Login Form

Istatistikler

Gebruikers
106
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
567340

ŞEYTANDAN YANA OLANLAR (Hizbu’ş-şeytan) - Uzun

Kur’an tarafını (safını) seçme açısından iki tip (grup) insandan bahsediyor. Bunlardan biri olumsuz bir tip, diğeri olumlu bir tip. Birinin yaptıkları yerilirken, diğerinin yaptıkları övülüyor. Birisi hakkına « onlara hüsrana uğrayanların ta kendileridir » denilirken, diğeri hakkında « onlara felaha (kurtuluşa) erenlerin ta kendileridir » buyuruluyor.

Bu iki insan grubu: « Hizbü’ş-şeytan-Şeytandan yana olanlar » ile « hizbullah-Allah’tan yana olanlar »dır.

“Onların tümünü Allah’ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O’na yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.

Şeytan onları sarıp kuşatmıştır; böylelikle de onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın hizbidir (tarftarıdır). Dikkat edin; şüphesiz şeytanın hizbi, hüsrana uğrayanların ta kendisidir.”  (Mücadile 58/18-19)

 

I-Şeytan ve Hizip Kelimeleri

a-Taraf Olmak

“Taraf olmayan bertaraf olur.”

İlk insan ve eşi Cennet’te yasak meyveyi yeyince Allah (cc) onlara şöyle dedi:

“...Birbirinize düşman olarak çıkıp gidin! Zira yeryüzünde, geçici bir hayat alanı ve tadımlık bir haz sizi bekliyor.” (Bekara/36)

Birbirine düşman olan sadece ilk insanlar ve onların soyları değil, aynı zamanda insanlar içerisinde şeytana uyan ‘şeytan taraftarları’ ile Allah’a itaat eden ‘Allah’ın taraftarları’ da vardır.

Bu Kur’an’ın yaptığı kesin bir ayrımdır. İnsan ya Allah taraftarıdır, ya da şeytan taraftarıdır. Ya Allah’tan gelenlere teslim olup gereğini yapar, ya da şeytanın aldatmalarına aldanıp onun hoşlanacağı işleri yapar.

Taraf olmak insanın tabiatında olan bir gerçeklik. Kişi yeri ve zamanı gelince bir olay, bir fikir veya bir etkinlik karşısında bir tarafı tercih eder. Kendini bir tarafa nisbet eder, ya da bir şeyin yanında olduğunu ortaya koyar.

Bu taraf olmanın en belirgin olanı, ‘din’ tercihidir. Daha da ilerisi ‘ilâh’ tercihidir.  İlâhını kendisi mi belirleyecek, yoksa kendisini Yaratan’ın davetine mi uyduracak?

Hayatını hangi ilkeler doğrultusunda yaşayacak?

Bu ilkeleri kendisi mi belirleyecek, yoksa şeytanı razı etmek üzere heva ve hevesine mi uyacak?

Bütün bunlar taraf olmaktır. Ciddi anlamda tercihtir. Safını belirlemektir. Hayatının amacını tesbittir.

Kur’an’ın kullandığı ‘hizbullah’ ve ‘hizbuşşeytan’ gibi tanımlar, insanların tercih ettikleri saflarını gösterdiği gibi, onların hangi amaç uğruna mücadele ettiklerini de belirler. Bir tarafa meyleden kendi tarafının idealleri, hedefleri, çıkarı için çalışır.

Kim hangi taraf için gayret ediyor? Kim kimin galip gelmesini istiyor?

Bu iki tabir, bir tanımlamanın ötesinde, ikisi arasındaki mücadeleyi ve sonucu da haber veriyor.

Eninde sonuda kim kazanacak, kim kaybedecek?

‘Hizbuş-şeytan’ olgusunu daha iyi anlamak için, iblis/şeytan ve faaliyetleri hakkında bilgi vereceğiz, sonra ‘hizip’ kelimesini inceleyeceğiz. Arkasından da ‘hizbuş-şeytan’ı tanımaya çalışacağız. En sonunda da günümüzdeki şeytan taraftarlarına dikkat çekeceğiz.

 

b-İblis/Şeytan,

b1- İblis

Kur'an, iblise şeytan da demektir. Bu onun ismi değil, içine düştüğü açmazı en güzel biçimde anlatan bir sıfatıdır.

İblis kelimesi ‘belese’ kökünden gelir. Bu, belânın şiddeti karşısında düş kırıklığına uğrayarak umutsuzluğa kapılmak, rahmetten ümidi kesilmek anlamına gelir. (İbni Manzur, Lisanü’l-Arab 2/140. R. Isfehânî, Müfradat s: 77. Firûzâbâdî, Kâmus s: 534)

Kur’an’da bir kaç yerde bu anlamda kullanılıyor:

“Ve son Saat’in gelip çattığı gün, suçlular tüm umutlarını yitirecekler.” (Rûm 30/12, ayrıca bak. Rûm 30/49. En’am 6/44)

Şeytanı iblisleştiren aslında umutsuzluktur. Çünkü o, Rabbinin ‘secde’ emrini dinlemedi, isyan etti ve karşı geldi. Bu yüzden rahmetten ebediyyen kovuldu. Bu kovulma onun bütün umutlarını yitirdi.

Aslında ‘iblislik’ biraz da en büyük hataları yaptıktan sonra, o hataları savunmak, sonra da affedileceğine dair hiç bir ümidi kalmamak halidir. Bu umutsuzluk onu daha fazla hataya sürükler.

Nitekim şeytan da, kovulduktan sonra insanları saptırmak üzere Allah’tan izin istedi. Bu, onun hatasının üstüne hata, isyanın üstüne isyan yığmaktadır. Cezasını daha çok artırmaktadır.

Kur’an’da, Hz. Adem kıssasının anlatıldığı bütün bölümlerde, Allah’la ilişkisi anlatılırken 'iblis', insanla (Âdem’le) ilişkisi anlatılırken şeytan olarak anılır.

Buna de emrine itaat etmeyen iblisin kovulması ve onun insanları kandırmak için Allah'tan izin istemesi, Hz. Adem ile eşini kandırması ve onları Cennetten çıkıp yeryüzüne gelmelerine sebep olması olayları anlatılırken daha çok rastlıyoruz.

Kur’an bunun yanında iki âyette daha şeytanı ‘iblis’ sıfatıyla anıyor:

“Netice hem onlar, hem de sorumsuz ve bilinçsiz onlara (umut bağlayanlar) cehennemde üst üste istif edilecekler, İblis’in askerleri de...” (Şuarâ 26/94-95. Ayrıca bak: Sebe’ 34/20-21)

 

b2- Şeytan:

Şeytan kelimesinin, ‘şetane’ veya ‘şâte’ fiil kökünden türemiştir.

‘Şetane’; şiddetli olmak, muhalefet etmek; (İbni Manzur, Lisanü’l-Arab, 8/81. Ramahurmûzî, Kâmus s: 1209)

‘Şâte’; öfkeden kızardı, helâk olacak hâle geldi demektir. (İbni Manzur, Lisanü’l-Arab 8/81. Ramahurmûzî, Kâmus s: 674. Isfehânî, Müfredât s: 383)

Şeytan, azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan, şerir ve inatçı anlamına gelen bir cins isimdir. Şer olan şeyi ifade ettiği için, günlük dilde kötü, habis, yaramaz her şey, insan ve cinden olan kötülük sahipleri hakkında da kullanılmaktadır.   

Ancak Kur’an, özel bir kötülük kaynağından, sıfatları ve hareket alanı belli olan bir saptırıcıdan söz ediyor.

Yaratılışta her cins, bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir.

Bazılarında göre. Allah'a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Adem (a.s.)’e secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır.

Şeytan cinlerdendir, yani insan tarafından görülmesi mümkün olmayan varlıklardandır. (Kehf 18/50) Cinler ise dumansız, zehirleyici bir ateşten yaratıldılar. (Hıcr 15/27. Rahman 55/15)

Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

"Melekler nurdan yaratıldılar. Cinler ise zehirli ateşten, Âdem ise

siz özellikleri söylenen şeyden (çamurdan) yaratıldı." (Müslim, Zühd/10 (2294))

İblis cinlerden olduğuna göre onun da aslı ateşti. Zaten bunu kendisi

de Allah (cc); “Seni secde etmekten alıkoyan nedir;” diye sorduğu zaman demişti:

            "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten onu çamurdan yarattın." (7 A'raf/12, 38 Sâd/76)

Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir.

Yine Kur'an'ın haber verdiğine göre şeytan Hz. Adem'den

önce yaratılmıştı (Hıcr 15/27) ve  zürriyeti de bulunmaktadır. (18 Kehf/50)

Bazılarına göre ise Hz. Âdem insanların ilk atası olduğu gibi, iblis te bütün cinlerin ve  şeytanların babasıdır. (es-Sabûní, S. Tefâsir 2/108. Zamahşerî, el-Keşşâf 2/554)

Tefsirci Katade iblis ve zürriyetinin tıpkı Âdemoğulları gibi çoğaldıklarını ileri sürmektedir. (Ebu’s Suud, İrşâdu akl-ı Selîm, 3/387. Bağaví, Meâlimu’t Tenzil  3/166)

Kur'an onun cinlerden ve zürriyeti olduğunu açıkca söylüyor ama daha fazla bilgi vermiyor. Ancak onun tuzakları ve eylemleri hakkında bilgi verip bizi uyarıyor. (M. A. Sâbûnî, Safvetü’t-Tefâsir 2/108, Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/201. Zamahşerî, el-Keşşâf, 2/554, Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, 15/292)

            Şeytanın zürriyeti onun dostları ve konumuz olan ‘onun taraftarları’ da olabilir. (Allah daha iyi bilir.)

 

c-Şeytanın İşi:

Şeytan aslında Âdem’in ve onun şahsında insanoğlunun sınavıdır. Aynı zamanda onun mihenk taşıdır. İnsanın mayası, kalitesi, değeri ve makamı şeytanla olan mesafesine göre ortaya çıkacaktır.

Şeytan olgusu, Allah’ın insanların başına musallat ettiği bir musibet değil; kendi değerinin belli olmasında bir ölçüdür. Şeytanla olan ilişki, onun insana olan hakimiyeti, ya da uzak oluşu, insanın değerini gösterecektir.

Şeytan aslında insan için bir tecrübedir. Hırs/emel ile doymuşluk, ardı arkası gelmeyen istekler ile kendine hakim olma arasında bir tecrübe. Kişiye ebedi hayatta yarar sağlamayacak tercihler ile onu kurtaracak ameller arasında bir deneme. Yükselmek olgusu ile alçalmak değersizliği arasında bir ölçü.

Şeytan bir yönüyle insanın iç dünyasındaki zıt kutupları belirgin hale getiren bir araçtır. Onunla olan tecrübe insanın iç dünyasındaki bu zıt kutupları kendisine gösterir.

Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün, şirkin, şer olan işlerin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır.

Kendi aslının üstün olduğunu öne sürerek Rabbine karşı kafa tutan ilk cahildir. Yani o cahiliyyenin ilk temsilcisidir.

Şeytanın işinin insanları doğru yoldan saptırmak, bu konuda ona vesvese vermektir.

Şeytan Â’dem’ e secde etmeyince ‘kovuldu ve râcim’ oldu. Bunun üzerine o da rahmetten uzaklaşmasına sebep olan insana düşman oldu.

Bu düşmanlığın gereği olarak insanı saptırmak, kandırmak ve şüpheye düşürmek için Allah’tan izin istedi. Allah (cc) da ona bu izni verdi. (A’raf 7/14-17. Hıcr 15/36-38)

Bu faaliyetin hedefi insanı sahip olduğu halifelik (temsilcilik) makamından düşürmektir. Dünya hayatı bu anlamda; iyilik ile kötülük, hak ile batıl, itaat ile isyan, hayr ile şer, sapıklık ile hidayet, şükür ile nankörlük, şeytanın hoşlandığı işler ile Rahman’ın razı olacağı işler arasındaki bir mücadeledir.

Şeytan bu mücadelede hep ikinci şıklardan yana tavır koyar, insanları gücü yettiği kadar bu gibi şeylere davet eder. İnsanı birinci şıktakiler hakkında şüpheye düşürmeye çalışır. (Hıcr 15/39)

O bunu yaparken kendine ait yöntemler kullanır.

 

 c1-Şeytanın Metodları:

- O insanlara yaptıkları işleri güzel gösterir. (Neml 27/24. Ankebut 29/38)

- İnsanlar arasına düşmanlık ve kin tohumlarını atar. Bunu yaparken genellikle içki, kumar ve aşırı eğlenceyi araç kullanır. Onları Allah’ı anmaktan ve namazdan uzaklaştırmaya çalışır. (Mâide 5/91. İsrâ 17/53)

- İnsanlara boş gurur ve kibir aşılar. (Nisâ 4/120. İsrâ 17/64)

- Şeytan özellikle "kalplerinde hastalık bulunanları" fitneye düşürür. (Hac 22/53. A’raf 7/27)

- Hatalarını süsler ve günah işlemelerini kolaylaştırır. (En’am 6/43. Muhammed 47/25)

- Çeşitli oyalamalar ile insanlara Allah'ı anmayı unutturmaya çalışır. (Mücadele 58/19. En’am 6/68))

- İnsanı inkâra zorlar. Bunu başardıktan sonra onu terk eder. (Haşr 59/16)

- Yandaşlarına devamlı kötü ve günah olan işleri tavsiye eder. Bu konuda

onlara yol gösterir. (Bekara 2/268)

            - Onları kuruntulara düşürür, olmadık beklentilerle onları oyalar. (Nisâ 4/119-120)

            - Allah’ın rahmetinin ve affını genişliğini ileri sürüp insanları günah işlemeye teşvik eder. (Lukman 31/33. Fâtır 35/5-6)

            - Zayıf imanlıları Allah yolunda direnme konusunda kalplerini kaydırmaya, onları yıpratmaya çalışır. (Âli İmran 3/155)

- İnsanları daha çok zaafları ile aldatmaya çalışır. Bu da yerine göre makam, yerine göre şehvet, yerine göre hırs veya Hz. Âdem’de olduğu gibi sonsuz saltanat arzusu da olabilir.

- Kandırabildiklerini detay konularla oyalamaya çalışır. (Bekara 2/67-71)

Gösteriş için ibadet yapılmasını ister.

 

c2-Şeytanın Gücü:

Ancak şeytanın Allah’ın salih kulları üzerinde herhangi zorlayıcı bir gücü yoktur. Onlara istediği hükmedemez. Onları kolay kolay egemenliği altına alamaz. (Hıcr 15/40-42. İsrâ 17/65)

Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur.” (Sebe’ 34/20-21)

“Gizli konuşmalar şeytandandır. Bu, iman edenleri üzmek içindir. Oysa

şeytan, Allah'ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler Allah'a dayanıp güvensinler.” (Mücadile 58/10)

Şeytan müstakil güce sahip bir varlık değildir. Yaptıklarını Allah'ın bilgisi ve izni dahilinde yapmaktadır. Böylece şeytanın kandırmalarına kananlarla , şeytanın tuzaklarına düşmeyen takva sahibi müminler birbirlerinden ayrılmaktadırlar.

"İnananlar Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde Şeytan'ın dostları ile savaşın. Çünkü Şeytan'ın hilesi zayıftır." (Nisâ 4/76)

            Şeytan insanlara karşı sürekli hile ve tuzak peşindedir. Ancak onun hilesi çok güçlü değildir.

Aslında Şeytan tek başına güçlü değildir. Onu asıl güçlü kılan insandaki irade zayıflığıdır ve takvanın bilincinin azlığıdır. Ancak şeytan her ne kadar güçlü değilse de, kurnaz ve aldatıcıdır. İnsanları aldatıp isyana ve günaha sürükledikten sonra onları yüzüstü bırakıp gider. Aldattığı kimselere en ufak bir yardımı, en küçük bir şefaatı olmaz.

"İş bittikten sonra şeytan onlara: 'Allah size gerçek vadetti, ben de size vadettim ama ben vadimden döndüm. Benim bir gücüm yoktu. Sadece sizi davet ettim, siz de benim davetime koştunuz. O halde beni yermeyin, kendi kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da tanımamıştım zaten. Doğrusu zalimler için acı bir azap vardır." (İbrahim 14/22)

 

d-Şeytanın dostları

Kur’an şeytanın davetini kabul edip onun aldatmalarına kananlara onun dostları/taraftarları diyor.  

        Kur’an, iblisin/şeytanın ve onun zürriyetinin, insanın azılı bir düşmanı olduğunu, onları veli (dost) kabul etmenin ne kadar mantıksız olduğunu hatırlatmak üzere şöyle diyor:

         “Hani Rabbin meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik; İblisin dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinin dışına çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. (Bu), zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.” (Kehf/ 18/50)

Kur’an şeytanın ve kabilesinin insanları, onların göremeyecekleri bir yerden gördükleri söylüyor. (A’raf 7/27)

Buradaki ‘şeytanın kabilesi’ sözü yukarıda da geçtiği gibi, ‘şeytanın askerleri, şeytanın taraftarları’ şeklinde de anlaşılmıştır. (Zamahşerî, el-Keşşâf 2/94. Ebuu’s-Suud, İrşâdu Akl-i Selîm ,2/246. Beydavî, Tefsir 1/336. es-Sabûnî, Savfetü’t-Tefâsir 1/441)

Aşağıdaki hadis, ‘şeytanın zürriyeti onun askerleri veya taraftarlarıdır’, açıklamasını doğrulamaktadır. 

Cabir b. Abdullah’ın rivâyetine göre Peygamber şöyle buyurmuştur:

“İblis tahtını deniz üzerine kurar. Bölük bölük askerlerini oradan göndererek, insanları çeşitli fitnelere düşürür. Kendi katında askerlerinin en büyüğü, fitne çıkarmak bakımından en büyüğü olandır.” (Müslim, Munafikûn/66, 68. (2813). A. B. Hanbel, Müsned, 3/152-153)

Bu rivâyet bir bir başka kanaldan şöyle geliyor:

"Cabir b. Abdullah'ın (ra) rivayetine göre peygamberimiz (sav) şöyle

buyuruyor: 'İblis tahtını su üzerine kurar. Sonra askerlerini (fitne için)

gönderir. Onların derece bakımından en önde fitne çıkarmak bakımından en

büyük olanıdır. Askerlerinin birisi gelir de, şöyle şöyle yaptım', der.

İblis ona 'sen hiç bir şey yapmadın'diye cevap verir. Sonra onlardan bir

başkası gelir ve 'o adamı, kendisiyle karısının arasını iyice açıncaya kadar terketmedim' der. Bunun üzerine İblis o askerini kendine yaklaştırır

ve 'sen ne kadar iyisin' diyerek takdir eder. (Müslim, Münafikun/67 (2813). A. b. Hanbel, Müsned 3/314)

Burada bir kaç soruyla karşı karşıyayız:

Şeytanın zürriyetinden (soyundan) kasıt nedir?

Şeytanın askerleri, cinlerden onun yardımcıları mıdır, yoksa insanlar arasındaki kötü dostları mıdır?

Şeytanı ve onun soyundan gelenleri dost edinmeyi nasıl anlamak gerekir? 

Şeytanın ve zürriyetinin insan üzerinde ne gibi etkileri olabilir, ya da insana nasıl zarar verebilirler?

Kimilerine göre âyetteki ‘şeytanın zürriyetini veli edinme’, yani onun peşinden gidenleri, onun aladatmasına kanan kimseleri dost, taraftar ve müttefik  edinme anlamındadır. (Ebu’s Suud, İrşâdu Akl-i Selîm, 3/387)

 

d1-Şeytanı dost (veli) edinmek

Kim iblisi/şeytanı dost, yardımcı, müttefik edinirse; muhakkak ki zarara uğrar. Zira iblisin dostluğu aldatıcıdır. Çünkü o, hiç bir Âdemoğluna dost olmaz. Tam tersine o Âdem’in şahsında bütün insanlara düşmandır. (En’am 6/142. A’raf 7/22. Yusuf 12/5. İsrâ 17/53. Fâtır 35/6. Yâsîn 36/60)

Ancak bazıları işin bu boyutuna ve bu konulardaki ilâhî uyarılara kulak asmaz, nefsin de yardımıyla şeytanın süslü gösterdiği günahlara koşar. Ya da vadettiği dünyalık saltanatın cazibesine aldanır.

“... Bir kısmına hidayet verdi, bir kısmı da sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp, şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (A’raf 7/30)

İnsan ya iblise dost (veli) olur, ya da Allah’a. Ya Allah’a kulluk yapar, ya da şeytana uşak olur.

İnsanlardan bir kısmı ya doğru yola girerler, ya da Allah’ı bırakıp şeytanî duyguların hakimiyetine girerler. Üstelik doğru yolda olduklarını sanarak. (M. İslâmoğlu, Meâl 1/265)

İslâmın temel davası işte budur. Ya Allah’a teslim olarak O’nun Rabliğini kabul etmek, O’nun emrine boyun eğmek, O’nun hakimiyetini benimsemek suretiyle Allah’ın indirdiklerine uymak. Ya da Allah’tan başkasını –ilâhlık anlamında- veli (dost) tutarak O’na eş koşmak.  Böyle bir şey de elbette Allah’ın rab oluşunu inkâr anlamına gelir. (Kutub, Seyyid. fi-Zılâli’l-Kur’an, 3/1259)

            Hz. İbrahim putperest olan babasına şöyle sesleniyordu:

“Babacığım, şeytana kulluk (itaat) etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah’a) başkaldırandır.

Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkmaktayım, o zaman şeytanın velisi olursun.” (Meryem 19/45)

Allah’tan başkasına ibadet edenler bir anlamda şeytana dost/yakın olurlar. Ya da Allah’ın hükümlerine karşılık başka güç odaklarının ölçülerini/hükümlerini vazgeçilmez ilkeler olarak benimseyenler, sonuçta şeytanı veli/dost kabul ederler. İslâmın büyük günah dediği aşırılıklara düşenler, şeytanın arkadaşları olurlar.

         “Allah onu (şeytanı) lânetlemiştir. O da şöyle dedi: ‘Andolsun, kullarından miktarı tesbit edilmiş bir grubu kendime çekip onları saptıracağım.

         Onları –ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara (ümniyye’ye) düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı veli (dost veya rehber) edinirse, kuşkusuz o, apaçık hüsrana uğramıştır.

Şeytan onlara vadediyor, onları olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan onlara aldanıştan başka bir şey vadetmez.

Onların barınma yerleri cehennemdir. Ondan kaçacak bir yer de bulamayacaklar.” (Nisâ 4/118-121)

Kim Allah’ın emrinden yüz çevirip şeytanın davetine uyarsa, kim onu bu anlamda emrine uyulması gereken veli (dost) bilirse büyük bir zarara uğrar.

“İşte o gün haddi aşmış olan kişi, (aldanma pişmanlığıyla) elini ısırarak diyecek ki: ‘Ah n’olaydm! Keşke Rasûl ile birlikte bir yol tutmuş olaydım!

Vah n’olaydım! Keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayayıydım!

Doğrusu, bana vahiy ulaştıktan sonra beni ondan uzaklaştırdı. Evet, zaten (kişiyi vahiyden) uzaklaştıran her tür şer güç (şeytan) insanı böyle yüzüstü bırakır.” (Furkan 25/27-29) 

“Bu âyetler, sadece Allah’tan ummaları gereken şeyleri başkalarından –ki bunlar nebiler, alimler ve salihler de olabilir- umanların yaşadıkları derin düş kırıklığını tasvir eder.

Şeytan kelimesinin aslı olan ‘şatane’ filinin uzak oldu anlamına geldiğini hatırlayalım. Burada dile getirilen şeytanın “ kendisini dost tutan kimseyi vahyin çizgisinden saptıran kişiler olduğu açık. Bu örnekte ima edilen insan şeytanları olsa da ‘eş-şeytan’daki belirlilik, bu işlevi gören her türü kapsar.” (İslâmoğlu, Mustafa. Hayat Kitabı Kur’an, 2/704)

Burada çarpık bir durumla karşı karşıyayız: Bazıları asıl dost olması gerekenleri bir tarafa atar, ebedî düşmanına yanaşır. Yazıklar olsun o adama ki kendi düşmanının dostu veya yakını olmaktadır. Düşmanı elbette böyle kimseler hakkında iyi düşünmeyecektir. (Kutub, Seyyid. fi-Zılâli’l Kur’an 3/1279)

“...Biz şeytanları, iman etmeyenler için veli yaptık.”

Böyle bir velâyetin (dostluğun) tehlikeli sonuçları vardır. Kur’an bu tehlikeli sonuçlardan bazılarını somut örneklerle ortaya koymakta ve insanları şeytana dost ve asker olmamaları konusunda tekrar tekrar uyarmaktadır.

İnkârcılar şeytanın aldatmasına kandıkları için iman etmezler. Böylece inanmayanlar ile şeytanın arasında bir dostluk meydana gelir. Eğer böyleleri İslâm’a inanmış olsalardı, onlarla Allah arasında bir dostluk olur. (Bekara 2/257)

Ama inanmıyorlar ve şeytan gibi Allah’ın emrine karşı çıkıyorlar, böylece onun velisi oluyorlar. Artık şeytanlar onları diledikleri gibi oynatabilirler. (Ateş, Süleyman. Yüce Kur’an‘ın Çağdaş Tefsiri,  3/328)          

Burada şu noktaya da dikkat çekmek gerekir. Allah’tan gelen ölçüleri kabul etmeyenlerin tavrı ile, iblisin tavrı arasında benzerlik bulunmaktadır. İblis, kendisini yaratanın Allah (cc) olduğunu bildiği halde, O’nun emrini dinlememiş, kendi görüşünü daha uygun görmüştü. İlâhî emre itaat edeceği yerde isyan etmeyi seçti.

İman etmeyi gururlarına yediremeyenler de Allah’tan gelen çağrıya kulak vermiyorlar. Nimet vereni tanıyıp itaat etmiyorlar, insanları kendi sapık yollarına çakebilmek için şeytanla velilik/dostluk yapıyorlar.

Haddi aşanlar şeytanlığı severler, meyli şeytanlığa olduğu için şeytanlar önlerine düşer ve onları diledikleri yere sevkeder, soydurur ve soyarlar. En büyük eşkıya haydutlara başkan olması gibi. (Elmalılı, H. D. Kur’an Dili 4/29-30)

“...Biz şeytanları, iman etmeyenler için veli yaptık.”

Bu, İslâma karşı çıkanların kendi tercihidir. Yoksa Allah onların tercih etmediği bir şeyi onlara vermez. Allah da zalimlerin sapıklığını artırır, kendine yönelenlere de hidayet verir. (İbrahim 14/27. Ra’d 13/27-29) (Derveze, İzzet. et-Tefsiru’l-Hadis (çev.) 1/427) 

Halbuki Allah baştan beri vahiyle ve elçilerle insanı bu vefasız dosta karşı hep uyarmıştır. Onlar ise şeytanla dost olmanın kendilerine neler kaybettireceğinden gafildirler. Bu gafletin sonucu olarak, şeytanın kendilerine süslü ve çekici gösterdiği dünya zevklerinin peşine düşerler. 

Şeytanı dost edinmek, onun davetine uymak, onun emrine girmek, onun davasının taraftarı olmaktır. 

Kim şeytanı veli edinirse, şeytanın kendi üzerindeki etkisini kabul etmiş ve bunun sonucu olarak şaşkınlığı artar. (Bağaví, Meâlimu’t-Tenzîl 2/155)

Öyleyse şeytan iyi bir ardadaş, samimi bir dost, sıcak bir yakın, içtenlikle yardım eden bir yardımcı değil; tam bunların tersine insana sürekli tuzak kuran, onu aldatan, ona hileler yapan ve onun iki dünyada da şaki (bedbaht) olmasına çalışan sinsi bir düşmandır.

O, Allah’ın rahmetinden kovulmasına Hz. Âdem’in sebep olduğunu düşündüğü için, ona ve onun şahsında bütün insanlara düşman olmuştur. Bundan dolayı o, bütün herkesin de kendisi gibi Allah’ın rahmetinden kovulmasını, kendisi gibi bedbaht ve lânetli olmasnı istemektedir.

“… Can yoldaşı şeytan olan kimse ne kötü arkadaşa sahiptir.” (4 Nisa/38)

 

e-Kur’an’da ‘Hizb’ kelimesi:

e1- Sözlük anlamı:

‘Hizb’ kelimesi Kur’an’da tekil olarak yedi defa, ikili olarak bir defa, ‘ahzâb’, yani çoğul olarak da onbir defa geçer.

Bu kelimenin aslı olan ‘Hazebe’ fiili, bir işin gelip çatması demektir. Bu da ya bir zor durumdur, ya da bir musibet sebebiyledir.

Hizipleşenler, bir anlamda musibetten dolayı bir araya gelenlere benzetilmiştir. (İbni Manzur, Lisanü’l-Arab 4/102)

Bir kimsenin hizb’i ona yardım eden arkadaşlarıdır. Bir şiirde şöyle denilmiş:

“Ve keyfe advâ ve Bilâl hizbî/ Nasıl olur da zayıf düşürülebilirim, Bilâl benim hizbim/arkadaşım iken.” (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 6/290)

Bazı hadislerde bu anlamda kullanılıyor:

“Peygamber (sav) zor bir durumla karşılaştığı zaman (izâ hazebehu emrun); Lâilâhe illallah’ derdi.” (A. B. Hanbel, Müsned 1/206, 268, 280)

Rasûlüllah’a (sav) zor bir gelip çattığı zaman (izâ hazebehu emrun) namaz kılardı.” (A. B. Hanbel, Müsned 5/388)

“Rasûlüllah (sav) çabuk yol almak istediğinde yahut önemli bir işle karşılaştığında (hazebehu emrun) akşam ile yatsıyı bir arada (cem’ ile) kılardı.” (Nesaî, Mevâkît/46)

‘Hizip’ sözlükte, kısaca cemaat (topluluk) demektir. (R. Isfehânî, s: 165)

‘Hizip’; parça, bölük, silah, belli bir görüş etrafında toplanan topluluk manalarına gelir. (Firuzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhîd s: 73)

Hizip ayrıca, kısım, cemaat, taife; bir kimsenin görüşüne ve emrine uyan özel adamları, belli bir sınıf gibi anlamlara da gelir. 

Akrabalık bağıyla bir araya gelen topluluğa ‘hizip’ denileceği gibi, kendilerine ait bir görüşle diğerlerinden ayrılan siyasî ve itikadî topluluklara da ‘hizip’ adı verilir.

Hizip; günümüzde parti, siyasi topluluk anlamında da kullanılıyor. Kelimenin ‘siyasi parti’ manasında kullanılması 19. yüzyılın sonlarından itibaren başlamıştır. Günümüzde Arap siyasî oluşumlarının büyük bir kısmı bu adla anılır. (Birışık, A. TDV İslâm Ansiklopedisi, 18/183)

 

e2-Terim anlamı:

Kur’an cüzlerinin her dörtte birine ‘hizip’ denir.

Hizip, aynı zamanda bir kişinin vird’i (yapmayı itiyad haline getirdiği ibadeti/duası) demektir. 

“Her kim geceleyin hizbini  -kısmen veya temamen- bitirmeden uyursa...” hadisinde bu anlamda geçmektedir. (Müslim, S. Müsafirîn 142. Ebu Dâvud, Tatavvu’/19, Tirmizî, Cumua/56. Nesâî, Kıyamu’l-Leyl/56. İbnu Mâce, İkameti’s- Salat/177. Darimî, Salat/167. Muvatta, Kur’an/3)

Tasavvufî bir terim olarak hizip; belli amaçlara ulaşmak üzere düzenlenmiş, genellikle tarikat mensupları tarafından okunan dualar. Daha çok belli şartlar ve kurallar içerisinde amaca ulaşılıncaya kadar okunabilir.

Bu isimle düzenlenmiş dua kitapları vardır. Meselâ Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî’nin Mecmuâtu’l-Ahzâb’ı gibi.

Hizbe yakın bir anlam taşı­yan vird (çoğulu evrâd) daha genel bir terimdir. Kişi bazı sûre ve âyetleri okuma­yı veya bazı ‘badetleri, meselâ belirli rek'atta namaz kılmayı, belirli duaları okumayı kendine vird edi­nebilir. (Uludağ, U. TDV İslâm Ansiklopedisi, 18/182) 

Kur’an, müslümanların toplumuna ve İslâm uğruna samimiyetle çalışanlara ‘hizbullah’, şeytanın peşine gidip onun yolu için çalışanlara da ‘hizbü’ş şeytan’ demektedir.

 

e3-Hizip Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımları

Kur’an bu kelimeyi hem olumlu, hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. 

Bir hizb’in olumsuz olarak anılması, onların Allah’ın hükümleri karşısında gösterdikleri tavra göredir.

a-Topluluk/dinî grup anlamında

‘Hizip’, Kur’an’da tekil olarak cemaat, taife anlamında, çoğul olarak da bu anlamının yanında belli inanç gruplarını ifade etmektedir.

Mesela, * Sâd Sûresindeki (38/13) ‘ahzâb’; Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkını işaret eder. Onlar ve benzerleri inkârda müttefiktirler. Mü'min 31. âyette aynı topluluklara tekrar vurgu yapılıyor.

* Hûd Sûresindeki (13/17) ‘ahzâb’ küfürde ittifak eden bütün öteki din mensuplarını anlatır. Çünkü bunlar aralarında gruplaşarak Hakka karşı taraftar olurlar. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1555. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir 2/215)

* Kehf Sûresindeki (18/12) ‘hizbeyn-iki hizip’, Ashab-ı Kehf ile ilgili süreci kendine göre değerlendiren ve Kehf 21. âyette tekrar işaret edilen iki grubu, ya da bizzat Ashab-ı Kehf’i ve onlar hakkında konuşan o zamanki şehir halkını (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1885), veya onlar hakkında fikir yürüten gayr-i müslimleri ve müslümanları işaret eder. (el-Ferrâi, Meâni’l-Kur’an 2/136),

* Meryem Sûresindeki (19/37)  ‘ahzab’, Hz. İsa hakkında ileri geri konuşan, onun kimliğini ve misyonunu farklı bir şekilde algılayan kimseleri veya muhtemelen bütün hırıstiyan ve yahudi mezheplerini anlatır. 

* Mü’min Sûresindeki (40/5) ‘ahzab’ Nûh’a (as) inanmayan çeşitli gruplarına ve ondan sonra gelen ve peygamberlere karşı bir araya toplanan bütün kafadarlara (Zamahşerî, el-Keşşâf 4/146. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2694) işaret eder.

 

b-Helâk günü anlamında

Firavun Hz. Musa’yı öldürmeye kalkışınca, kendi adamlarından imanını gizleyen birisi, ‘Rabbim Allah’tır’ diyen bir kimsenin öldürülmemesi gerektiğini söyleyerek buna engel oldu. Arkasından da onlara peygamberlerini dinlemeyen kavimlerin helâkini hatırlattı:

“Yine iman eden kimse söze girerek ded ki: ‘Ey kavmim! İnanın ki ben, şu (inkârda) ittifak etmiş toplulukların (ahzâb’ın) helâkine benzer bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Yani Nûh kavmininin, Âd ve Semûd’un ve onlardan sonrakilerin uğradığı türden bir helâkin... Bir de unutmayın ki Allah kullarına haksızlık etmeyi asla istemez.”  (Mü’min 40/30-31)

 

c-Grup/fırka anlamında

‘Hizip’, bir kaç âyette ise toplumların veya din mensuplarının parçalanıp parti parti, grup grup olmaları anlamında geçmektedir.

Kitap ehli ve müşrikler parti parti (fırka fırka) oldular, sonra da her bir grup (hizip) kendi elindekiyle, inandığı şeyle, üzerinde olduğu görüşle övünüp duruyor.

"Kesinlikle bu (elçilerin takipçilerinden oluşan) ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin (bir tek) Rabbinizim: Şu halde bana karşı sorumluluğunuzu yerine getirin.

Bu (emre) karşın, onlar aralarındaki birliği darmadağın edip (hakikati) parçaladılar. Her hizip başladı elindeki (parçaydı) övünmeye.”  (Mü’minûn 23/52-53. Ayrıca bak: Rûm 30/32)

“Önce Hakikati parçalayıp, sonra onun elindeki parçasıyla övünmek... Oysa ki parçalanan hakikat hakikat olma niteliğini kaybeder. Zımnen: Hiç bir şein parçası kendisi değildir.” (İslamoğlu, Mustafa. Hayat Kitabı Kur’an, 1/668)

Kur’an, müslümanları Allah’tan gelen vahy’e kulak vermeyip, kendi kafalarına göre çeşitli inanç şekilleri uyduranlar gibi olmaktan sakındırıyor. Çünkü onlar, dinlerini parçaladılar, grup grup (fırka fırka) oldular. Üstelik herkes hâlâ yalnızca kendilerinin doğru yolda olduğunu sanıyor. (Rûm 30/31-32 )

            Mâide Sûresi 56. âyette hizip, Allah’a , Peygamberine ve müslümanlara müttefik olan grup demektir. Ki Kur’an onları ‘hizbullah’ adıyla anıyor. (Ayrıca bak: Mücadile 58/22)

Bu âyet, öncelikle şu ya da bu yoldaki muhtelif gruplara yani daha önceki vahyi tebliğlerden birini veya ötekini benimseyen, ama zaman içinde tevhidî yoldan ayrılıp farklı isimler alanları işaret ediyor. Bunların her biri hizbî bir taassup içine kapanıp katılaştılar ve her biri kendi doğmalarına, kendi biçimsel uygamalarına sarılıp son Vahye karşı çıktılar.

Âyet ayrıca bunların arasındaki hizipleşmelere de dikkat çekiyor ki bu her ümmet için geçerlidir. Bu aynı zamanda İslâm ümmetini hizipleşme tehlikesine karşı bir uyardır. (Akyüz, Vecdi. Kur’an’da Siyasal Kavramlar s: 179)

Bir başka âyette dindeki bu bölünme/farklılaşma ‘fırka’ kelimesi ile anlatılıyor:

         “(Onlar ki) Kendi dinlerini fırkalara ayıran ve kendileri de parça parça olanlardır; her iki grup kendi elindekiyle övünüp- sevinç duymaktadır.” (30 Rûm/32)

İslâmın amacı insanları ayrıntılara boğup bölmek değil, tevhîd özünde birleşmektir. Tevhîd dini kolaylık dinidir. Onda güçlük yoktur. İnsanın doğasına uygun olan tevhîdi yerleştiren Peygamberlerin ardından zaman geçince insanlar ayrılığa düşmüşlerdir. Bir olan dinlerini zebûrlara (ayrı ayrı Kitâblara) bölmüşler ve her fırka (fraksiyon), dini kendi anlayışına göre yorumlamağa başlamıştır. Ve her fırka, kendi görüşünü en doğru kabul ederek onunla sevinmekte, övünmektedir.

Bu, önceki uluslarda böyle olduğu gibi bu ümmet içinde de böyledir.

İslâm tarihi boyunca çeşitli inanç ve amel fırkaları doğmuş, bunların her biri kendi yolunun en doğru olduğunu iddiâ etmiş ve kendi mezhebiyle sevinmiştir.

Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

 “Yahudiler yetmişbir veya yetmişiki fırkaya (gruba) ayrıldılar. Hırıstiyanlar da yetmişbir veya yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.” (Ebu Dâvud, Sünnet/1 no: 4596)

Bazı rivâyetler de fırka sayısı farklılık göstermektedir. Bazılarında hırıstiyanların adı geçmemekte, bazılarında ise islâm ümmetinin yetmişiki veya yetmişüç fırkaya ayrılacakları söyleniyor.  (Ebu Dâvud, Sünnet/1 no: 4597.  İbni Mâce, Fiten/17 no: 3991, 3992, 3994, 3995.  Darimí,  Siyer/75 no: 2521. Tirmizí, İman/18 no: 2640)

 Mezhep ihtilâfları ve tassubu sebebiyle neredeyse herkes kendi grubunu, kendi mezhebini ‘kurtulmuş grup/fırka-i naciye’ zannetme yanılgısına düşmüştür.

 

            e4- ‘Ahzab’ kelimesi

Yukarıda geçtiği gibi ‘ahzâb’ hizb’in çoğuludur. Zor bir durum veya bir musibet yüzünden bir araya gelen topluluğu ifade eder.

‘Hizipleştiler’ demek, belli hedefler için bir araya geldiler demektir.

‘Ahzâb’ Kur’an’da genel olarak ‘küfürde ittifak etmiş müttefikler’ manasında kullanılmaktadır. 

* Kendilerine Kitap emanet edilen (mü’min) kimseler, Peygambere  indirilenlerden dolayı sevinirler. Fakat muhalif müttefikler (ahzâb) arasında onun bir kısmını inkâr edenler bulunmaktadır. (Ra’d 13/36)

Kimilerine göre bu âyette kendilerine kitap verilenlerden maksat, yahudi ve hırıstiyanlardır. Onlardan bir kısmı Peygambere iman etmiş, bir kısmı ise müşriklerle müttefik olup, Peygamberin davetine engel olmaya kalkışmışlardı. (Zamahşerî, el-Keşşâf 2/512. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir 2/285. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1696)

* Bazı gruplar her ne kadar zaman zaman hakikate veya hakikati savunanlara karşı birleşip bir araya gelseler de; aslında onlar önceden aynı amaçla bir araya gelmiş ama hezimete uğramış ordular gibidir. Onlar bozulmaya mahkûm; ruh birliği olmayan, maneviyeti zayıf, ulvi bir hedefi olmayan, derme çatma bir toplulukturlar.

Bu gibi topluluklar (ahzâb) tıpkı Bedir savaşında olduğu gibi, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdurlar.

“Onlar, bozguna uğramış müttefiklerin (ahzâb’ın) döküntülerinden oluşmuş (başıbozuklar) ordusu...” (Sâd 38/11)

“’Savaş döküntüsü’ tüm zamanlarda Allah’a karşı savaş açanların bu savaşı kaybettiklerini ima eder.” (İslâmoğlu, Mustafa. Hayat Kitabı Kur’an, 2/900)

Âyeti iki şekilde anlamak mümkün:

a-“Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş, şurada hezimete uğrayacak olan bir ordudur.” Âyet zımnen, Peygamber zamanındaki müşriklerin yakın zamanda bozguna uğrayacaklarını haber veriyor. Onlar her ne kadar çeşitli gruplardan oluşsa da, içlerinde büyüklük duygusu olsa da, maddi bakımdan çok güçlü gibi görünseler de mağlup olacaklar. Nitekim Bedir ile birlikte bu süreç başlamıştı.

b-“Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş, şimdiden yenilmeye mahkûm bir ordudur.” Putperstlik ve buna dayalı toplum düzeni insan fıtratına aykırı olduğu için Hak dininin gelmesiyle yıkılmaya mahkûmdur. (Heyet, Kur’an Yolu 4/499)

 

*Ahzâb, peygamberler hakkında ifrat ve tefrite kaçanlardır.

“Ve (İsa’nın tek dediği şudur:) ‘Hiç şüphe yo ki benim de sizin de Rabbiniz Allah’tır. Şu halde yalnız O’na kulluk edin: budur dosdoğru yol.

Buna rağmen gruplar (ahzâb) kendi aralarında ayrılığa düştüler. O halde, büyük bir günün sorgusunda (yaşayacaklarından) dolayı, inkârda direnen o kimselerin vay haline.” (Meryem 19/36-37. Ayrıca bak: Zuhrûf 43/64-65)

Kitab-ı Mukaddes’e bağlı olduğunu iddia edenlerden bir kısmı Hz. İsa’yı tümüyle redderek, bir kısmı da o’nu tanrılaştırarak ayrılığa düştüler.

Yahudiler ona büyücü diyerek dil uzatmışlar, hırıstiyanlardan Nastûrî fırkası ona “Allah’ın oğlu” demişler, Melkânîler o’na üçün üçüncüsü demişler, Ya'kûbîler,  “tanrı Mesih'in bizzat kendisidir" demişlerdir.

            İbni Abbas’a göre bu âyetteki ahzab’tan kasıt, Peygamber’e (sav) karşı ayrı gruplar halinde duran ve onu yalanlayan müşriklerdir. (Kurtubî, Tefsir, 

 

*Ahzâb Hicret’in beşinci yılında Medine’ye yürüyen topluluktur.

* el-Ahzâb, Kur’an’ın 33. Sûresinin adıdır. Konu açısından en yoğun sûrelerden biri olmasına karşın, adını Hicret’ten 5 yıl sonra Hendek (Ahzâb) savaşından almıştır. Çünkü bu savaşta o zamanki ‘ahzab/müttefik kuvvetler’ bir araya toplanmış ve İslâmı ortadan kaldırmak için Medine’ye saldırmışlardı. 

Bunlar Ebâ Süfyan’ın komutanlığı altında bir araya gelen bazı Arap kabileleri ve Kurayza Yahudileridir.

Ahzâb, kavram manasını Hendek Savaşında üç ayrı bölük halinde cephe almış olan ve Peygamber’e karşı savaşmış olan bu ittifaktan alır.

Ahzâb Sûresinde buna işaret ediliyor:

“Hani onlar önünüzden ve sizin ardınızdan üzerinize gelmişlerdi; işte o an gözlerin yuvalarından fırladığı, yüreklerin ağızlara geldiği andı; öyle bir hal ki, Allah’ın ne yapacağı hakkında her türlü düşünce zihninizde cirit atıyordu. İşte o anda ve orada mü’minler sınanmışlar, şok bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.” (Ahzâb 33/10-11)

 

II- Hizbü’ş-şeytan Olgusu

Kur’an bazı kavramları karşıtları ile birlikte kullanıyor. Olumlunun karşısında olumsuz, iyinin karşısında kötü gibi.  İman-küfür, tevhid-şirk, günah-sevap, itaat-isyan gibi.

Hizbüş-şeytan da bu kavramlardan biridir. Kur’an, ‘Hizbullah’ın karşıtı olarak  "hizbü'ş-şeytân" terkibini kullanıyor. Her ikisi de iki özel toplumu niteliyor. Her ikisi de bu toplulukların sosyal ve siyasi boyutuna işaret ediyor.

 “Şeytan onların üzerinde egemenlik kurmuş ve sonunda onlara Allah’ı hatırlamayı unutturmuştur: İşte bunlar şeytanın yoldaşıdırlar (hizbü’ş-şeytan): Bakın, şeytanın yoldaşları var ya: işte onlar hüsrana uğrayacaklar.” (Mücâdile 58/19)

(Her ne kadar âyetlere ‘hizbullah ve hizbü’ş-şeytan’ tekil olarak geçsede hizb kelimesinin ifade ettiği topluluk/cemaat manasından hareketle bundan sonra çoğul olarak kullanacağız. Çünkü her ikisi de bir yere taraf olan, belli bir amaçla biraraya gelen topluluğu/cemaatı ifade ediyorlar.)

Hizbullah, Allah’tan yana olanlar, Allah’ın dostları, Allah’ın dininin yardımcıları, Vahyin savuncuları. Bir de tam bunun karşısında şeytandan ve şeytanî işlerden yana olanlar.

Bu bir gerçektir; ilk insandan beri bazıları Kur’an’ın hak dediğine tabi olup Haktan yana tavır almıştır. Bazıları da Kur’an’ın batıl dediğini tercih edip yanlıştan yana olmuştur. Kimileri Allah’ın elçileri aracığı ile gönderileni kabul etmiş, kimileri de şeytanın ya da heva ve hevesinin razı olacağı şeyleri benimserler. Bazı insanlar hakkın savunmasını, bazıları şeytanı memnun edecek şeylerin savunmasını yaparlar.

Kim Allah’ı, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri dost edinirse, onlar hizbullahtır (Mâide 5/57) Kim de şeytanı dost edinirse, onlar da hizbü’ş-şeytandır.

Hizbullah olgusu, sadece bir dost bulma, birini kendine yakın bilme şuuru değil; o aynı zamanda Allah’tan, Rasûlünden ve müslümanlardan yana olma bilincidir. O bilinçle bir araya gelen toplulukla birlikte olmak, birlikte hakkı savunma anlayışıdır.

Hizbullah olgusu, İslâma ait değerleri benimseme ve yaşama tavrı, Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlerle müttefik olma bilincidir.

Allah ve Rasûlünü sevenler, hiç bir şartta onlara düşman olanlara dost olmazlar. Onların Hakka aykırı değerlerini savunmazlar. Müslümanların aleyhine olacak şekilde İslâmın düşmanlarıyla ittifak kurmazlar.

Onların bu ciddi tercihi hem bir saf belirlemedir, hem bir kimlik ilanı, hem de bir manifestodur. Allah (cc) onların bu tercihlerinden razı olduğu için onlara dünyada izzet, ahirette ise cennet vadetmektedir. (Mücadile 55/22)

İşte bu olumlu tipe karşı olumsuz bir tip: Hizbü’ş-şeytan.

Şeytanın taraftarı. Şeytanın dostu. Şeytanın müttefiki. Şeytanı razı etmenin gayretinde olan.

 

a- Ayetin yer aldığı ortam

Mücâdile sûresin­de, ‘hizbullah’ı tanımlayan 22. âyetten ön­ceki bir dizi âyette Allah'ın ga­zap ettiği bir kavimle dostluk kuranlar­dan bahsediyor. Müslümanların aleyhine ve zararına olacak şekilde, müslümanların aleyhine çalışanlarla dayanışma içine girerek ‘amaç birliği’ kurarlar. Bunların maksadı, diğer insanlarla insanî ve medenî ilişkiler kurmak değil, el altından müslümanların aleyhine kulis yapmak, zarar verecek işlere yeltenmektir.

Kur’an onların bu yanlış tutum­larına işaret ettikten sonra onları kötü bir sonuç kazanmakla uyarıyor:

“Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar.

Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey çok kötüdür!

Onlar yeminlerini kalkan yapıp Allah'ın yolundan alıkoydular. Bu yüzden onlara küçük düşürücü bir azap vardır.

Onların malları da oğulları da Allah'a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır.

O gün Allah onların hepsini yeniden diriltecek, onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, O'na yemin edeceklerdir. Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.” (Mücadile 58/14-18)

Şeytan böylelerinin üzerinde egemenlki kurar, onları dilediği gibi yönetir, onlara istediğini yaptırır. Öncelike onlara Allah’ı anmayı unutturur. Allah’ı unutan bir kimesini şeytanı askeri olması daha kolaydır. Bu gibi kimseler öyle bir noktaya gelirler ki artık onlar şeytanın dostu, müttefiki ve en yakını olurlar. Allah’a, Rasûlüne ve O’ndan gelenlere küstahça meydan okurlar. Böylece kendi elleriyle alçaklığı seçerler.

Allah böylelerini; “Elbette ben galip geleceğim; Ben ve elçilerim...” (Mücadile 58/20-21) şeklinde uyarıyor.

Bundan sonra gelen âyet; bu tipi tam karşısında duran olumlu bir tipi ortaya koyuyor. ‘Hizbullah’, yani Allah’tan yana olan.

Allah’tan yana olanlar, en yakın akrabaları olsa dahi, Allah’a ve Rasûlüne meydan okuyanları asla dost, müttefik, sırdaş edinmezler. Yürekten bir ilişki içine girmezler. Allah (cc) böylelerinin kalbine imanı kökleştirir, onları dünyada destekler. Ahirette ise içlerinde ebediyyen kalcakları cennetler hazırlar. Allah (cc) onlardan razıdır. Onlar da rablerinin verdiklerinden razı olurlar.

Eninde sonunda kurtulacak olanlar da Allah’tan yana olanlardır. (Mücadile 58/22)

Sûre böylece, Peygamber zamanından beri imanda samimi olanlarla, onların karşısında olanları, bir de iman karşıtlarını bazen gizlice, bazen de alenen dost edinmeye çalışan iki yüzlü/iki dinli tipleri net bir şekilde tanıtarak sona eriyor.

Kendi eliyle rezilliği, zilleti, rüsvaylığı ve azabı hak edenlerle; izzeti, ilahî hoşnutluğu ve ebedi saadeti kazananları gösteriyor.

Hizbullah ile hizbü’ş-şeytan arasındaki farkı ortaya koyuyor.

 

b-Kavram Olarak Hizbü’ş-şeytan

 ‘Hizbü’ş şeytan’, şeytanın taraftarı, onun tarafını seçen, şeytanın yolundan giden kimsedir veya kimselerdir.

Hizbullah; Allah ve Rasûlünün otoritesine boyun eğen, İslâma teslim olan, içlerinden seçtikleri meşru yöneticilere itaat eden, birbirleriyle yardımlaşan, dostluk ve dayanışma içinde olan, yakın akrabaları bile olsa, İslâm düşmanlarını sevmeyen, onlarla işbirliği yapmayan mü’minlerdir. (A. Özalp, ŞİA Hizbullah maddesi)

Bunun tam tersi de hizbü’ş-şeytandır. Onlar da Allah ve Elçisinin otoroitesine boyun eğmeyen, İslâm’a hakkıyla teslim olmayan, Hak davete karşı bir araya gelen ve işbirliği oluşturan kimselerdir.

Tefsirciler ‘hizbü’ş-şeytan’a; şey­tanın ordusu, şeytanın orduları, şeytana tâbi olanlar, şeytanın kavmi gibi açıklamalar getirmişlerdir.

Onlar, şeytanın çağrısına kulak verip, müslümanların ve hakkın karşısında yer alırlar. Halbuki şeytan insana düşmandır ve o kendi taraftarların, kendi yandaşlarını ancak ateş’e çağırır.

“Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (Fâtır 35/6)

"İşte bunlar şeytanın taraftarlarıdır." Onun kesimi, onun kabilesidir.

"Haberiniz olsun, muhakkak ki şeytanın taraftarları" yaptıkları alışve­rişlerinde "en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir." Çünkü onlar cen­net karşılığında cehennemi, hidayet karşılığında sapıklığı almış kimselerdir. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an,  2/3021)

“Şeytan böylelerini istila eder, etkisi altına alır ve onlara hükmeder.  Yani, böyle kimseler şeytanın her dediğini yaparlar. Öyleki artık onun tebaası (güttüğü kimse) ve taraftarı olurlar.”  (Zamahşeri, el-Keşşaf 4/483)

 “Şeytan onlara galip gelerek” onları eğemenliği altına alarak Allah’ı anmayı unutturmuştur. İbni Kesir der ki: Şeytan onların kalplerini öyle istila etmiştir ki, onlara Allah’ı hatırlamayı unutturmuştur. Şeytanın insan eğemenliği altına almasının en ileri noktalarından biri de onu cemaatle namaz kılmaktan alıkoymasıdır. (İbni Kesir, Muh. Tefsir 3/467)

Nitekim bir hadiste buna işaret ediliyor.

Ebu’d-Derda (ra) Peygamberin (sav) şöyle dediğini duydum diyor: “Bir kasabada yahut çölde üç kişi olup da aralarında namaz kılınmazsa mutlaka şeytan onları eğemenliği altına alır. O bakımdan cemaate katılmaya bak. Çünkü şeytan sürüden ayrı olan koyunları yer.” (Ebu Davud, Salat/46 no: 547) 

"Onlar şeytanın taraftarlarıdır." Onlar şeytana karşı samimidirler. Onun sancağı altında yer alırlar. Onun adına çalışırlar. Onun amaçlarını gerçekleştirirler. O ise katıksız kötülüktür.

Bu münafıklar yahudileri umut bağlanan ve kendilerinden korkulan bir güç kabul ederek onlara sığındıklarından ve destek bekleyip, işbirliği yaptıklarından yüce Allah da müslümanların onlardan umutlarını kesmelerini istiyor. Allah (cc)  düşmanlarına zilleti ve yenilgiyi, Peygamberine ve kendisine ise galibiyeti ve hakimiyeti verdiğini açıklıyor.

            Rasûlüllah’ın hayatında Medine’de yaşayan münafıklar müslümanların güçlenmesini bir türlü hazmedemiyorlar, her türlü fırsatı kollayıp onların aleyhine çalışıyorlardı. Bu sûrenin indiği günlerde, Medine'de münafıklık doruğa çıkmıştı. Yahudiler ise hem sayıca çok ve hem de, İslâm'a ve müslümanlara karşı örgütlen­mişlerdi.

Münafıklar, henüz müslüman olmayanlara; bu adamlara yardım etmeyin dağılıp gitsinler diye öğütte bulunuyorlardı. -Kendilerini kasdederek- şerefli olanların şerefsiz olanları Medine’den sürüp çıkaracağı tehdidini savuruyorlardı. Halbuki şeref ve izzetin Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere ait olduğunu bilmiyorlardı. (Münafıkûn 63/7-8)

            Bu bağlamda gizliden gizliye müşriklerle ve yahudilerle kendi görüşmeler yapıyor, ittifaklar kurmaya çalışıyorlardı. Ancak Peygamberin yanına geldikleri zaman da müslüman olduklarını, müşriklerden olmadıklarını iddia ediyorlardı. (En’am 6/23)

Allah (cc), Rasûlüllah’ı ve müslümanları, bu her iki düşman kar­şısında uyarıyor, onların yüzlerindeki maskeyi indirerek gerçekte oldukları gibi görünmelerini ve böylece mü'minlerin onlar karşısında tedbirli olmalarını sağlıyor.

Münafıklar, peygamberimize ve müslümanlara karşı desteklenme ve işbirliği yapma anlamında yahudileri dost ve müttefik edinmişlerdi. Aralarındaki ortak nokta Peygambere karşı hasım olmak idi.

İşte böyleleri hem iyi olduklarını iddia ediyorlar, hem de Allah’ın gazap ettiği, yani İslâmî daveti boğmaya çalışan müşriklere yanaşıyorlar, müslümanların aleyhine onlarla amaç birliği sağlamaya çalışıyorlardı. 

Onlar kıyamet günü kendilerini küçük düşüren, zillete mahkum eden bir azaba çarpılacaklardır.

"Onların ne malları ve ne evlatları kendilerini Allah'ın azabının zerresin­den kurtaramayacaktır."

 ‘Hizbü’ş şeytan’dan ve onların durumundan bahseden âyet, münafıkları anlatan âyetlerin arasında geçmektedir. Müslüman toplum içerisinde ve Peygamber zamanında oynadıkları role bakarsak; münafıklara hüzbü’ş şeytan dememiz mümkündür.

Çünkü bir kaç âyette münafıkların yaptıklarından bahsediliyor ve arkasından da; “Şeytan onları egemenliği altına almıştır, onlar şeytanın taraftarıdır” deniliyor.

Ancak her ne kadar münafık özelliklerini taşıyanlar hakkında ‘hizbü’ş şeytan’ denilse de, anlaşıldığı kadarıyla, Allah’a ve Raszülüne şiddetle muhalefet eden, mü’minleri bırakıp müşriklerle İslâmın aleyhine çalışma yapan, şeytanın davetine uyup İslâm yolundan uzaklaşan ve bununla yetinmeyerek kendi aralarında bir grup oluşturup Allah’ın dini ile mücadele eden herkes hizbü’ş şeytan’dır.

Onlar bir taraftan şeytanı memnun edecek işler peşinde iken, bir taraftan da İslâma ve müslümanlara karşı ittifak kurmaya çalışırlar.

Kur’an burada olumsuz bir tip çiziyor ve yaptıklarının yanlış olduğunu belirtiyor, müslümanları uyarıyor. Bu olumsuz tipi ilk temsilcileri Medine’deki münafıklar olabilir.

Hizbü’ş-şeytanın özelliklerine bakacak olursak onun, yukarıda geçtiği gibi ‘onun velileri/dostları’, ‘onun kabilesi’, ‘onun askerleri’ olması muhtemeldir.

Bunların her biri şeytana yakın olmak, onun razı olacağı amelleri yapmak, şeytanî işlere destek olmak açısından birbirine benzemektedirler. Her biri aynı insan tipini farklı ifadelerle anlatan nitelendirmeler olabilir. (Allahu a’lem)

 

c- Hüzbü’ş-şeytanın Özellikleri

 

1-Müslümanlara veli/dost olmazlar

            Şeytan tarafından kuşatılan ‘hizbü’ş-şeytan’, mü’minlerden temamen ayrı bir topluluktur. Bunların bir kısmı müslümanların arasında yaşasa bile onlardan değillerdir. İslâmın sağladığı haklardan yararlanırlar ama asla müslümanlara veli (dost/yakın) olmazlar.        

“Mallarını insanlara gösteriş için sarfedip, Allah’a ve ahiret gününe inanmayanları da Allah sevmez. Şeytanın arkadaşı olduğu kimse için bu arkadaş ne de fenadır.” (Nisâ 4/38)

Her ne kadar Allah’ın gazap ettiği kimselerle dostluk ve yakınlık kurmaya çalışsalar da onlara da yaranamazlar. İki arada bir derede kalırlar. 

“Ne onlarladırlar, ne de bun­larla. İkisi arasında bocalayıp dururlar. Allah'ın saptırdığı kimseye yol bulamazsın.” (Nisâ 4/143)

 

2-Allah’ın gazap ettiği kimseleri veli/dost edinirler

Onlar bütün uyarılara rağmen Allah’ın gazap ettiği topluklarla dayanışma içine girerler. Ancak bu dayanışma sıradan bir işbirliği değil; müslümanların aleyhine bir çalışmadır. Onları zayıf düşürme, altetme, eksizleştirme ve onlara galip gelmek için birlikte çalışma ittifakıdır. (Mücadile 58/14)

Pek çok tefsirciye göre buradaki ‘Allah’ın gazap ettiği’ topluluk Peygamber dönemindeki Medine Yahudileridir. (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir 3/466. Zamahşerî, Tefsir 4/482. Kurtubî, Tefsir 2/3020. İbnü’l-Cevzî, Zadü’l-Mesîr s: 1410)

Çünkü onlar Peygamberle anlaşma yapmalarına rağmen, müslümanların aleyhine gizli çalışmalara girmişler, müşriklerle işbirliği yapmışlardı. Nitekim Hendek (Ahzab) savaşında fiilen müşriklerin yanında, yani hiziplerin yanında yer almışlardı.

Münafıklar da Peygamber (sav) ve müslümanların aleyhine çalışmak üzere onlarla dostluk ve ittifak kurmaya yeltenmişlerdi.

Kur’an gazaba uğrayan başka kişi ve topluluklardan da bahsediyor. (Bekara 2/90. Âli İmran 3/112. Nisâ 4/93. Mâide 5/60. Nahl 16/106. Fetih 48/6 ve diğerleri)

Bu demektir ki burada kendisinden söz edilen belli topluluk değil, benzer yanlış tavırları tekrarlayan ve gazabı hak edenlerdir. Bunlar her devirde farklı topluluklar olabilir.

Ortak özellikleri şeytanî işler çevirmek ve İslâm’a karşı mücadele etmektir.

 

3-Müslümanlar aleyhine çalışma yaparlar

Şeytanın taraftarı olanlar, İslâmın ve müslümanların hakimiyetini ve iyiliğini istemezler.

Onun için her devirde ve her fırsatı değerlendirerek müslümanların aleyhine çalışırlar. Ellerindeki bütün imkanları devreye sokarlar. Yerine ve zamanına göre metodlara baş vururlar. Ama İslâmın ve müslümanların aleyhine konuşmaktan ve çalışmaktan vazgeçmezler.

Gerektiği zaman bir araya gelirler, ittifaklar kurarlar, güç birliği yaparlar.

 

4-Şeytanı razı etmeye çalışırlar:

Allah’ın dinine karşı bir araya gelip, birbirlerine bu konuda yardım eden, şeytanın emriyle hareket eden, hakikat’ten yüz çeviren kimseler, her devirde, ister grup olsunlar, isterse siyasí bir güç olsunlar; ‘hizbü’ş-şeytan’ sayılırlar.

Onlar bilerek veya bilmeyerek şeytanın hoşlanacağı işleri yapmanın gayretinde olurlar. Şeytanî düzenlerin hakim olması için çalışırlar. Bu amaç için bir araya gelirler. Örgüt kurarlar.

Bu örgüt kim zaman dernek olur, kimi zaman gizli tekilat olur, kimi zaman parti olur, kimi zaman da devlet olur.

Bütün hedef Hakk’ın sesinin kısılması, Hak olan şeylerin hayata hakim olmasının önlenmesi, Allah’a ibadet yerine başka tanrılara ibadet edilmesinin sağlanmasıdır.

Şeytan insanlar arasında çirkin işlerin, günahın ve edepsizliğin yayılmasından hoşlanır. (Bekara 2/169, 268. Nûr 24/21) Adamlarını (askerlerini) bu iş için sevkeder. Bu işlerde başarılı olanların sırtını sıvazlar.

 

5-Yalan yere yemin ederler:

Kur’an onların tavrına şöyle işaret ediyor:

“(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.” (Bekara 2/14)

“Bunun üzerine, çaresiz bir şaşkınlık içinde, ancak, “Rabbimiz Allah'a yemin ederiz ki O'ndan başka bir şeye ilahlık izafe et[mek iste]medik!” diye(bile)ceklerdir.

Bakın, onlar kendi kendilerine nasıl yalan söylemişler ve mesnedsiz hayalleri onları nasıl yüzüstü bırakmış!” (En'âm 6/23-24)

 “Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir. (Münafikûn 63/1)

Onlar, Allah’ın kendilerine kızdığı (gazap ettiği) toplulukları veli edinirken bilerek yalan yere ‘biz de müslümanız’ diye yemin ederler. (Mücadile 58/14)

Onlar öylesine yüzsüz, öylesine aldanmışlardır ki, kendilerini kandırdıkları gibi Allah’ı kandıracaklarını zannederler. “Allah'ın hepsini yeniden diriltip bir yere toplayacağı gün, tıpkı müslümanlara yemin ettikleri gibi, O'nun huzurunda da yemin edecekler. Bu yolla bir şey elde etme hesabı yapacaklar. Haberiniz olsun ki, onlar yalancıdırlar.” (Mücadile 58/18)

Böyle yemin etmekle bir şey edeceklerinin hayali içindedirler.

 

6-Şeytan gibi hile ve tuzak kurarlar

            Çünkü akıl hocaları şeytandır. Derslerini, metodları, hile ve tuzak yollarını ondan öğrenirler. Tıpkı şeytanın insanlara tuzak kurmaya çalışması gibi. (4 Nisa/76) Ayağını kaydırıp günaha düşürmesi gibi. Aklını çelip doğru yoldan uzaklaştırması gibi.

            Hizbü’ş-şeytan da insanları aldatmak için her yola başvururlar. İnsanları günaha sürüklemek, kendi yandaşları yapmak ve özellikle hakka karşı birlikte mücadele etmek için olmadık yöntemler kullanırlar.          

            En çok da nefislerin hoşlandığı para, şöhret, kadın, içki ve uyuşturucu gibi şeyleri tuzaklarına yem olarak takarlar. İştahları kabartan, insanı aç gözlü yapan, ağzının suyunu akıtan hedefleri gösterirler.

Hak davete karşı haklı oldukları iddia ederler, İslamın; hayat standartları, uygarlıkları, kültürleri ve günümüz için tehlikeli olduğunu propaganda ederler. Müslümanları sefih, aldanmış, geri ve şimdilerde potansiyel terörist diye takdim ederler. Her türlü basını, siyasi ve ekonomik güçlerini bu hedef için bir araya getirirler. İslâmı günümüz modern hayatı için problem sayarlar.

Kurdukları hile ve tuzaklarla kimilerini fuhuş bataklığına, kimilerini kumar bataklığına, kimilerini boş vermişliğe, kimilerini batıl ideolojilere kurban olma, kimilerini kendi çıkarlarının kölesi olmaya sürüklerler.

 

            7-Şeytanın kuşatması altındadırlar

Şeytan onları çepeçevre kuşatmıştır. Bir başka deyişle şeytan onları egemenliği altına almıştır. Bununla kalmamış; Allah’ı anmayı unutturmuştur.

Hizbü'ş-şeytân. şeytanın kontrolü ve etkisi altına girdikleri için Allah’ı zikretmeyi unuturlar. Sonra da doğru yolda olduklarını zannederler. Arkasından da insanları Allah'ın yolundan saptı­rmaya, Allah'a ve Resulü'ne düşmanlık etmeye teşvik ederler.

Böyleleri şeytanın oyuncağı haline gelip adam gibi yaşamayı unutan ve sonuçta azaba çarptırılma­yı hak eden kimselerdir.

Şeytan insanlık için bir düşmandır. Kim onu düşman bilmezsa, ya da onu dost olursa, o da onun müttefiki, taraftarı olur. (Fâtır 35/6)

Bir kimse için Allah’ı unutmaktan büyük bir felaket yoktur. Artık o Allah yokmuş gibi düşünür, konuşur ve davranır. Böylesinin hayatında fazilet, yüce duygular ve üstün değerler kalmaz. Onun kırmızı çizgileri de kalmaz. Onun sınırları ve değerleri nefsinin ve keyfinin istekleridir (heva ve hevesidir).

Onun için şeytan, egemenliği altına aldığı yoldaşlarına öncelikli olarak Allah’ı unutturmayı dener. Allah’ı unutanları sevk ve idare etmek ve her türlü günahı işletmek kolaylaşır.

 

d-Şeytanın Taraftarlarının Etkinlikleri

           

1- Kötü işlere destek olmak,

Şeytanın taraftarları, İslâmın kötü dediği işlere, şer faaliyetlere yardım ederler.

Çünkü şeytan kendi yandaşlarına cimriliği ve çirkin işleri tavsiye eder. Günahları güzel ve zevkli gösterir. Kendi düştüğü rezilliğe Allah’ın kullarının da düşmesini ister.

 

            2- Hak davete karşı çıkmak,

            Şeytanın taraftarları insanlık tarihinden beri hak davate karşı çıkmış, onun insanlara ulaşmaması için ellerinden geleni yapmışlardır.

            Onlar diğer yandaşları/müttefikleri ile birlikte Hakkın nurunu söndürmeyi istemişler, peygamberlerin davetine engel olmaya çalışmışlardır. (9 Tevbe/32.  61 Saff/8)

            Dün, Peygamber (sav) Mekke’de insanları İslâma davet ederken arkasından gelip; ‘bu benim yeğenimdir, sizi kandırıyor, o aklını yemiş birisidir’ diyen Ebu Leheb ile, günümüzde ‘İslâm geri bir hayat biçimidir, çağdışıdır, terör kaynağıdır’ diyerek, her türlü kötü propangandayı yapanlar arasında fark yoktur.

            Şeytandan yana olanlar, hakkı işaret eden, hakkı sembolize eden, hakkı çağrıştıran her türlü şeye karşıdırlar. Onların insanlara ulaşmaması için çaba gösterirler.

 

            3- Günah ortamını hazırlamak

Şeytan kendi dostların etkisi altına alarak, onları zevk alacakları işlerle meşgul ederek Allah’ı anmayı onlara unutturmayı başarır. Allah’ın yasaklarını ve emirlerini, vereceği mükâfatları ve cezaları akıllarından çıkarır.

Unutmak: Gaflet anlamına kullanıldığı gibi, terketmek anlamında da kullanılır.

Bu yüzden onlar Allah'ı ve O’nunla ilgili şeyleri pek akıllarına getirmezler.   Bunun sonucu olarak onlar, ne Allah (cc) katındaki nimetlere heves ederler ve ne O'nun va’dettiği azaptan çekinirler.

İslamın günah dediği önem vermezler, hatta günah/haram kavramıyla alay ederler. Günahların yoğun bir şekilde işlenebileceği ortamları hazırlarlar. Günah işlenebilcek malzemeleri, araçları ve fırsatları üretirler.

İnsanları günah işlemeye teşvik ederler. Tıpkı şeytan gibi günahları çekici, sevimli, cici ve zevkli gösterirler. (En’am 6/43. Muhammed 47/25)

 

            4- Haktan yana olanlar aleyhine olumsuz propaganda yapmak

            Tıpkı peygamberlerin düşmanları gibi, tıpkı Mekke müşrikleri gibi; kendilerini doğru yola davet edenler hakkında yakışıksız söyler söylerler. Mecnun derler; şair, sihirbaz, bozguncu, iktidar düşkünü derler.

            Onların bu olumsuz propagandaları peygamberlerin davetiyle sınırlı değildir. Şeytanın yandaşları her devirde, eğer çevrelerinde insanları hakka ve doğru yola, Allah’a ibadet etmeye dvaet edenler varsa; derhal onlara karşı tavır alırlar. Onlar hakkında olumsuz propagandaya girişirler. Çirkin sıfatlarla anarlar, iftira ederler, gözden düşürmeye çalışırlar.

            Günümüzde bu olumsuz propandanın boyutları oldukça genişledi. Şimdilerde iletişimin bütün imkanları devreye sokuluyor. Karikatürden sinemaya, internetten gazeteye, konferanslardan bilimsel dedikleri araştırmalara, nutuklardan televizyona kadar bütün araçlar kullanılıyor.

            İnsanlar hak daveti duymasınlar diye her türlü rezil propanda yapılıyor, hak davaya gönül verenler küçük düşürülmeye çalışılıyor.

 

            5- İbadetleri zor ve faydasız göstermek

            Ya da Allah’a hakkıyla ibadet edilmesini önlemek. İbadetleri ruhundan soyutlamak, hedeflerinden saptırmaya çalışmak. (Yukarıda hadiste geçtiği gibi cemaatle namazı terk bir anlamda şeytanın tuzağına düşmektir.)

Bütün bunlar şeytan yandaşlarının işleridir.

Özellikle zayıf karakterli ve dinde gevşek olanların kafalarını karıştırmak üzere, ibadetlerin zor olduğunu, hele hele genç yaşta yapılmasının imkansız olduğunu anlatırlar. İnsanların kulaklarına şeytan gibi ibadetlerin faydasızlığını fısıldarlar.

Nitekim Medine’deki kalplerinde hastalık bulunanlar Tebuk seferine gitmemek için bahaneler uydurdular, yaz aylarının sıcaklığını ileri sürdüler.

“GERİDE bırakılan bu [münafık] kimseler, Allah Elçisi'nin [sefer için ayrılmasının] ardından kendilerinin savaştan uzak kalmalarına sevindiler; çünkü, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmek düşüncesi bunların hoşuna gitmiyor ve [hatta birbirlerine] “Bu sıcakta sefere çıkmayın!” diyorlardı. De ki: “Cehennem ateşi çok daha sıcaktır!” Tabii, eğer bu gerçeği kavrayabilirlerse!” (Tevbe 9/81)

            Bu devirde ibadete gerek olmadığını, ibadet olayının belli bir yaştan sonra yapılabileceğini, ya da ibadetin hacı-hoca işi olduğunu, çalışmanın da bir ibadet olduğunu, dolaysıyla birisi çalışıyorsa ibadet etmesine gerek kalmayacağını söylerler.

            Hele kalbin temizse, bunun her şeye yeteceğini iddia ederler. Camii, minare, ezan, tesbih ve takke gibi şeyleri karikatürize ederler, alay ederler, küçük görürler.

            Gençleri ibadetten soğutup zevk veren şeylere teşvik ederler. Hatta kendi aralarından birisi ibadete başlasa ya ‘hoca oldu’ lakabı takıp alay ederler, ya da aklından zoru olduğunu zannederler.

 

            6- Zalime arka çıkmak ve yardımcı olmak

            Şeytanın taraftarları mazlumdan yana değil zalimden yanadırlar. Çünkü onlar haklı ile haksızı ayıredecek bir ölçüye sahip değillerdir.

Daha doğrusu onlar, adaleti sağlayacak ölçülerin kaynağı olan Vahy’e tavır alırlar. Dolaysıyla çoğu zaman zulme adalet diye pirim verirler.

Hele bu zulüm müslümanların aleyhine ise mutlaka desteklerler.

Zalimlere nefesleriyle, paralarıyla, oylarıyla, seyirleriyle, alkışlarıyla, taraftar olmalarıyla, sevgileri ile ve silahlarıyla destek olurlar. Tavırlarını sürekli zalimlerden yana korlar.

Halbuki Kur’an bütün insanları zalimlere arka çıkmamak konusunda uyarmaktadır. (Hûd 11/113)

 

            7- Suçları ve çirkinlikleri normalleştirmek

            Şeytanın yandaşları İslâm’ın yasakladığı, çirkin gördüğü, ayıp saydığı fiilleri çekinmeden yaparlar. Yapılmasını da isterler.

Bu fiilerin çirkin olduğunu söyleyenleri ise cezalandırmaktan, sürgüne göndermekten bahsederler.

“...Çıkarın bunları (Lût’u ve ona inananları) memleketinizden; çünkü bunlar (güya) temiz kalmak istiyorlarmış?”  (A’raf 7/82) 

Şeytan onların akıl hocaları ya, onlar kendilerini kuşatan şeytanı razı etmek için onun gibi yaparlar. İslâmın hayasızlık, çirkin, günah dediği şeylerin yaygınlaşması için mücadele ederler. Fazilet olan her şeye olumsuz tavır alırlar.

“Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara 2/168-169)

Şeytan taraftarları, ele geçirdikleri kurbanlarını yavaş yavaş günah işlemeye alıştırırlar. Ya da elleri altındakilerini böyle yetiştirirler. Giderek şeytanın razı olacağı fiiller bir toplumun geleneği, adeta ve hatta değerleri haline gelir.

(Nitekim bugün bazı ülkelerde Allah’ın haram kıldığı bazı çirkin fiillerin ve o fiileri işlemeyi alışkanlık haline getirenlerin aleyhinde konuşmak suç sayılmaktadır.)

 

            e- Hizbü’ş-Şeytana karşı tavır

Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.

Şeytan insanlara karşı hazul'dür. Ayette bu durum şöyle ifade edilir:

“...Şeytan insana karşı hazul'dür.” (Furkan 25/29)

Hazul, bir kişiye yapılan yardımı kesmek, onu terk etmek, yardımsız bırakmak demektir. Yani gerek cin ve gerekse insandan olan şeytanlar, insana dost olmazlar. Aslında kendi hesabına bir felakete sürüklemek için dost görünse bile günün birinde (özellike ahirette) onu yardımsız bırakır.

“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana "İnkar et" der. İnsan inkar edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım, der.” (Haşr 59/16)

Şeytanın taraftarları da böyledir. Peşlerine taktıkları veya aldattıkları kimselere önce umut verirler, sonra da sıkışınca kaçar giderler. Yandaşlarına asla sahip olmazlar.

Allah (cc), şeytan'a karşı insanları sürekli uyarıyor ve öğüt veriyor.

İnsanlar şeytanın adımlarına uymamalı, (Bekara 2/168, 208. En’am 6/142. Nûr 24/21),

Onu dost edinmemeli, (Nisâ 4/119. A’raf 7/30. Zuhruf 43/62)

Onun kötülüklerine karşı Allah’a sığınmalı, O’ndan yadım istemeli, (23 Mü’minûn/79. 41 Fussilet/36)

“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.

Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (A’raf 7/200-201)

Aynı uyarılar şeytanın yandaşlarına karşı da geçerlidir.

Hizbü’ş-şeytanın hilelerine, tuzaklarına, yaldızlı sözlerine, zararlı faaliyetlerine dikkat etmeli, onlara karşı Allah’tan yardım istemeli.

Kimileri kendilerine bir örnek, bir model bulurlar. Birilerine hayran olurlar ve onların yolunu izlerler. Onların peşine takılıp giderler. Eğer peşine gittikleri hizbü’ş-şeytandan ise, bu; şeytanı izlemek, onun yolundan gitmek gibidir.

Şeytan, kendi yandaşlarına, kendine itaat edenlere veya davetine kulak verenlere yaklaşır. Onlara telkinde bulunur. Şeytanın telkinlerine aldanan günahkârlar da gerçeği ters yüz ederler ve çevrelerindekilere yalan söylerler.

“Şeytanın kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, gerçeği ters yüz eden günaha düşkün olan her yalancıya iner. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler.” (Şuarâ 26/221-223)

            Allah’ın emirlerine uygun iş görmeyenler, ya da böyle bir şeye hayatlarında yer vermeyenler yanlarında şeytan taşıyan, şeytanla ünsiyet etmiş kişilerdir. Eğer böyle bir adamın emrine Allah’ın sınırlarını aşma pahasına itata edilirse, sonuçta şeytana itaat edilmiş olur.

            Bütün bunlardan korunmanın yolu takva bilincidir. Hadiste geçtiği gibi ‘ihsan ahlâkıyla’, yani Allah’ı görüyormuş gibi yaşamaktır.

İslâm şeytanla yapılan mücadeleyi önemli bir cihad kabul ediyor. İnsanlara, onunla, onun yandaşlarıyla ve onların yeryüzünde yaptıkları kötülüklerle mücadile edilmesini emrediyor.

Bu aslında hak ve batılın savaşı, Allah’ın samimi kulları ile şeytanın uşaklarının savaşıdır. Bu mücadele insanın yaratılışı ile başladı, kıyamete kadar sürecektir.

Ama öncelikle Vahyi esas alarak bu tipleri iyi tanımak gerekir. 

“Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücadile 58/21)

Bu mücadeleyi eninde sonunda kimin kazanacağı bu âyette vurgulanıyor. Hakkın taraftarları bazen yenilmiş, kaybetmiş gibi görünselerde sonuç onlarındır. Onun için Allah’tan yana olanlarda ümitsizlik olmaz.

Çünkü onların davaları, beklentileri, uğruna gayret sarfettikleri hadefleri şeytanın dostlarınınkine benzemez.

Tıpkı bu âyette vurgulandığı gibi:

“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır (hizbullah’tır). İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadile 58/22)

Hüseyin K. Ece