Login Form

Istatistikler

Gebruikers
106
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
567347

ARINMIŞ BİR YÜREK

Şair Ruhî Bağdadî şöyle demiş:

“Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler     

Yevme lâ yenfau da kalb-i selîm isterler .”

Yani “Ey efendi sanma ki senden altın ve gümüş isterler. Hayır ‘yevme lâ yenfau’da (hesap gününde) ancak kalb i selîm isterler.”

Âhirette ‘hesap yerine’ arınmış bir kalp ile (selîm bir kalp ile) gidebilenlere ne mutlu.

Kur’an’da iki âyette “kalb-i selîm-selîm bir kalp” ifadesi geçiyor. (Şuarâ 26/89. Saffat 37/84) Her ikisi de hz. İbrahim’den (a.s.) bahseden bir pasaj içinde yer alıyor. Bu ifade hem İbrahim peygamberin (a.s.) samimiyetini, hem de onun örnekliğine vurgu yapıyor.

Bu aynı zamanda hz. İbrahim’in samimiyetinden hareketle herkesin arınmış bir yüreğe (selîm bir kalbe) sahip olması gerektiğini haber veriyor.

Önce ‘selîm’ kelimesinin anlamına ve Kur’an’da nasıl geçtiğine bir göz atalım.

 

  • Sözlükte selîm

‘Selîm’ kelimesi nin aslı ‘se-li-me’ fiilidir. Bu da sözlükte; bir işten kurtulmak, kurtuluş demektir. Bu fiil ayrıca berat almak, dış ve iç âfetlerden, belâlardan veya dertlerden uzak olmak manalarına da gelir.[1]

Ayıp ve kusurlardan uzak olma anlamında selâm; selâmet ‘selime’ fiilinin masdarıdır. es-Selâm şeklinde belirlilik takısı ile gelirse Allah’ın (cc) güzel isimlerinden birisi olur.[2]

Yine aynı kökten gelen ‘musellem’ bütün kusurlardan uzak olmayı ifade eder. (Bekara 2/71) 

‘Se-li-me’ fiili ‘selleme’ şeklinde (tef’ıl kalıbında) gelirse,  belâlardan veya dertlerden uzaklaştırmak  (Enfal 8/43), bir şeyi sahibine teslim etmek, emre itaat ve inkıyad etmek, teslim olmak manalarına gelir.[3]  

‘Selime’ kökünden gelen ‘selîm” (feil kalıbında) selâmeti, sağlam ve istenmeyen şeylerden uzak olmayı ifade eder. Araplar “raculun selîmun-sâlim, sağlam/sağlıklı, âfetten uzak kişi” derler. Selîm kalıbının çoğulu ‘selmâ’dır ve kadın ismi olarak kullanılır.  (Selîm  aslında sözlükte ‘ledağ’, yani akrebin veya yılanın ısırmasına denir.) [4]

Görüldüğü gibi ‘se-li-me’ fiili ve onun türevleri; barış, teslim olma, güvende olma, ayıp ve kusurdan uzak olma, barışa girme, hayır ve iyilik içinde olma, sağlam ve hâlis olma gibi anlamlara gelirler.

Bu bağlamda selîm; saflığı ve temizliği, hâlis olmayı, âfet ve istenmeyen şeylerden uzak, sağlıklı, samimi  olmayı ve arınmayı ifade eder.

 

  • Kalp ne demektir

‘Kalb’in kelime anlamı, bir hâlden bir hâle, bir durumdan diğerine geçiş demektir. Nitekim, insan yüreğine de bir kararda durmadığı, şekilden şekile geçtiği, hızlı bir şekilde değiştiği için bu ad verilmiştir.

Kalb, derken iki şeyi anlatmış oluruz: Biri sol göğüs altındaki organımızdır. Kanı toplar ve bütün vücuda pompalar. Buna Türkçede ‘yürek’ deriz.

Biri de, bütün sezgi ve duygularımızın, düşünme gücümüzün kaynağı, manevi hayatımızın merkezi, ama yeri belli olmayan, içimizdeki kalb’tir.

Buna insan ruhu da diyenler olmuştur. İnsanın asıl gerçeği de bu kalb’tir. Bir çok hayvanın yüreği vardır. Hepsinin görevi de kanı toplayıp vücuda pompalamaktır. Ama bu manada hiç birinin kalbi yoktur.  

Türkçe’de kalbin günlük dildeki bir adı da gönüldür. Gönüllü insan deriz ama gönüllü hayvan demeyiz.

İnsanın bilgin, anlayışlı, inançlı olmasını ifade eden, hakkında konuşulan, sorumlu tutulan özü bu kalbidir. İnsanın içindeki ‘ben’dir. Ruha, akla iradeye, bedene buradan geçilebilir.

Kalp, bir anlamda ruhumuzun gözüdür. Sezgi kalbimizin bakışı, akıl onun ruhu, irade de onun kuvvetidir.

İnsanlar, gözleriyle veya duyularıyla şeklini gördükleri, duydukları şeyleri anlarlar. Ama kalb, geomatrik şekillerin ötesindeki sonsuz duyguları anlayan bir yeteneğin merkezidir.

Kalbin insan hayatındaki yeri bellidir. O bütün sezgi ve duyuların merkezidir.  İmanın ve küfrün, kabul etmenin ve reddetmenin, sevgi ve nefretin, idrak etmenin, anlamanın, itaat ve isyan duygularının yeri orasıdır. İnsan, inanç esaslarını diliyle sayar, tekrar eder, aklıyla anlar ama kalbiyle doğru olduğuna karar verir (tasdik eder).[5]

İlginçtir Kur’an bazı kalpler için selîm nitelemesi yapıyor. Buna göre –Kur’an’da hangi bağlamda gelirse gelsin- bir kalbin selîm olması hem onun kimliğidir, hem de sahibinin kurtulma sebebidir.

 

  • Kur’an’da kalb-i selîm (selîm kalb-arınmış yürek)

Yukarıda geçtiği gibi bu kalıp ifade iki âyette yer alıyor. Her ikisinin de hz. İbrahimle

ilgili pasajlarda yer alması oldukça dikkat çekici.

Birincisi:

“Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden (onun tarafını tutanlardan) idi.

Hani o Rabbine kalb-i selîm (arı-duru bir yürek) ile yönelmişti.” (Saffât 37/83-84)

Hz. İbrahim aldğı peygamberlik görevi gereği babasının ve kavminin taptıkları putlardan, atalarından aldıkları inançtan kalbini temizleyerek onları bir Allah’a (cc) kulluk yapmaya davet etti. Öyleki kalbinde ne onların sahip olduklarına karşı bir tamah, ne de onlardan bir korku vardı. Zira selîm bir kalp Allah’tan başkasına iltifat etmez.

Tertemiz, arınmış, salim kalp olarak çevirebileceğimiz ‘kalb-i selîm’ deyimi, inkâr ve şirkten, kibir, guru, haset, kin, öfke, riya, cimrilik, şüphe, tereddüt, fesat, nifak gibi ahlaki zaaflardan, nefsani tutkulardan arınmış, insana olgunluk kazandıran ve faziletli davranışlara yönelten, Allah’a bağlı ve imanla dolu yürektir. Hz. İbrahim böyle bir kişiliğe sahip olduğundan, o ve kendisine uyanlar Kur’an’da bütün insanlığa ‘güzel bir örnek’ olarak sunuyor. (Mümtahane 60/4)[6]

Selîm kalp her ne ise, bu sıfat öncelikle hz. İbrahim’in bir sıfatı idi. Bu arınmış yürek nitelemesi onun mükemmel samimiyetini anlatıyor. O Rabbine arınmış (selîm) bir yürekle ibadet etmiş, bu iman üzere yaşamıştı. Umulur ki yarın mahşer günü hesaba da bu selîm kalple gelecektir. O güzel insan dünyada yüreğini şirkten, nankörlükten, dalâletten, şüpheden, mutlak sevgiyi ve mutlak korkuyu Allah’ın dışında bir şeye tahsis etmekten, işlerini başkalarının rızası için yapmaktan arındırdı. Kalbini ve benliğini Allah’a teslim etti ve sonra Rabbine yöneldi. “(İbrahim:) "Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek”. (Saffât 37/99)

Kur’an onun bu durumunu şöyle dile getiriyor:

İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi. (Hûd 11/75)

çünkü, İbrahim ince ruhlu, yumuşak başlı, çok içli, merhametli ve dönüp dönüp Rabbine yönelmek, O'na yakın olmak isteyen biriydi.” (Sebe’ 35/9)

  1. İbrahim’in Rabbine selim kalp ile gelmesininde iki ihtimal olabilir. Birincisi; O insanları Tevhid dinine ve Allah’a itaat etmeye davetinde selîm bir kalbe sahip idi. İkincisi ateşe atıldığı zaman yüreği selîm, yaptığının doğru olduğundan emin, mutmain, başına gelecek olanlara razı bir durumda idi.[7]

‘Selîm kalp’ ifadesi ikinci olarak hz. İbrahim (as) duasının arasında arınmış yüreğin ne işe yaracağını hem kendine, hem de Kur’an’ın muhataplarına haber vermek üzere geliyor.

  1. İbrahim şöyle dua etmişti:

“Ya Rabbi! Bana hikmet ver ve beni iyilerin arasına  kat.

Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!

Beni naîm (nimeti bol) cennetinin varislerinden eyle!

Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir. İnsanların diriltilecekleri gün beni mahcup etme.

O gün, ne mal fayda verir ne de evlat.

Ancak Allah'a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)” (Şuarâ 26/83-89)

Kur’an bu ifade ile üç yalın gerçeği haber veriyor.

Birincisi: İbrahim peygamberin samimiyetini, örnekliğini.

İkincisi: Ahiret Gününü. Evet o Gün, o bilinen yeniden diriliş günü, hesap vermek üzere insanların toplanacağı (yevmu’l-kıyame, yevmu’l haşr) o dehşet günü, o herkesin tek başına kalacağı, o gözleri yuvalarından fırlayacağı, bacakların birbirine dolaşacağı gün. İşte o gün, insana hiç bir şey fayda vermeyeceği gibi, mal ve çocuklar da fayda sağlayamaz. Ancak ve ancak o gün arınmış bir kalp ile gelmek hariç. Böyle bir yürekle hesap meydanına gelmek fayda sağlar.

Âyetteki ‘yevm-gün’ sözü bir önceki âyette “insanların diriltilecekleri o günde” lafzından bedeldir. Yani hz. İbrahim (a.s.)  “malın ve evladın hicbir fayda vermeyeceği günde, Hesap gününde beni rüsvay eyleme” diyor.[8]

Üçüncüsü: Dünyada insana düşen görevin selîm bir kalbe sahip olma gerçeği. Dünya hayatında kalpler, Allah’ın rızasına uygun olmayan şeylerden arındırmak, istenildiği gibi iman etmekle sağlanır. Bu kalbe sahip olan mü’minler de salih amel işlerler, yani bütün işlerini güzel, düzgün, yaratılış amacına uygun (salah üzere) yaparlar.

Kalbine yalnızca Allah sevgisini, ya da O’nun sevdiği şeylerin sevgini yerleştiren iman ehli, hayatını kulluk bilinci ile yaşar. Bu da ona Âhirette fayda verecek. İnsana orada başka bir şey değil, ‘kalb-i selîm’ fayda verecek.

“O gün ne malın bir yararı olur ne de evladın, ancak selim bir kalple Allah’ın huzuruna çıkanlar müstesna” Kur’an bu ifadeleri hz. İbrahimi’in ağzından mı aktarıyor, yoksa Allah’ın kelâmı mı? Bu nokta âyetlerin akışında çok açık değil. Bunları hz. İbrahim’in sözünün devamı olarak okumak mümkün olduğu gibi, Saffât 84.deki benzerlikten hareketle Allah’a atfetmek daha uygun görünmektedir.[9]

 

  • Hadislerde selîm kalp

Bazı hadislerde selîm kelimesi “zehirli hayvan tarafindan ısırılmış” şeklinde sözlük anlamında kullanılıyor.[10]

Bir başka hadiste üzerine Âli İmran sûresinin okunduğu bir hastanın sabaha sağ-salim çıkması ‘selîm’ kelimesiyle anlatılıyor.[11]

Bir başka rivâyette Peygamber (sav) selîm kelimesini sudur’u (göğsü) nitelemek üzere kullanıyor. Göğsün de bazen kalp anlamında kullanıldığını hatırlayalım. Abdullah b. Mes’ud’tan rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:“Ahabımdan hiç kimse,diğeri hakkında bana (olumsuz) bir şey ulaştırmasın. Ben onların yanlarına selim bir kalp ile çıkmayı seviyorum.”[12] Yani onlar hakkında iyi niyet besliyorum. Onlara yakışmayan sıfatlardan yüreğimi uzak tutuyorum.  

Peygamber (sav) bir duasından Allah’tan selim kalp istiyor.

Ben-i Hanzale’den bir adam dedi ki: Şeddad b. Evs’ ile bir yolculukta arkadaşlık yaptım. “Rasûlüllah’ın (s.a.s.) öğrettiği bir duayı sana öğreteyim mi? dedi.  Şöyle dersin: “Ey Allahım Senden emrin konusunda sebat, aklı başında hareket etme konusunda azimet isterim, nimetlerine şükretmeyi isterim, sâdık (doğru) olan bir lisan ve ‘selîm bir kalp’ isterim. Bilmediğimin şerrinden sana sığınırım ve öğrettiğinin hayırlı olmasını isterim. Bizim bilmediğimiz, ama senin bildiklerinden de istiğfar ederim.”[13]

Bir rivâyette ‘selîm’ kelimesi muennes (dişil) kalıbıyla ‘selîmetün’ şeklinde, cennet elbiselerinin temizliğini ve katışıksızlığını nitelemek üzere kullanılmış.[14]

 

  • Arınmış (selîm) kalp nedir?

Kur’an yorumcuları selim kalbin manası üzerinde söz birliği etmeselerde o genelde şirk, inkâr, şüphe ve nifak gibi manevi hastalıktan uzak olan, bu anlamda sağlıklı olan kalp olarak anlaşıldı.

‘Arınmış yürek’ diye çevirebileceğimiz “kelb-i selîm” tamlamasını şu anlamlarda yorumlamışlar: Şirk ve şüpheden arınmış, iman esaslarına samimiyetle inanmış, manen sağlıklı kalp.[15]

Tabiînin büyüklerinden Said b. Müseyyib göre kalb-i selîm’in en isabetli açıklaması onun mü’minin kalbi olmasıdır. Zira bu kalp (din açısından) sağlamdır, bir anlamda istikamet üzeredir. Münafıkların ve kafirlerin kalpleri marazlıdır (hastalıklıdır). Yine ona göre selîm kalp, şirk (Allah’a ortak koşma inancında) uzak olan kalptir.[16]

Kimilerine göre selîm kalp selâmete olan kalptir. Böyle bir kalp Allah’ı birleme ve öldükten sonra dirilme konusunda şüphesi olmayan kalptir.  İlk dönem tefsircilerinden Mücahid’e göre o kalbin hakikat konusunda zerre kadar şüphesi yoktur. Yine ilk dönem tefsicilerinden Katade’ye göre selîm kalp şükreden, Dahhak’a göre ise o sâlim (sağlam,  sağlıklı) kalptir.[17]

Âyette hz. İbrahim (a.s.) kıyâmet gününde malın ve çocukların insana bir fayda sağlamayacağını, yani eğer azabı hak etmiş ise onu azaptan kurtaramayacağını haber veriyor. Orada ancak selîm bir kalp ile, yani kalbini samimi bir sekilde Tevhid dinine iman ederek şirk inancından arınan bir kalp ile gelmek fayda verir. Ya da insan selîm bir kalbe sahip olursa  belki malı ve evladı fayda verir.[18]

Kimilerine göre selîm kalp, dine sonradan bulaştırılmış bid’atden uzaklaşmış (arınmış) ve sünnete uymakla veya sünneti yaşamakla ile tatmin olmuş kalptir.[19] Ancak bu yorumun bu ifadeyi açıklamaktan öte çok, ifadeye yükletilen zoraki bir yorum olduğunu söylemek zorundayız. Çünkü hem ayetlerin bağlamı, hem de lafzı böyle bir tefsire uygun görünmüyor.

Bazılarına göre âyette fayda vermeyen evladtan maksat insana âhirette faydası olacağı zannedilen yardımcılardır. Nitekim Kur’an hesap gününde Allah’ın dışında ilah gibi veli (dost/yardımcı) edinilen şeylerin fayda vermeyeceğini söylüyor. (Bakınız: Bekara 2/107, 120. Nisâ 4/52 123. Tevbe 9/74, 116. Ankebût 29/22. Ahzab 33/17 ve diğerleri)

Kişiye evladının fayda vermesi söz konusu değilse, başkası ona nasıl fayda verebilir?[20] Ancak bu yorumun da kalb-i selîmi yeterince açıklamayan zorlama bir yorum olduğunu söylemek zorundayız. Zira âyette açıkça hekesin bildiği “oğullar” ifadesi kullanılıyor.

Bazılarına göre selim kalp aşırı mal ve evlat sevgisinin getireceği zararlardan kendisi kurtarmış kalptir.  Cüneyd adlı alim, selîm’in sözlük anlamından hareketle şöyle bir açıklama yapmış: “Selîm sözlükte zehirli hayvan tarafindan sokulmuş demektir. O halde bunun manası o, Allah’ın korkusundan dolayı yılan tarafından sokulmuş gibi olan, onun acısını duyan kalp demektir.”

Tefsirci Kurtubî’ye göre “selîm kalp halis, tertemiz, arınmış kalptir” şeklindeki açıklama  en isabetli açıklamadır. Zira selîm kalp yerilen bütün özelliklerden arınmış, buna karşılık en güzel ve övülen sıfatlarla bezenmiş yürektir.[21]

Selîm kalp; daha dar ve özel manada, İslâm'dan başka her şeye kapalı olan kalbdir.

Kalb-i selîmin, öncelikle küfürden, tereddütten ve şirkten sâlim olması gerekir. İçinde küfrün saltanat kurduğu kalp ne kadar insanca davranışlar içinde de bulunursa bulunsun Kur’anî manada selîm olması mümkün değildir. Bu anlamda “benim kalbim temiz, zira ben insanları çok seviyorum, onlara haset etmiyorum” iddiaları bir işe yaramaz. İnsânî değerlere saygılı olmak, günlük hayatta uygulamak çok önemlidir. Ancak bu değerlerin sağlam bir imani temeli olmalı.[22]

Muhammed b. Sirin dedi ki: Selîm kalp Allah’ın hak olduğunu, kıyâmetin mutlaka kopacağını, Allah’ın (c.c.) ölüleri mutlaka dirilteceğini bilmesi demektir.

Ebu Hurayra’nın rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle dedi: “Cennete kalpleri tıpkı kuşlarınkini andıran bir takım kimseler girecektir.”[23]

Bundan maksat şu olabilir: Bu kalpler her türlü günahlardan uzak, her türlü kusurdan arınmış olmak bakımından kuşların kalbini andırır. Bu kalpler dünya işlerine takılıp kalmazlar.[24]

Kalb- selîm, içinde dünyaya ve fani değerlere ait bir tutku, Allah’tan başkasına yer olmayan, sağlıklı, yani Kur’an’a göre kalbi hastalıklı (marazlı) yapan şeylerden uzak kalp desek yanlış olmaz.

Nitekim Kur’an bazı kalplerde hastalık olduğunu (Bekara 2/10. Mâide 5/52. Enfal 6/49.Tevbe 9/125. Nûr 24/50. Ahzab 33/12. Müdessir 74/31 v.b.), bazı kalplerin ise pas bağladığını (Mutaffifîn 83/14) söylüyor.

Burada dikkat çeken bir nokta da ‘kalb-i selîm’ ifadesini yorumlayan âlimler “o günahtan arınmış kalptir” demediler. Çünkü hiç bir yürek iman etmiş olsa da günahtan, hatadan, gafletten tümüyle sâlim olamaz. Yani herkes hata yapabilir.

 

  • Selîm kalb-hastalıklı kalb

Kur’an’da sık sık söz konusu edilen kalbi alimler hakikat açısından üç katagoriye ayırıp incelerler.

Birincisi: Hastalıklı kalpler. Bunlar da başta münafıklar olmak üzere şüphe, cehâlet, ihtiras ve ahlâksızlık ile dolu kalpleridir. Kur’an böyleleri hakkında şöyle buyuruyor:

“…Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını arttırmıştır.” (Bekara 2/10)

İkincisi: Mühürlü ve nasipsiz kalpler. Bunlar imandan ve İslam’dan nasibi olmayan bahtsızların, kâfirlerin kalpleridir. Bunlar hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır.” (Bekara 2/7) Bunlar küfürde inat ettikleri için hidâyeti kabul etme yeteneklerini kaybederler. Halbuki Allah (c.c.) her insanın fıtratına hakkı veya hidâyeti alıp kabul edecek bir yetenek yerleştirmiştir.

Üçüncüsü: Selîm kalpler. Bunlar Hak’tan gelenlere iman edip teslim olan, şüphe, inkâr, şirk, vesvese, hırs, dünyaya tutkunluk, başka şeyleri Allah’tan daha fazla sevme ve başkalarına hasetten temizlenen kalplerdir. Bunlar münîb/Allah’a yönelen ve iman ile, imana karşılık verilenlerle mutmain olmuş/doygunluğa ermiş kalpler. 

‘Kalb’, Allah sevgisinin yerleştiği yerdir aynı zamanda. Allah sevgisi kalbe hakim olursa, diğer sevgiler bunun izinde gelişir. Kalbte en büyük sevgi ve en derin korku Allah’a yönelik  olmalıdır. Diğer sevgiler de Allah sevgisine bağlı olarak kalbe girerler. Allah sevgisine aykırı sevgileri kalbine koyanlar; inançlarında, davranışlarında ve tercihlerinde mutlaka yanlış yaparlar.

Mü’minlerin kalbi, münafıkların kalbi gibi bir o yana bir bu yana yalpa yapmaz. (Nisâ 4/143) Şüphe kin, nifak, aldatış, fitne ve fesat düşüncesi, kötü niyet içerisinde değillerdir. İman o kalblerde kökleşmiştir. Onlar Allah’a teslim olmuş kimselerdir. Onlar kalplerini Allah’ı zikirle doyururlar (Ra’d 13/28), takva ile beslerler. Onu ihlas, iyi niyet ve salih amellerle temizlerler.

Bazı kalplerde maraz (hastalık) vardır. (Bekara 2/10) Bu marazın en önemli sebebi, samimiyetsiz ve iki yüzlü olmaktır. Bu kalp sahipleri Allah’a (c.c.) karşı kulluk  görevlerini yapamazlar.

Kalblerinde hastalık bulunanların: "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.” (Mâide 5/52)

“O zaman münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, (sizin için), "Bunları, dinleri aldatmış" diyorlardı. Halbuki kim Allah'a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. (Kendisine güveneni üstün ve galip kılacak O'dur. Yoksa orduların sayı ve techizat üstünlüğü değildir).” (Enfal 6/49. Bir benzeri: Tevbe 9/125. Nûr 24/50. Ahzab 33/12. Müdessir 74/31 ve diğerleri)

Bazı kalbler ise son derece katıdır. Onlar Allah’a verdikleri sözü tutmamış ve kendi hevâlarına (isteklerine) uymuşlardır. Aşırı hırs, dünyaya tutkunluk, ölümü veya âhiret hesabını unutmak veya ona inanmamak kalb katılığını (kasvetini) artırır.

İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”  (Hadîd 57/16)

İsrailoğulları apaçık mu’cizeleri görmelerine ve Allah’tan pek çok nimete kavuşmlarına rağmen kalpleri katılaştı. Kur’an onların bu akıl almaz ve gafletle dolu vurdumduymazlıklarına, hak davet karşısındaki tutumlarına, hz. Musa’ya yardım etmeyi ağırdan almalarına, ona uymakla ve yardım etmekle elde edecekleri mükâfatın değerini anlamadıklarına şöyle temas ediyor:

“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (Bekara 2/74)

İnkâra ve inada devam edenlerin kalbi mühürlenir. (Bekara 2/7. Nisâ 4/155) İman etmemekte direnip kendi kendini hidâyete kapatan, yani mühür vurulan bir kalb imandan mahrum kaldığı gibi iyi duygulardan da, iyi hallerden de uzaklaşır.

Kalb bozukluğunun en önemli belirtisi, dil ile kalbin farklı oluşudur. Bu da münafıklıktır. Bazıları dilleriyle müslüman olduklarını iddia ederler, ancak onlar şeytanları ile başbaşa kalınca Allah’a ve müslümanlara gizli düşmanlık yaparlar. (Bekara 2/14, 76) Bunların kalbi baştan ayağa fesatla doludur. (Bekara 2/205)

İnsan yanlış işleri yapmaya devam ederse kalbi yavaş yavaş paslanır ve sonunda körleşir. (Mutaffifîn 83/14) Böyle bir kalbe elbette selîm kalp denilemez.[25]

Mü’minlerin kalblerini Allah’ı anarak (zikrederek) doyurdukları gibi, Allah’ı hatırlayarak kalplerini selîm yapmaya, onu günah arzusu ve gafletten temizlemeye,  masivâ’dan arındırmaya, Allah’a karşı sevgi, korku ve ümid yetersizliğini gidermeye çalışırlar. 

 

  • Arınmış yüreğe sahip olmak

Kur’an İbrahim peygamberi bir kaç yönden övüyor. (Hûd 11/75. Sebe’ 35/9. Bekara 2/130) Onu insanlık için örnek olarak gösteriyor. 

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.” (Mümtehane 60/4)

Kur’an kendisinde en güzel örnek bulunan, bağrı yanık, yumuşak huylu ve Allah’a yönelen, çok merhametli hz. İbrahim’in bir duasını söz konusu ederek ebedî bir hakikate dikkat çekiyor. Ölümden sonra diriliş gününde, mahşerde gerçekleşecek olan ilâhi hesap vaktinde, âhirette insana mal, yani servet, varlıklar, dünyalıklar, saltanat veya makamlar; evlat, yani soy, kabile, aşiret, akrabalar, bağlılar, sahip olunan adamlar hiç bir fayda sağlamayacak.

Ancak oraya selîm bir kalp ile gelmek orada kişiye fayda sağlayacaktır.

“Hz. İbrahim'in (as) “İnsanların diriltilecekleri gün beni mahcup etme” sözünden onun âhiret gününün korkusunu ne derece hissettiğini, Rabbinden haya ettiğini, O'nun huzurunda rezil olmaktan ne kadar çekindiğini anlıyoruz. Halbuki o şerefli bir peygamberdir. Ayrıca O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)”sözlerinden kıyâmet gerçeğini iyi anladığını da fark ediyoruz.

Âhirette ihlas, yani kalbin tamamını Allah'a açma samimiyeti, kalbi her türlü zararlı veya faydasız duygulardan, şehevi ihtiraslardan ve sapmalardan temizleme, onu Allah'ın dışındaki şeylere bağlılıktan özgürgürleştirme dışında başka bir şeyin değeri yoktur. İşte kalbe, değer ve itibar kazandıran temizlik, selâmet (selîm olma) budur. Bugün bazılarının köpeklerin leşlere saldırdığı gibi üzerine atıldıkları bu fani, geçici, kof değerler o gün hiçbir yarar sağlamaz ve Mizan’da hiç bir ağırlıkları olamaz.”[26]

Şuarâ 88 ve 89. âyetlerin hz. İbrahim'in (as) duasının bir bölümü mü, yoksa Allah'ın eklemesi mi olduğunu kestirmek güçtür. Birinci durumda, İbrahim'in babası için dua ederken, gerçekleri çok iyi kavramış olduğu anlamı çıkar. İkinci durumda, bunlar onun duasına Allah'ın “Hüküm Günü mal ve çocuklar değil, ancak selim bir kalb, imanlı, isyan ve günahtan arınmış bir kalb fayda verecektir” şeklinde cevabı olur.

Çünkü, ancak kalb-i selîm olursa, malın ve çocukların bir faydası olabilir. Mal, ancak kişi onu içten gelerek Allah yolunda harcarsa, faydalı olacaktır.[27]

Âyetin akışından selîm kalbten sadece âhirette söz edildiği sanılabilir. Bize göre âyet, dünya hayatında sahip olunması gereken kalbe de işaret etmektedir.

Bu dünyada arınmış bir kalbe sahip olmayan orada selîm kalbi nereden bulacak?

Bu hayatta Allah’tan gelen Hakikate teslim olmayan, öldükten sonra, yani ibadetin, isyanın, dünyevî hiç bir aktivitenin olmayacağı âhirette neye teslim olup da selîm yürek sahibi olabilecek?

Zira âhirette amel yok, hesap ve onun sonucu var.

Kalb-i selîmin yolu, dünyaya ilgi ve onun tutkun eden sevgisinden uzaklaşmaktan geçer. Çünkü âhirette, yapılan iyiliklerin dışında, altın, para ve servet gibi dünyalık şeylerin bir değeri yoktur.

Bu dünyada selîm bir kalbe sahip olanlar, âhirete onunla giderler, ya da faydasını daha çok orada görürler.

Peygamber (sav) bu duruma ulaşmak için şöyle dua ederdi: “Allahım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı, doğru konuşan bir dil ve kalb-i selîm dilerim…”[28]

İslâma göre göre insanın dış görünüşü, bir anlamda ünvanı, makamı, rengi, serveti, elbisesinin veya eşyalarının lüks oluşu değil; kalbinin selîm, yaptığı işlerini hayırlı olması değerlidir.

Peygamber (sav) bu gerçeği bir hadisinde şöyle dile getiriyor: «Allah (cc) sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalp ve amellerinize bakar (değer verir).» [29]

 

-Kalbin önemi ve gücü

‘Kalb’, Kur’an-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak sıkça kullanılan bir kavramdır. Peygamber (sav) de kalbe ve onun eğitimine önem vermiştir. İnsanın manevi hayatında çok önemli bir yeri olan ‘kalb’, sevginin ve nefretin, cesaretin ve korkaklığın, iyiliğin ve kötülüğün, kısaca; bütün duyguların merkezidir.  İmanın ve küfrün, kabul etmenin ve reddetmenin, sevgi ve nefretin, idrak etmenin, anlamanın yeri, itaat ve isyan duygularının mekanı orasıdır. İnsan, inanç esaslarını diliyle sayar, tekrar eder, anlar ama kalbiyle doğru olduğuna karar verir (tasdik eder).

‘Kalb’in kelime anlamı, bir hâlden bir hâle, bir durumdan diğerine geçiş demektir. Nitekim, insan yüreğine de bir kararda durmadığı, şekilden şekile geçtiği, hızlı bir şekilde değiştiği için bu ad verilmiştir.

Ebu Musa şöyle demiş: “Kalp sürekli döndüğü ve değiştiği için bu ismi aldı. Kalp koca sahrada rüzgâra kapılan tüy gibidir.”[30]

Kalpteki bu hızlı değişimi ve dönüşü istikamet üzere tutmak gerekir ki, sapmasın, eğrilmesin.

Ebu Musa el-Eş’arî (ra) Peygamberin şöyle dediğini rivayet ediyor: “Kalbin durumu bomboş arazide rüzgârların döndürdüğü kuşun tüyü hâline benzer.”[31]

Ancak mü’minlerin kalbi şüphe içerisinde değillerdir. İman onların kalbinde kökleşmiştir. Onlar Allah’a teslim olmuş, isyan, küfür ve şirkten arınan kimselerdir. Kalplerinde kin, şüphe, nifak, aldatış, kötü niyet yoktur. Onlar kalplerini Allah’ı zikirle doyururlar, takva ile beslerler ve sâlih amelle arındırırlar (tezkiye ederler).

Allah katında insanların mallarının ve dünyalıklarının hiç bir değeri yoktur. Allah'ın insanlardan ‘selîm bir kalb’ istediğini tekrar hatırlayalım.. (Şuarâ 26/89. Saffât 37/34)

Bunun tersi de var. Bazı kalplerde maraz (hastalık) vardır. Çünkü bunlar şüphe, tereddüt ve nifak içindedirler. Bu marazın en önemli sebebi bu gibi insanların samimiyetsiz, çıkarcı ve din konusunda iki yüzlü olmasıdır. (Bekara 2/10)

Bazıları Allah’a verdikleri sözü tutmazlar, Allah'ın âyetlerine karşı çıkarlar ve kendi hevâlarına (isteklerine) uyarlar. Dünyaya çok dalma, hırs, oyun ve eğlenceler, çok gülme, tefekkürden uzak kalma ve ölümü unutma kalbi katılaştırır. (Hadid 57/16) Allah’ın âyetleri karşısında inatçılık yapanların kalbleri taş gibi katılaşır. Hatta taştan da daha katı olur. Öyle ki bazı taşlar yarılır ve göğsünden sular fışkırır, inatçı kâfirlerin kalbleri ise Hakka karşı çok katı olarak kalır. (Bekara 2/74. Zümer 39/22)

İnsan inkârcılığa ve günah işlemeye devam ederse kalbi yavaş yavaş paslanır ve sonunda körleşir. (Mutaffifin 83/4) Allah (cc) inkâra ve inada devam eden kalpleri kendilerinde bir ümit kalmadığı için mühürler. (Bekara 2/7. Nisâ 4/155) Mühür vurulan bir kalb imandan mahrum kaldığı gibi güzel duygulardan ve amellerden de uzaklaşır. 

Sahibini yanlış inanç, düşünce ve tavırları yüzünden bazı kalpler perdelenir (Bekara 2/88), bazıları kilitlenir (Muhammed 47/24), bazıları da hastalanır (Bekara 2/10).

“Hayatı anlamlı kılan kalbin yönelişleridir. Kalbin meyli neye ise insan hayatı oraya akmaktadır. Kalpte irade olmadığından mutlaka bir şeye raptedilmesi (bağlanması) gerekmektedir. Kalbin raptedilmesi, ona yaratılış sırrının kavratılması demektir.”[32]

Kur’an selîm kalbe, özellike kalbe vurgu yapıyor. Neden acaba?

Çünkü kalp vücutta baş gibidir. İnsanın bu manevi merkezi olan kalb iyi olursa bütün beden veya organlar da iyi olur. O bozuk olursa beden ve onun yaptığı işler de bozuk olur.

İslâm öncelikli olarak insanın kalbini hedef alır. İnsan bedenini bir ülke kabul edersek, bu ülkenin başkenti kalb’tir. Her ülke gibi beden ülkesi de başşehirden yönetilir. Kalpte iman iktidar olursa, bedenin diğer organları iyi yönetilir ve imanın gereğini yaparlar. Kalb’e şeytan ve onu sevindiren şeyler, dalalet (sapıklık) iktidar olursa, beden fesada gider. 

Peygamber (s.a.s.) kalbin bu durumunu şöyle açıklıyor: “… Şunu da bilin ki, insan vücudunda bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün beden düzelir; o bozuk olursa bütün beden bozulur. Organlar ona tabidir. Dikkat edin o et parçası kalptir.”[33]

Kalbin beden üzerinde böyle etkisi bulunmaktadır. Kalp, beden arabasının motoru gibidir. O bedeni sevk ve idare eder, istediği yere götürür. Bunun için kalbin selim, hastalıklardan uzak, iyi niyetli ve imanla dolu olması gerekir.

Kalp iman ile dolu olunca istikamet sahibi olur. Bunun için de insanın sıratı müstakim üzere hidayet bulması lazımdır. Bu da kişinin İslâm üzere olması demektir.

Kimi yürekler Hakikate karşı aykırı konumdadırlar. Bu da onun ya iç, ya da dış kaynaklı bir engelle kapanmasıdır. Kur’an, kalbin hakikate karşı bir daha açılmamacasına kapanmasına ‘mühürlenme’, hakikati göremeyecek denli ışıksız kalmasına ‘körlük’, hakikati yansıtamayacak kadar cilasının dökülmesine ‘kararma’, hakikati yanlış anlamasına ‘hastalık’, hassasiyetini yitirmesine ‘taşlaşma’,[34] günaha pervasızca dalmasına ‘paslanma’ diyor.

 

  • Kalbi İslâm üzere sabit tutmak

Kalbin kalıptan kalıba girebileceğini, değişebileceğini ve yalancı sevgilere kapılarını açabileceğini bilen Peygamber (sav) şöyle dua ederdi: “Ey kalpleri çekip çeviren Allahım, kalbimi Dinin üzerine sabit kıl (sağlamlaştır).”

Bu hadis bir kaç kaynakta farklı sözlerle geçiyor. Şöyle ki:

Ümmü Seleme (r. anha) anlatıyor: Rasûlullah (sav): “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım, kalbimi dininde sabit kıl” duâsını çokça yapardı. Ben:

-Ya Rasûlallah, kalbler evrilip çevrilir mi? diye sordum. Rasûlullah (sav) şöyle cevap verdi:

-“Evet. Allah'ın kullarından hiçbir Âdemoğlu yoktur ki, kalbi Allah'ın iki parmağı arasında olmasın. Allah, eğer isterse onu doğrultur, isterse kaydırır.” Sonra “Allah, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi kaydırmasından O’na sığınırız” (Âli İmran 3/8) âyetini okudu.[35]

Enes (ra) anlatıyor: Rasûlullah (sav) sık sık: “Ey kalbleri (hâlden hâle) çeviren, kalbimi, dinin üzere sabit kıl” diye duâ ederdi. Kendisine dedim ki:

- Ya Rasûlallah, sana ve bize getirdiğini tasdik ettik. Bu durumda (hâlâ) bizim için korkuyor musun?” Peygamber (sav):

-“Şüphesiz kalbler, Allah'ın iki parmağı arasındadır. Onları, dilediği şekilde çevirir" buyurdu.[36]

Müslümanlar da kalpleri hidayetten ayrılmasın, eğrilmesin, şeytana ve batıl şeylere meyletmesin, gaflete düşmesin, İslâm üzere sabit kalsın, iman istikametinden şaşmasın, selîm olmaya devam etsin diye bu duayı sürekli tekrar etmelilir.

Günah işlemek kulun kalbinin kirlenmesine ve giderek pas tutmasına sebep olur. Günahın kiri bütün kalbi sardığı zaman kişi hatasını savunmaya başlar ve giderek inkârcı olur. İnkârcılığı devam edenlerin kalpleri hidayete karşı mühürlenebilir.

Ebu Hureyre’nin rivâyetine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:

“Kul bir günah işlediğinde kalbinde bir leke oluşur. Eğer o hatasından döner, Allah’tan bağışlanma diler ve tevbe ederse kalbi temizlenir. Ama aynı kabahati tekrar işlerse kalbindeki lekenin miktarı artırılır. Hatta zamanla bütün kalbini sarar. İşte bu, Allah’ın şu âyetinde sözü edilen pastır: “Hayır. Doğrusu onların kazandıkları şeyler kalblerinin üzerinde pas tutmuştur.” (Mutaffifîn 83/14)[37]

Günahların temamen kapladığı, ya da pas tutmuş kalpler selîm olma özelliğini kayberderler. Kirli yürek sahiplerinin de nasıl kötülük yaptıklarına, ne cinayet işlediklerine, ne sapıklıklar icat ettiklerine, ne zulümlere bulaştıklarına insanlık tarihi şâhittir.

Şüphesiz ve hakkıyla iman eden bir müslümanın kalbi, yani İslâm üzere sabit olmuş (karar kılmış), şirk, ilhad, küfür ve nifaktan kurtulmuştur. Tam bir teslimiyetle Hakikate teslim olup, selîm kalp olmuştur.

Zikir, ibadet, ölümü ve sonrasını düşünme, ağlama ve merhamet duyguları kalbi diriltir. Akleden bir kalbe sahip olmak aynı zamanda kalb gözünü açar. Haktan gelen daveti anlamasını sağlar. Gerçekte kafadaki gözler değil, göğüslerdeki kalbler kör olur. (Hac 22/46)

Mü’minlerin kalbleri ancak Allah’ı anarak (zikrederek) doyar, onların kalbleri Allah’ı hatırlayarak gıda alırlar. (Ra’d 13/28)

Kalb-i selîm sahibi olmak, Kur’an’da mü’minler adına ortaya konan özellikleri kazanmakla, Allah’ın ölçülerine göre yaşamakla, O’nun razı olacağı işleri samimiyetle, ihlasla yapmakla mümkün olur.[38] Bu “benim kalbim temiz” iddiasıyla olacak şey değildir.

 

  • Kalb-i selîmi koruyup âhirete öyle varmak

Tekrar edelim ki kalb selîm olması bir müslüman için son derece önemlidir. İnsanlardan bazıları iyi olabililer, iyilik edebilirler, bazı ahlâki güzellikleri gösterebilirler. Ancak önemli olan kalpte yanlış, sapık inanç ve kanaatlerden, hakka uymayan düşünce ve tutkuların yer etmemesidir.  

Ayrıca o yüreğe hidâyetin yerleşmesi, iman ve tasdîkin kökleşmesi gerekir. İslâm ile ma’mur olmayan bir kalp, batıl inançlarla ancak harabeye döner. Böyle bir kalbin selîm (temiz ve arınmış) olması mümkün değildir.

“İmansız kalan paslı yürek sinede yüktür” diyen M. Akif Ersoy ne kadar da isabetli söylemiş.

Her müslüman kişi, atası Tevhidin babası İbrahim’in (as) izinden giderek, onu örnek alarak, onun teslimiyeti gibi İslâm olup selîm kalbe sahip olmalıdır. Bu selîm kalp ile hayatına yön vermeli. Ölünce de bu kalb-i selîm ile Rabbine kavuşmalıdır.

Peki kalb-i selîmi elde etmenin veya korumanın yolları nelerdir?

Müslüman öncelikle niçin yaratıldığını unutmamalı, nereden gelip nereye gideceğini, niçin yaratıldığını, kul olduğunu ve görevleri olduğunu hiç bir an aklından çıkarmamalı.

“Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah’tır.” (Rûm 31/40)

Rabbin’den gafil olan; O’na kulluk yapmayı, yani gereği kadar ibadet etmeyi de ihmal eder, ya da unutur. Allah’ı unutan kimsenin kalbi de yavaş yavaş kirlenmeye başlar.

Selîm kalbe sahip olmak öncelikle nefis, bir anlamda kalp tezkiyesi ile başlar.

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran (zekkâhâ) kurtuluşa ermiştir. 

Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 90/7-10)

Nefis tezkiyesi insanın önce; küfür, şirk, ilhad, nifak (münafıklık), dalâlet (sapıklık),  İslâm dışı inançlardan, fikir, kanaat ve hükümlerden uzak kalması, bunlardan kalbini ve zihnini temizlemesi ile olur.

Allah’ı hatırlamak (zikir) kalpleri yatıştırır (mutmain eder), kalbe sekine (huzur) indirir, yüze sevinç getirir; böylece insanı şeytana ve nefsin aldatmalarına karşı korur.

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 13/28)

Allah’ı çokça tesbih eden, O’nu zikreden, her O’nu hatırlayan, hiç unutmayan, O’nu hesaba katarak yaşayan hatalardan uzak olur. Böylece kendinde olur, ne yaptığını bilir.

Allah’ı anmak (zikir), O’nu çok tesbih etmek (Sübhanellah demek), iyi niyetli olmak, sâlih amelle meşgul olmak hem kalbi doyurur, hem onu arındırır, hem de onun daha selîm olmasını sağlar.

Bunlar da iman edenlerin nefislerini ve kalplerini arındırır, tezkiye eder.

Mü’min ölüm ve ölümden ötesine, kıyâmetin gerçekleşeceğine, yani yeniden dirilişe, insanın yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğine, ve sonsuz bir hayat olacağına inanır. Sonuçta bu, kişinin dünyada yaptığı amellerle Allah’a dönmesidir.  

Allah’ın huzuruna kirli, necis bir yürekle çıkmak var; temiz, arınmış, tezkiye olmuş, selîm bir kalp ile çıkmak var.  Müslüman bütün bunları tefekkür ederek nefsini arındırır, niyetini düzeltir, kalbini selîm yapmaya çalışır. 

Kalbi kin, haset, gıybet, dünyaya aşırı tutkunluk, hırs ve günaha meyletmekten uzak tutmak onu hem tezkiye eder, hem de selîm yapar. Çünkü bunlar insan kalbine yüktür ve onu karartır.

Unutmamak gerekir ki Allah (cc) insana yakındır. Bunun iki anlamı vardır. Birincisi: Allah insanın yaptıklarından gafil değildir, onu her an murakabe etmektedir. İkincisi: O insanın durumu bilmektedir. Acziyetini, eksikliklerini ve ihtiyaçlarını. Buna göre O (cc) insanı yalnız ve yüzüstü bırakmaz.

“… Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Hadîd 57/4)

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50/16)

Allah’a böyle inanan bir kalp diridir ve sağlamdır.

Selîm kalp, dünya hayatına ait meşguliyetlere kapılıp da kendi kendi perdelemez, paslanmaya bırakmaz.[39]

Bir müslümanın selîm kalbe ulaşması bir açıdan kendi çabası, bir açıdan Allah’ın lütuf ve ikramıdır. Selîm bir kalbe ulaşan mü’min, İslâm üzere yaşar, imanla Rabbine kavuşur.    

Gerçek şu ki, insanın bütün bir ömür peşinden koştuğu, emek verdiği, değer verdiği, hatta kutsadığı serveti ve evlatları -eğer hakkı verilmemişse- yarın kıyâmet günü hiç bir fayda sağlamayacak.

Buna karşın Allah’ın huzuruna selîm kalp ile gelmek, yani selîm  kalb sahibi  muttaki bir mü’min olarak kulluk görevlerini yaparak ölmek fayda sağlayacak.

  Selîm kalp, İslâmın emirlerine teslim olmuş, manevi hastalıklardan şifa bulmuş, kirlerden ve kötülüklerden arınmış (tezkiye olmuş) bir kalptir. Bu, hakka teslim olmuş, Peygamberin Allah’tan getirdiklerini tasdîk etmiş bir selîm kalple yaşayan mü’minlere Cennet yaklaştırılır. (Kehf 18/50/31-34)

Selîm kalp, Rab olarak Allah’a, peygamber olarak hz. Muhammed’e, kitap olarak Kur’an’a, din olarak İslâma iman eder. Bu nedenle bu kalbin sahipleri Allah’tan ve O’nun elçisinden razıdırlar. Onlar da ondan razıdırlar. (Fecr 89/28-30. Beyyine 98/7-8)

 Bütün bunlardan sonra hz. Muhammed’in (sav) İslâmî hayatı, mükemmel ahlâkı, örnek davranışları, ibadeti, daveti ve cihadı, iyi niyeti ve rahmet peygamberi oluşu, Allah yolundaki çalışmaları selîm kalbin hayata yansımalarıdır.

Bir müslüman onu örnek alırsa selim kalbe ulaşır, onu muhafaza eder ve Rabbinin huzuruna bu kalbiyle çıkar.[40]

 

  • Arınmış kalp ve servet ilişkisi

Servetleriyle şımaranlar, yani Kur’an’ın mütref dediği kimseler zengin olmanın üstünlük olduğunu, mallarının kendilerini kurtaracağını, dünyada dilediklerini yaşamalarını sağladığını zannederler. Bunların selîm kalbe sahip olmak diye bir dertleri yoktur. Ama daha çok servete, daha çok güce sahip olmak diye bir dertleri vardır.

Böyleleri kendilerine gelen Allah’ın elçilerini inkâr ederler ve arkasından da şunu eklerler: …“Servet ve çocuk olarak biz (sizden daha) güçlüyüz ve (bu gücümüz sayesinde) azaba uğratılmayacağız.”

De ki: “Rabbim dilediğine bol rızık verir, (dilediğine) az: fakat insanların çoğu (Allah'ın yol ve yöntemlerini) anlamazlar.” (Sebe’ 34/35-36)

“Bu (itiraz) öncelikle hayatta değerli olan tek şeyin maddî kazanç sağlamak olduğu; ikinci olarak da, maddî anlamda başarılı bir hayatın kişinin “doğru yolda olduğu”nun bizzat kanıtı olduğu şeklindeki anlayışına karşıdır.”[41]

Halbuki Kur’an kişiyi Allah’a yaklaştıracak, onu elim azaptan kurtaracak sebebin başka bir şey olduğunu söylüyor.

“Sizi Bize yaklaştıracak olan, ne zenginliğiniz, ne de çocuklarınızdır: yalnızca iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar (sâlih amel işleyenlere) (Bize yakın olabilirler). Bu (gibi)leri, yaptıklarından dolayı çeşit çeşit ödüller beklemektedir ve onlar (cennet) köşkler(in)de (huzur ve) güven içinde yaşayacaklardır.” (Sebe’ 34/37)

Bu âyet hem bu gerçeği haber veriyor, hem de konumuz olan “(O gün) ancak kalb-i selîm ile gelmek fayda verir” âyetini destekliyor.

İnsanı bu dünyada Allah’a yaklaştıracak şey, ne maldır, ne de evlattır, ne de diğerleri. İnsanı Allah’a sadece iman ve sâlih amel, bir anlamda takva duygusu, yani Allah’ı hesaba katarak hareket etme, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle davranma yaklaştırır.

Diğer taraftan Kur’an’a göre dünyalıklar, mallar ve evlatlar bir övünme sebebi değil, bir denemedir.

“Ey iman edenler! Allah’a ve Elçisine hainlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız.

Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir. Büyük mükâfat Allah katındadır.” (Enfal 8/28. Bir benzeri: Teğâbun 64/15)

Müslümana yakışmayacak huylardan iki tanesi de yalan ve hainliktir. (Ahmed b. Hanbel, 5/252) Ancak o, geçim derdiyle uğraşırken, dünya işleri meşgul olurken böyle bir gaflate düşebilir. Mü’min bilmelidir ki mal ve evlatlar onun için Kur’an’ın deyimi ile belâ (deneme) ve imtihandır. Ancak en büyük ecir (mükafat), en uygun karşılık Allah’ın yanındadır. O’nun verdiğini kimse veremez, O’nun kazandırdığını kimse kazandıramaz. Öyleyse müslüman mala ve evlada meftun olup (tutkun, bağımlı) olup Allah’a bıyanet tehlikesine düşmez, bu büyük ecirden kendini mahrum etmez.[42]

 

  • Arınmış kalp ve kalıcı ameller ilişkisi

Konumuz olan âyette, kıyâmette hesap zamanında kişiye malı veya çocuklarının değil, selîm kalp ile yaşayıp, onunla Allah’ın huzuruna varması fayda vereceği, burada ise insan için kalıcı ve değerli olanın sâlih amel olduğu söyleniyor.

Kur’an’da iki âyette “bakiyatü’s-salihât” ifadesi geçmektedir.

Kur’an, insanları aldatan ve oyalayan dünya hayatının fani olduğunu, mal ve evlatların da bu dünyanın süsü olduğunu, ancak kısa bir süre sonra bunların insanın elinden çıkacağını, asıl kalıcı ve hayırlı olanın, sevap kazandıranın ise sâlih ameller olduğunu haber veriyor.

 “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; sürekli kalan iyi işler (bâkiyâtü’s-sâlihât) ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır.” (Kehf 18/46)

“Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini artırır. Sürekli kalan iyi işler (bâkiyâtü’s- sâlihât), Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de akıbetçe daha iyidir.” (Meryem 19/76)

Ya da “Rabbinin katında hem karşılık olarak, hem de kazanç/sonuç olarak daha iyidir” .[43]

Bilindiği gibi amel; kişinin niyet ederek, bir şeyi kasdederek yaptığı işlere ve fiillere verilen addır. ‘Sâlih amel’ ise, elverişli, faydalı, sağlam, fesat unsuru taşımayan iş, eylem ve aksiyon demektir.

Kur’an, mü’minlerin yaptığı doğru, faydalı ve düzgün işlere ‘sâlih amel’, bunun tam zıddı olan yanlış, zararlı ve düzgün olmayan işlere de ‘fasit amel’ demektedir. Sâlih amel, hem Allah’ın rızasına uygun ameldir, hem de insana faydalı, barışa hizmet eden her türlü düşünce, faaliyet ve ibadettir.

Sâlihin çoğulu 'sâlihât' Kur'an'da elliyedi âyette işleme fiili ('a-mi-le) ile, dört âyette de 'es-sâlihât' olarak geçiyor. Bu kullanımlar da sâlih ameli ifade etmektedir. Yani sâlihât; sâlih ameller, faydalı ve hayırlı işler demektir.

‘Bâkiyât’; bâkıye’nin çoğulu olup yok olmanın (fena’nın) tersidir ve bir şeyin ilk hali üzere sabit olması, kalıcı olmasıdır.

Hayırlı davranışların, yani sâlih amellerin Allah katındaki değeri ve karşılığı, insanların dünyada övünüp durdukları, oyalanıp durdukları şeylerden daha üstündür. İnsana güzel sonuçlar ve ödüller kazandırması açısından daha önemlidir. Zira sâlih ameller âhirete intikal eder. Sahibini orada kurtarır ve sonsuza dek fayda sağlar. Ancak insanların bu dünyada sahip oldukları mal ve servet, makam ve rütbeler ölümle beraber onları terkederler. Üstelik insan bütün bunların hesabanı da âhirette verecek. 

Allah’ın yanında neyin daha değerli, dolaysıyla neyin insan için daha hayırlı olduğunu şu âyet de haber veriyor: “… De ki: Allah katında olan, bütün geçici eğlencelerden (oyalanmalardan) ve bütün (maddi) kazançlardan daha hayırlıdır…” (Cumua 62/11)

Servetinin kendisini kurtaracağını sanan inkârcılara Kur’an şöyle bir örnek veriyor: “O âyetlerimizi inkar eden ve “elbette bana ve evlat verilir” diyen kimseyi gördün mi? Acaba gaybı görerek mi bildi? Yoksa Rahman’dan bir söz mü aldı? Hayır öyle değil…” (Meryem 19/77-79

Kaynaklar bu âyetlerin inmesine sebep olan olayı şöyle anlatırlar: Fakir bir müslüman olan Habbab’ın (ra), müşriklerin ileri gelenlerinden biri olan el-As b. Vâil’de alacağı vardı. Habbab alacağını istediğinde el-As ona şöyle dedi: “Muhammed’i inkâr etmedikçe borcumu vermeyeceğim.” Habbab: “Allah’a yemin ederim ki, sen ölüp tekrar diriltilecek olsan dahi onu asla inkâr etmeyeceğim” deyince, el-As şöyle demiş: “Ben öldükten sonra diriltilecek miyim? İşte o zaman benim malım ve evladım olacaktır. Borcumu o zaman öderim.” Bunun üzerine bu âyetler inzal olmuş.[44]

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Habbab demiş ki “Ben cahiliye döneminde kuyumcu idim. El-As b. Vâil’e bir iş yaptım, sonra ücretimi istemek üzere yanına gittim…”[45] Hadisin arka kısmı aynı.

Mal ve evladın dünya hayatının süsü olmasını sebebi, malın güzel ve faydalı olmasından, çocukların da güç ve savunma kaynağı olmalarındandır. Ancak onlar bu hakir ve fani dünyanın süsüdür. O bakımdan onların arkasından koşturmak, onlara tabi olmak doğru değildir.

Bu âyet, zenginlik ve kendilerine göre şerefleriyle böbürlenenlere bir cevaptır. Âyet, dünya hayatını süsü olan şeylerin çerçöp gibi gelip geçici olduğunu, kalıcığı olmayan bir aldanış olduğunu haber veriyor. Ancak baki kalacak olan tıpkı Peygamberin şerefli sahabelerinin yaptığı gibi iman ve salih amellerdir. Bunlar Allah katında daha değerli, sevap bakımından da daha hayırlıdır.

Bu ifade “o gün cennetliklerin kalacakları yer çok hayırlı ve dinlecekleri yer çok güzeldir” (Furkan 25/24) âyetine benziyor.

 

  • Bâkiyâtu’s-sâlihât ne demektir

Bu konuda farklı görüşler var.

Dünyada Allah’ın dışında her şey fani. Güzel olsun, çirkin olsun, insan kaynaklı bütün ameller bu dünyada kalır. Onlar için bir bekâ (sonsuzluk) söz konusu değildir. Yaratılan öldükten sonra onlar bir daha yeniden yaratılmazlar. Gerçekte ‘bâkiyât’, yani insanın yanında kalıcı olan sâlihâttır ve salih olmayan işlerdir, hasenat (sevap kazandırıcı) ve seyyiâttır (günahlardır). Bunlar da sevaba ve ikaba (azaba) sebep olan amellerdir. Sevap ve ikab da âhirette kesilmeksizin devam ederler, fani olmaksızın bâki kalırlar. Ancak burada amellerin ‘bâkiyât’ olarak isimlendirilmesi mecâzidir.[46]

Kalıcı olan (bâkiyâtü’s-Sâlihât), insanla birlikte âhirete intikal eden ve orada işe yarayan, Allah’ın değer verdiği şeylerdir.

Kalıcı salihât; yani ıslah edici, yarayışlı, sağlam, hakka uygun, hayırlı ve sevap kazandırıcı davranışlardır.

Baki kalacak sâlih ameller, söz ve fiil türünden âhirete intikal edecek olan her türlü ameldir. Hz. Ali demiş ki: Kazanç iki türlüdür. Mal ve oğullar dünya kazancıdır. Kalıcı sâlih ameller de âhiret kazancıdır. Allah (cc) kimi zaman bunları bazılarına birarada verebilir.[47]

Peygamber’in )sav) davetine icabet ederek müslüman olan ilk dönem gariban müslümanlarının; Allah’a itaat etmeleri, O’nun rızasını isteyerek gece gündüz Rablerine dua etmeleri gibi ameller (işler) bu övgüyü hak eder. Böylelerinin sâlih amelleri (sâlihât’ı) şu fani dünya hayatından sonra da kalıcı, Allah’ın katında müşriklerin sahip olmakla övündükleri, ama günün birinde fani olacak, sahibinin yanında baki kalmayacak  mal ve evlatlardan sevap açısından daha hayırlıdır.[48]

el-Cevzî’ye göre ‘bâkiyâtü’s-Sâlihât’ konusunda beş görüş bulunmaktadır. Birincisi; “Sübhânellahi ve’l-hamdülillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azîm-Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah’a aittir. Allah’tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Bütün güç ve çekip çevirme yalnızca azîm (büyük) olan Allah’a aittir” sözleridir. (Muvatta, Kur’an/23) [49]

İkincisi; Lâ ilahe illalahu vallahu ekber ve’l-hamdu lillah ve lâ kuvvete illa billah”tır.

Üçüncüsü; beş vakit namazdır.

Dördüncüsü; tayyib (hoş/güzel) sözdür.

Beşincisi; dinen ve aklen güzel olan, sevap getirici (hasenât olan) bütün ameller.[50] Buna benzer görüşleri sıralayan İbni A’rabi ‘bâkiyât’s-Sâlihât’ konusunda sahih hadis olmadığını söylüyor. Ancak tekbîr, tesbîh, tehlîl ve havkale’nin (ve lâ havle) fazileti ile ilgili sahih hadisler çoktur diyor.[51]

İbni Abbas’tan gelen bir başka görüşe göre de ‘bâkiyâtu’s-sâlihât’, beş vakit namaz veya her türlü sâlih ameldir.[52]

Bâkiyâtü’s- sâlihât, insan için sonuçları kalıcı ve dünya hazlarından nefsinin tamah ettiği şeylerden onu uzaklaştırıcı her türlü hayırlı ameller demektir.Ya da kişinin kendisiyle Allah’ın rızasını gözeterek yaptığı işler.[53]

Akıllı insan nefsine şöyle sorar: Sen günün birinde öleceksin. O halde şu iki durumdan hangisini tercih edersin? Bu dünyanın aldatıcı süslerini ve onlardan öylesine tadmayı mı? Yoksa tadı ve gölgesi sürekli olan, içinde nefiswlerin aruz ettiği bütün lezzetlerin olduğu bir yurt için çalışmayı mı?

İnsan bu noktada yanılabilir, tercihte zorlanabilir. Bu nedenle Allah (cc)  şöyle haber veriyor: “Mal ve çocuklar dünya hayatının  süsüdür, ziynetidir.” Yani bundan öte bir şey değildir dünya zenginliği. Ancak insan için kalıcı olan, ona fayda ve sevinç verecek olan şey ‘bâkıyâtü’s-sâlihât’tır. 

Bu ifade Allah’ın hakkı olan bütün farz ve müstehab ibadetleri, insanların hakkına saygıyı; namaz, zekât, sadaka, hac, umre, tesbîh, hamd, tehlîl, tekbîr, kıraat, faydalı ilim talebi, emr-i bi’l-ma’ruf, nahy-i ani’l-münker, sıla-i rahim, anne babaya iyilik, eşlerin hakkını verme, hayvanları koruma, yaratıklara güzel muamele gibi bütün amelleri kapsar.

‘Bâkıyâtü’s-sâlihât’Allah’ın katında sevap bakımından ve arzu etme açısından daha hayırlıdır. Bunların sevabı, kazancı, sonucu kalıcıdır. Bereketleri kat kat artar. Bu öyle bir kazançtır ki imrenenler işte buna imrensinler, yarışmak isteyenler bunun için yarışsınlar demek gerekir.[54]

Sâlihât, aynı zamanda ıslah edici iyilikler demektir. Bunun kökü ‘salah’ kökü, birden fazla taraf arasında barış, sulh sağlamak anlamına gelir. Bu bir yönüyle üçüncü şahışlara yönelik bir iyiliği de ifade eder. Islah düzeltmek, iyileştirmek demektir. Bu da bir şahsın kendine yönelik olduğu gibi, üçüncü şahısları ilgilendiren bir durumdur.

Hasenât (hasenenin çoğulu) ile aralarında fark var. Şöyle söylenebilir: Hasenât kişinin kendine yönelik iyilikler, sâlihât hem kendine hem de sonuçları bakımından başkalarına dönük iyiliklerdir. Sâlihât, öznesiyle birlikte başkalarını da kuşatan ve iyi (ıslah) eden iyi işler. Sâlihât işleyen mü’minler kendileri ile birlikte başkalarının da iyi olması için çalışırlar. Asr Sûresinde geçtiği gibi hak üzere olmak, hakka uymak, haklara riayet etmek hasenât; hakkı tavsiye sâlihâttır. Sabırlı olmak hasenât, sabrı tavsiye etmek sâlihâttır. Mü’min bunun gibi hasenât olan amellerini, insanların ıslahına yönelik olarak yaparsa o amelleri sâlihatâ dönüştürebilir.

Kur’an’a göre hasenâtın karşılığı bire on sevaptır. “Kim bir hasene ile gelirse, ona bunun on misli ödül vardır.” (En’am 6/160) Sâlihâtın karşılığı olarak doğrudan cennettir. “Kim kadın olsun, erkek olsun, mü’min olduğu halde salihat işlerse işte onlar cennete gireceklerdir.” (Nisa 4/124. Tin 95/6. Buruc 85/11) Hasenâtın ödülü oranla sınırlanmış, ama sâlihâtın karşılığı sınırsızdır. (İsra 17/9)

Sâlihâtın hasenâttan bir farkı da “geriye neyin kalacağı” sorusudur. Kur’an sâlihâtın geri kalacağı, baki, ölümsüz, kalıcı olacağı söyleniyor. Bu açıdan hasenâtla meşgul olan mü’min pasif iyidir, ancak sâlihât ile meşgul olan mü’min ise aktif iyidir.[55]

‘Bâkıyâtü’s-Sâlihât, tefsir kaynaklarında daha çok âhirete yönelik bir amel olarak değerlendiriliyor. Ancak hatırlamak gerekir ki âhirette baki kalacak olan hayırları, sevapları, ecirleri kazanma yeri bu dünyadır. O halde bu dünyada yapılacak güzel davarnışlar, faydalı işler, imana uygun amellerin değeri Allah katında yüksek olacaktır.

Sebe’ 37. âyetinde geçtiği gibi insanları Alklah’a yaklaştıracak olan mal ve soy değil, sâlih amellerdir. Yani iman edip onun gereği ibadetlerdir. Bu ibadetler de sadece Allah’ı zikretmeye yönelik ifadeler değil, bununla birlikte akla gelebilecek her türlü iyilik, ma’ruf, ihsan ve benzeri, dinin güzel gördüğü ve mü’minlerden yapılmasını istediği bütün davranışlardır.[56]

‘Bâkıyâtü’s-sâlihât’ ifadesi bir kaç hadiste de geçiyor.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Baki kalacak olan sâlih amelleri çokça işleyiniz.” Onlar hangileridir ey Allah’ın Rasûlü diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Tekbîr (Allahu ekber), tehlîl (lâ ilâhe illallah”, tesbîh (Sübhânelleh), elhamdülillahi, ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billah (bütün güç ve çekip çevirme yalnızca Allah’a aittir).”[57]

Ebu Hurayra (ra) anlatıyor: “(Medine’de) bir yerde ağaç dikmekle meşgul iken Peygamber (sav) yanından geçti ve bana “Ey Eba Hurayra ne dikiyorsun? diye sordu. Ben de “Kendim için dikilmeye uygun bazı şeyler (dikiyorum)” dedim. O da şöyle buyurdu: “Sana bundan daha hayırlı dikilecek (şeyi) göstereyim mi? Sübhânellahi, ve’l-hamdülillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Bunların hepsinin karşılığında senin için cennette bir ağaç dikilir.”[58]

“Bir gün Peygamber (sav) oturdu ve kurumuş bir ağaç dalı aldı, yaprağını kopardı ve şöyle dedi: “Bu ağacın yaprağını nasıl rüzgâr götürürse; lâ ilahe illallahu vallahu ekber ve sübhânellahi ve’l-hamdu lillah da hataları öyle götürür. Ey Ebu’d-Derdâ, bunlarla senin arana bir engel girmeden önce bunları al. Bunlar ‘bâkıyâtü’s-sâlihât’tır. Bunlar cennetin hazinelerindendir.” Ebu Seleme diyor ki Ebu’d-Derdâ bu hadisi anlatırken; “Allah’ı o kadar tehlîl, o kadar tekbîr, o kadar tesbîh ederim ki bilmeyen görünce beni mecnun sansın” dermiş.[59] (Bu hadislerin sahihi olup olmadıklarını bilmiyoruz.)

Ancak ‘bâkiyâtü’s-sâlihâtı’ sadece –yukarıdaki rivâyetlerde geçtiği gibi- bir kaç zikir veya tesbîh cümlesine, bir kaç ibadete hasretmek isabetli görünmemektedir. Bunlar da sâlihâttır, ama kalıcı sâlihât sadece bunlardan ibaret değildir.

Sâlih amel, başta iman olmak üzere İslâmın yapılmasını emrettiği ve tavsiye ettiği güzel işler (ibadetler) ve ahlâkî davranışlardır. Kur’an’ın emrettiği, Peygamberimizin ibadet olarak yapıp, tavsiye ettiği bütün güzel işler sâlih ameldir. Ya da Allah’ın razı olacağı, yapıldığı zaman müslümana sevap kazandırcak bütün davranışlar…

İnsana yakışan bu dünyada yapacağı sâlih amellerle ebedi mutluluğu kazanmaktır. Zaten kalıcı ve kişi için hayırlı olan da bu gibi işlerdir.

Bununla birlikte İslâm helâl mal kazanmayı, hakkı verilmiş servet edinmeyi, hak ederek zengin olmayı, dünya nimetlerinden helâlinden ve ölçülü olarak faydalanmayı yasaklamamıştır.[60]

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.” (A’raf 7/32)

İnsan bu dünyadan giderken amelinden, yani dünyada yaptıklarından başka hiç bir şeyi beraberinde götüremez. Bu gerçeği insanlar ezelden beri görüyorlar. Ölümden sonraki hayatı inkâr edenler kabul etmesler de, herkes Şerefli Yazıcıların tuttuğu sicil kaydı, yani amel defteri ile gider.  Kur’an bunu şöyle haber veriyor:

“Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf 18/49)

Bu etkileyici hakikati Peygamber (sav) şöyle açıklıyor: “Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri onun yanında kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle birlikte kalır.”[61]  

Bir başka hadis bunu biraz daha geniş olarak haber veriyor. (Eğer hadis sağlam ise. Allahu a’lem)

“Mü’mine ölümünden sonra amel ve hasenâtından ulaşacak şey: Öğretip yaydığı ilim, bıraktığı sâlih evlat, miras bıraktığı mushaf, yaptığı mescit, yolcu için yaptığı ev, akıttığı ırmak ve sağlığında malından verdiği sadakadır.”[62]

Ya da şu hadiste haber verildiği gibi üç şeyin sevabı müslüman ölüye ulaşmaya devam eder.

“İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel (in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak”[63]

Görüldüğü gibi âyet ve hadislerde insana fayda verecek olan şeyin, servet, mal, makam, rütbe, isim ve nişan, ülke ve mensubiyet değil; İslâmda sâlih amel sayılan şeylerdir. Bunlar hem kalıcıdır hem de sonuç bakımından hayırlıdır. Yani bunlar Allah tarafından hesaba katılacak ve ödülleri bol bol verilecek.

Kalbi karartan, onu kirleten şeylerden biri de dünyanın oyun ve eğlencesine ait, dünyalıklara, yani servet ve mala ait aşırı tutkulardır (hırs ve tamahtır). Dünyalıkların şükrünü ede ederek, onlara kul köle olmadan onlara sahip olmak kötü bir şey değildir. Lakin dünyalıkların kulu kölesi olmak, onlara Allah’tan ve âhirete hazırlanmaktan fazla değer vermek, hayatın hedefine mal ve servete sahip olmayı koymak, kalbi işgal ettirir, gaflete düşürür, kirlenmesine, malın kendisine sahip olma tehlikesine yol açar.

Müslüman dünyalıklar karşısında şu âyette anlatılanlar gibi değildir.

“Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalaya dursun. İleride (gerçeği) bilecekler.” (Hıcr 15/3)

Ümit etmek güzel bir şeydir ama tûl-i emel, yani sonu gelmez istek ve arzular, bitmez tükenmez beklentiler, olmayacak hayaller iyi bir şey değildir. Hele bu insanın bütün zamanlarını kaplıyorsa… Hele bu beklentiler bir ömür boyu devam ediyorsa… Hele kalpte bundan başka bir şey yoksa… Hele boş beklentiler insanı peşinden koşturuyorsa… O kalbe hastalık bulaştı demektir. O kalp selîm olma özelliğini kaybediyor demektir.

 

  • Son söz

Allah’a selîm kalp ile gidenler felah bulacaklar (kurtulacaklar).  Bir de  ‘bâkıyâtü’s-sâlihât’ sahipleri.

Bâkiyâtü’s-sâlihât, Allah’ın katında insanların değer verdiği şeylerden daha hayırlı ve sonuç bakımından daha kazançlıdır. İnsanı Allah’a yaklaştıran imkanlardan biri de sâlih amellerdir. Zaten selîm kalbe sahip olmak imandan sonra sâlih amel işlemektir. Kişiyle birlikte âhirete gidecek olan da, onun yanında kalıcı olan da işte bu sâlihâttır.

Allah (cc) insanların çuluna, mülkiyetine, makamına, ünvanına, mesleğine, mensubiyetine, iddalarına değil; adam gibi adam olduğuna değer verir.

Peygamber (sav) bu gerçeği şöyle haber veriyor:

“Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz, fakat sizin kalplerinize (niyetlerinize) bakar (değer verir).” Sonra göğsünü işaret etti.”  (Müslim, Birr 10/33 no: 6572”  İbn Mâce bunu “… fakat amellerinize ve kalplerinze bakar” şeklinde rivâyet ediyor. Zühd/9 no: 4143)

Sonuçta dünyada sahip olunan hiç bir şey ölüme veya ölümden sonrasına fayda vermediği  açıktır. Selîm bir kalbe sahip olmak hariç.

Mü’minler şu duayı dillerinden düşürmezler:

“Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve bize katından bir rahmet bağışla. Şübhesiz bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Âl-i İmrân 3/8)        

 

Hüseyin K. Ece

20.06.2016

Zaandam

 

 

Bağdatlı Rûhî’ye ait ve içinde “kalb-i selîm”in geçtiği şiirin tamamı:

 

GAZEL

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
Yevme la yenfau da kalb-i selîm isterler

Berzâh-ı havf ü recâdan geçe gör na-kâm ol
Dem-i âhirde ne ummid ü ne bim isterler

Unutup bildiğini ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdette ne ilm ü ne âlim isterler

Âlem-i bi meh ü hurşid ü felekde her giz
Ne muhendis ne müneccim ne hakim isterler

Harem-i ma'niye bigâneye yol vermezler
Âşina yi ezeli yâr-i kadîm isterler

Sâkin-i dergeh-i teslim-i rizâ ol dâim
Bermurad itmeğe hizmette mukîm isterler

Dergeh-i fakra varıp dirliğini arz etme
Anda her giz ne sipâhi ne zâim isterler

Âşık ol şerbet-i vasl ister isen kim âşık
Çaresiz derd arayıp renc-i elîm isterler

Ni'met-i zâhire dilbeste olan gürsineler
Muzd nân pâreye cennât-i naîm isterler

Kıble-i ma'niyi fehm eylemeyen keç revler
Sehv ile secde edip ecr-i azîm isterler

Ezber et kıssâ-i esrâr-i dili ey Rûhî
Hazır ol bezm-i İlâhi'de nedîm isterler

 

Bağdatlı Rûhî

 

İskender Pala'nın kaleminden şiirin açıklaması:

-“Ey efendi Sanma ki senden altın ve gümüş isteyecekler

Hayır “Yevme lâ yenfau” da ancak kalb i selîm isterler.

-Korku ve ümit merhalesinden geçip nakam olmaya bak

Yoksa son nefeste ne korku ne de ümid işe yaramaz.

-Eğer arif isen bildiklerini (vesveselerini) unutup bilmezlik makamında kal

Çünkü vahdet bezminde ne ilim ne de âlim isterler.

-(Gerçek) ay ile güneşlerin kaybolup gittiği şu dünyada ve gökkubbenin altında

Ne mühendis ne müneccim ne de filozof olmak kar etmiyor.

-Bu beyti şu güneş imiş şu ay imiş gibi ayrımların yapılmadığı gerçek âlemde mühendis de olsan müneccim yahut filozof da faydası yok şeklinde anlamlandırmak da mümkündür.

-Bigâne olanları manaların harem dairesine girmeye bırakmazlar

Oraya girebilmek için ta ezelden aşinalar ve kadim dostluklar (Allah’ı bilmek ve O'nun dostu olarak yaşamak) istenir.

-Daima Hakk'ın rızasına teslimiyet dergâhında ikamet et

Çünkü bir kişiyi muradına erdirmek için hizmette devamlılık isterler.

-Fakr dergâhına varıp maaşının yüksekliğinden dem vurma

Çünkü orada asla ne üst düzey paşalar ne de prensler (yüksek bürokratlar) isterler.

-Günü geldiğinde vuslat şerbetinden içmek istersen gerçek âşık ol

Ancak bil ki âşıklar gerçek aşka ulaşabilmek için çaresiz dertler arayıp elim sıkıntılar isterler.

-Gösteriş nimetine gönül bağlayan gerçek fakirler bir parça ekmek parasına karşılık naîm cennetlerini istiyorlar. (Ya da: Garip doğrusu, dilenciye çeyrek ekmek parası sadaka vermekle cenneti kazanılacak sanıyorlar)

-Gerçek manalar kıblesini idrak edemeyen aykırı gidişatlılar

Kazara bir secde ederler de hemen ardından (ömürleri taatle geçmiş gibi) en büyük ecirleri isterler. 

-Gönül sırlarına ait kıssayı ezberleyip kendini hazırlıklı tut ki

Yarın Allah'ın huzuruna varıldığında tatlı dilli sohbet adamı (kulluğunda eksiği olmayan dost) isterler.”

 

 

 

 

 

 

 

[1] İbni Manzur. Lisânu’l-Arab, Dâru ve Maktebetu Hilâl, Beyrut Trh: 7/240-241. Isfehânî, R. el-Müfredât, Kahraman Yay. İstanbul 1986, s: 350. el-Cevherî, İsmail b. Hammad. es-Sihah, Dâru’l-Mektebetü’l-Ilmiyye, Beyrut 1420-1999,  5/300

[2] Isfehânî, R. el-Müfredat, s: 350

[3] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/244

[4] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/242

 

[5] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, Beyan Yay. İstanbul 2010, s: 324

[6] Komisyon, Kur'an Yolu, D.İ. Başkanlığı Yay. Ankara 2004, 4/476

 

[7] Kurtubî, M. b. Ahmed. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Dâru İbn Hazm, Beyrut 1425-2004, s: 2601

[8] Kurtubî, M. b. Ahmed. el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, s: 2281

[9] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yay. İstanbul 2008, 2/723.

[10] Bakınız: Buhârî Tıb/34 No: 5737. Buhârî F. Kur’an/9 No: 5007. Ahmed B. Hanbel 3/82

[11] Bakınız: Darimî, F. Kur’an/16 No: 3402

[12] Ebu Dâvud, Edeb/28 No: 4860. Tirmizî, Menâkıb/63 No: 3896. Ahmed B. Hanbel, 1/367

[13] Tirmizî, Deâvat/23 no: 3407. Bir benzeri: Nesâî, Sehv/61 1305. Ahmed b. Hanbel 4/123, 125

[14] İbn-i Mâce, Zühd/39 no: 4332

[15] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, Dâru’l-Fikr, Beyrut thr. 2/651

[16] el-Hâzin, Muhammed b. İbrahim, Lübâbu’t-Te’vil fi-Meâni’t-Tenzil, Daru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 2010,  3/327. Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, Dâru İbn Hazm, Beyrut 1425-2004, 2/2281 . İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, Dâru’l-Fikr, Beyrut thr. 2/651. Şevkânî, Fethu’l-Kadir, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad 1422-2001, s: 1242

[17] Taberî, Muhammed b. Cerir. Tefsir, Darul’l-Kütübi’l-Ilmiyye,  Beyrut 1426-2005, 9/454. Şevkânî, M. Ali b. M. Fethu’l-Kadîr, s: 1242

[18] Mukatil b. Suleyman, Tefsir. Dâru’l-Kutubi’l-Ilmiyye, Beyrut 1424/2002, 2/455

[19] el-Hâzin, Muhammed b. İ. Lübâbu’t-Te’vil fi-Meâni’t-Tenzil,  3/327. Şevkânî, M. Ali b. M. Fethu’l-Kadîr, s: 1242. Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2281

[20] Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2281

[21] Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2281

[22] http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kalb-i-selim-nedir

[23] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenne/11-27 No: 7162. Ahmed B. Hanbel, Hadis no: 29208-29209.

[24] Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2281

[25] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 325

 

[26] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an,5/2604

[27] Mevdûdî, E.Tefhimu’l-Kur’an (ter.), 4/39

[28] Tirmizî, Deavât/23 no: 3407

[29] Müslim, Birr10/34 no: 6543

[30] Ebu Nuaym el-İsfahânî, Sahabe’den Günümüze Allah Dostları (çev.) 1/404

[31] İbni Mâce, Mukaddime/10 no: 88

[32] http://www.diyanet.gov.tr/tr/icerik/kalbiselim/6307.

[33] Buhârî, İman/39 no: 52. Müslim, Müsakât 20/107 no: 4094. İbn Mace, Fiten/14 no: 3984. Dârimî, Buyû’/1 no: 2534

[34] İslâmoğlu, M. Yürek Fethi, s: 34

[35] Tirmizî, Daavât/89 no: 3522

[36] Tirmizî, Kader/7 no: 2140. İbni Mâce, “Ey Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl” cümlesi ile rivâyet ediyor. Dua/3 no: 3834

[37] Tirmizî, Tefsir/75 no: 3334

[38] http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kalb-i-selim-nedir.

 

[39] http://www.diyanet.gov.tr/tr/icerik/kalbiselim/6307.

[40] http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kalb-i-selim-nedir.

[41] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/880

[42] Elmalılı, H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (sad), 4/221

[43] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/619

[44] Kurtubî, M. b. Ahmed, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1980

[45] Bakınız: Buhârî, Büyu’/29 no: 2091, İcâre/15 no: 2275, Tefsir/19 no: 4732-4735, Husumât/10 no: 2425. Müslim, Münafıkûn 4/35 no: 7062. Tirmizî, Tefsir/19 -7 no: 3162

[46] İbni A’rabî, A. b. Muhammed. Ahkâmu’l-Kur’an, 3/235

[47] Kurtubî, M. b. Ahmed, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1908

[48] Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 8/229

[49] el-Hâzin, M. b. İbrahim, Tefsir, 3/166

[50] el-Cevzî, A. b. Muhammed. Zâdu’l-Mesîr, S: 854

[51] İbni A’rabî, A. b. Muhammed. Ahkâmu’l-Kur’an, 3/235

[52] el-Hâzin, M. b. İbrahim, Tefsir, 3/166

[53] Zamahşerî, Ö. b. Muhammed. El-Keşşâf, 2/697

[54] es-Sa’dî, N. b. Abdurrahman. Teysîru’l-Kerîmi’r-Rahmân, s: 478

[55] İslâmoğlu, M. Pasif İyiden Aktif İyiye, s: 34-37

[56] Dumlu, Ö. Kur’an’da Salah Meselesi, s: 56-57

[57] Kurtubî, M. b. Ahmed, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1908. el-Hâzin, M. b. İbrahim, Tefsir, 3/166

[58] İbni Mâce, Edeb/56 no: 3707

[59] İbni Kesir, Ebu’l-Fidâ. Muhtasar Tefsir, 2/463

[60] Heyet, Kur’an Yolu, 3/478

[61] Buhârî, Rikak/42 no: 6514. Müslim, Zühd/5 no: 7424. Tirmizî, Zühd/46 no: 2379

[62] İbni Mâce, Mukaddime/20 no: 241

[63] Müslim, Vasiyyet 3/14 no: 4223. Ebu Dâvud, Vesâyâ/14 no:2880