buyurdu. (Müslim, “Fezâil/1 no: 5938. Tirmizî, Menâkıb/1 no: 3605)

Allah (cc), Hz. Muhammed’i âlemlerin üstüne seçmiştir (onu üsütn kılmıştır). (Buhârî, Enbiyâ/31 no: 3408. Husûmât/1 no: 2411)

Terim olarak nefsi kötülük (münker) ve günah, bâtıl şeylerin kirlerinden temizlemek demektir.

Kimilerine göre kalbi tasfiye etmek (arındırmak); dünya ile ilgili bağları koparıp atmak, dünyevî şeylere kalpte yer vermemek, bütün dikkati ve zihnî faaliyetleri Allah üzerinde yoğunlaştırmak, usulüne uygun bir mücâhede ile mümkündür. (Uludağ, S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 40/127)

Kur’an’da tasfiye; tathîr (temizlemek) ve tezkiye (arındırmak) kelimeleriyle ifade ediliyor.

 2-Tathîr;

‘Tahâret’ kökünden gelen ‘tathîr’; temizlemek, paklamak demektir. Kur’an’da  bir âyette ‘tathîr’ olarak, bunun fiil hali ‘tahhara’ ise yedi âyette geçmektedir.

Bunlar hem maddî temizlik (tahâret) , hem de manevî temizlik (arınma) anlamında kullanılıyor. Mesela;

“Hani melekler, “Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı (tahhara) ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” (Âli İmran 3/42)

Bir âyette Peygamber’e “... onları temizlemek amacıyla (tütahhira) mallarından zekât al...” deniliyor. (Tevbe 9/103)

Buradaki temizliğin manevî temizlik olduğu açıktır.

“... Allah'ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah'a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah'ın, kalblerini arıtmak (tathîr etmek) istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara âhirette de büyük azab vardır.” (Mâide 5/41)

Namaz kılmak isteyen için abdesti ve cünüp olanın gusül yapmasını emreden, su bulamayanlara teyemmüm kolaylığı sağlayan âyetin sonunda şöyle deniyor. “...Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak (li-yutahhira) ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.” (Mâide 5/6)

Âyetin başında cünüplükten yıkanmayı anlatan tahâret maddi temizliği ifade ettiği gibi, manevî temizliği de anlatır. Zira cünüplüğün bir de manevî kirlilik boyutu vardır. O kirin giderilmesi de gusül denilen tahâret ile mümkündür.

Âyetin sonundaki tahâretin de her iki temizlenmeyi kasdettiği söylenebilir.  Zira abdestin, gusülün ve teyemmümün hikmeti maddi paklık ve manevî temizliktir. Güzel ve temiz şeyler, temiz kişiler için olduğundan tahâret (temizlik), nimet ve mutluluğun tamamlanmasına da sebeptir. Bu da şükretmeyi gerektirir. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.) 3/175)

Abdest ve gusül bedeni görünen kirlerden ve mikroplardan koruyucu bir temizlik olduğu gibi, manevî olarak da insanı Allah’a yaklaştıran ve onun ibadet için kendisini hazır hissetmesini sağlayan bir iç temizliğidir. (Heyet, Kur’an Yolu, 2/182)

Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.” (Enfal 8/11)

Savaşın başlamasından hemen önce Mekke ordusu Bedir kuyularını kuşatmış ve böylece Peygamber ordusunu susuz bırakmıştı. (Taberî, İbni Cerir, el-Câmiu’l-Beyan, 6/193. İbni Hişam, Siretü’n Nebeviyye, 2/667)

Susuzluğun etkisiyle onlardan bazıları (burada ‘şeytanın kirli vesvesesi’ olarak ifade edilen) umutsuzluğa kapılır gibi olmuşlar, fakat aniden yağan yağmur sahabeleri susuzluktan kurtarmıştı. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/323)

Burada tahâretin (tathîr’in) her iki anlamda da kullanıldığını görüyoruz. Allah’ın sahabelerin kalbine indirdiği sekine (huzur, itminan) yeryüzünü temizleyen yağmura banzetiliyor. 

Allah (cc) Peygamber’in ev halkını (Ehl-i Beyt’i) tathir etmek (arındırmak) istiyor.

“(Ey Peygamber eşleri) Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı (Ehl-i Beyt)! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz (tathir) yapmak istiyor.” (Ahzâb 33/33)

Buradaki tathîrin (temizlemenin) maddî temizlik olmadığı; Peygamberin ev halkının manevî kirlerden, ya da yüreği kirleten, gaflete düşüren her şeyden arındırmanın kasdedildiği açıktır. Âyette ‘tahâret’in hem fiil kalıbı, hem de ‘tathîr’ kalıbı yanyana kullanılıyor. Bu da temizliğin en ideal, en son noktasıdır. “Tertemiz, pirûpak, arı duru, pırıl pırıl yapmak” olarak anlaşılır.

“Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (Tevbe 9/108)

Takva mescidinde temizlenmeyi seven müslümanın kasdı elbette maddî olarak suyla temizlenmek değildir. Bunun bir kalp temizliği, bir manevi tahâret, arınma (tezkiye) olduğu açıktır.

Lût peygamberin davetine kavminin cevabı: “Onları (Lût'u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen (yetetahharun) insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı.” (A’raf 7/82)

Lût kavminin işlediği günah şüphesiz insan fıtratına uymayan çirkin bir davranıştı. Lût’a inanan o günün müslümanları bu ve diğer günahlardan uzak kalarak temiz olmaya çalışıyorlardı. Ancak inkârcılar onların bu temiz kalışları ile alay ediyorlardı.

Tathîr, Kur’an’da maddî temizlik manasında da kullanılıyor. Mesela; “ve elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terket.” (Müdessir 74/4-5. Ayrıca bakınız: Bekara 2/222. Mâide 5/6)

Allah (cc) hz. İbrahim’e, hem de oğlu İsmail ile kendisine Kâbe’yi onu ziyarete gelenler için temizlemelerini (tathîr etmelerini) emrediyor.

“Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle (tahhir)” diye belirlemiştik.” (Hac 22/26)

 “Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun (tahhirâ).” (Bekara 2/125)

 

3-Tezkiye;

Kavram olarak tezkiye: Tezkiye ‘zekâ’ fiilinin tef’il kalıbından masdardır.

Tezkiye kavramı Kur’an’da saflaştırma, temizleme, arındırma anlamında kullanılıyor. Ancak bu temizleme maddi taharetten çok manevi olarak temizlemek, nefsi veya kalbi arındırmak manasındadır. Nefsi şirk, küfür, günaha meyil, çirkin ve aşağılık heveslerden, hırs ve tamahtan, insanı Allah’tan uzaklaştıracak zevklerden ve isteklerden arındırmak tezkiyedir.

Esasen insan dünyaya tertemiz bir fıtratla (yaratılışla) gelir. Âkil-bâliğ olduktan sonra kendi yaptıklarına ve tercihlerine bağlı olarak ya bu temiz fıtratı aynen korur, ya da onu kirletir.

Bu temiz fıtrat İslâmın Hakikat dediği şeyi kavramaya, inanmaya ve gereğini yapmaya, iyi insan olmaya ve Allah’a hakkıyla kulluk yapmaya müsaittir. Ancak insan kalbi veya nefsi zamanla kirlenir, üzerini pislik kaplar, katılaşır ve taş kesilir (Bakara 2/74), hatta paslanır. (Mutaffifin 83/14). Kir içinde kalan kalp doğruları göremez, hakikatleri kavrayamaz. Kur’an böylelerinin durumunu  “Onların kalpleri var, ama bununla bir şey anlamazlar” (A‘râf 7/179),  “Göğüslerdeki kalpler kör olur” (Hac 22/46) şeklinde anlatıyor.

Çeşitli sebeplerle kirlenen nefisleri ve kalpleri temizlemek, arındırmak; böylece Hakikati ve doğruyu görmelerini, gerçeği anlamalarını sağlamak gerekir.

İşte bu çaba veya işleme tezkiye denir.

Kur’ân mânevî pisliği ve kiri ifade etmek için rics (Tevbe 9/95. Ahzâb 33/33), neces (Tevbe 9/28) ve dess (Şems 91/10) gibi kelimeler kullanıyor. (Uludağ, S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 40/128-129)

Fıkıhta maddî ve manevî temizlikten (tahâretten) bahsedilir. Maddî tahâretin hangi sularla, özellikle hangi ibadetler için, nasıl yapılacağı anlatılır.

 Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Allah temizdir, temizliği (nezâfet’i) sever.” (Tirmizî, Edeb/41 no: 2799) Allah’ın sevdiği temizlik hem maddî, hem de manevîdir diyebiliriz.

İslâm beden ve elbise taemizliğini emrettiği gibi, kalp ve nefis temizliğini de emretmiştir. Beden, elbise ve çevre temizliği, görünen kir ve pisliklerin temizlenmesi anlamına gelir ve buna maddî (dış) tahâret denir.

Dinin daha çok önem verdiği temizlik ise kalp ve nefis temizliğidir. Kur’an’ın ‘tezkiye’ dediği temizlik de budur. Kalbin temizliği; dünyevî ilişkiler boyutundan, diğer insanlara karşı kötülük, kin, haset gibi olumsuz duygulara kalpte yer vermemeye, aksine iyilik ve hoşgörüyü ilke edinmeye, kalpten insanı Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden uzak durmaya kadar geniş bir alanı kapsar. (Heyet, İlmihal-İman ve İbadetler, 1/184)

Kur’an nefislerin/kalplerin tezkiye edilmesinden (arındırılmasından) bahsettiğine göre onların kirlenmesi de söz konusudur.

Manevî kir, manevi pislenme ne demektir?

Nefisler nasıl kirlenir?

Kirlenen nefisler nasıl temizlenir?

Bunu Kur’an’ın iman edenlerin nasıl tezkiye olabileceklerini anlatan âyetlerinden anlayabiliriz. Kur’an nefsin kirlendiği söylerken, nefsi arındırma (tezkiye etme) yollarını da göstermiştir.

Allah’ın arındırması yanında insanın kendi iradesiyle nefsini mânevî kirlerden arındırması önemli olduğundan bahseden bir âyette; “Kim arınırsa kendi yararına arınmış olur” deniyor. (Fâtır 35/18)

Tezkiye ibadeti, diğer ibadetler gibi kişseldir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse kimsenin yerine arınma olayını yapamaz. Nefsini tezkiye eden, ne Allah’a bir şey vermiş olur, ne de kullarına bir şey kazandırmış olur. Kendi felahı (kurtuluşu) için çalışmış olur ve Allah’ın izniyle Adn Cennetini hak eder.

Yukarıdaki âyet, tezkiyenin kişisel olduğunu haber verdiği gibi, bunun kişinin kendi çabasıyla olacağını da bildiriyor. Bu anlamda beşerden herhangi birinin bir başkasını tezkiye etmesi, günahlarından, kalp kirlerinden arındırması söz konusu değildir. Belki âlimler, davetçiler, anne-babalar, öğretmen (hoca) ve mürşidler (yol gösterenler) hitap ettikleri kişilere bu konuda öğüt verebilirler, yol gösterebilirler, bilgi aktarabilirler. Onların terbiyesine ve ıslah olmalarına yardımcı olabilirler.

Tezkiye ibadetinde şöyle bir sırlama söz konusu:

Aşağıda geleceği gibi öncelikle Allah (cc) dilediğini tezkiye eder. (Nisâ 4/49) Öyleyse tezkiyede ilk fail Allahtır. Ancak O (cc) arınmak isteyeni, tezkiyeye gönlü olanı, “tezkiye olunuz” davetine kendi iradesiyle icabet edeni ve nihayet bunu hak edeni tezkiye eder (arındırır). Ya da arınmasının önünü açar.

Allah tarafından yapılacak son tezkiyenin Hesap gününde olacağı unutulmamalıdır. Allah (cc) o gün tartıları (sevapları) ağır gelenleri, yani hak edenleri günah ve hataların kirinden temizler (tezkiye eder),  onları rahmeti ve Cenneti ile mükâfatlandırır.

Peygamber (sav) de kendisine verilen peygamberlik misyonu ile, vahiy ile, örnekliği ile dileyenleri tezkiye eder. (Bekara 2/151. Cum‘a 62/2. Âli İmran 3/164)

En nihayet insan kendi özgür iradesiyle hidâyeti seçer ve İslâmın sunduğu imkanlarla, amellerle (ibadetlerle) nefsini tezkiye der. Kalbe yük olan, nefsi kötülüklere sürükleyen inanç ve meyillerden, kirlerden, pisliklerden arınmaya çalışır. Demek ki tezkiyede kulun isteği, serbest iradesi ve çabası önemlidir. O arınmayı ister ve tezkiyenin araçlarını devreye sokarsa; işte o zaman Allah (cc) tıpkı arzu edene Kur’an’ı anlamayı kolaylaştırdığı (Kamer 54/,17,22, 32, 40), kolay olanı (Cennet’e gitmeyi) isteyene daha da kolaylaştırdığı (Leyl 92/5-7) gibi; tezkiyeyi de onu isteyene kolaylaştırır.

Bu tıpkı takvanın şartlarına benzer. Takva (Allah’tan hakkıyla korkup çekinme) ile ilgili Kur’an şöyle diyor: “Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkup-sakınırsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış (furkan) verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal 8/29)

“...Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter.” (Talak 65/2-3)

Nefislerin tezkiyeye ihtiyacı var mı? Elbette. Zira nefis hem kirlenir (Şems 91/10) hem de kötülüğe yol gösterir. “(Bununla beraber)  nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok (Ğafur (bağışlayan), Rahim’dir (çokı merhemet edendir).” (Yûsuf 12/53)

İman ve itaat ile kontrol altına alınmayan nefse Kur’an ‘hevâ’ diyor. Böyle bir nefis insana büyük hatalar yaptırır. Kendisine körü körüne itaat edilen, her istediği sınırsızca yerine getirilen nefis hem kire bulaşır, hem de adeta tanrılaştırılır. (Câsiye 45/23. Furkan 25/43) Kur’an insanlara hevâlarına değil, Allah’tan gelen hakikate itaat etmelerini emrediyor. (Bekara 2/120, 145. Nisâ 4/125. Mâide 5/49. Sâd 38/26. Kasas 28/50)

Nefsi tezkiye etmeyle, temizlemeyle (zekâun) ve tathîr etmeyle (paklamayla) insan, dünyada övülecek vasıflara sahip olacak, âhirette de ecir ve sevabı hak edecek bir duruma gelir. Bu da insanın kendini tathîr edecek, paklayacak işleri (amelleri) tercih etmesiyle olur. Kur’an’ın tavsiye ettiği arınma araçlarına başvurmakla olur.

Kur’an’da tezkiye olayı; a-Bazen bunu emek vererek, gayret göstererek kazanmasından dolayı kula nisbet edilir. (Şems 91/9) olduğu gibi.

b-Bazen Allah’a nisbet edilir. Çünkü gerçekte onun faili O’dur. “Allah dilediğini tazkiye eder.” (Nisâ 4/49)

c-Bazen bunun kullara ulaşmasında vasıta olduğundan dolayı Peygamber’e nisbet edilir. “Onları temizlemek için mallarından sadaka al..” (Tevbe 9/103)

d-Bazen de bu husuta bir araç mesabesinde olan ibadete nisbet edilir. “Hem de katımızdan bir incelik, bir paklık...” olarak. (Meryem 19/13) (el-İsfahânî, R. el-Müfredat, s.313) 

 

-Kur’an’da tezkiye

‘Tezkiye’, özellikle ilk dönem âyetlerde dinin temel amacı olarak sunuluyor.

Allah (cc) Musa’ya (as) şöyle buyurdu: “Haydi Firavun'a git! Çünkü o azmıştır. Ona de ki: İster misin temizlenesin (tezekkâ)? Seni Rabbine ileteyim de ona karşı derinden saygı duyup-korkasın!” (Naziât 79/17-18)

Yani ona de ki: Küfrün kirlerinden arınıp, Rabbine iman etmek istiyor musun? İbni Zeyd bu ayetteki tezkiyeyi şöyle açıklamış: “Yani müslüman olmak istemez misin? Seni İslâm yoluna ileteyim.” O “Kur’an’da geçen tezkiyenin tümü İslâm manasındadır” demiş ve arkasından Tâhâ 76. âyeti okumuş. Tezkiyeyi açıklarken; yani kim müslüman olursa” demiş ve Abese 3. âyeti okumuş. 

İkrime bu ayeti şöyle açıklamış: “Ey Musa! Firavun’a dedi ki: “Arınmak için sana doğru yolu göstereyim mi? ‘Lâilâhe illah’ demen için sana yardımcı olayım mı?”  (Taberî, İbni Cerir. el-Câmiu’l-Beyan, 12/432)

Tezkiye (diğer bir söyleyişle tezekki); temizlenmek, arı duru, saf yapmak manalarının yanında bir manası da İslamdır. Firavun’a böyle bir çağrının yapılması, kişinin iradesi ile yapacağı işlerde meyil ve niyetin esas olduğunu gösterir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/515)

Tezkiye Mekkî surelerden Abese’de iki defa yer alıyor.

 “Kendisine o âmâ geldi diye yüzünü ekşitti ve öteye döndü. 

Ne bilirsin, belki de o arınacak (yezzekkâ), 

Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.” (Abese 80/3) Yani belki günahlarından arınmak istiyor. (Taberî, İbni Cerir. el-Câmiu’l-Beyan, 12/444. Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 4/396)

“Onun arınmasından (yezzekkâ) sana ne” (Abese 80/7) Yani “senden ve Kur’an’dan faydalanmak istemeyen, o kendini müstağni (yeterli) sayan kişinin temizlenmesinde veya müslüman olup olmamasında  senin bir sorumluluğun yoktur. Ancak ihtiyacı olduğunu söyleyen, öğrenmek isteyen bir müslümandan yüz çevirmekte bir sorumluluk vardır.” (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/530)

 

 -Arınan da (tezkiye olan da) kendisi için arınmış olur:  

Allah’ın arındırması yanında insanın kendi iradesiyle nefsini mânevî kirlerden arındırması önemlidir. Buna bir şöyle işaret ediyor.   

Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri halde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa (tezekkâ) ancak kendisi için arınmış (yetezekkâ) olur. Dönüş ancak Allah'adır.” Fâtır 35/18)

Kim günahları terkeder ve sâlih ameli artırırsa o nefsini tezkiye etmiş olur. Arınmanın sonucu ve faydası kendisinedir.

Kimse kimsenin yerine tezkiye olamaz. Arınmaya çaba gösteren birinin bunu başkasına fatura etmesi, birisine -özellikle Allah’a- minnet etmesi doğru değildir. Zira bütün ameller (ibadetler) şahsî olduğu gibi tezkiye ibadeti kişiseldir.

Âyetin ilk cümlesi sorumlulukla ilgili önemli bir ilkeyi ortaya koyuyor. Şahsî sorumluluk, kişinin âhirette vereceği hesabın temel ölçülerinden biridir. Bir kimse başkasının cezasını çekemeyeceği gibi, -putperestlerin zannettiği gibi- bir başkasını da şefaat ederek hesaptan kurtaramaz. Allah (cc) bir kimseyi işlemediği suçtan dolayı sorumlu tutmadığı gibi, bir kimsenin başkasından alacağı yardımla günahtan kurtulması da mümkün değildir.

Sonuçta Allah’ın ölçülerine/emirlerine uyup yasaklarından kaçınma çabası içinde olan ve sâlih amel işleyen yine kendisi için tezkiye olur, arınmanın faydalarını kendisi görür. (Heyet, Kur’an Yolu, 4/410-411)

 

-Allah bazılarını tezkiye etmez

Allah (cc) âyetlerini az bir para karşılığı satanları ahirette tezkiye etmeyecek.

“Allah'ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır (yüzekkihim). Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Onlar, doğru yol karşılığında dalâleti (sapıklığı), mağfiret (bağışlanma) karşılığı azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış.” (Bekara 2/174-175)

Yani onlar, inkârlarında ısrar ederek ölmüş oldukları için, Allah (cc) bağışlamak (mağfiret) ve affetmek suretiyle onları tezkiye etmeyecek, onlardan razı olmayacak.

Onları hayırla övmeyecek, habis (kirli) işlerini ıslah edip düzeltmeyecek ve onları arındırmayacak. (Şevkânî, A. b. Muhammed. Fethu’l-Kadîr, s: 133)

Böylelerini mü’minlere yapacağı gibi affından hissedar yapmayacak, kazandıkları kirlilikleriyle mahşer meydanına getirecek. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 1/488)

Burada çıkarları azalacak diye hz. Muhammed hakkındaki bilgileri insanlardan saklayanların yanında, dinî metinleri gerçek anlamından ve amacından saptıracak şekilde çıkarları doğrultusunda te’vil edenler,  din ticareti yapan kişi ve toplumlar kınanıyor. Allah (cc) kıyamet günü onları muhatap alamaya değer bulmayacak, onları tezkiye etmeyecek, ama acıtıcı bir cezaya çarptıracaktır. (Heyet, Kur’an Yolu, 4/410-411)

Allah (cc), verdikleri sözü değiştirenleri tezkiye etmeyecek:  

“Şüphesiz, Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir (yüzekkihim). Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Âli İmran 3/77)

İnsanı Allah’a yaklaştırcak, O‘nun sevgisinin kazandıracak sebep şu veya bu kimseye, kabileye, ülkeye, gruba, mezhebe mensup olmak değil; Allah’a verilen söze, yani hem ilk ahde (Elst misakına), hem ‘Kelime-i şehâdet’ ve ‘âmentü’ ile verilen söze, hem de Allah adıyla edilen yeminelere vefalı olmaktır.

Tefsir ve hasid kaynakları bu ayetin iniş (nüzul( sebebi açıklanırken, Ehl-i Kitap’tan bazılarının, yeminin önemini hiçe  sayarak çıkar elde etmeye çalıştıkları haberlerine yer verirler. Bu haberler âyetin anlaşılmasına canlı örnekler olsa da hükmü geneldir. Âhirete iman eden herkese; Allah adına yemin ettikten sonra sözünde durmaları, yemine sadık kalmaları çağrısı yapılıyor, Allah’a verilen sözden dönmenin sonuçları üzerinde düşünmeleri  tavsiye ediliyor. (Taberî, İbni Cerir. el-Câmiu’l-Beyan, 3/319. en-Nisabûrî, A. b. Ahmed. Esbâbu’n-Nüzûl, s: 80)

Allah’ın böyle kimselerle âhirette konuşmaması ve onlara bakmamasından maksat, onların O’nun yanında bir değerlerininin olmaması, O’nun azabına müstehak olmaları demektir. Nitekim bir âyette inkarcılara, ya da cehennemi hak edenlere;  “orada hakir olarak kalın ve Benimle konuşmayın” (Mü’minûn 23/108) deniliyor.

Allah’ın onları tezkiye etmemesi de onları bağışlamaması ve günahlarından arındırmaması, ya da sâlih kullara layık gördüğü övgüden onları mahrum bırakmasıdır. Bütün bunlar da Allah’tan hakkıyla-korkup sakınanlar için vahim sonuçlardır. (İbni Atiyye, Muharriru’l-Vecîz, s: 320)

Bu âyet, bir çıkar karşılığı ahdini (Allah’a verdiği sözleri), yeminini satanların Allah’ın nimetlerinden mahrum kalacaklarını, azabı hak edeceklerini haber veriyor. Onlar kıyâmet günü ilâhi rahmete nail olamayacaklar, Allah’tan bir af ve bağışlanma duyamayacaklar. Onlara bakılmaması ve onlarla konuşmaması kinâye yoluyla onların dikkate alınmayacakları, onlara olan öfekinin arttığı; böyle bir durumda ümitlerinin tükeneceği söyleniyor. (Abduh, M. - Rıza, R. Menar Tefsiri (ter.), 3/483)

 

-Tezkiye olanların âhirette yeri Adn cennetleridir 

Mânen temizlenenlere ebediyen cennette kalacakları müjdelenmiştir. Mekke döneminin ortalarında nazil olan Tâhâ Sûresinde şöyle deniliyor:

“Şüphesiz, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de (güzel bir hayat) yaşar.

Her kim de O'na sâlih ameller işlemiş bir mü'min olarak varırsa, işte onlar için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte bu günahlardan temizlenenlerin (tezekkâ) mükâfatıdır.” (Tâhâ 20/76)

Böyleleri dünyada iken Allah’a itaat etmiş, en temiz işleri tercih etmişlerdir. Tezkiye olmanın bütün sonuçlarından yararlanmak bunların hakkıdır.

 

-Nefsi temizeçıkarmak

Mânevî ve ruhî arınmayı emreden İslâm, insanların nefislerini temize çıkarmalarını ve arınmış olma iddiasında bulunmalarını yasaklar. Çünkü önemli olan insanların kendilerini temize çıkarması değil, Allah’ın onları tezkiye etmesidir.

İnsanın nefsini tezkiye etmesi iki şekilde olur.

1-Fiille olur. Bu övgüye değerdir. Allahın şu sözünden kasdedilen budur. “Onu temizleyen felâh bulur.” (Şems 91/9. A’la 87/14)

2-Sözle olur. Mesela âdil birinin başkasını tezkiye etmesi (onun doğru sözlü, güvenilir veya dürüst olduğunu söylemesi) gibi. İnsanın bunu kendis hakkında yapması yerilir. Allah bunu nehyetmiştir.

“Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın (felâ tüzekkû). Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.”(Necm 53/32)

Bu nehyin (yasaklamanın) sebebi; insanın kendisini methetmesinin aklen ve şer’an çirkin olduğunu hatırlatmaktır. Hikmet ehli birine; “doğru da olsa hoş olmayan şey nedir” diye sorulduğunda “insanın kendisini methetmesidir” karşılığını vermiş.  (el-İsfahânî, R. el-Müfredât, s: 313)

 

-Allah (cc) dilediğini temize çıkarır

Mânevî ve ruhî arınmayı emreden İslâm, insanların nefislerini temize çıkarmalarını ve arınmış olma iddiasında bulunmalarını yasaklıyor. Çünkü önemli olan insanların kendilerini temize çıkarması değil, Allah’ın onları tezkiye etmesidir. Üstelik insanın kıendisi tezkiyenin (arınmanın) sınırlarını ve boyutlarını tayin edemez. Nice “kalbim temiz”, ya da “ben en iyisiyim” diyenler,  kirli işlere bulaşırlar, akla hayale gelmez hatalar işlerler.

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa 4/48)

Bu âyet indiği zaman Medineki yahudiler “biz müşrük değiliz, Allah’ın ileri gelen kullarıyız” demişler. “biz Allah’ın oğullarıyız” (Maide 5/18), “ateş bize  sadece sayılı günler dokunacak” (Bekara 2/80) dedikleri gibi.

Ayrıca bir gün bazı yahudiler çocuklarını alıp Peygamber’in huzuruna gelmişler ve “Ey Muhammed, bunların bir günahı var mı” demişler. Peygamber (sav) “hayır” demiş. Bunun üzerine “işte biz de tıpkı bunlar gibiyiz, gece yaptığımız günahlar gündüz, gündüz yaptığımız günahlar gece örtülür” diye kendilerini temize çıkarmışlar. Bunun üzerine şu ayetlerin indiği söyleniyor. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili, 2/569)

“Kendilerini temize çıkaranları (yüzekkihim) görmedin mi? Hayır! Allah dilediğini temize çıkarır (yüzekkâ) ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

Bak nasıl da Allah’a yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.” (Nisâ 4/49-50)

Yani kendilerini ‘Allah’ın seçkin halkı gören ve peşinen kendilerini Allah’ın rahmetini hak etmiş sayan yahudiler ve hz. İsa’nın kendisini insanların günahları sebebiyle “onlar adına feda ettiğini”ne inanan hırıstiyanlar.

Elbette bu kınama aynı zamanda kutsal zannedilen kişilere tapınma günahını işleyen, yalnızca Allah’a gösterilmesi gereken saygı ve bağlılığı onlara gösteren (Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/148), kendilerini bir yere mensup olmakla kurtulmuşlardan zanneden, “benim kalbim temiz” deyip ibadetten uzak kalan, “biz/ben en iyiyiz” diye hayal eden, kurtulmayı fanilere bağlanmakta gören müslümanlar için de geçerlidir.

Bir başka âyette şöyle buyuruluyor:

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı (mâ zekâ). Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz (yüzekkî) kılar. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nûr 24/21)

Kimin takva sahibi ve faziletli olduğuna karar veren Allah’ın iradesidir. Onun hükümleri de keyfi olmayıp, kendi ilmine, kulların niyet ve ameline dayalıdır. Kimin salih amelle dolu bir hayat yaşama isteğinde olduğunu, kimin günah ve isyan dolu hayatın cazibesine kapıldığını bilen yalnızca O’dur. 

 

-Hz. Muhammed ve tezkiye

Peygamber’in (sav) gönderiliş amaçlarından biri de onun ümmetini tezkiye etmesidir. Bu gerçek Kur’an’da üç defa yer alıyor.

 “Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi arındıran (yüzekkîküm), size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bekara 2/151)

Yani mü’minleri, şirkin ve günahın kirlerinden arındıran, ya da öğrettiği şeylerle onlara ahlâkî güzellikleri ve işlerin hasını gösteren bir elçi. (el-Hâzin, M. b. İbrahim.Tefsir, 1/92)

“Andolsun, Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan (yüzekkîhim), onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âli İmran 3/164) 

“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen (yüzekkihim), onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Cumua 62/2)

Peygamberlerin temel görevi, Allah’ın âyetlerini okuma, yani Allah’tan aldığı vahyi insanlara olduğu gibi bildirme, onları tezkiye etme (arındırma), davranış güzelliğine erişmelerini ve ruhen yücelmelerini sağlamaktır. Bunun yanında insana yaraşmayan davranışlardan, onlara ceza kazandıracak amellerden kurtulmaları için onları eğitme, kitabı ve hikmeti öğretme ve örnek olmaktır. (Heyet, Kur’an Yolu, 5/271)

Peygamber’in bu misyonunu Hz. İbrahim’in duasında da görüyoruz:

Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.”

“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder! Onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın (yüzekkîhim). Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” ﴾Bekara 2/128-129)

Yani o peygamber, mü’minlere kitabı ve hikmeti öğreterek, onlara itaatin yollarını göstererek, onların ruhlarını temizlesin, akıllarını kemâle erdirsin, ahlâklarını güzelleştirsin. (el-Cezâirî, Ebu Bekr. Eyseru’t-Tefâsir, s: 76)

 

-Nefsini tezkiye eden kurtulur (felâha erer): 

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran (zekkâhâ) kurtuluşa ermiştir. 

Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 90/7-10)

“Onu temizleyen” yani Allah’ın itaat ile nefsini arındırdığı kimse “muhakkak felâh bulmuştur. Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır”  

İbni Abbas (ra) şöyle demiştir. “Allah’ın saptırdığı ve azdırdığı bir nefis hüsrana uğramıştır.” Diğer bir açıklama: Allah’a itaat etmek ve sâlih ameller işlemek suretiyle kendisini (nefsini) arındıran kimse kurtuluşa ermiş, buna karşılık masiyetlerle (günah işlerle) nefsini örten (kirleten) kimse de hüsrana uğramıştır” (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3327)

“Abdullah ibni Abbas’tan gelen bir görüşe göre mana; “Yani Allah kimin nefsini tezkiye ederse o felâha erer” şeklindedir.

Tefsirci İkrime’ye göre: Yani kim nefisini ıslah ederse.

Tefsirci Katade’ye göre: Kim hayırlı/sâlih amel işlerse ve Allah’a itaat ile nefsini temizlerse (tezkiye ederse).  (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 12/603)

Nefsi tezkiye gerçeği A’la Sûresinde ‘tezekkâ’ kalıbıyla geliyor: 

“Arınan  (tezakkâ) ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.”  ﴾A’la 87/14-15)

“Gerçek şu ki böylesi umduğunu elde eder. Yani cennette ebediliğe kavuşur. Burada ‘kurtuluşa eren’den kasıt, iman etmek suretiyle şirkten arınıp temizlenen kimsedir.

Kimilerine göre burada arınan; amelini tertemiz yapan ve nefsini (kötülüklerden ve günahlardan) uzaktutan kimsedir.

Tezkiyeden maksadın amellerin zekâtı (yani temizlenmesi)dir, malların zekâtı değil denmiştir. Yani kişinin amellerini (ibadetlerini) riyadan ve kusurlardan temizlemesidir. Çünkü malı temizleme (zekât) hakkında çoğunlukla ‘tezekkâ-temizledi, arındı’ fiili değil; zekât masdarı veya bunun fiili ‘zekkâ’ kullanılır.  (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3302)

 

-Arınmanın (tezkiyenin) imkanları:

İlk vahiylerde sık sık üzerinde durulan tezkiyenin dinin temel amacı olduğunu söylemeliyiz. Zira vahiyden mahrum, ilahi eğitim metodundan uzak kalan, hayatına İslâmın ilkeleriyle yön vermeyen herkes nefsini kirletir.

Müslüman nefsini nasıl tezkiye edebilir?

Bunun imkanları nelerdir?

Bunun için birilerini mi bulmak gerekiyor?

Peygamber dışında bu birileri, adları ne olursa olsun, başka insanları tezkiye edebililer mi? Yoksa bazı güzel insanlar başkalarının nefis tezkiyesi yapmalarına yardımcı mı olurlar?

Nefsimizi arındırmak için özel günleri zamanları mı beklemek gerekiyor?

Kulluğun yapılması gerektiğini öğreten Kur’an ve Yüce Elçi, nefis tezkiyesinin nasıl yapılacağını da öğrettiler.

İşte nefis tezkiyesinin imkanlarından bazıları:

 

1-İslam dışı inançlardan, kanaatlerden kalbi, zihni ve duyguları uzak tutarak;

Kur’ân’da mânevî pisliği ve kiri, amellerini çirkinliğini ifade etmek için rics (Tevbe 9/95. Ahzâb 33/33), neces (Tevbe 9/28) ve dess (eş-Şems 91/10) gibi kelimeler de kullanılmıştır.

İnanmayanların üzerine yaptıkları çirkinlikler sebebiyle risc boşaltılır.

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık (rics) verir.” (En’am 6/125. Bir benzeri: Yûnus 10/100)

Rics; sözlükte kokuşmuş demektir. Burada azap, şeytanın kendisi, murdarlık, kendisinde hayır bulunmayan şey, iman etmeyenlerin hak ettikleri dünyada lânet, âhirette azap anlamlarına gelebilir. (Kurtubî, M. b. Ahmed. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1231)

Allah (cc) iman edenleri rics’den sakındırıyor: “...Öyleyse artık, (Allah'ın yasaklamış bulunduğu her şeyden, ve en çok da) inanç ve uygulama olarak puta taparlığın her türlü bayağılığından (rics’ten) uzak durun, asılsız her türlü sözden kaçının.” (Hac 22/30)

Puta tapmak, İslâma uymayan inanç ve uygulamalar, yasaklanan şeyler, yalan sözler rics’tir, bayalığıktır, kirdir, murdarlıktır.  Nefsi rics’ten arındırmanın yolu da Tevhid’e gönül vermek, Allah’ın haramlarına riayet etmek,  Allah rızasına uymayan davranışlardan uzak kalmaktır.

Kur’an şirk koşan müşriklere necis diyor. (Tevbe 9/28) Müşrikler beden açısından, maddî cisimleri açısından değil; batıl inanaçları, kötü ahlakları, yanlış kanaatleri, çirkin amelleri ve cahiliyye anlayışına sahip olmaları yönünden necistirler.

Bu necasetin temizleyicisi şirk inancından, bu inancın hayata yansıyan değerlerinden vazgeçmektir. “Lâ ilâhe illah-Allah’tan başka ilah yoktur” deyip gereğini yapmaktır. Hayatı, insanı, varlığı, ölümü ve ötesini, değerler dünyasını, insanî sorumlulukları Tevhid’e uygun algılamaktır. İnsanların uydurduğu tanrılara zihni ve kalbi işgal ettirmemektir.

Münafıklara da yaptıkları çirkin yanlışlara rics (pislik) diyor. (Tevbe 9/95) Hem nifak düşüncesi, hem de bunun günlük hayattaki yansımaları düşük bir ahlaktır. Nifak zihni, niyeti, yüreği kirleten ciddiyetsizliktir. Çıkarı her değerin üstüne çıkarıp, gücün önünde eğilmektir.

Bu kiri ancak iman tathîr eder (temizler). Nifaka düşmüş kirli yürekleri ancak takva şuuru arındırır. Nifak ile geçen senelerin tortularını ve zararlarını ancak tevbe ve istiğfar giderir.

Cabir b. Abdullah’tan şöyle bir hadis rivâyet ediliyor: “Gerçek şu ki, umduğunu elde eden, iyice temizlenen kimse, Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhitlik ederek, Allah’a ortak koşulanları bir tarafa iten, ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şâhitlik eden kimsedir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 7/137)

Nefis tezkiyesi insanın öncelikle; küfür, şirk, ilhad, nifak (münafıklık), dalâlet (sapıklık),  İslâm dışı inançlardan, fikir, kanaat ve hükümlerden uzak kalması, bunlardan kalbini ve zihnini temizlemesi ile olur.

Nitekim “Nefsini tezkiye eden kurtulur” (Şems 91/14) âyeti şirkten ve küfürden uzak kalma şeklinde de açıklandı. Allah (cc) burada buyuruyor ki. Şüphesiz küfürden ve masiyetlerden (günahlardan) temizlenen umduğuna kavuşur ve necat bulur (kurtulur).  Bu ayet; kim amelini tertemiz yaparsa,

kim hakkıyla “lâ ilahe illah” derse şeklinde de anlaşılmış. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 12/546)

 

2-Günahlardan sakınarak:

Kur’an içkiyi, kumarı, fal oklarına bakmayı, domuz eti yemeyi şeytanın pis işlerinden (rics) sayıyor.  (Mâide 5/90. En’am 6/145)

Bu âyetlerde bahsedilen rics’in bilinen maddi pislik olmadığı açıktır. Bunu temizlemek de su ile, temizleyicilerle olmaz. Kur’an’ın pis, çrkinlik, murdarlık dediği, tayyip (temiz ve helâl) saymadığı yiyecek ve içeceklerden uzak durmak, onların sebep olduğu pisliklerden insanı kurtarır.

Allah (cc) ehl-i beyt’ten rics’i (nefsi kirleten şeyleri) giderip tertemiz yapmak istiyor.

“(Ey Peygamber  hanımları!) Evlerinizde (vakarla) oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece rics’i (günah kirini, davranış çirkinliklerini) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab 33/33)

Burada Peygamberin ev halkının hatadan ve günahtan uzak olduğu değil, Allah’ın onları temizlemek istediği söyleniyor. Yani onlar şöyle hareket ederseler, şu davranış tarzını benimserseler, tathîr olurlar (tertemiz olurlar). Nitekim bunun bir benzeri abdest ayetinde geçiyor:

“... Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak (tathîr etmek) ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.” (Mâide 5/6)

Bir hadise göre kalbi kirleten şeylerden biri de günah işlemektir.

“Bir kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul günahı terkedip bağışlanmayı dilerse, bu leke kaybolur. Şayet tövbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar. İşte Allah’ın,”Doğrusu yapıp ettiklerinden dolayı kalpleri paslandı” (Mutaffifîn 83/14) (meâlindeki) âyetinde ifade ettiği kararma ve pas tutma budur.” (Tirmizî, Tefsîr/83 no: 3334. Müslim, bunun bir benzerini “Kul fitneyle karşılaştığı zaman...” kaydıyla rivâyet ediyor: İmân 64/231 no: 369)

Kalbi adı geçen kirlerden temizlemenin, onu paslanmaktan kurtarmanın yolu öncelikle tevhide uymayan inançlardan, sonra da insana günah kazandıracak amellerden uzak kalmaktır.

 

3-Tevbe ve istiğfar ederek;

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “İnsanların her biri hata edebilir. Ancak hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, Kıyâmet/50 no: 2501. İbni Mâce, Zühd/30 no: 4251)

İnsan hata edebilir, nefsine veya şeytanın kandırmalarına aldanıp günah işleyebilir.

Bu konuda iman edenlerin tavrı şöyledir: “Yine onlar, çirkin bir iş yaptıkları, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler -ki Allah’tan başka günahları kim bağışlar- ve bile bile işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir.” (Âli İmran 3/135)

Kalbi kirleten, vicdanın üzerini örten, insanı değersiz kılan günahlardan dolayı tevbe eden, sonra hatalarının affını isteyen nefsini arındırmaya başlamış demektir. Madem ki günahlar kalbi kaplar/paslandırır, nefsi kirletir; öyleyse o kiri gidermek onu arındırmaktır (tezkiye etmektir). Bu da ancak günahları terketmekle, yani tevbe ile, Allah’tan bağışlanma istemek, yani istiğfar etmekle mümkündür.

Allah (cc) dilediğini bağışlar. İnsan istiğfarının kabul edilip edilmediğini bilmez ama ümit eder. Tevbe ve istiğfar ile günah kirinden arınmaya ömrünün sonuna kadar devam eder.

Bu konudaki peygamberî müjde şöyle: “Günaha tevbe eden onun işlememiş gibidir.” (İbni Mace,  Zühd/30 no: )

İstiğfar sadece günahlar için yapılmaz. Kulluk görevini hakkıyla yerine getirememe, yeterince şükredememe sebebiyle, Allah’ı O’nun layık olduğu şekilde övüp yüceltmedeki (hamd ve sena’daki) eksikliğinden dolayı ve zikir olsun diye de yapılır. Nitekim Peygamber (asv): “Bazen kalbimin perdelendiği olur da Rabbime günde yüz defa istiğfar ederim.” (Müslim, Zikir 12/41 no: 6858. Ebu Dâvud, Vitir/26 no: 1516) buyuruyor.

Peygamber (sav) bir duasında şöyle derdi: “Allahım, nefsime takvasını ver ve onu tezkiye et. Sen onu tezkiye edenlerin en hayırlısısın. Sen nefsimin velisi ve mevlâsısın.” (Müslim,  Zikir-18/73 no: 6906)

İstiğfar çıkış yoludur, üzüntüden kurtulma sebebidir, manevi arınma imkanıdır. Bu gerçeği Allah’ın Rasûlü (sav) haber veriyor: “Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse Allah (cc) her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösteriri ve ona beklemediği yerden rızık verir.” (Ebu Dâvud, Vitir/26 no: 1518. İbni Mâce, Edeb/57 no: 3819)

 

4-Sâlih amel işleyerek;

Günahlar, yani Allah’ın razı olmadığı işler nasıl ki insan kalbini karartırsa, yani kirletirse; sâlih ameller, yani Allah’ın razı olacağı işler de onu temizler.

Sâlih amel hem kulluk görevidir, hem de yüreği tortulardan, ağır yüklerden, karartı ve murdarlıktan, işgal ve baskıdan kurtarır. Zira imana uymayan her inanç, her niyet, her günah işleme arzusu sonuçta kalbi işgal eden, onu asıl görevini yapmaktan alıkoyan, onu baskı altında tutan faktörlerdir. Böyle yapanlar aslında nefsilerinin bu yanlış aruzlarına uyan, onu kontrol edemeyen, hevâ ve hevesin peşinde gidenlerdir.

Kur’an bu yanlış istekler ve yanlış işlere meyletmeye “nefsi kire bulaştırma” diyor.

Kur’an’ın mesâni özelliği doğrultusunda tezekkiyi zıddı ile birlikte anlatır ki, kirletme X arıtma (Şems 90/9-10) karşıtlığı ile dile getiriliyor.

“Kim arınırsa (yetezekkâ) felaha erer.” (A’la 14) Yani kim imanın şirkten temizlerse, kim amelini tertemiz ve bereketli kılarsa, kim sâlih amel işlerse kurtulur (felah bulur). (Kurtubî, M. b. Ahmed. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3302)

Kur’an şöyle buyuruyor:

Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kimler de sâlih amel işlerse, ancak kendileri için (cennette yer) hazırlarlar.” Rûm 30/44) 

Kim salih amel işlerse (iyi bir iş yaparsa) kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.” (Fussilet 41/46. Bir benzeri: Casiye 45/15)

Vahyin ilk dönemlerinde “benliğin tezkiye ile edilmesi” durumu ile sonraki dönemin temel kavramlarından olan “amel-i sâlih” (ve ıslah) arasında birebir ilişki vardır.

İnsanın hukuka konu olan zahirî amelleri; davranış ve hareketleri, ahlâka konu olan amellerinden, tutum, duygu ve düşüncelerinden kaynaklandığı için, tezekki (arınma) büyük önem arzetmektedir. Bu işlem yapılırken, hem Allah ile hem mü’min toplum ile sürekli irtibatta olmak (ikâmet-i salat) gerekir. Yani Allah katında önemli olan ona kelb-i selim ile ulaşmaktır. Dindarlık çerçevesindeki bütün emir-yasak ve tavsiyeler bunun araçlarıdır. (Sülün, M. Kur’an’-ı Kerim’de Arınma Amaçlı Verişler, Kur’anî Hayat, sayı: 7 Temmuz-Ağustos 2009, s: 26)

Sâlih amel, hem nefsi tezkiye eder, hem insanı olgunlaştırır (kemâlat verir), hem de Allah’a yaklaştırır.

“...Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf 18/110)

 

5-Dua, zikir, tesbîh yaparak;

Bunların her üçü de önemli ibadetlerdir. Aynı zamanda zikirdir, yani insana Allah’ı hatırlatan imkanlardır.

Dua öncelikle aciz olduğunu bilmedir. Sonra Allah’ı yardıma çağırma, O’na yönelme, O’ndan istemedir. Dua aşağıdan yukaruıya doğru Alla ile irtibat kurma imkanıdır. Dua ile kul kimden isteyeceğini bilir, O’nu anar, halini O’na arzeder.

Her dua cümlesi, her dua terennümü, her yakarış  kulu Allah’a yaklaştırır. O’nu zikretmiş olur. Allah (cc) şöyle buyuruyor:

Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bekara 2/186)

Tesbîh, Allah’ı noksan sıfatlardan, O’na yakışmayan özelliklerden, insanların Allah hakkında uydurdukları ve düşündükleri bütün yanlışlardan O’nu tenzih etmektir, uzak bilmektir. O’na O’nun kendisini Kur’an’da anlattığı gibi inandığını itiraf etmektir.

İçerisinde “sübhânellah” geçen bütün ifadeler tesbihtir. Tesbih etmek “sübhânelleh” demek iman olduğu gibi, aynı zamanda zikirdir.

Allah’ı hatırlamak (zikir) kalkpleri yatıştırır, gönle ferahlık verir, kalbe sekine (huzur) indirir, yüze sevinç getirir, insanı şeytana ve nefsin aldatmlarına karşı korur.

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 13/28)

Allah’ı zikreden, her O’nu hatırlayan, hiç unutmayan, O’nu hesaba katarak yaşayan hatalardan uzak olur. Böylece kendinde olur, ne yaptığını bilir,

Bütün bunlar iman edenlerin nefislerini ve kalplerini arındırır, tezkiye eder.

 

6-Tefekkür ederek, âhireti düşünerek;

Nefsini hata, günah, gaflet ve nankörlükle kirleten, işin neye varacağını iyi hesap etmesi gerekiyor. Mü’min iman eder ki ölüm ve ölümden öte bir sonsuz hayat var. Dünyanın sonu ve kıyâmet var, yani ölümden sonra yeniden diriliş var. Hesap var, yaptıklarından sorguya çekilme var. Yapılanların karşılığı ödül ve ceza var.

Müslüman bütün bunları tefekkür etmeli, ölümü ve âhireti hiç aklından çıkarmamalı. Kişi hayatını ancak âhireti çok düşünmekle diri ve verimli yapabilir. Hayatı verimli yapmak, günah kirlerinden, insanı manen murdar eden şeylerden uzaklaşmak da bir yönden âhireti, oradaki ahvali çok düşünerek mümkün olabilir.

Öyle ya, Allah’ın huzuruna kirli, necis, murdar bir benlikle çıkmak var, temiz, arınmış, tezkiye olmuş, tayyip bir benlikle çıkmak var. Kim zarar edecek, kim kazanacak? Kim ebedî kurtuluşu hak edecek, kim ebedî hüsrana düşecek?

Bütün bunları tefekkür etmek insan nefsini arındırır, niyetini ve işlerini düzeltmesini sağlar.

 

7-Kalbi kin, haset, gıybet, dünyaya aşırı tutkunluk, hırs ve günaha meyletmekten uzaklaşarak;

Çünkü bunlar insan kalbine yüktür. Bu gibi duygular şeytanîdir ve insana her zaman hata yaptırır.

Kin, haset ve gıybet başkalarına karşı yapılan hata, dünya malına aşırı düşkünlük, hırs (tamah) ve günaha meyil kişinin kendine karşı hatalarındandır. Birisi dışarıya dönük, diğerleri içeriye dönük.

Bunlardan uzak kalmak nefsi ya da kalbi temizler.

 

8-Allah için vererek, infak ederek;

  Vahyin sürecinin ikinci senesinde indiği düşünülen Leyl Sûresi arınmanın verilerek yapılacağın söylüyor. Ama bunu sınırlandırmıyor. 

“Temizlenmek (yetezakkâ) için malını hayra veren en muttekî (Allah'a karşı gelmekten  sakınan) kimse, o ateşten uzak tutulacaktır.” Leyl 92/17-18)

Burada maldan verme ve takva, ‘en güzeli’ doğrulama, cimrilik yapıp ‘en güzelin’ yalanlanması, ölüm anında mala ihtiyaç olmama, Allah'ın insana hidâyet vermesi ve günahkârı cehennem ateşiyle tehdit etmesi konularından sonra arınmanın (tezkiyenin) metodu ve maksadı ilan ediliyor.

‘ze-kâ’ fiilinden gelen ‘zekât’, Allah’ın bereketlendirmesinden gelen nema, çoğalma,  artma potansiyeli veya temizliktir, arınmadır.

Bu kelime dünyevî ve uhrevî işler hakkında kullanılır. Ancak asıl vurgusu ekonomik değil, ahlâkîdir.

 ‘Zekat’ her zaman; İslâmın üzerine bina edildiği esaslardan biri, yani zenginlerin vermekle yükümlü oldukları yükümlülük değildir.

Bu kendini arıtma anlamındaki tezekki/tezkiyedir aynı zamanda. Bunu Mekke döneminin ortalarında inen Tâhâ 20/76 ile, peygamberin gönderiliş amaçlarından birinin tezkiye olduğunu belirten âyetlerden de (Bekara 2/151. Âli İmran 3/164. Cumua 62/2-3)  anlayabiliriz.

Mekke döneminde farz olan zekât yoktu. O dönemde inen âyetlerde geçen zekât, zenginlerin vermekle yükümlü oldukları dini vergi değil; arınmayı sağlayan vermeler olsa gerektir.

Mesela; “...Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, (Allah’tan) korkup-sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (A’raf 7/156)

Buradaki zekâtı;  arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli ödemek diye anlamak mümkün. Nüzûl sırasına göre zekâtın ilk geçtiği yer muhtemelen burası veya Müzemmil 20. âyet. İnsanın akletme kapasitesine verilen ‘zekâ’ ismi, zekâtın bu özelliğini ele vermektedir. Bunun türevi olan ‘tezkiye’ övgüye değer kılmak, saflaştırarak yüceltmek anlamına gelir.

Zekâtın Mekkî sûrelerde salat ile birlikte kullanılması bu gerçeği değiştirmez. (Müzemmil 73/20. Meryem 19/31. Necm 53/3. Lukman 31/4). Zekâtın vahiy sürecindeki anlam seyri, sadece kazancı paylaşarak arınmayı değil, aynı zamanda hak edilmemiş gelirlerden de vazgeçmeyi ifade eder. Zekât, sonradan kazandığı şer’i anlamda olduğu gibi muhtaç kimseler yararına karşılıksız mal çıkarmayı değil, kazanılması umulan nihâi amaca da işaret etmektedir. (İslâmoğlu, M. Nüzûl Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur’an, s: 290)

O da Allah rızası için O’nun kullarına vererek arınmadır.

“... O hâlde, Kur’an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Müzemmil 73/20)

Zekât, yalnızca karşılıksız harcamak değil, ondan daha öte arınmak için fedakârlık etmek, arınmak için bedel ödemek anlamlarına da gelir. Bu da zekâtın sadaka ile buluştuğu yerdir (Tevbe 9/103). Burada verilen şey sadaka olarak isimlendirilmekte, sadakanın veriliş amacının da zekât (arınma, tezkiye) olduğu vurgulanmaktadır. (İslâmoğlu, M. Nüzûl Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur’an, s: 13)

Onların mallarından sadaka (zekât) al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir. ﴾Tevbe 9/103)

Burada bilinen farz zekâtın ‘sadaka’ kelimesiyle, arınmanın ise zekâtın da kök fiili olan tezkiye ile anlatıldığını görüyoruz.

Kur’an inkârcılar hakkında şöyle diyor:  Onlar zekâtı vermeyen kimselerdir. Onlar âhireti de inkâr ederler.” (Fussilet 41/7)

Allah’ın birliğine (vahdaniyetine) inanmak ve insanlara karşılıksız vermek, İslâmın iki temel emridir. Bundan dolayı bu iki emre kasıtlı olarak karşı çıkmak, insanın Yaratıcıya karşı mesuliyetini ve hayatın öteki dünyada da devam edeceğini inkar anlamına gelir. (Esed, M. Kur’an Mesajı,  3/972)

Buradaki zekâtı, mali yükümlülük anlayanların yanında, onu “Lâ ilâhe illallah” diyerek kalbi şirkten arındırmak diye yorumlayanlar da vardır. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/86)

Hz. İsa (as) şöyle dedi: «Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.» (Meryem 19/31)

Yani “arınmak için gerekeni vermeyi emretti”.

“Peygamber metodun ikinci aşaması olan arınma; ameli, ibadi ve ihtiyari pratikler, insanın üzerindeki dünyevi istiladan ve ekonomik kölelikten kurtulma aracı ve sevdiğimiz şeylerden ve kendi menfaatlerimizden infaktır. Rahatlık ve refahtan vazgeçmek, öfkeyi dindirmek, nakit parayı malı, işi, kısas hakkını, makamı, oğlu dostu ve sonuçta da canı feda etmek. Bu eylemlerin hepsi Kur'an'da zekatla birlikte anılmıştır. Ve bundan maksat da irade gücüyle nefsin düzeltilmesi ve temizlenmesi, takva ve arınmanın oluşturulmasıdır.”

http://www.islamdusuncesi.net/peygamberi-metodun-2-asamasi-arinma-tezkiye-435h.htm

Kur’an özellike Medine döneminde Allah yolunda mal vermeyi vacip sayıp, ölçüsünü tayin ediyor ve onun ismini zekât koyuyor. Yani vacip (farz) olan arınma vesilesi. 

Kur’an farz anlamındaki zekât hakkında sadaka terimini de kullanıyor. (Bakınız: Tevbe 9/58, 60, 103. Bekara 2/271)

Vermenin en önemli göstergesi zekâttır. Zekât tezkiye ile aynı kökten gelir ve o da arınmak için vermek, malı vererek arıtmak, temizlemek demektir.

Bu adlandırmanın sebebi ya zekâttaki bereket beklentisi, ya da bu yolla nefsin tezkiyesidir. Yani hayır ve bereketlerle nefsin geliştirilmesidir, büyütülmesidir ya da bunların her ikisidir. Çünkü her iki hayır da zekâtta vardır. (el-İsfahânî, R. el-Müfredat, s: 313) 

Zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarfedilmek üzere dinen zengin sayılan müslümanların malından alınan belli payı ifade eder.

İslam Hukukunda zekât, kişinin sermayesini ve gelirini (dolaysıyla nefsini) bencillik kirinden temizlemesi anlamına gelen, müslümanlara farz kılınmış zorunlu vergiyi ifade eder. Bu verginin hasılatı, esas olarak fakirlere harcanır, ama yalnızca onlara değil. Bu nedenle zekatı “arındırıcı (malî) yükümlülük” olarak anlamak mümkün.” (Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/14)

Mü’minlerin en önemli özelliklerinden ve onların felâhına (kurutuluşuna) vesile olacak ibadetlerden biri de kendilerini ve mallarını tezkiye edip değerli kılmak  üzere zekât ibadetini yerine getirmeleridir. (Mü’minûn 23/4. Bekara 2/177. Tevbe 9/71. Neml 27/2-3)

Zekât, her şeyden çok, şahsî bir ibadet, Allah'a yaklaşma ve O'na yönelme eylemidir. Kur'an'da pek çok yerde zekât, insan ve Allah arasında bağ olan namazdan sonra gelmektedir.

İster nafile anlamıyla, ister Kur’an’daki zekât anlamıyla sadaka, kişinin nefsini  ve malını tezkiye ettiği gibi, malını bereketlendirir, değerli yapar.

Şu hadislerde sadakanın hem malı bereketlendirme hem de nefsi arıtma rolüne işaret edildiğini görüyoruz:

“Sadaka vermekle mal eksilmez. Allâh(cc) affeden kulunun değerini artırır. Allâh rızâsı için alçak gönüllü olanı Allâh yüceltir.” (Müslim, Birr19/69 no: 6592)

“Oruç kalkan (gibid)dır. Sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân/8 no: 2616. İbn-i Mâce, Fiten/12 no: 3973)

“Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb/34 no: 6023)

 “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât/28 no: 664. Tirmizî bu hadisi hasen-garip kaydıyla rivâyet ediyor.)

 

9-Kur’an okuyarak;

Kur’an elbette hayat kitabıdır. İnsan ve toplum hayatını inşa etmek için indirilmiştir. Ancak unutmamak gerekir ki, Kur’an’ı anlamak ve hayata aktarmak için onun öncelikle okunması gerekir.

Şüphesiz Kur’ân’ı okumak, anlamları üzerinde tefekkür etmek, onu ezberlemek, namazda kıraat etmek (okumak), doğru anlamak ve anladığını pratikleştirmek, onun feyzinden ve nûrundan faydalanmaya çalışmak ibâdettir.

Kur’an okumak da zikirdir ve Allah’a yakın olmaktır. Zikrederek Allah’a yakın olan da günahlardan, nefsi kirleten pisliklerden uzak olmaya bir imkan bulmuş olur.

Kur’an hem hidâyet rehberi, okunduğu zaman mü’minlerin kalplerini ürperten, onların bilinçlenmelerini sağlayan bir ilâhi kelâmdır. (Zümer 39/23. Enfal 8/2)

“Allah, onunla (Kur’an’la) rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.” (Maide 5/16)

Kur’an’ın karanlıklar dediği şeyler aynı zamanda nefisleri kirleten, yürekleri işgal eden şeylerdir. Mü’minler Kur’an ile bu kirlerden arınır, nûra kavuşurlar.

Kur’an müslümanlar için şifa ve rahmettir. Kalbi karartan, basireti kör eden, insana yolunu şaşırtan manevi hastalıkların ilacı Kur’an’dır. (İsrâ 17/82. Yûnus 10/58)

Peygamberimiz (sav) kendisi Kur’an okuduğu gibi, müslümanlara da Kur’an okumayı tavsiye tmiştir. Mesela; Ebu Ümame “Peygamber’i; “Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an kıyâmet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olacaktır” derken işittim...” (Müslim, Müsafirin 42/252 no: 1874. Ahmed b. Hanbel, 5/249, 251)

Peygamber buyurdu ki: “Kalbinde Kur’an’dan bir miktar bulunmayan kimse harap ev gibidir.” (Tirmizî, Fazâilü’l–Kur’ân/18 no: 2913. Ayrıca bk. Dârimî, Fezâilü’l–Kur’ân/1; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 223)

Harap ev gibi dağınık, perişan ve kirli olan evin (kalbin) pîrupak edilmesi, temizlenmesi de Kur’an ile mümkündür.

“Kur’an okuyan mü’min portakal gibidir. Kokusu hoş ve tadı güzeldir. Kur’an okumayan mü’min hurma gibidir. Kokusu yoktur ama tadı güzeldir...” (Buhârî, Et’ime/30 no: 5428, Fezâilü’l-Kur’ân/17 no: 5020, Tevhîd/36 no: 7560.  Müslim, Müsâfirîn 38/243 no: 1860. Ebû Dâvud, Edeb/16 no: 4829. İbni Mâce, Mukaddime/16 no: 214)

Berâ b. Âzib (ra) diyor ki: Birisi iki uzun iple atını bağlamış, evinde Kehf Sûresini okuyordu. Okuyup dururken, üzerinde bir bulut peyda oldu, bulut yaklaştıkça yaklaştı. Nihâyet at ürktü, deprenmeye başladı! Üseyd: “Yâ Rab, âfetten emîn kıl!” diye duâ etmeye başladı. Sabah olduğunda Peygamber’e ve bu durumu anlattı. Peygamber (sav): “Bu tecellî sekînedir (huzurdur). Kur’ân (sebebiyle) indi” buyurdu.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân/11 no: 5011, Tefsir/Fetih 4 no: 4839. Buhârî bir benzerini “Ey kişi okumaya devam et... lafzıyla rivâyet ediyor. Menâkıb/25 no: 3614.)

İşte o kalbe inen bu ‘sekine’ hem onu, hem de nefisleri arındıran imkandır.    

 

10-Ramazan’ı ihya ederek;

Ramazan tezkiye (arınma) mevsimidir, fırsatıdır. Her şeyiyle tamamen hayır, bereket ve rahmet olan Ramazan ayı ve oruç ibadeti bütün sene için de en güzel bir örnek, nefis eğitimi ve nefis tezkiyesi zamanıdır.

Tecrübe ile sabit ki müslümanların çoğu gelince daha çok ibadet ediyorlar, dinlerini daha yoğun bir şekilde yaşıyorlar.

Oruç, namaz, teravih, dua, sadaka, infak, ikram, sabır, yardımlaşma, paylaşma, kardeşlik, zikir, tesbîh, tevbe ve istiğfar ve benzeri ibadetler bu ayda daha da artar. Mü’min bu ayda ölümü ve âhireti daha çok hatırlar, daha çok hazırlanmaya çalışır. Bütün bunlar da nefisi arıtan, onu günahların kirinden temizleyen, kalbi arı duru yapan sebeplerdir.

Peygamber (sav) “Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.” (Buhârî, Savm/5 no: 1898, 1899, Bed’ü’I-Halk/11 no: 3277. Müslim, Sıyâm 1/1-2 no: 2495-2496. Nesâi, Sıyâm/5 no: 2107) buyurdu.

Bunu, “mü’minler nefislerini tezkiye edecek yaptacakları sâlih ameller ile cennetin kapılarını kendilerine açarlar, şeytana karşı o kadar dikkatli olurlar ki, adete onu zincirlemiş gibi olurlar” şeklinde anlayabiliriz. Ya da müslümanların yaptıkları hayırlı işler onlara cennetin kapılarını açar, şeytanları onlardan uzak tutar.

Orucun veya Ramazanın tezkiye ayı olduğu muhtelif hadislerden anlıyoruz.

Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir. (Müslim, Tahâret/14 no: 223. Tirmizi, Salat/160 no: 214)

“Kişinin fitnesi ehlinde, malında, çocuğunda, nefsinde ve komşusundadır. Oruç, namaz, sadaka, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker bu fitneye kefâret olur.” (Müslim, Fiten/17 no: 144. Tirmizî, Fiten/71 no: 2259)

Keffâret; işlenen günahları affetirebilecek, silinmesine vesile olabilecek, nefis tezkiyesi için bir imkandır.

Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır. (Buhârî, Îmân 28 no: 38, Savm 6 no: 1901)

Oruç perdedir. Biriniz birgün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa “ben oruçluyum” desin (ve ona bulaşmasın).'' (Buhârî, Savm/2 no: 1894, 9 no: 1904. Müslim, Sıyâm 29/164 no: 2703. Muvatta, Sıyâm/58. Ebu Dâvud, Savm/25 no: 2363. Tirmizî, Savm/55 no: 764)

Oruçtan bir amaç da kötü davranışlardan temizlenmek, güzel ahlâk kazanmaktır. Davranışları ıslah etmek, daha önceden işlenmiş hatalardan arınmaya çalışmaktır.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terketmezse,  Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm/8 no 1903, Edeb/51 no: 6057)

“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm/21 no: 1690)

Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün...” (Tirmizî, Daavat/110 no: 3539)

Ramazan hakkında “onun başı rahmet, ortası mağfiret (bağışlanma), sonu cehennemden kurtuluştur” denilir. Bu şahitlik Ramazan’ın arınma (tezkiye) ayı olduğunu bir kez daha gösterir.

Ramazan mağfiret va rahmet ayıdır. Tevbe ve istiğfar için, af talebi için, günahları terketmek için, sâlih amellere yönelmek için bir fırsattır. Bu ayı hakkıyla değerlendirenlere Allah lütuf, rahmet ve bereketini daha fazla ikram eder. Ya da bu ayın değerini bilenler, Allah’tan bunları daha fazla isterler.

Orucun bir rolü de keffâret olmasıdır.

Kur’an’a göre hata ile adam öldüren bir müslüman, bunun keffareti olarak bir mü’min köleyi azat etmesi gerekir. Buna imkan bulamazsa iki ay peşpeşe oruç tutmalıdır. (Nisâ 4/92)

Yemini bozan kimse buna karşılık bir köle azat etmeli, bunu bulamayan üç gün peşpeşe oruç tutmalıdır. Buna gücü yetmeyen de on fakiri sabahlı akşamlı doyurması gerekir. (Mâide 5/89)

Eşine ‘zihar’ uygulayan (sen bana annem gibisin deyip ondan ayrılan) bir köle azat etmelidir. Buna imkan bulamayan iki ay peşpeşe oruç tutmalıdır. (Mücâdile 58/4)

Hacda yapılan bazı hatalar sebebiyle de oruç cezası gerekir. ( Bekara 2/196. Mâide 5/95)

Bütün bunlar yapılan hataların keffâretidir. Yani o günahların affını sağlaması umulan cezalardır. Bir yönüyle işlenilen günahtan arınma imkanıdır.

 

Hüseyin K. Ece

12.06.2016

Zaandam