Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1658
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
913530

KUR’AN’A GÖRE KUTSAL, MUKADDES ve MÜBÂREK

Kur’an her şeyin mutlak ölçüsünü verdiği gibi kutsalın sınırlarını, kime nasıl ne kadar saygı gösterileceğini, kimin ve neyin saygın (muhterem) olduğunu gösteriyor, neyin nasıl mübarek olduğunu, bu mübarekliği nereden aldığını da belirliyor.

Bu anlamda Kur’an’da kutsal, mübarek, saygın, tebârake ve ta’zim kavramları dikkatimizi çekiyor. Bu yazıda bu kavramları incelemeye çalışacağız.

 

-Kutsal (mukaddes)

Türkçe’de günlük dilde “kutsal” kelimesi, yaygın olarak kullanılmasına rağmen bunun kapsamı ve ne olduğu çok net değildir. Hatta diğer din ve kültürlerde de durum böyledir. Dolaysıyla kutsalın, herkes tarafından kabul edilebilir ortak bir tanımı yoktur.  http://drmustafacevik.blogspot.nl/2012/10/kutsalin-anlam-alani.html

a-Türkçe kutsal

Kutsalın ve bununla ilgili düer kelimelerin kökü ‘kut’ kelimesidir. Türkçe sözlükler kut, kutsal, kutsiyeti şöyle açıklıyorlar.

Kut: 1.Uğur, baht, tebrik. 2.Kutlama, tören.

Kutlamak: Mutlu bir olay sebebiyle buna sevindiğini birine söz, yazı veya armağanla anlatmak, tebrik etmek. 2.Önemli bir olayın gerçekleşmesi yıl dönümü dolaysıyla tören yapmak.

Kutlu: Uğur getirdiğine inanılan, uğurlu, ongun, mübarek.

Kutlu olsun: Uğurlu olsun, bolluk ve iyilik getirsin anlamında bir söz.

Kutsal: 1.Güçlü bir dini saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsî, mukaddes. 2.Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsî, mukaddes. 3.Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen.

Kutsiyet: kutsallık.” (TDK, Türkçe Sözlük, 2/938-939)

Mukaddes: 1.Takdis edilmiş, mübarek, kutsal, temiz. Kütüb-ü mukaddes: Kutsal kitaplar.” (Devellioğlu, Ferit. Osmanlıca Türkçe Lûgat, s: 677

Mukaddesat: Kutsal sayılan her türlü inanaç ve davranışlar. (TDK, Türkçe Sözlük, 2/1042)

Türkçe’de kutsal sıfatıyla kullanılan pek çok tamlama günlük dilde kullanılmakta. Ya da kimileri kendince değerli olan şeylerin önüne “kutsal” yaftasını ekleyiveriyor. Mesela; Kutsal topraklar, kutsal kitap, kutsal görev, kutsal emanetler, kutsal ruh, kutsal vatan, kutsal bayram, kutsal bayrak, kutsal mekan, kutsal dava... vb.

 

b-Sosyal bilimlerde kutsal

“Kutsal ve kutsallık konusu, insan ve toplumların manevî-dinî dünyaları ile bağlantılı, çoğu defa birbiriyle karıştırılan, zihinlerde netleşmeyen kavramların arasında yer almaktadır. Kutsalın veya kutsallığın aşkın/müteâl alanla bağlantılı olması, metafizik bir mahiyet taşıması, referans farklılığı, ona tekabül eden soyut kavramların içeriklerinin ve yüklendikleri anlamların toplumların kültür, din ve toplumsal zihniyetlerinden bağımsız olmaması, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir tanım getirilmesini zorlaştırmaktadır.” (Özdeş, T. https://dusuncetarihi.files.wordpress.com/2010/01/kuranda-kutsal-mekan-zaman-ve-esya-kavramlarinin-sembolik-degeri.pdf)

            “Kutsal sözcüğünün hem daha geniş hem de daha dar bir refaransı olup sosyal bilimlerdeki kullanımı her ikisini birden kapsamaktadır. E. Durkheime göre tüm dini inançlar ya kutsal ya da profan olaylar şekilinde tasnif edilir. Kutsal olağanüstü, aşkın ve gündelik olayların oluş doğrultusunun dışında görülen ve o şekilde tecrübe edilen olayları içerir.  P. Berger’e göre kutsal, bazı deneyim konularında bulunduğuna inanılan gizil ve korkutucu gücün bir niteliğidir. Kutsal, doğaüstüyle ilişkilidir ama onunla aynı şey değildir.” (Armağan, Mustafa. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2/423)

Geniş anlamıyla kutsal din ya da başka şeyle- şiddete, işgale ya da kirletmeye karşı korunmuş olan şeydir. Terim dini bir mahiyettedir ama onunla sınırlı değildir. Mukaddes (holy) sözcüğü de onun eşanlamlısı sayılmaz. Bu anlamda kutsal, saygı duyulan ve ebedi demektir. Buna göre, dini ve gayri dini nesneler, muamelat, yerler, âdetler ve fikirler kutsal bir nitelik kazanır.” (Armağan, Mustafa. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2/424)

„Din bağlamında kutsalın anlamı hem daha dar hem daha kesindir. Bu nedenle o, din tarafından ya da din adına takdir edilen, kutsal ve dokunulmuş olandır.

Bu kullanımda kutsal profanın zıddıdır.” http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Bu anlamda kutsal, bizzat gerçeğin doğasuında bulunur ve normal insanlık, kişinin fıtri olarak gerçeği geröeş olmayandan ayırdettiği bir kutsal duygusuna sahip olarak doğar.” (Armağan, Mustafa. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2/424)

Kutsalın anlamına yaklaşmanın belki de en kestirme yolu, onun ebedi olanla ilişkisini kurmak olacaktır. Hem ebedi hem de değişmez nitelikteki bu hakikat ve bu hakikatın oluşumu ve zaman içindeki tezahürü, kutsallık niteliğine sahip olmasıdır. Kutsal bir nesne ya da kutsal bir ses, zahiren o nesne ya da o sesi içeren fiziksel gerçeklik içinde Ebedi ve Değişmez olanın damgasını taşıyan bir nesne veya sestir. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Sosyoloğlara göre aşkın olan, mutlak hakikat özelliğine sahip olan, sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır.” (Armağan, Mustafa. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2/425)

 

c-Bazı dinlerde kutsal

İlkel insanlar için çevrelerindeki pek çok şey, muhtemelen bilinemezlikleri ve sıra dışılıkları veya topluluğun hayatında belirleyici rol oynamaları dolayısıyla kutsal kabul ediliyordu. (Demirci, Kürşat. TDV İslâm Ansiklopedisi, 26/495-496)

 “Tarih boyunca insanoğlunun Allah’tan en çok rol çaldığı alanlardan biri de “kutsallık” alanıdır. Dinde kutsallık alanlarının artması şu üç sapmayı peşinden getirmiştir: 1.Din asli fonksiyonundan uzaklaşmıştır.

2.İnançlar alabildiğince istismar edilmiştir.

3.İnsanlar tahakküm altına alınmıştır.

Yeryüzünde kitabî olmayan sistemlerin hali ortadadır. Biz kitabî olan bir örnek verelim. Hırıstiyanlık, “dinde kutsal alanları artınca ne olur?” sorusuna ibret-i âlem olacak bir dindir….  (İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2101)

İbrânîce’de kutsal kavramının karşılığı olan “kds” fiili ve kutsallık anlamındaki “keduşah” profanın karşıtı olan her şeyi içine alır. Yahudilik’te mutlak kutsal olan, Tanrı Yahve ve O’nunla temas halindeki fenomenlerdir. Eski Ahid’de başta Tanrı olmak üzere kâhinler, Sina dağı, Şabat, ahid sandığı, İsrâiloğulları, Çadır, Urim, Tumim, belki helâl olan hayvanlar, İsrâil diyarı, Kudüs, Süleyman Mâbedi, mâbeddeki eşyalar, ibadet malzemeleri kutsaldır (Çıkış, 3/5; 28/15; Levililer, 11/41-46; 10/10; II. Samuel, 21/6-25).

Onlara göre herhangi bir şeyin kutsal olmasının ona kazandırdığı temel ayrıcalık ihlâl edilememesi ve bereketli kılınışıdır (Tesniye, 7/13, 14; 28/2-9; 29/30). (Demirci, Kürşat. TDV İslâm Ansiklopedisi, 26/495-496)

“Yeni Ahid’e göre Allah’ın kutsallığının yanında Îsâ da “Allah’ın mukaddesi”dir (Markos, 1/24); Yeni Ahid’in aracısı olması sebebiyle Îsâ kutsal görevler ifa etmiştir (İbrânîler’e Mektup, 8/6; 9/15).

Hıristiyanlık’ta kutsallık kavramının mimarı Saint Paul’dür. Ona göre kutsallığı bahşeden yalnızca Tanrı’dır (Korintoslular’a İkinci Mektup, 1/2). Bütün hıristiyanlar seçildikleri için değil “Tanrı’ya adanmış” oldukları için kutsaldır (Romalılar’a Mektup, 1/7). Mektuplarda “azizler” (kutsanmışlar) tabiri zaman zaman bütün hıristiyanlar için kullanılmıştır (Korintoslular’a İkinci Mektup, 1/1). Kurtulanlar kutsanmış olanlar arasından çıkacaktır (Timoteos’a Birinci Mektup, 2/15). (Demirci, Kürşat. TDV İslâm Ansiklopedisi, 26/495-496)

Modern dünyada hıristiyan mezhepleri içerisinde Protestanlığın kutsallık anlayışı farklıdır. Onlar kutsallığın kazanımlarını Rûhu’l-Kudüs’ün inayetine bağlarlar. Günümüzde Protestan kiliselerinde kutsalın alanı yalnızca Tanrı ile sınırlandırılmıştır.” (Demirci, Kürşat. TDV İslâm Ansiklopedisi, 26/495-496)

 “Okunaran kutsanmış suyun hazırlanmasıyla ilgili litürjik ayinler IV. Ve VII yüzyıllar arasında oluşturulmuştur. Ancak çeşitli metodlarla hastalara uygulanması daha eskidir. Mesela, Hırıstiyanlıkta dua ve istavroz çıkarma ile bu kutsama yerine getirilmiş olur. Bu uygulama III. Yüzyıla kadar geriye gitmektedir ve özellikle Doğu’ya aittir. Kilise ve sunaklara serpilen su ve vaftiz suyu törensel bir özellik taşır.  Kıptî kiliselerinde rahip her vaftizden önce suyu takdîs eder.  

Bazı bayram öncesi kutsanmış su uygulaması bazı Latin kiliselerinde de yapılırdı. Okunarak kutsanmış suyun serpilmesi gerek halk arasında olsun, gerekse özel olsun imanı güçlendirmek ve cemaatın ibadet yapmasını sağlamak için Kilise tarafından hayata geçirilmiş dindarca bir ayindir.

Batı kiliselerinde bu uygulama 5. Yüzyıldanberi vardı. Bazen sıvı yağın da su ile beraber kutsandığı belirtiliyor. V. Yüzyılda manastırlara, yeni evlere, kiliselere, sunaklara kutsanmış su serpilmekteydi. Kutsanmış su bazen tuz ile karıştırılırdı. Okunmuş ve tuzla karıştırılmış ayrıca rahibin duasıyla kutsanmış su yeni yapılan evlere serpilmekte idi. Kiliseye gidip gelenle ikametgâhlarına da serpsinler diye götürmleri için kilise kapısına da bu sudan konurdu. Bu uygulama batı kiliselerinde asırca devam etmiştir. (Ali Erbaş, Hıristiyan Ayinleri, Nûn Yay. İstanbul 1998, s: 65-67)

Oysa İslâmda kutsallık Allah’ın zatı ve O’nun mutlak hakimiyeti altında olan ‘gayb-bilgisi’ ile sınırlıdır. Ayete’l-Kürsî diye bilinen Bekara 2/255 bunu ifade eder. Allah her şeyi kuşatır. Fakat değil Allah’ı, O’nun bilgisini dahi kimse kuşatamaz. Kur’an’a göre gerçek kutsalın iki ana özelliği vardır: 1.Dokunulmazdır, 2.Kuşatılmaz ve kavranılmazdır.

Dokunulmazlık ve kuşatılmazlık bir şeyde birleşirse, o şey doğrudan iman konusu haline gelir. Bilginin ve tecrübenin konusu olmaktan çıkar. Şu halde, kutsallık alanında yapılacak her genişletme teşebbüsü, din ve iman alanına dahil olmayan şeyi bu alana taşıma teşebbüsüdür. İşte sapıklık olan bid’at tam da budur. Oysaki Kur’an kendini “beyanun il’n-nas’ (insanlık için bir beyan) olarak takdim eder.

Allah’ın zatı ve ilmi dışında hiç bir şey kutsal değildir. Dolaysıyla dokunulmaz ve bilinemez de değildir. Hemen belirtelim ki burada kutsal (kuds) olan özneden söz ediyoruz, mukaddes’ten değil. Zira mukaddes (mübarek kılınmış) ism-i mef’ul oluşundan da anlaşılacağı gibi kutsal öznenin nesnesi olan şeydir.”  (İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2100)

En eski ve en yaygın sapmalardan biri olan Şamanizm’in de sermayesi sahte kutsallardı. Bu yüzden kilise Tevrat ve İncil’i “Mukaddes Kitap” ilan etmişti. Kur’an indiği zaman da bu terkip yaygın olarak kullanılıyordu. Fakat Kur’an bu terkibe hiç iltifat etmedi. Aldığı onlarca sıfatın içinde” kadese” kökünden bir sıfat katılmadı. Bir tek yerde dahi kullanmadı.

Kilise sadece kendini kutsal ilan etmekle kalmadı, fason kutsallar imal eden bir kutsal imalathanesi oldu. Hıristiyan teolojisinden etkilenen müslümanların diline ve zihnine, bol kutsallı din dili, oradan geçti. Bu konuda Şia’nın defteri, Sünnî dünya ile kıyaslanamaycak kadar kabarıktı.” (İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2105)

 

-Kur’an’da kutsal (kuds/kudüs, mukaddes)

Türkçedeki kutsalın Kur’an’daki karşılığı kuds/kudüs veya mukaddes kelimeleridir. Ya da bu kelimler Türkçe’de “kutsal” kelimesi ile karşılanıyor.

Bunların kökü de “ka-du-se” fiilidir. “Kaduse”; sözlükte temiz, nezih olmak demektir. 

Kur’an’da fiil halinde bir âyette, kuds/kudüs olarak dört âyette, mukaddes olarak üç âyette, kuddûs olarak da iki âyette geçmektedir.

Aynı fiilin tef’il kalıbında “Kad-de-se” ve bunun masdarı “takdîs”: Temizlemek ve bereketlendirmek demektir. Özel olarak Allah’ın tenzih edilmesi. el-Kuddûs de aynı manada kullanılır. Takdis aynı zamanda; Allah için kalbi temizlemek, Allah’ı büyüklemek, ta’zim etmek ve ululamak anlamlarına gelir. (Cevherî, İ. b. Hammed. es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 3/135. Fîrûzâbâdî, M. Yakub. el-Kâmûsu’l-Muhît. s: 564. Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyân, 1/248)

Takdîs; bir şeyi ona uygun olmayan şeyden tenzih etmek (uzak bilmek), temizlemek demektir.” (Ebu Bekr el-Cezâirî, Eyseru’t-Tefâsir, s: 30)

Takdîs etmek kökü hangi kalıbta kullanılırsa kullanılsın, manası te­mizlemek ve arındırmak ile ilgilidir.

“Kaddese lilllahi”; Allah için kalbini temizlemek, ya da Allah için namaz kılmak. “Kaddesallahe”: Allah’ı büyüklemek, Allah’a ta’zim etmek (mutlak saygı göstermek), Allah’ı O’na yakışmayan sıfatlardan tenzih etmek anlamındadır. “Kaddesallahu fülânun” ile Allah’ın birini mübârek kılması anlatılmış olur.

Bunun ism-i mef’ulu olan “mukaddes”: temiz ve mübarek (bereketli) kılınmış, arı-duru yapılmış demektir.

“Tekaddese”; tetahhara gibidir. Yani ziyadesiyle pak olmak, arı ve pak eylemek, temizlemek demektir. Mesela; “Tekaddesallahu-Allah noksan ve ayıplardan beri oldu” şeklinde kullanılır. (Fîrûzâbâdî, M. Yakub. el-Kâmûsu’l-Muhît. s: 564)

“el-kuds veya el-kudüs”; aslında isim ve masdar olarak temiz demektir. (Cevherî, İ. b. Hammed. es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 3/135. Fîrûzâbâdî, M. Yakub. el-Kâmûsu’l-Muhît. s: 564) Her ikisi de manevi arılığı, duruluğu ve bereketi ifade ederler.

“el-mukaddes” veya (dişil formuyla: mukaddese); mutahhara-temiz ve mübarak kılıhmış demektir.

“Arzu’l-mukaddese”; yani mutahhar-temiz kılınmış yer.

“el-Kuds”: Uruşelim. Kudüs. Bereket.

“Kitabu’l-mukaddes”: Tevrat-Zebur-İncil’e verdikleri sıfat. (Şimdilerde bunun Türkçe çevirisine Kutsal Kitap adını veriyorlar.)

“Ruhu’l-Kuds”: Hiristiyanlıkta üç inanç esasından biri. (Kur’an’da hangi anlamda geçtiği aşağıda gelecek.)

“el-Kuddüs”; Allah’ın isimlerinden biri.

 

-Fiil olarak takdîs

“Kaddese-takdîs” fiili olarak bir âyette, meleklerin Allah’ı tenzih etmelerini ifade etmek üzere geçiyor: Şöyleki:

“Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdîs ediyoruz (nukaddisu)” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.” (Bekara 2/30)

Âyette “nahnu nukaddisu leke-biz seni takdis ediyoruz” şeklinde geçiyor. Âyetin bu kısmı tefsirciler tarafından bir kaç açıdan yorumlanmış. Ancak görüldüğü kadarıyla bu yorumlar arasında çok büyük farklılık yok. İşte o yorumlardan bazıları:

Burada takdîs ve tenzih (tesbih) beraber gelmiş. Takdîste ta’zim, tesbihte ise tenzih manası vardır.  Ki bunlar birbirlerini bütünler. Takdîste; Allah’ın nitelendirildiği temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatrların Ona verilmesi ve ilan edilmesi, tesbihte ise; Allah’ın her türlü şirk ve sapıklığa mensup olanların, Ona isnat ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı yoğundur. (Yıldırım, Suat. Kur’an’da Ulûhiyyet, s: 267)

Takdîs; Ahzab 33/33 âyette söz konusu edilen manevi olarak tathir-temizleme gibidir. Ancak bu görünebilir maddi bir kiri/pisliği temizlemeden (taharetten) çok daha üstün manevi bir temizlemedir. (Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 598)

“kaddese fi’l-ard” denildiği zaman “oradan gitmek, ayrılmak ve uzaklaşmak” kasdedilir. Tıpkı “yerde ve suda yüzdü” manasına fgelen “sebaha” fiili gibi.  Bu sebeple Allah’ı tesbih ve takdîs etmek demek, O’nu her türlü eksiklerden beri ve uzak kılmak, arındırmak demektir. Âyetteki “bi-hamdike” “sana hamdetmek suretiyle seni tesbih eder ve hep senin hamdine bağlı olarak hareket ederiz. Eğer senin muvaffakıyet vermen ve lütfun, nimet vermen ve ikramın olmasaydı biz Sana ibadet etme imkanı bulamazdık” demektir. (Zemahşerî, Ö. b. Muhammed. el-Keşşaf, 1/129)

Burada “tesbîh”, Allah’ı tenzih etmek, yani en kudsî zatını inanç, söz ve amel bakımından layık olmayan her türlü kusurdan arı ve uzak tutmaktır. Allah'ı takdîs de böyledir. Bu da esasında pek uzağa gitmek demek olan (kuds)den alınmış olarak temizlemek, pek temiz tutmak mânâsınadır. Çünkü "tathir", pislikten çok uzaklaştırmaktır. (Elmalılı, h. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 1/260)

Yani sana ta’zim eder, şanını yüceltir; Seni inkârcıların Sana nisbet ettikleri Sana yakışmayan sıfatlardan tenzih ederek anarız.

Mücahid ve Ebu Sâlih bunu; “Biz Seni, Sana yakışmayan şeylerden arındırarark yaparız”, İbni İshak; “Sana isyan etmiyoruz ve uygun olmayan şeyleri Senin hakkında düşünmüyoruz”, Katade ve diğerleri ise “Seni takdîs ederiz, yani Senin için namaz kılarız” şeklinde açıkladılar. Meleklerin takdîsi onların namazı (ibadeti) olduğu da söylenmiştir. (Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyân, 1/248)

Bazıları son yorumu zayıf bir görüş kabul ederler. Ancak bu mana açısından doğrudur. Çünkü namaz hem ta’zimi, hem takdisi, hem de tesbihi kapsar. Kulu günahlardan arındırır. Amellerin en mükemmeli ve en faziletlisidir. (Kurtubî, Muhammed b. Ahmed. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/38)

Zeccâc ve Dahhâk’a göre bu; “nefislerimizi, senin rızanı umarak, sadece sana ibadet için temizliyoruz, arındırıyoruz" demektir. (İbni Manzur, Muhammed b. M. Lisânu’l-Arab, 12/40. el-Hâzin, Muhammed b. İbrahim. Tefsir. 1/35)

“nahnu nüsabbihu bi-hamdike ve nukaddisu leke”yi şöyle de anlamak mümkün: Tıpkı Ra’d 13/13 olduğu gibi; “Biz Senin emrini anıyoruz, Seni takdîs ediyoruz, senin için namaz kılıyoruz ve emrine saygı gösteriyoruz.” (Mukatil b. Süleymen, Tefisr, 1/41)  Ya da “Senin emrine uyarak eşyayı, mevcudatı pak ediyoruz, Seni takdis ile vasfediyoruz”.  (Isfehânî, Rağıb. el-Müfredât, s: 598)

„nahnu nukaddisü“ fiili Allah‘ın takdîs yoluyla tenzih edilmesini içerir. O’nun kemâle aykırı olan özelliklerden (nekâis) ve erdemliliğin zıddı bulunan niteliklerden (uyûb) uzak olması ve yüce tutulması demektir. Bu tenzih alanına bütün yaratılmışlık vasıfları dahil olduğu gibi Allah’ın ortağı, benzeri, ayrıca çocukları olması gibi tevhidi bozan özellikler de dahildir.

İki türlü anlaşılabilir: 1-Sana ait takdisât ile arz-ı takdis eyleriz. Yani senin kudsiyetini ifade ederiz, 2-Senin için devamlı olarak kendimizi temizler, temiz tutarız, demek olur.Güç, Ahmed. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Burada adı geçen üç eylem de (hamd, tesbih, takdîs) Kur’an’da şuurlusu şuursuzu, iradelisi iradesizyle tüm varlıkların ortak eylemi olarak geçer. Her üçü de namaz ibadetinde Fatiha, tesbihat ve secde ile temsil edilmiştir. (İslâmoğlu, Mustafa. Hayat Kitabı Kur’an, 1/15)

 

-Ruhu’l-Kudüs (Kutsal ruh)

Kutsalı anlatırken söz konusu etmemiz gereken kavramlardan biri de “ruhu’l-kudüs”tür. Bu terkip kavram da farklı yorumların konusu olduğu gibi, Türkçe’de hıristiyanların üç iman esaslarından birini anlatmak üzere kullanılmaktadır. Şimdilerde “kutsal ruh” diye çevrilen bu kavrama daha yakından bakalım.

“Rûhu’l-kudüs”, kelime anlamı olarak, fevkalâde temizlik, nezâhet, bereket rûhu, veya mukaddes ruh demektir.

 “Kur’an’da ruh kavramı “er-rûh” şeklinde tek başına kullanıldığı gibi değişik terkiplerle Allah’a nisbet edilerek veya rûhu’l-kudüs, er-rûhu’l-emîn gibi tabirlerle Cebrâil, ilâhî vahiy, başka bir ilâhî vahiy olarak İncil, Kur’an ve Hz. Îsâ hakkında kullanılıyor.

Kur’an’da sadece ruh kelimesiyle birlikte geçen kudüs “yüce olmak, temiz olmak, kutsal olmak” mânasına gelir.” Rûhu’l-kudüs, Kur’an’da isim tamlaması şeklinde dört yerde geçmekte ve bazılarına göre dördünde de Cebrâil kastedilmektedir. (Harman, Ö. Faruk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 35/216)

Ruhu’l-kudüs, üç âyette hz. İsa’yı destekleyici şey olarak ifade ediliyor. “Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik…” (Bekara 2/87. Bir benzeri: Bekara 2/253)

Bir başka yerde hz. İsa’ya verilen nimetler ve mucizeler sayılırken, kendisinin Ruhu’l-Kudüs ile te’yid edildiği (desteklendiği) söyleniyor: “Allah, "Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annnene olan nimetimi an" demişti, "Seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim;...” (Mâide 5/110)

Biri de vahyin inzali ile ilgili olarak geçiyor: “Ey Muhammed! De ki: “Ruhu’l-Kudüs, inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur’an’ı Rabbinden hak olarak indirdi.” (Nahl 16/102)

Ruhu’l-Kudüs’ü Türkçe meallerin bir kısmı olduğu gibi, bir kısmı da parantez içi “Cebrail” diye aktarıyorlar. Bunun elbette tarihi arka planı var. Müfessirlerin çoğu Ruhu’l-Kudüs’ten muradın, peygamberlere vahiy/mesaj getiren Cebrail olduğu görüşünü savunmuş ve Arapçada “hatimu’l-cûd-şeklinde benzer kullanımlar olduğunu söylediler. (Abduh, Muhammed-Rıza, M. Reşid, el-Menar (çev.), 1/519) Zira Cebrail tertemiz bir ruhtur. Allah (cc) hz. İsa’yı onunla te’yid etti. (Cevherî, İ. b. Hammed. es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 3/135. İbni Manzur, M. b. Mükerrem. Lisânu’l-Arab, 12/40. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 1/87) Nitekim rivâyet edildiğine göre ilk dönem âlimlerinden Katâde, Dahhâk ve er-Rabi’ de bu görüştedirler. 

Bazıları; Allah’ın kendisiyle İsa’yı desteklediği şey İncil’dir demişler.

İbni Zeyd adlı âlim demiş ki: Âyetteki “eyyednâhu bi-ruhu’l-kudüs” Allah Kur’an’ı bir ruh kıldığı gibi, İncil’i de bir ruh yapmış ve onunla peygamberi hz. İsa’yı desteklemiştir. Allah’ın şu sözünde olduğu gibi: “İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin...” (Şûrâ 42/52) (Harman, Ö. Faruk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 35/216)

İbni Abbas’a nisbet edilen bir görüşe göre ”ruhu’l-kudüs”, hz. İsa’nın kendisiyle ölüleri dirilttiği şeyin bir adıdır.

Allah (cc) ilk insanı yarattığı zaman ona kendi Ruh’undan üflemiş ve onu bir canlı insan haline getirmiştir.  (Bkz: Secde 32/9. Hicr 15/29

Buradan da anlaşılıyor ki ruh, bir yönüyle insana hayat veren, onu harekete geçiren candır ve Allah’ın kendisine bağlı kıldığı bir özdür (cevher). 

Kur’an, Hz. İsa (a.s.) için de “Hz. Meryem’e üflenen bir ruh” demektedir. Bu ifade Hz. İsa’nın babasız yaratıldığını, tıpkı Hz. Âdem’in yaratılışındaki gibi O’na ruh üflenmek suretiyle canlı bir insan haline getirildiğini ortaya koymaktadır. Bununla beraber Hz. İsa’nın, bir mucize olarak çamurdan kuş heykeline ruh üflemesi, Hz. İsa’nın “üflenen bir ruh” olması arasında ilginç bir bağ görülmektedir. Hz. İsa’ya “Ruhullah-Allah’ın (üflediği) ruhu” denildiğini hatırlayalım. (Kalkan, Ahmed. Kur’an Kavramları Ansiklopedisi, 8/891)

Kimilerine göre “Ruhu’l-kudüs; bizzat İsa’nın ruhudur. Mukaddes ve pak vasıfları ile nitelenmesinin, O’nun şeytanın şerrinden korunmuşluğu veya İncil’in, nefisleri temizleyen öğretilerle kendisine gönderildiği anlamına geldiğini ifade etmişlerdir.” (İbni Kesir, Ebu’l-Fida. Muhtasar Tefsir, 1/87. Abduh, Muhammed-Rıza, M. Reşid, el-Menar (çev.), 1/519) 

Bazılarına göre kudüs kelimesi kuddûs gibi Allah’ın isimlerindendir; dolayısıyla Rûhu’l-Kudüs, “rûhullah” demektir. Bu görüşü savunanlar, Hz. Îsâ Rûhu’l-Kudüs ile desteklendiği ve Rûhu’l-Kudüs de Allah’ın ruhu olduğu için Hz. Îsâ’ya “rûhullah-Allah’ın ruhu” (Nisâ 4/171) denildiğini belirtirler.

Kur’an’da ve terim olarak ne anlama geldiği konusunda bazı farklı görüşler vardır: Bazı âlimlere göre “Allah’ın rûhu” demek olabilir. Bu anlamda Hz. İsa’ya da Rûhullah denilir.

Bazılarına göre, Allah’ın ism-i âzamıdır (en büyük ismi) ki, Hz. İsa bununla ölüleri Allah’ın izniyle diriltirdi.

Burada Allah (cc) İsa’yı Kudüs tamlaması ile birlikte ruh olarak isimlendirdi. Zira Allah onu kendi katında bir ruh ile, babasız olarak yarattı. Âyet bunu şöyle haber veriyor: “...Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur...” (Nisa 4/171) 

Bazılarına göre ise “kudüs” Allah’tır. O İsa’yı kendi tertemiz ruhu ile te’yid etti. Yani burada Kudüs Allahın bir sıfatıdır. Haşr 58/23deki el-Kuddüs buna işaret etmektedir. Zira Kudüs veya el-Kuddüs, ikisi de aynı şeydir.. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 1/450)

Maide 110daki Ruhu’l-Kudüs hakkında Şevkânî şöyle diyor: “Ruhu’l-Kudüs, Allah’ın buraya tahsis ettiği tertemiz ruh demektir. Bu Cebrail veya kendisiyle ruhları dirilttiği kelâm’dır denilmiştir.” (Şevkânî, A. b. Muhammed. Fethu’l-Kadîr, s: 486)

Taberî’ye göre bu yorumların en isabetlisi “ruhu’l-kudüs”ün burada Cebrail olduğu yorumudur. Zira Allah (cc) onunla İsa’yı desteklediğini söylüyor. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 1/448. Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 1/)

“Her ne kadar meâl ve tefsirlerde bununla Cebrail'in (as) kastedildiği ileri sürülse de, Cebrail'in isminin açıktan söylenmeyişi ve  hz.İsa'dan bahseden bazı âyetlerde özellikle bu kavramın kullanılmış olması ilgi çekicidir.” Güç, Ahmed. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Cebrâil’in bir adı da ruhtur. (Meryem 19/17, 45-47) “Ona ruh denilmesi Allah katında mertebesinin yüce olduğunu açıklamak ve onu şereflendirmek içindir. Beden nasıl ruhla diriliyorsa din de vahyi getiren Cebrâil ile hayat bulmaktadır. Ayrıca ruhanî bir varlık olduğu için de Cebrâil’e bu isim verilmiştir.” (Harman, Ö. Faruk. TDV İslam Ansiklopedisi, 35/216) Cebrail’in diğer adı olarak Ruhu’l-kudüs; temiz, tertemiz edilmiş yüce ruh demek olur.

  1. Abduh’a göre “ruhu’l-kudüs” ile, Allah’ın, akıl ve bilgi noktasında peygamberlerini teyid ettiği “vahyin ruhu” kasdediliyor. Nitekim Şûrâ 42/52 âyetinde de aynı mana murad edilmiştir. Allah’ın vahye “ruhu’l-kudüs” ismini vermesi, onunla yapılan öğretimin “mukaddes” olmasından veya canları/nefisleri kutsal bir varlık telakki etmesinden kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde vahiy hakkında “ruhu’l-emin” de kullanıldı. Çünkü kendisine vahiy gönderilen peygamber, Rabbinin bilince olup, bu bilinci sayesinde kendisine vahyedilen mesajları, hiç bir karışılıklığa mahal vermeden iletir. (Şuarâ 26/193-194)

Rûhu’l-Kudüs, Cebrâil’in “Rûhu’l-Emîn” (Şuarâ 26/193) gibi diğer bir ismidir. Cebrâil’e “Rûhullah” da denilmesi “Rûhu’l-Kudüs”’ün aynı manaya geldiğini doğrular. Akla şöyle bir soru gelebilir: “Cebrâil, Hz. İsa’dan başka peygamberlere de indiği halde, burada “Onu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik”  (Bakara 2/87) ifadesinde zamir niçin sadece hz. İsa’ya tahsis edildi? Bu ifadeden Rûhu’l-Kudüs’ün Cebrâil’den başka bir özel ruh olduğu anlaşılmaz mı?”

Tefsircilerin açıklamasına göre, cevap; “hayır!” Bunun anlamı şudur: Cebrâil’in Hz. İsa’yla başka türlü bir ilişkisi vardır ki, diğer peygamberlerde bunun benzeri yoktur. Hz. Meryem’e onun doğumunu müjdeleyen Cebrâil’dir.  

Bu âyette özellikle yahûdilerin isnat ve iftiralarına karşı Hz. İsa’yı tenzih etmek için bu te’yid sözkonusu edilmiştir. Bundan dolayı “tahâret ve temizlik” anlamına gelen “Rûhu’l-Kudüs” ismi tercih edilmiştir.

Rûhu’l-Kudüs ile te’yid edilen yalnızca Hz. İsa değildir. Peygamber Efendimiz’e Kur’ân’ı indiren de Rûhu’l-Kudüs’tür (Nahl 2/102) Oysa Kur’ân’ı ona indirenin Cebrâil olduğu bilinen bir gerçektir. Demek ki, Rûhu’l-Kudüs Cebrâil’dir. Güç ve kuvvet açısından Cibrîl veya Cebrâil, ismet ve nezâhet açısından da Rûhu’l-Kudüs’tür. (Elmalılı H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.) 1/343-344) 

  1. Esed bunu “kutsal ilham” şeklinde aktarıyor. Bunu da şöyle gerekçelendiriyor: “Rûhu'l-Kudüs'ün (kelime anlamıyla, “kutsallık ruhu”) bunun karşılığı, rûh teriminin Kur’an'da sık sık “ilahî ilham” anlamında kullanılmasına dayanmaktadır.

Aynı şekilde Kur’an da, bütün müminlerin O'ndan (gelen) bir “ilham (rûh) ile güçlendirildikleri”nden söz eder. “İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir...”  (Mücadile 58/22).” (Esed, Muhammed. Kur’an Mesajı, 1/24) 

“Kutsal ruh” Şurâ 42/52 ışığında anlaşılmalı. “Kutsallık” ise, onunla insanı terbiye etmenin kutsallığıyla, ya da vahyin terbiyesiyle insan benliğinin kutsal olanın etkisinde kalmasıyla açıklanmıştır. Kur’an’da geçen Ruhu’l-Emin (güvenilir ruh) ifadesi de aynı anlamdadır. (26/193) Buna göre kendisine vahyedilen peygamber, içerisinde hakikat dışı şeylerin karışmayacağından kesinlikle emin olduğu Rabbinden gelen açık ve kesin bir bilgi ve belgeye kavuşmuştur. Kur’an’da “katından bir ruh ile destekleme” ifadesinin, tüm gerçek mü’minleri kapsayan bir biçimde kullanıldığını görüyoruz.”  (İslâmoğlu, Mustafa. Hayat Kitabı Kur’an, 1/32)

Ruhu’l-kudüs’ün geçtiği son âyet:

“Ey Muhammed! De ki: “Ruhu’l-Kudüs, iman edenlerin inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur’an’ı Rabbinden hak olarak indirdi.” (Nahl 16/102)

Ruhu’l-Kudüs; kudsiyet ruhu, yani hiç bir leke ile lekelenmek ihtimali olmayan temizlik ruhu, bir güvene layık, mukaddes, tertemiz ruh demektir ki, Cebrail'dir. Nitekim “Onu, Rûh-i Emîn indirdi.” (Şuârâ 26/193) âyetindeki Rûh-i Emîn de O'dur. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 5/259)

Kur’an yorumcularının çoğu bu âyette geçen Ruhu’l-Kudüs’ün Cebrail olduğunu söylediler. (Mesela bkz: Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 1/330. Tenvîru’l-Mıkbas, s: 293. Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 7/647. Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 598. İbni Teymiyye, el-Tefsiru’l-Kebir, 4/177. İbni Kuteybe, A. b. Müslim. Te’vilu Müşkili’l-Kur’an, s: 486. İbni Atiyye, Abdulhak. el-Muharriu’l-Vecîz, s: 1115. Şevkânî, A. b. Muhammed. Fethu’l-Kadîr, s: 942. Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/286)

Allah (cc) onun şerefli ve değerli oluşunu belirtmek üzere tıpkı “Beytullah-Allah’ın evi”,”nâkatullah-Allah’ın devesi” ifadelerinde olduğu gibi tamlama halinde kullandı. (el-Hâzin, M. b. İbrahim. Tefsir, 2/90)

“Biz onu Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik” (Bekara 2/87) ilâhî sözünde olduğu gibi burada Cebrail'in, Rûhu'l-Kudüs ünvanı ile anılması kâfirlerin iftiralarını şiddetle reddetmek için peygamberlerin son derece temizlik ve mukaddesliğini açıkça tesbit etmek nüktesi ile ilgilidir.

Yani Ey Muhammed! “Kur'ân öyle kutsal bir kitaptır ki, bunu sana hiçbir kusur ile lekeli olma ihtimali olmayan Rûhu'l-Kudüs, yüce Rabbinden hak ile indirmektedir. Şu halde bu kitap ve sen, Rûhu'l-Kudüs'e sahip hak bir Peygambersin. Rabbin bunu böyle indirdi ki iman edenleri imanda sabit kılsın ve Allah'ın hükmüne boyun eğen bütün müslümanlara yol gösterici (hidâyet) ve müjde olması için.” (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 5/259)

Rûhu’l-kudüs’ün Cebrâil olduğunu destekleyen bir başka delil Hz. Peygamber’in Hassân b. Sâbit’e bir defasında“Kureyş’i hicvet; Rûhu’l-Kudüs seninledir” buyurduğu gibi, başka zamanda da: “Ve Cebrâil (as) seninledir.” diye buyurmuştur. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe/34 (157) no: 6395. Ahmed bin Hanbel, 4/298, 301, 303. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 1/86)

Nitekim Hassân b. Sâbit bir beytinde, “Allah’ın elçisi Cibrîl bizdedir, Rûhulkudüs’ün eşi, benzeri yoktur” diyerek Cibrîl ve Rûhulkudüs ile aynı varlığı kastetmiştir.

Nahl 16/102de Kur’an’ı indirenin Rûhu’l-Kudüs olduğu belirtilmektedir. Kur’an’ı Hz. Peygamber’e indiren Cebrâil olduğundan bu âyet de Rûhu’l-Kudüs’ün Cebrâil olduğunu göstermektedir.

Rûhu’l-Kudüs Cebrâil olduğuna ve bütün peygamberlere o vahiy getirdiğine göre Hz. Îsâ’nın Rûhu’l-Kudüs ile desteklenmasi (Bekara 2/87, 253. Mâide 5/110); doğumunun onun tarafından müjdelenmesi ve bizzat onun üflemesiyle annesinin hamile kalması şeklinde açıklanmaktadır. (Harman, Ö. Faruk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 35/217)

  1. Esed, buradaki Ruhu’l-Kudüs’ün diğer âyetlerde olduğu gibi “kutsal ilham” –ki bunun karşılığı “ilahî vahiy”dir- olarak aktardıktan sonra şunu ekliyor: “Bununla birlikte, tam sözcük karşılığı olan “kutsal ruh” tabirinin Allah'ın mesajını peygamberlere ulaştıran melek olarak anlaşılması da mümkündür.” (Esed, Muhammed. Kur’an Mesajı, 2/551) 

Sonuçta bu âyetler Hz. İsa'ya hitab ederek değil, Âhirette ona yapılacak konuşmayı hikâye ederek Muhammed ümmetine hitaptır ve “Allah'tan ittika edin (korkup-sakının)” emrine bağlıdır.   

 

-Yahudilikte kutsal ruh

“Kutsal ruh (ruah ha-kodeş) kavramı Eski Ahid’de Tanrı’nın ruhu (ruah El / Elohim / Yehova) ifadesi yer alır. Bu ifade Tanrı’nın sözü ve nefesi, varlığın ve her yaratılmışın temelinde mevcut olan hayatî kuvvet olarak anlaşılmıştır.

Daha dar mânasıyla ilâhî ilham ve vahiyle bağlantılı biçimde kullanılan kutsal ruh ya da Tanrı’nın ruhu kavramı, Tanrı’nın kendi iradesini gerçekleştirmek veya mesajını aktarmak için dilediği kişiler üzerinde etkili kıldığı kuvvet şeklinde de nitelendirilmiştir. Bu durumda kutsal ruh, söz konusu seçilmiş kişileri güç ve akılla destekleyen veya peygamberi vahyi almaya hazırlayan kuvvet olmaktadır.

Kutsal ruh, yahudi geleneğinde Tanrı’dan ayrı ya da bağımsız bir varlık olarak görülmemiş, ama Tanrı yerine geçecek şekilde sıkça kullanılmıştır.” (Harman, Ö. Faruk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 35/217)

-Hıristiyanlıkta Ruhu’l-Kudüs

Ruhu’l-Kudüs’in İngilizcesi: the holy spirit, Almancası; der Heilige Geist, Hollandacası: de heilige geest’dir.

Bilindiği gibi Hıristiyanlıkta tanrı inancı üçlü bir sisteme dayanır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (Ruhu’l-Kudüs). Bunlara üç uknum denir. Uknum; birbirinden ayrı olsalarda bütün özellik ve sıfatlarıyla aynı cevhere sahip olan şeylerdir. Dolaysıyla bu inanç sisteminde her bir uknum ayrı bir şahış değil; üçü birlikte tek tanrının cevheri, yani tek tanrılık özelliğidir. (Yıldırım, Suat. Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, s: 191)

İncil’e göre Tanrı ruhtur (Yuhanna, 4/24) ve Îsâ yeryüzündeki faaliyeti boyunca hep kutsal ruhla desteklenmiştir (Luka, 4/14, 18. Resullerin İşleri, 1/7). 

Kutsal ruh Meryem’i Îsâ’nın doğumuna hazırlamış, Meryem’de Tanrı’nın takdirini gerçekleştirmiştir.

Meleğin müjdesinden sonra kutsal ruh vasıtasıyla Meryem bâkire olduğu halde Îsâ’ya hamile kalmış ve onu doğurmuştur (Luka, 1/35, 41). İlâhî kelâmın bedenlenmesi sürecinde kutsal ruhun meshetmesiyle Tanrı oğlu Mesîh olmuştur (Matta, 3/16; Markos, 1/10-11; Luka, 3/22. (Harman, Ö. Faruk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 35/217)

Hıristiyan âmentüsüne göre kutsal ruh teslîs inancının üçüncü unsuru olması dolayısıyla Tanrı’dır. Çünkü Katolik inancına göre baba ve oğuldan çıkmış olup; baba ve oğul ile aynı cevhere sahip ve bu sebeple aynı tâzim ve tapınmaya lâyıktır. 

Kutsal ruh hayat verir, Tanrı’nın sözünü insana duyurur, fakat insan onu duyamaz. Peygamberler aracılığıyla konuşmuş, kutsal metinleri ilham etmiştir (Resullerin İşleri, 1/8, 16; 2/4; 4/25; 28/25).

Hıristiyan inancına göre Hz. Îsâ’dan sonra gelecek olan Faraklit, Rûhu’l-Kudüs’tür. O Cebrâil’den ayrı ve farklı kabul edilmekte, Tanrı’nın mukaddes ruhu olarak algılanmaktadır. (Harman, Ö. Faruk. TDV İslam Ansiklopedisi, 35/217)

Hıristiyanlar, Ruhu'l-Kudüs'e iki şekilde inanırlar: Birisi, İsa'nın Meryem'den doğum ve cesetlenmesine başlangıç olan Ruhu'l-Kudüs ki, buna yalnız Ruhu'l-Kudüs derler. Biri de âhir zamanda çıkacak olan Ruhu'l-Kudüs'tür ki, hıristiyanlar buna Ruhu'l-Hak olan Kutsal Ruh derler.  

“Ruhu'l-Kudüs zatı itibarıyla birdir ki peygamberlere inmiş olan Cebrail'dir. İndirilmesi ve ilgisi itibariyle de bir çok isimlerle anılır.

Mesela daha çok soyut ve Ruhaniyet hayatı yaşayan, yahudilerin iftiralarından uzak ve temiz olan Hz. İsa'ya iniş ve tecellisi itibariyle Ruhu'l-Kudüs ve hakikat hayatı yaşayan Hz. Muhammed'e iniş ve tecellisi bakımından da Ruhu'l-Emin ve genel olarak da Ruhullah da denir. Şu halde Hz. İsa'ya "Seni Ruhu'l-Kudüs ile teyid ettim" hitabı, birinci olarak ve bizzat Cibril ile teyidi ifade etmekle beraber, arkasından yine Cibril'in inmesi ve Muhammed'in gönderilmesi ile de teyidine bir işareti içerir. Ve mânâ şu demek olur:" Ey Meryem oğlu İsa, seni Ruhu'l-Kudüs ile, senden sonra Muhammed'i de Ruhu'l-Emin olarak tecelli eden Cibrîl ile teyit ettim, günahtan temizlenmiş, güçlü bir ruhî hayata erişmiş ve dini ihya eden etkili bir kelâm ile takviye ettim.” (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/362)

 

-Kur’an’da diğer mukaddesler

Kur’an’da bir kaç şeyin “mukaddes” sıfatıyla geçtiğini görüyoruz.

Kuds veya kudüs, kendisi tertemiz, nezih ve mübarek olan, mukaddes ise, tümleç ismi olup, kutsal kılınmış, nezih yapılmış, mübarek ve temiz kılınmış anlamınadadır. Türkçe’de kutsal kelimesi ile karşılanıyor.

1-Tuvâ vâdisi

İki ayette “mukaddes tuvâ vadisi” şeklinde geçiyor. Şöyleki: Hz. Musa Medyen dönüşü Tuva vadisinde ilâhi vahye mazhar oldu ve Peygamber olarak seçildi. Ona bulunduğu yerin mukaddes bir vadi olduğu, peygamber olarak seçildiği, Firavun’a gitmesi gerektiği söylendi.

 “Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi: “Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.” (Tâ-hâ 20/12)

“(Ey Muhammed!) Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle seslenmişti: “Haydi Firavun’a git! Çünkü o azmıştır.” (Naziât: 79/15-17)

Genelde müfessirler Tuva'nın bir vadi olduğu görüşündedirler, fakat bazılarına göre "o an için mukaddes hale getirilen bir vadi" anlamına gelir. (Mevdudi, E. Tefhimu’l-Kur’an, 3/240)

Vadi’l-mukaddese; yani temizlenmiş, pak edilmiş vadi. Tuva ise bu vadinin ismidir. (Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 2/325) Ya da mübarek Tuva vadisi.

Ferra’ya göre Tuva vadis Medine ile Mısır arasında bir yerdedir.(Şevkânî, A. b. Muhammed. Fethu’l-Kadîr, s: 1962)

Elmalılı’ya göre ise; “Mukaddes vadi, Şam çölünde Tur-i Sina dağının eteğinde bir vadidir. "Tuvâ, bu vadinin ismi ve onun açıklamasıdır. Önce temiz ve mübarek demek olan "mukaddes" sıfatıyla nitelenmesi ilâhî feyiz ve bereketin önce temiz kalplere geleceğine ve dolayısıyla her şeyden önce temizliğin gerekli olduğuna dikkat çekmektir.” (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/514)

Müfessirler, bazen kendi tercihlerini belirterek, bazen belirtmeden Tuva’nın bir vadi ismi olduğunu ve iki kere anlamına geldiğini naklediyorlar.

“Bazıları bu kelimeyi "iki kez" mânâsına alarak "iki kat mukaddes kılınmış vadi" demek olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda "iki defa takdîs" yapılmış olur.” (İbni Atıyye, Abdulhak. el-Muharriru’l-Veciz, s: 1247. Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/514)

Zemahşerî; Tuva’nın yer adı olduğu görüşünü naklettikten sonra, bu kelimenin “iki defa manasına da geldiğini” ekliyor. Ayrıca “musa’ya iki defa seslenildiği yorumuna da yer veriyor. (Zamahşerî, Ö. b. Muhammed. el-Keşşâf, 3/53)

Âyette Musa’nın pabuçlarını çıkarması istenmekte. Bu konuda da farklı yorumlar var. Ama biz bunu mukaddes kılınan yere bir saygı olduğunu düşünüyoruz. Öyle ya burası bir peygamberin ilk defa vahiy aldığı ve bizzat Allah tarafından mukaddes (kutsal) kılınan bir yerdi. Burada peygambere düşen, ilâhi bir tasarrufla değerli ve şerefli kılnan bu mübarek yere uygun davranması, daha özel bir saygı göstermesidir.

Buradan Allah tarafından mukaddes ve muhterem kılınmış şeylere mü’minlerin de özel bir saygı göstermeleri gerektiğini anlayabiliriz.

“Tâ-hâ 20/12. âyetinde Tuvâ Vâdisi vb. gibi, peygamberlerin vahye mazhar olduğu bazı mekânlara kutsallık atfedildiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda bu âyet, kutsal mekân anlayışının Kur'ân'da var olduğuna da delil sayılabilir. Burada Vâdi'ye kutsallık atfettiren ise, ilâhi vahyin orada cereyan etmiş olmasıdır.” Güç, Ahmed. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

 

2-Arz-ı Mukaddes (Kutsal yer)

Herhangi bir bölge veya mekâna kutsallık atfetmenin bir diğer örneği de yine Kur'ân'da "Arz-ı Mukaddes" ifadesinin kullanılmış olmasıdır.

Hani Mûsâ, kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar kılmıştı ve (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini size vermişti.

“Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı Arz-ı mukaddes’e (kutsal beldeye) girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz.” (Mâide 5/20-21)

Ancak kendilerini Firavun’un zulmünden denizden geçirerek kurtarıp Filistin’in kapılarına getiren hz. Musa’yı ve Allah’ın yukardaki emrini “orada güçlü bir topluluk” var bahanesiyle dinlemediler. Üstelik “Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz” diyerek hem kabalık yaptılar, hem de bir nimet, zafer ve başarı için ödenmesi gereken bedeli ödemeye, yapılması gereken çalışmayı yapmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine Ard-ı Mukaddes onlara kırk sene haram edildi ve Tih çölüne sürgün cezasına çarptırıldılar. (Mâide 5/22-26)

Âyette geçen Arz-ı Mukaddes acaba neresi idi? Niçin bir toprak parçasına, veya bir bölgeye mukaddes (kutsal) sıfatı verilmiş? Bunun İsrâ 17/1.deki “etrafı mübarek kılınmış yer” ile ilgisi var mıydı? Âyetteki “ketebellahu lekum-Allah sizin için yazdı” ifadesini, “Allah size o toprakları vadetti” şeklinde mi yoksa “Allah oraya girmenizi farz kıldı” şeklinde mi anlamak gerekiyor? 

Bu konuda da farklı görüşler var.

Bu âyette belirtilen mukaddes toprak, İsrâiloğulları'nın Mısır esaretinden kurtulduktan sonra yerleşmeleri istenen Filistin topraklarıdır. Güç, Ahmet. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Arz-ı Mukaddes; putlardan ve putçuluktan arınmış, temiz ve mübarek kılınmış yer demektir.

“Arzu’l-Mukaddes:  Yani temiz yer. Şam (bugünkü Suriye) mıntıkasıdır.

Aynı kökten gelen mukaddis; ruhânî, din adamı demektir ki yahudi şeriatında tanrısal ve bundan dolayı da dokunulmazlık sahibi olanı ifade eder. (İbni Manzur, Muhammed b. M. Lisânu’l-Arab, 12/40) Ferra’ya göre burası Dimeşk, Filistin ve Ürdününün bir kısmıdır. (İbni Manzur, M. b. Mükerrem. Lisânu’l-Arab, 12/40) Bu nedenler “arzu’l-mukaddes”,” denilmiştir. 

Burası Kudüs'te Beyt-i Makdis’in bulunduğu yerdir. Bir rivâyete göre İbrahim (as) Lübnan dağına çıktığı zaman Allah (cc): "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve gelecek nesline mirastır" buyurmuş. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/213)

Kutsal topraklar'dan maksat, içinde Beytülmakdis'in de bulunduğu Filistin topraklarıdır. Hz. İbrahim ve ondan sonra gelen birçok peygamber burada yaşadığı ve defnedildiği için burası vahyin de iniş yeri olmuştur. Bu sebeple bura­ya el-arzu'1-mukaddese denilmiştir. Kur’an’da “Al­lah'ın bereketli kıldığı yurt" olarak da ifade edilen bu yerlerin sınırları kesin olarak belirtilmemiştir.” (Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/)

Arz-ı Mukaddes hakkında iki görüş vardır: Birincisi; mutahhara, yani tertemiz kılınan, arı duru yapılmış demektir. “Kades”, insanın kendisiyle temizlendiği su kabına denir. Buradan hareketle Kudüs’e Beytu’l-Makdis denilir. Zira onda kişi şirkten ve günahlardan temizlenir. Bu açıdan orası peygamberlere ve mü’minlere mesken yapıldı. İkincisi; el-muakaddese, yani İlk dönem tefsircilerinden Mücahid’e göre mübarek kılınmış arz demektir. (el-Cevzî, A b. Muhammed. Zâdu’l-Mesir, s: 370)

İbni Abbas’a nisbet edilen bir görüşe göre orası Tûr dağı ve çevresidir. Katade’ye göre orası Şam (bugünkü Suriye) diyarıdır. es-Süddi ve İbn Zeyd burası Eriha’dır derler. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 4/512-513. Beğavî, H. b. Mes’ud. Tefsir, 2/24) ez-Zeccac der ki: Arz-ı mukaddes Dimeşk, Filistin ve Ürdün’ün bir bölümüdür. Ki Allah (cc) orasını hz. İbrahim torunlarına miras bıraktı. (Zemahşerî, Ö. b. Muhammed. el-Keşşâf, 1/608. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1048)

“Allah’ın size yazdığı” yani, içerisine girmeyi üzerinize farz kılıp, oraya girmeyi ve orayı size yerleşeceğiniz yurt kılmayı vadettiği yer demektir. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, ) Burada üç görüş vardır: Birincisi; bunun anlamı Allah size o beldeye girmeyi farz kıldı. İkincisi: Allah bu beldeyi size hibe etti. Üçüncüsü: Allah Levh-ı Mahfuz’da orasını sizin için şarta bağlı olarak mesken olarak yazdı. (el-Cevzî, A b. Muhammed. Zâdu’l-Mesir, s: 370. Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/213)

Taberî'ye göre en doğrusu Hz. Musa'nın dediği gibi "arz-ı mukaddese" demekle yetinmektir. Çünkü bu bilgilerin doğruluğu ancak doğru haberle bilinir. Oysa bu konuda kesin delil olabilecek hiçbir haber yoktur. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 4/513)

Şu kadar ki bu "mukaddes arz” Fırat ile el-Ariş arasındaki sahadır. Çünkü yorumcuların ve siyer âlimlerinin görüşlerinin ortak noktası burasını gösteriyor.

“Arz-ı mukaddes” ile “arz-ı mev’ud” veya “etrafı mübarek kılınan yer” arasında bir ilişki var mı?

İslâmî kaynaklarda “arz-ı mev’ud” va'dedilmiş yer, belde, vatan demektir. Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği va'dedilen yer. Bu tabir Kur'an’da "Bereketli arz" olarak kaydedilmektedir.Biz; onu (İbrahim’i) Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.” (Enbiyâ 21/71)

“Müfessirlere göre bu bereketli ülke, Şam ve Filistin yöreleridir. Bu yörelerin cümle âlem için bereketli olması ise, peygamberlerin pek çoğunun oralarda yetişmesi ve dinlerini oralardan yaymalarından ileri gelmektedir.” (TDV Meali, âyet açıklaması, s: 326)

Hz. Musa Mısır'dan, çıktıktan sonra Şam arazisinde yerleşme vaad edildiği ve İsrailoğulları'nın buna "arz-ı mev’id = vaad olunan arz" dedikleri de söylenmiştir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/213)

Gerçekte arz-ı mev'ûd, Allah'ın Hz.İbrahim'e ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yer için kullanılmış olan bir terimdir. İbranice'de ikinci Ma'bed döneminden itibaren ise "arz-ı mev'ûd" diye adlandırılan ve Ahd-i Cedid'de de bu isimle geçen bu yer (Güç, Ahmed. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html)  muhtemel ki arz-ı mukaddestir.

Yahudiler tarafından arz-ı mev'ûd (vaad edilen topraklar) adıyla da anılan bu yer­ler Kitâb-ı Mukaddes'e göre Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği Tanrı tarafından vaad edilmiş olan bugünkü Filistin topraklarıdır. (Tevrat-Çıkış, 3/8) Onlar 70 ve 135 yıllarında Romalılar tarafından buralardan sürgün edildikten sonra geri dönme hayaliyle yaşamış­lar, zaman zaman mesîh iddiasıyla ortaya çıkan kişiler de bu duyguyu tahrik et­mişlerdir. Siyon dağı ile sembolleşen Siyonizm hareketinin ana hedefi de yahudileri, vaad edilen bu topraklara tekrar kavuşturmaktır. Günümüz İsrail Devleti'nin siyasî yayılmacılığının temelinde de, arz-ı mev'ûdla ilgili dinî motif bulunmakta­dır. (Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/197-198)

“Arz-ı Mev'ud Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahûdiler tarafından kutsal kabul edildiği için her üç ümmet de buraları ele geçirme gayreti içine girmiş ve bu bölgede tarih boyunca mücadeleler sürmüştür.” (Ağırakça, Ahmed. Şamil İslam Ansiklopedisi, )

Arz-ı mev’udun kendilerine ait olduğunu iddia edip, bunun için asırlardan beri mücadele veren siyonist anlayış varken; Arz-ı mukaddes, arz-ı mev’udtur, Allah burasını ta Levh-i Mahfuz’da İsrailoğullarına yazdı dersek siyonistlerin elini güçlendirmiş olur muyuz? Kaldı ki Allah (cc) Kur’an’da Arz-ı Mukaddes’ten, temiz ve berektli kılınmış bir yerden bahsediyor, siyonistlerin iddia ettiği arz-ı mev’ud’tan değil.

 

-el-Kuddûs

Allah'ın en güzel isimlerinden birisi de el-Kuddûs'tür. el-Kuddüs Kur’an’da iki defa geçse de Uluhiyyetin en önemli vasıflarından birini gösterir. (Yıldırım, Suat. Kur’an’da Ulûhiyyet, s: 267)

O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, el-Kuddüs (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.” (Haşr 59/23)

“Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, el-Kuddüs (mukaddes), mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ı tesbih eder.” (Cumua 62/1)

Göklerdeki ve yerdeki herşey Allah'ı (yahut Allah için) tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, yaratıcısının kemâline ve noksanlık alâmetlerinden berî olduğuna delil olmasın. "O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ 17/44)

Bu tesbih, yaratılışta mevcuttur. İnsanlar da, iradelerini kullanarak Allah'ı her türlü kusur ve eksiklikten tenzih etmeli, O'na şirk ve noksan sıfatları isnad etmekten sakınmalıdırlar. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/30)

El-Kuddüs, Tirmizî’nin rivâyet ettiği Esmâu’l-Hüsnâ listesinde de geçmektedir. (Tirmizî, Daavat/82 no: 3507)

Allah'ın eksiklikten münezzeh olduğunu belirten, kutsallıkta son noıktayı ifade eden  bu isim, aynı zamanda Kutsal varlığın en önemli özelliği olan “tam ve mükemmel olma”yı da vurgulamaktadır. El-Kuddüs, Kur'an kutsalı en güzel bir biçimde ifade ettiği gibi, bir anlamda kutsalın sınırlarını da çiziyor. Güç, Ahmet. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Fu’ul kalıbında mübalağa ile özne isimdir (ism-i faildir).  Ayıp ve kusurlardan, noksanlık ve uygun olmayan sıfatlardan münezzeh (çok çok uzak), tertemiz (İbni Manzur, M. b. Mekram. Lisânu’l-Arab, 12/40. Cevherî, İ. B. Hammed. es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 3/136), çok temiz ya da mübarek (Fîrûzâbâdî, M. Yakub. El-Kâmûsu’l-Muhît. s: 565), tâhir, kutlu, kutsal, her türlü kusurun ötesinde son derece münezzeh olmayı ifae eder. (Yıldırım, Suat. Kur’an’da Ulûhiyyet, s: 267)

Mülk elinde olan Allah çok yücedir, bereketin kaynağıdır. (Mülk/1)

“O öyle bir melik dir ki, gayet mukaddes, her türlü kusurdan münaezzeh (uzak), her vasfında mükemmel, sınırlamaya ve tasvire sığmaz, hiç bir leke kabul etmez, tertemizdir. Öyleki es-Selâm, her selâmetin kaynağı, kendisi ayıptan, kusurdan, eksiklikten, yokluktan; kısacası her tehlikeden uzak olduğu gibi, selameti umulan, selamet arayanları buna erdirecek olan da O’dur.” (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 7/524)

O Allah el-Kuddüs’tür. Bu isim sınırsız kutsiyeti, sınırsız temizliği ifade etmektedir. Müminin kalbine bu tertemiz ışınları, aydınlanmayı aşılamaktadır. Onun kalbini temizlemekte ve arındırmaktadır ki mukaddes yaratıcının feyzlerini alabilecek niteliğe kavuşsun. Onu tenzih etmeğe, takdîs etmeğe müsait olsun.” Kutub, Seyyid. fi-Zılâli’l-Kur’an,)

O Allah el-Kuddüs’tür. Yani hiç lekesi olmayan, tertemiz ve ak-pak demektir. Bütün temizlik, bütün övgüye layık kemal sıfatları, fazilet ve güzellikler O'na aittir. Hiçbir şey O'nun kutsal sahasına yetişemez. O, hiçbir sınır ve tasavvura sığmaz, hiçbir şirk kabul etmez, mülküne kimseyi ortak kılmaz, haksızlık yapmaz ve lekeli şeyler O'na yanaşamaz. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/31)

Halimî der ki: “Kuddus’ün manası faziletleri ve güzel sıfatları sebebiyle övülen demektir. Şu halde tesbihte takdîs, takdîste tesbih, kendiliğinden ve zımnen vardır. Çünkü zemmedilen şeyleri reddetmek, övülen sıfatları var diye kabul etmek demektir. “Ortağı ve benzeri yoktur” sözümüz O’nun tek olduğunu; “O’nu hiç bir şey aciz bırakamaz” sözümüz O’nun Kadîr olduğunu; “kimseye zulmetmez” sözümüz O’nun hükmünde âdil olduğunu kabul etmektir.” (Beyhaki, Esmâ ve’s-Sıfat s: 38’den, Yıldırım, Suat. Kur’an’da Ulûhiyyet, s: 267)

Şu kadar var ki o şöyledir dediğimizde zahirî takdîs, O şöyle değildir dediğimizde de zahirî tesbihtir. Sonra takdîsin içerisinde tesbih, tesbihin içinde de takdîs bulunmuş olur. Bunlar birbirlerini tamamlarlar. İhlas Sûresinin ilk iki âyeti takdisi: Allah ahaddır (birdir), sameddir (her türlü ihtiyaç kendisinden istenilendir), son iki âyeti (doğurmadı, doğurulmadı, dengi yoktur) de tesbihi ifade eder. Yani Allah’ta bulunanlarla onu nitelendirmek takdîs, bulunmayanların onda olmadığını söylemek tesbihtir.

Demek ki, bunların ikisi de Tevhidi ortaya koyarak şirk ve teşbihi ortadan kaldırmaya yöneliktir. Şu halde önceki sûrenin ardından Cumua sûresinin böyle tesbih ve takdîs ile başlaması, hıristiyanların teslis (üçleme) inancıyla düştükleri aşırılıkların reddedilmesine işarettir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/31)

el-Kuddüs olan, akla gelen tüm kutsallıkları aşan bir kutsallığın sahibi demektir. el-Kuddüs; mutlak ve sonsuz kutsal olan, kutsallıkta eşsiz ve benzersiz bulunan demektir. Bu bir tenzih sıfatıdır. Allah’tan her türlü noksanlığın sonsuzca uzak olduğunu beyan eder.” (İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2100)

“O Allah öyle el-Kuddûs ki Aziz; çok izzetli, kudsiyeti sarsılmaz, kudretine yetişilmez, ezelden vasıflandığı kuvvet ve yüceliği hiç bir suretle mağlub edilmez. Kutsal şânına saldırıda bulunanların; mülküne leke sürmek, hakkına tecavüz etmek ve şirk koşmak isteyenlerin cezasını verir. Bununla beraber Hakîm'dir. Yaptığını nizam ve hikmetle sağlam yapar.“ (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/32)

Türkçe’de kutsal kelimesinde bir saygı anlamı olduğu gibi, kutsal denilen şeyin dokunulmazlığı, değerli ve yüce oluşu da anlatılmış olur ama „kutsal Allah“ tabiri pek kullanılmaz. Daha çok „Allah tekaddes hazretleri“ denilerek bu saygı, dokunulmazlık, yücelik, olağanüstülük anlatılmış olur.

“Subbûhun kuddûsün” sözünde subbûh: Allah hakkında bir tenzihtir. Kuddüs: onu (noksanlıklardan) temizlemeyi ve O’na tazimi ifade eder. Hz. Aişe’nin rivâyet ettiğine göre Rasûlullah (sav) rükû’ ve secdelerinde şöyle derdi: “Sübbûhun kuddûsun Rabbul’melâiketi ve’r-rûh-O çok Sübhandır, çok çok kutsaldır, meleklerin ve Ruh’un Rabbidir.” (Müslim, Salat/42 (223) no: 1091. Mecmâu’z-Zevâid, 1/78. Ahmed b. Hanbel, no: 24009) 

Bu bağlamda şu soruyu da sormak gerekir: Allah (cc) hakkında “mukaddes” sıfatı kullanılabilir mi?

–Yukarıda geçtiği gibi- Türkçe sözlüklerde ve kullanımlarda mukaddes, kuds/kudüs, el-Kuddüs kutsal kelimesi ile karşılanıyor. Halbuki bu üçü de birbirine benzese de farklı kelimelerdir. el-Kuds veya el-kudüs; aslında isim ve masdar olarak temiz demektir. el-Kuddüs öznedir, kendisi kutsaldır, kutsallık verendir, kutsallığın kaynağıdır, insanların kendisi hakkında uydurdukları bütün uygunsuz sıfatlardan münezzehtir, uzaktır.

Mukkaddes (kutsal, mübarek kılınmış) ise tümleç ismi (ism-i mef’ul) olduğu için bir faile muhtaçtır. Bu fail Allah’tır. Bir şeyin kutsal olup olmadığını O belirler. Dikkat edilirse Kur’an bu kelimeyi Allah hakkında değil Tuva vadisi ve Bir arz hakkında kullandı. Bu demektir ki “Allah mukaddestir” denilemez. “Allahu tekaddese” demekte ise bir sakınca olmaması gerekir. Zira bu fiil de kaddese fiili gibi O’nun el-Kuddüs olduğunu vurgular.

“Allah kutsaldır” denilebilir mi? el-Kuddüs’ü Türkçe’de karşılayacak başka kelime olmadığı ve Kur’an’a göre kutsalın kaynağı O olduğu için denilebir diye düşünüyoruz. Mukaddes arz’ı “kutsal kılınmış yer”, mukaddes Tuva’yı  “kutsal kılınmış Tuva vadisi” şeklinde çevirmek daha isabetli.

 

-Sahte (hurafe) kutsallar

İnsanlar tarih boyu hadlerini aşmışlar, kendileri gibi yaratılış/yapılmış olan diğerleri için kutsal inançlar, âdetler, eşyalar uydurmuşlar. İşin ilâhî boyutunu düşünemeyen, birilerini tanrı adına konuştuğuna inanan kitleler de onların peşine gitmişler, öğretileni alıp kabul etmişler.

Böylece tarihten beri farklı inançlarda, kültürlerde farklı kutsalllar, mukaddes şeyler, üstünlük anlayışları, dokunulmazlık icat edilmiş ve aşırı saygı gösterilmiş. Bu inanç ve kültürlerdeki saygı dediğimiz şey Türkçedeki masum saygıdan öte, içinde olağanüstülüğü de barındıran, saygı gösterilen şeyi kutsayan, onda tanrısal özellikler olduğunu sanan bir saygı. Nihayet kişi başkalarının kişiliğine, değerlerine, haklarına saygı (hurmet) eder. Bu saygı da bir kutsallık olmadığı gibi, karşıdaki ait olan hakkı koruma anlayışı vardır.

“Bu anlamda Allah’ın zatı dışında hiç bir şey kutsal değildir. Kutsalın en önemli özelliği de tam ve mükemmel olmaktır. İslâm inancına göre kulluk, bütün eksikliklerden münezzeh olan varlığa yapılır. Bu özelliklere sahip olan da sadece Allah'tır. İnsanların kutsal saydıkları şeyler kendi uydurmalarıdır.

Kuddüs olan Allah (cc) başta peygamberler olmak üzere, hiç kimseye, hiç bir kuruma kutsal belirleme yetkisi vermemiştir. Eşyayı kutsal olan veya kutsal olmayan diye ikiye ayırmak vahyin inşa ettiği akla aykırıdır. Burada el-Kuddüs olan Allah’tan rol çalma, O’na ait bir yetkiye ortak olma tehlikesi vardır.

Bu alanı genişletme çabası potansiyel şirk alanıdır. Eğer ortada el-Kuddüs’ün kutsal kılmadığı bir ‘kutsal’ varsa, bu birilerinin kendilerini o alanın Kuddüs’ü ilan ettiğini gösterir., bu bir. İkincisi, o sahte kutsallık, bir dizi istismarı peşinden sürükleyecektir. Sahte kutsallığa müşteri olan kişiler üzerinde söz sahibi olan sahte dini otoriteler türeyecektir. O sahte kutsal alan da bilgini konusu olmaktan çıkacak, inancın konusu haline getirilecektir. Sonuçta ortaya sahte kutsallardan oluşan bir din çıkacaktır.

Batinî ve mistik eğilimlerin tüm çabası kutsallık alanını genişletme üzerine oturur. Genişletine bu sahte kutsallık alanı, Allah’a teslim edilmez. Fakat insanlara da bırakılmaz. Sahte bir dokunulmaz zırhıyla kuşatılan bu alanda, sahte dindarlıklar ve sahte metafizik üretilir. Bunlar farklılık ve macera arayan, ilmiyyâtın değil hissiyâtın peşinde koşan kesimlere bir afyon gibi servis edilir.”  (İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2102)

“Kutsalı belirleyen en önemli unsur kişinin, kaynağı tabiat üstü sayılan varlığa sevgi ve korkuya dayalı bir duyguyla bağlanma eylemidir. Kutsal çiğnenmemesi gereken bir olgudur (tabu); bunu sağlayacak olan da dünyevî veya uhrevî müeyyidelerdir.” (Demirci, Kürşat. TDV İslâm Ansiklopedisi, 26/495-496) Kişinin tabiat üstü, ya da insanütü kabul ettiği güç sahte ya da uydurma ise, ondan kaynakladığı sandığı kutsallar da sahte olacaktır.

Kutsal derken neyin kasdedildiği önemli. Örneğin Türkçe’de kutsal; saygın, muhterem, değerli, şerefli, bereketli anlamında da kullanılıyor. Mesela “kutsal topraklar/beldeler” denildiği zaman, hac mekanlarının muhterem, değerli, şerefli olduğu anlatılmış olur. Türkçe konuşan hiç bir kimse bu sözle hac mekanlarının Allah’ın sahip olduğu kutsallığa, yüceliğe ve özelliklere sahip olduğunu demek istemez.

Kur’an, İslâmdan önce İbrahim dininden izler taşıyan ama tahrif edilmiş şekline inanan ve bu geleneğe de “atalar yolu” diyen kesimlerin anlayışını “cahiliyye” olarak niteler. Her cahiliyye de sahte kutsallar üzerine yükselir. Cahiliyye geleneği Kur’an’ın tashih ve tecdid davetine karşı çıkarken, İslâma karşı mücadele ederken sahte ve icat edilmiş kutsalların gücünden yararlanıyordu. Kutsal geleneğe sığınıp el-Kuddüs olan Allah’ın indirdiği Kur’an’a karşı çıkıyorlardı. Kur’an Kâbe’ye Beytullah (Allah’ın evi), Mescidu’l-haram (Saygın mescid) derken cahiliyye adamları onu kutsal biliyorlardı. Böyle olunca da kurnazlıkla Kâbe’ye koydukları putlar da peşinen kutsallık kazanıyordu.   

Vahye bağlı gelenek mensupları eliyle çığırından çıkarılırken, kullanılan alet “sahte kutsallık” aletiydi. Sahte kutsallık, bir tür dine karşı din kurmanın en bilinen yoluydu.”(İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2104-2105)

Kilise, gün geldi Tevrat, Zebur ve İncil’i Kitabı-Mukaddes-Kutsal Kitap ilan etti. Kilise, kendisi de kutsal ilan etti. Bununla da kalmadı pek çok şeye kutsal sıfat verdi.

Kur’an kendisi hakkında seksen kadar isim ve sıfat kullandığı halde hiç birinde KDS kökünden gelen bir kelimeye yer vermedi.

Kimi müslümanlara bol kutsallı din dili onlardan sirayet etti. İlâhi kelâmın çizdiyi çizginin dışına çıkmak isteyenler kutsal kavramından faydalandılar.

Kur’anın inşa ettiği akılla bakınca Kur’an’a “kutsal kitap”, Kâbe’ye kutsal yapı”, Peygamber’e “kutsal insan”, kabrine “kutsal mezar”, Haceru’l-Esved’e “kutsal taş”, seccadeye “kutsal halı”, kabrinin bulunduğu bölgeye “kutsal bölge”, Zemzeme “kutsal su”, Kâbe’nin örtüsüne “kutsal örtü” vb. diyebilir miyiz?

Asla diyemeyiz. Ama bunlar hıristiyanların elinde olsa idi, sonuç tam da bu olurdu. Bir müslüman için Tevhid bir numaralı hakikattir. el-Kuddüs olan Allah’tır. O bir şeye kutsallık vermemişken, O’na inandığını söyleyenlerin, O’na rağmen kutsallık gayretleri ciddi bir hata değil mi? (İslâmoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, 3/2104)

Ama bakıyoruz ki ortalıkta kutsallıktan geçilmiyor. Kutsal devlet, kutsal vatan, kutsal bayrak, kutsal şehit, kutsal lider, kutsal inek, kutsal bina, kutsal şeyh. Birilerinin elinde kutsal asası var sanki, dokunduğu şey kutsal oluyor. Totemizmde dokunulan şeyin totem (dokunulmaz) olması gibi.

Bir genç anlatıyor: Güneydoğu illerinde birinde meşhur bir mekanı ziyarete gitmiş. O sıralarda bir duvarı yıkılıp camiyi genişletme çalışmaları yapılıyormuş. Genç orada şahit oldu ki yıkılan duvardan arta kalan molozların her biri ve atılması gereken eski halıların elden birazcık daha büyük bir şekilde kesilen her parçası beş veya on lira karşılığında gelen misafirlere (sofilere) satılmış. Gerekçesi? Ğavs hazretleri (yani bağlandıkları şeyh) bu halılar üzerinde namaz kıldı, mübarek eliyle bu duvara dokundu. Şeyhin  temas ettiği halı veya duvar  bu kadar kutsallık kazanıyorsa, birileri onun nazarının, onun şahsını kimbilir ne kadar kutsal olduğunu zannediyordur.  

Yine birisi anlattı. Bir kaç yıl önce bir tarikat sohbetine katılmış. Mevcut şeyh efendi sohbetin sonunda ikram edilen çayını içmiş, ama bardağı yarım bırakmış. Onun artık çay içmediğini gören en yakında duran bağlısı kapmış, birazcık o, birazcık diğeri, birazcık öteki, içmişler. Ta ki çay tükenene kadar bardak elden ele dolaşmış. Bunun sebebini soran ziyaretçiye; “zira bu bardağa şeyhin mübarek eli ve dudağı değdi. Böyle yaparak bereket umuyoruz” demişler.

Kendileri bağlı olanların, ğavsın çocuklarına ve torunlarına kul köle olmaları, ölene kadar o kapıya hizmet etmeleri gerektiğini söyleyen kişi de herhalde üzerinde bulundukları yolun, iddianın, bu iddiayı sürdüren şeyhin bütün ailesinin kutsal olduğuna inanıyordur.

2000li yılların başı Zaandam’da birisi anlattı. Olayı ya kendisi yaşadı  ya da yaşayan bir arkadaşından dinledi. Bunlar bir grup İstanbul’da faaliyet gösteren meşhur bir şeyh’i ziyarete gitmişler. Şeyh onları misafirler salonunda kabul etmiş. Herkes u şeklinde döşenmiş minderlere oturmuş. Ziyaretçilerden biri yer kalmadığı için arka kısma, bir başkasının yanına oturmuş. Şeyh de u’nun uç kısmındaki mindere oturmuş. Hoş beşten , nasihat faslından sonra aradan ne kadar zaman geçti, Şeyh izin isteyip tekrar gelmek üzere kalkmış. Arkasından da bir ziyaretçi kalkıp gitmiş. Tabi minderi, yeri boş kalmış. Bunu gören arkada oturan ziyaretçi yerinden kalkmış sağa doğru yürüyerek, şeyhin minderinin üstünden geçerek karşı tarafta boşalan yere oturmuş. Herkes sessizce şeyhin tekrar gelişini beklerken birisi az önce karşıdaki mindere oturana çıkışmış. “Sen de hiç tarikat edebi yok mu?” Adam şaşırmış, diğerleri de tabi. Şaşkınlıkla; “kardeş bir hata mı yaptım, niye öyle diyorsun” demiş. O da; “sende tarikat edebi olsaydı Efendi Hazretlerinin minderinin üzerinden geçmezdin…” Adam; “bilemedim kusura bakmayın” demiş ve konuyu kapatmış. Ona göre demek ki şeyhinin oturduğu minder bile saygıyı hak ediyor (kutsal oluyor mu demeliydim) ki üzerinden geçmek birilerine göre ciddi hata sayılıyor.  

Bütün bu örneklerde normal saygı ile, kutsallık anlayışının yer değiştirdiğini söyleyebiliriz. Birisine herhangi bir sebepten dolayı saygı duymak, itibar etmek, değer vermek normalken, hatta ahlâkî bir erdem iken; aşırıya kaçarak karşıdakini olağanüstü saymak, çok çok mübarek olduğunu iddia etmek, onda başkalarının göremediği ilâhi güçler olduğuna inanmak, onu kutsallaştırmaktır. Böyle bir kutsallık anlayışı ise Kur’an’ın inşa etmek istediği akla aykırıdır. 

Biri Kur’an’ın inşa ettiği akılla konuşan, diğeri geleneğin inşa ettiği akılla konuşan iki sahabi arasındaki farkı şu örnekte görüyoruz:

Ebu’d-Derda, Selman Farisî’ye “mukaddes mekan”a gelmesini yazdı. Selman ona cevaben şunu yazdı: “Şu kesin ki hiç bir mekan mukaddes değildir. İnsan ancak ameliyle mukaddes olur. Doğrusu bana senin insanları tedavi ettiğin haberi ulaştı. Sen eğer insanları iyileştiyorsan ne ala. Yok eğer sahte tabiplik taslıyorsan, bir insanı öldürüp cehenneme girmekten sakın.” (Muvatta, no: 1457)

Selman-i Farisî’nin vurguladığı gibi, toprak, belde, eşya, soy-sop, ünvan, ilim; insanı –Allah’ın bildirdiklerinin dışında- kutsal etmez, kendileri kutsal olmaz. Kur’an; nefsini tezkiye edenlerin kurtulacağından (Şems 91/9), Allah’ın mü’minleri arındırıp temizleyeceğinden (Mâide 5/6. Ahzab 33/33) bahsediyor ama, insanları mukaddes (kutsal) yapmaktan bahsetmiyor.

Bir görüşe göre İslâmın müslümanlarca mukaddes (kutsal kabul edilmiş) mekanları Mekke, Medine ve Kudüs’tür. Mekke peygamberlerin hatırasını taşıması, Kâbe’nin ve Mescid-i Haram’ın (Âli İmrân 3/96-97), hac mekanları Safa ve Merve, Mina Müzdelife ve Arafatın (Bekara, 2/158, 198, 203) orada olması, İslâmî vahyin ilk defa orada gelmesi, Tevhid mücadelesinin orada başlaması sebebiyle Mekke-i Mükerreme,

Peygamberin hicret diyarı ve İslâmî davetin başarılı olduğu yer, içinde kılınan namaza çok sevap vadedilen (Dârimî, Salât/131; Nesâî, Mesâcid/4 no: 692) Mescid-i Nebinin ve Peygamber kabrinin orada bulunması sebebiyle Medine-i Münevvere,

Yine pek çok peygamberin görev yaptığı ve gömülü olduğu, hakkında âyet olan (İsrâ 17/1), içinde Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs’tür.

Ancak ne Kur’an ne de Peygamber (sav) Mekke ve Medine’nin mukaddes (kutsal kılınmış) yerler olduğunu söylemediler. Yalnız âyetlerdeki “Arz-ı Mukaddese” ve etrafı mübarek kılınmış Mescid-i Aksa yorumlarından Kudüs’ün mukaddes bir belde olduğunu anlıyoruz.

Bilindiği gibi Mekke Allah tarafından, Medine ise Peygamber tarafından “harem bölgesi” ilan edilmiştir. Buna göre bu iki kentin belli kısımları haremdir. Yani muhteremdir, saygındır, haramlara daha fazla dikkat edilmesi gereken yerlerdir.

Ama her nedense Allah’ın ve Peygamberin mukaddes demediği yerlere biz kendiğinden Mukaddes-Kutsal Beldeler/topraklar diyebiliyoruz.

Dahası var: müslümanlar Mekke ve Medine’ye mukaddes mekanlar dedikleri gibi, Hz. Peygamber’in gazvelerinde uğradığı, savaştığı, namaz kıldığı yerleri, sahabelerin kabirlerini, peygamberlerin yaşadığı veya kabirlerinin bulunduğu iddia edilen yerleri ziyaret ederler, saygı gösterirler. Bedir, Hayber, Tebük ve Tebük yolu üzerindeki mescidler, Sevr ve Hıra mağaraları, İstanbul'da Eyüp, Mersin'de Tarsus, Urfa’da Halilu’r-Rahman, Irak’ta Kerbelâ ve Necef gibi yerlere saygı gösterilir. Kimilerine göre bunlar kutsal yerlerdir.

Kur’an ve hadisler mescitlerin “Allah’ın adının anıldığı yerler” (Cin 72/18) olduğu için saygın olduklarını söylüyorlar ama buraların mukaddes (kutsallaştırılmış) mekanlar olduğunu söylemiyorlar.

Değişik din, mezhep ve kültürlere sahip insanların kutsal saydıkları diğer nesnelerin, figürlerin, zamanların haddi hesabı yok. Hele hele modern insanın, seküler hayatı benimseyenlerin -açıktan bu bizim kutsalımız” demeseler de- kutsallarını saymakla bitiremeyiz.

Pek çok alanda olduğu gibi kutsallık alanında da Allah’tan rol çalmaya kalkışmanın ürkütücü sonucu işte bu. Sahte kutsallar saltanatı.

“Aslında doğrudan dünyevî olanın, Allah’la ilişkisi kopuk olanın kutsallık kategorisi içerisine dahil edilmemesi gerekir. Ancak şu var ki, kutsallığın algılanması veya bir şeyin kutsal kabul edilmesi sonuçta insanın ruh, inanç ve düşünce dünyası ile ilgili bir durum olduğu için, profan olduğu halde; yani kutsal olmaya layık olmadığı halde insan ve toplum tarafından kendisine kutsallık atfedilen birçok durumların varlığı söz konusudur.

Bu şekilde kutsallığı tayin hakkı insana/beşere verildiğinde, kutsallığa konu edilerek sembol haline getirilen şey aşkın/müteâl olana değil, yine dünyevî ve yaratılmış olana dönmektedir. Bu ise şirk olgusuyla, yani doğrudan dünyevî ve beşerî olanın mutlaklaştırılıp putlaştırılmasıyla bağlantılı bir durumdur.

Nitekim kaynağı beşerî olan dinler, inanç, ideoloji ve anlayışlar, birçok şeylere özünde kutsal olmadıkları halde kutsallıklar atfederek insan ve toplumlar üzerinde egemenlik kurmaya, beşer üstü oldukları görüntüsünü vermeye çalışmışlardır.

Örneğin dine ve kutsala karşı olma, insan ve toplumu dinden arındırma iddiasıyla yola çıkan modernist ve seküler ideolojilerin, ilâhî vahyin bildirdiği gerçek kutsala karşı çıkarken, kendi sahte kutsallarını, sahte ilahlarını yaratmaya çalışmaları böyle bir durumdur. Bunlar, acizliklerine rağmen bütün boyutları ile hayatı ve evreni açıklama ve mutlak hakikate ulaşma iddiasından bir türlü vazgeçmezler.

Bir taraftan insanın gerçek anlamda Kutsal olanla bağlarını kopartmaya çalışırken, diğer taraftan kendi iddia ve söylemlerini beşer üstü bir üslûpla takdim ederek dokunulamaz, eleştirilemez alanlar ve tabular yaratarak kendi kiliselerini oluşturmaya, beşer üzerinde hegemonya kurmaya çalışırlar.

Yapılmak istenen şey, Tanrı’ya karşı çıkarken, tanrısız bir teoloji değil, beşerin tanrılaştırıldığı bir teoloji oluşturmaktan ibarettir.”

https://dusuncetarihi.files.wordpress.com/2010/01/kuranda-kutsal-mekan-zaman-ve-esya-kavramlarinin-sembolik-degeri.pdf

-Bir kimse hakkında “kuddise sırruhu veya kaddesallahu sırrahu” (K.S.) denilebilir mi?

“kuddise sırrıhu” Onun sırrı takdîs edildi, kutsal yapıldı, ya da kutsal oldu, “kaddesellahu sırrahu” da, Allah onun sırrını takdîs etti, kutsal yaptı, tertemiz yaptı demektir.

Allah (cc) Kur’an’da iki mekana mukaddes, insana “ahsen-i takvim-en güzel biçimde yaratılan” dediği halde onun kutsallığından, ya da kutsal sırlarından bahsetmiyor.

Hem insanın sırrı nasıl kutsal olabilir ki? Bir insanın sırrı kendine  aittir, Allah ile kendi arasındadır. Bildiğini veya yaptığını başkası ile paylaşırsa sır olmaktan çıkar. Allah bunu niçin takdîs etsin ki? Bunun faydası nedir?

Ancak bunu söyleyenler ekzoterik bir anlamı kasdediyorlar. “Burada gizemli bir şey var. Biz bilmiyoruz. O bilmediğimiz şey önemli, hakkında konuştuğumuz kişiye ait bir olağanüstülük, bir keşif, ya da kendisine ğaibten verilen, bizim muttali olmamamız gereken bir sır, esrar, tılsım. İşte Allah onu takdîs etsin, mukaddes (kutsal) yapsın” denilmiş oluyor.

Bu ifade saygı (ihtiram) olsaydı sorun yoktu. Ancak bununla ilgili şahsın olağanüstülüğü anlatılmak isteniyorsa, bu el-Kuddüs olan Allah’ın takdis etme tasarrufuna uymuyor. Böyle bir temenninin Kur’an’da ve pratik hayatta bir karşılığı yok.

Bu da sahte kutsal üretme hastalığının bazı müslümanlarda görülen yansıması. Nasıl olsa kutsal üretmenin bir sınırı yok.

 

-Saygın (muhterem)

Muhterem kavramının aslı “ha-ra-me” fiilidir.  Bu da sözlükte; bir şeyden men etmek, yasaklamak; bunun tef’il kalıbı olan “harrame”; haram kılmak demektir.

Aynı kökten gelen “ıhterame” ise, Sayılan, hürmet edilen kişi olmak, birine saygı göstermek. 

Haram (çoğulu; hurum, meharim, hurumat); menedilmiş, yasaklanmış olan. haram , dince yasak olan, muhterem, Allahın yasak ettiği şey, kutlu, mukaddes. 

Bu yasaklamanın kaynağı ya ilâhi teshîr, zorla boyun eğdirip belirli bir amaca sevketmedir, ya beşeridir, ya  akıldır, ya şeriattir, ya da emrine itaat edilen bir kişidir. (Kasas 28/57. Ankebût 29/67. Mâide 5/2. Nahl 16/116. Enbiyâ 21/95) /el-Isfehânî, Rağıb. el-Müfredât, s:164)

Fıkıh’ta haram; mükelleften yapılmaması kesin ve bağlayıcı tarzda istenen fiili ifade eder. Şeriatın bir şeyi haram kılmasında müslümanlar için hem kavranabilen amaç ve faydalar, hem de o an için kavranamayan başka hikmetler de vardır. Bundan dolayı haramları kabullenme ve uymaya söz verme aynı zamanda bir iman meselesi olarak da gündeme gelir. (Koca, Ferhat. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/101)

Haram kökünden türeyen diğer kelime ve kalıp ifadeler:

Muharrem; Saygıya layık, haram. (Bekara 2/85. En’am 6/139, 145. İbrahim 14/37. Mâide 5/26)

Eşhuru’l-hurum: Haram aylar. (Bekara 2/194, 217.Mâide 5/2. Tevbe 9/5, 36)

İhram (çoğulu; hurum,  mıhram da denilir): Hac ibadeti için giyilen özel kıyafet. Dikişsiz iki parça kumaştan oluşur. İhram hac ve umra için mikat denilen yerlerde, hac için özel zamanda giyilir. İhramlıya bazı mübah şeyler bile yasaktır. İhram, bazı şeylerin yasak olduğunu, hacı adayının o yasaklara uyması gerektiğini, yani bir anlamda şeriatın kendisi iiçn koyduğu hükme saygıyı da hatırlatır. (Mâide 5/1, 95, 96.)

el-Hurmatu: İhtiram, şeref, dokunulmazlık, kutsallık, Allah’ın yasağı.

el-Harim; Dokunulmaz, Harem, binaların etrafı. Osmanlılarda kullanılan harim-i ismet; kutsal saha, namus ocağı, mukaddes ocak, kudsi aile yuvası.

Mahrem; Kişinin mahremi, Haram, Allah’ın haram kıldığı şey.

Hurmet: saygı demektir ki müslümanın diğerine gösterir.

el-Harem; Harem bölgesi.

İhtiram; Saymak, hürmet etmek, sayılan, sevilen olmak.

Muhterem: İhtiram olunmuş. Sayın. Saygıdeğer. Hürmet görmüş. Kıymetli ve şerefli kimse. Saygın. Hürmete layık. Hatırı sayılır. Hürmetli, aziz, efendi, bey. (Doğan, Mehmed. Büyük Türkçe Sözlük, 1169)

Muharrem; Kamerî (ay) takviminin birinci ayı. Muharrem sözlük manasıyla ‘haram kılınan, yasaklanan, kutsal kılınan, kendisine saygı duyulan’ demektir. Dört haram ay olduğu Kur’an’la sabittir. (Tevbe 9/36. Peygamber’in açıklamasına göre haram aylar; Receb, Zülkâde ve Zülhicce ve Muharrem’dir. (Bkz: Buhârî, Bed’ü’l-Halk/2 no. 3197. Müslim, Kasâme/9 (29) no: 4383. Ebu Dâvud, Menâsik/67 no: 1947)

İslâm öncesi Araplar Muharrem’e Saferü’l-evvel derlerdi. Çünkü onlar yılın ilk altı ayına aynı ismi verir, sonra onları birinci ve ikinci diye ayırırlardı. Yılın iki ayına Saferân (yani iki safer) da demişler; sonra iki Safer’i ayırdetmek için birincisine ‘Saferü’l-Muharrem’ adını vermişler. Zaman içerisinde Safer ikinci ayın adı olarak kalmış, Muharrem de birinci ayın özel adı olmuş.

Tıpkı Medine gibi. Bilindiği gibi Hicret’ten önce oranın adı Yesrib idi. Peygamber (sav) oraya göç edince Medinetü’n-Nebi, yani Peygamber şehri denildi. Zamanla nebi kelimesi söylenmez oldu, şehrin adı Medine olarak kaldı.

Kur’an haram aylara hürmet edilmesini istiyor.

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir.” (Bekara 2/194 Ayrıca bkz: Bekara 2/217)

Muharrem saygıdeğer bir aydır. Bir hadise göre Allah’ın ayıdır. (bkz: Tîrmizî. Savm/40 no: 741. Müslim, Sıyam/38 (202) no: 2755. Nesâî, Kıyamu’l-Leyl/6 no: 1614)

Bütün zamanlar ve bütün mekanlar Allah’a aittir. Fakat bazı an’lar ve bazı mekanlar daha önemlidir. Biraz daha öne çıkarlar. Bu da o mekanların ve zamanların taşıdığı anlam ve mesaj açısındandır. Ramazan, Kadir gecesi, Zülhicce’nin ilk on günü gibi vakitler, Kâbe, Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa gibi mekanlar böyledir. Her biri bir mesaj taşır, her biri bir şuur verir, her biri sizi alır başka âlemlere götürür. Bunların her biri Allah’ın şiarlarıdır (sembolleridir). İman edenler, Allah’ın sembollerine saygı (hürmet) duyarlar. Çünkü bilirler ki, Allah’ın şiarlarını yüceltmek kalplerin takvasındandır. (Hacc 22/32)

Muharrem; edepsizliğin, şirretliğin, zulmün, saldırganlığın, haddi aşmanın haram olduğu ay. İnsanlara, onların haklarına, onların dokunulmazlıklarına en fazla saygı gösterilmesi gereken ay. Yani bu saygının öğrenilmesinin mümkün olduğu aydır Muharrem ayı.

Kendisi muharrem olduğu gibi, mahrem olan, yani bize haram kılınan şeyler konusunda daha fazla şuur kazandıran aydır.

Bu ay ile haramlar arasında bir bağ vardır. Bu ay sadece yeni hicri yılla, Kerbelâ ile, âşûre tatlısı ile anılacak bir zaman değildir. Bu ay haramları, hurmetleri, ihtiramları korumayı öğreten bir zamandır. 

Aslında haram aylar insanlara hem hürmet’i, yani sınırı, başkasına ait olan değerlere dokunulmamasını, saygıyı öğretiyordı. İnsanlara ait haklar ve dokunulmazlıklar vardır. İnsanın Rabbi Vahiy ile bu dokunulmazlıkların neler olduğunu hem açıklamış, hem de nasıl korunacağını öğretmiştir. Ama ne yazık ki asıl saygının kaynağı Rabbinin makamına hürmet etmeyen câhil insan, O’nun yarattığı şeye ne kadar hürmet eder ki.

Muharrem ayının kendisi muhterem olduğu gibi Allah’ın haramlarına dikkat edenleri, O’nun  dokunulmasını haram kıldığı şeylere, O’nun sembollerine saygı duyanları muhterem yapar. Kim, hürmete layık olanlara saygı duyarsa, onların hakkını verirse; o da muhterem olur, saygı duyulmaya hak kazanır. Çünkü saygı gösteren saygıyı hak eder. (bkz: Tirmizî, Birr/75 no: 2022)

‘Muhterem’, Türkçe’de hürmet edilmeye layık olanlar için kullanılan bir saygı ifadesidir. Birisine ‘muhterem’ diye hitap ediyorsanız, demek ki o sizin için değerlidir. Ona karşı kabalık, çirkin hareket ve haksızlık yakışmaz, uygun değildir.

 

-Harem

Arapça’da “korunan, mukaddes ve muhterem olan şey veya yer” anlamına gelir. Araplar’da evlerde kadın ve çocukların bulunduğu kısımla erkeğin misafirleriyle oturduğu kısım ayrıydı. Çadırlarda ve tek odadan oluşan evlerde mekânı bölen perdeye “hıdr” denilirdi. Hatta Peygamberin evinde de bu şekilde perde vardı.

Ahzab 33/53. ayetindeki “hicâb” kelimesiyle içteki hıdr ve dış kapıdaki perde kastedilmiştir. Âyet, evlerdeki harem bölümünün var oluş sebebini de ortaya koymaktadır. Kur’an’da inanan erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları, ırz ve namuslarını korumaları istenir. Kadınların “ziynet”lerini herkese göstermemeleri emredilir. (Nûr 24/30-31)

Hz. Peygamber (sav) aile mahremiyetine büyük önem verirdi. Hadislerde ve sahâbe tatbikatında, kadınların mahremi olmayan erkeklerle bir arada bulunmaları cemaate devamları konusunda bazı düzenlemeler yapıldı. Bunun yanı sıra nüfus çoğalıp, yerleşim yerleri kalabalık ve karmaşık olunca, İslâm toplumlarında haremlik-selâmlık denilen kadın ve erkeklerin ayrı mekânlarda bir araya gelmesi uygulaması yaygınlaştı. (Özaydın, Abdülkerim – Bozkurt, Nebi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/135) 

Harem ile haram arasındaki tek fark Arapça’da R harfinin kalın, Türkçe’de ince okunmasıdır. Zaten bu ikisinin arap harflari ile yazımında fark yoktur. (Haram ve çeşitli türevleri için bkz: Cevherî, İ. b. Hammed. es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 5/216-219. el-Isfehânî, Rağıb. El-Müfredât, 164. İbni Manzur, M. b. Mükerrem. Lisânu’l-Arab, 4/95-100)

 

-Meş’ari’l-haram

Bir âyette geçiyor.  “(Hac mevsiminde) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.” (Bekara 2/198)

‘el-Meş’ar’,tıpkı şiâr gibidir. Hac ibadetinin yapıldığı bilinen yerlerden biri olduğu için sürekli belirlilik takısı ile gelir. Bazılarına göre burası, namazlar birleştirilerek kılındığı için ‘cem’ adı da verilen Müzdelife’dir. Orası hac, namaz, dua ve vakfe için bir alâmet, bir semboldür. (Kurtubî, M. B. Ahmed. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/424) Nitekim bir hadiste ‘el-Meş’ar’l-Haram’ın Müzdelife olduğu söyleniyor. (Müslim, Hac/19 (148) no: 2951)

Sözlükte “bilmek, hissetmek” anlamındaki şuûr kökünden ism-i mekân olan meş‘ar (çoğulu meşâir) kelimesi, aynı kökten türeyen ve Allah’a kulluğun açık alâmet ve işaretleri olan “şeâirin, ibadetlerin eda edildiği yer” mânasına gelir. Meş‘ari’l Haram terkibindeki harâm kelimesi, buranın Harem bölgesi içinde bulunduğunu veya hürmet gösterilmesi gereken bir yer olduğunu belirtir. Arafat ile Mina arasında yer alan Müzdelife’dir. Burada vakfe yapıp, namaz kılmak ve dua etmek haccın şartlarından sayılmıştır. (Öğüt, Salim. TDV İslâm Ansiklopedisi, 29/361)

Meş’ar, şuur yeri, şuur veren yer diye anlaşılabilir. Hac menâsikine (şartlarına) Kur’an “şeâir-semboller” diyor. Meş’ar ile şeair “şuur kökünden gelir. Her ikisi de bilince işaret ediyor. Hacı adayı burada bilince ulaşır, ya da ulaşmaya çalışır. Zira bilinç olmadan bilginin ve amelin kıymeti olmaz. (İslâmoğlu, Mustafa. Hac Risalesi, s: 62)

 

-Beldetü’l-haram: Mekke’nin diğer bir sıfatı. 

 

-Mescid-i Haram

Kâbe’nin içinde bulunduğu büyük mescid’in adı. Kur’an’da ondört yerde geçiyor. (bkz: Bekara 2/144, 149, 150, 191, 196. Mâide 5/2. Enfal 8/34. Tevbe 9/7, 19, 28. İsrâ 17/1. Hac 22/30. Fetih 48/25, 27)

Beyt sözcüğü Kur’an’da tek başına ve isim takısı (muzaf) olarak 19 âyette geçiyor.Bunlardan yedi tanesi Kâ’be’yi işaret ediyor. Bunlardan biri hariç diğerleri belirlilik takısı ile ‘El-Beyt’ tarzında geçmektedir. İki âyette de ‘beyti-benim evim’ (Bekara, 2/125. Hac, 22/26), başka bir âyette İbrahim Peygamberin dilinden ‘Beytike/senin evin’ (İbrahim, 15/37) şeklinde geçiyor.

Bu demektir ki ‘el-Beyt’ sıradan bir ev değil, Allah’ın kendisine ‘Ev’ dediği yeryüzünde Allah adına yapılan ilk mâbedtir. Zaten müslümanlar Kâ’be’ye Beytullah/Allah’ın Evi demektedir.

Mesela, “Biz Beyt'i (Kâ'be'yi) insanlara sevap kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık...” (Bekara, 2/125, 127, 158. Âli İmran, 3/96-97. Enfal, 8/35. Hac, 22/26)

İki âyette ‘Beytu’l-Haram’ (Maide, 5/2, 97), İki âyette ‘Beytu’l-Atîk’ (Hac, 22/29, 33) formunda geliyor. Ali İmran/96. âyette şöyle denilir: “Şüphesiz, alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke'deki (Kâ’be)dir.”

İşte bu Beyt’içevreleyen mescidin adı Mescidu’l-haramdır. Yani kendisine saygısızlığın haram olduğu, saygın, dokunulmaz, muhterem, kıymetli ve şerefli mescid.

Yukarıda haram kökünden türeyen kelimelere bakılırsa yasaklamanın, mahrum etmenin yanında, pek çoğunda saygı gösterme, ihtiram etme, saygıdeğer bulma manasının da saklı olduğu görülecektir. Dolaysıyla Mescid-i haram denildiği zaman akla hemen Allah’ın haram kıldığı mabed değil, kendisine saygısızlığın yasak olduğu, içerisinde hiç bir günah işlenmesinin mümkün olmadığı, saygın-muhterem bir mescid olduğu anlaşılır. Haram nasıl ki insana bir sınır belirliyorsa, Mescid-i haram da ismiyle kendisine karşı nasıl davranılması gerektiğinin sınırı çiziyor.

İslâmda haram anlayışı sadece bilinen yasak değil; bir sınır, bir ölçü ve bir hakkı korunmadır, kırmızı çizgilerin belirlenmesidir. Haram, hem haramı ilke olarak koyan Yaratıcıya karşı, hem de dokunulmaz kılınan şeye karşı, ya da haram hükmünün kendisine saygıdır.

Mesela Mescid-i Haram gibi. Ona saygı duymak, onun sahip olduğu manaya hürmet etmek, onun karşısında edepli olmak gerekir. Aynı zamanda onun sınırları içinde günah işlemek, hakka tecavüz, yaramazlık yapmak külliyen haramdır. (Bekara 2/197) Oranın sahibi orayı bir güven ve huzur yeri kılmıştır. (Âli İmran 3/97. Mâide 5/97)

 

-Haremeyn: İki Harem Bölgesi

Müslümanlara göre Mekke, Medine ve Kudüs birer yerleşim yeri olmaktan öte değer taşırlar. Bunlar birer mekân değil birer anlamdır. Bunlar bir coğrafik alan değil, birer misyondurlar.

Kur’an’da her üçüne de çeşitli vesilerle işaret edilmekte, her üçünün de taşıdığı mesaja ve anlama vurgu yapılmaktadır.

Bunların önemini Hz. Muhammed’in risaletinde ve hadislerinde de görüyoruz. Kâbe, Hac mekânları ve Mescid-i Haram Mekke’dedir. Kur’an Mekke’de nazil olmaya başladı. İslâm yüreklere oradan ulaşmaya başladı. Hicret’ten sonra Medine’de gelişti, toparlandı, yüreklere ve hayata hâkim oldu. İslâm Kudüs’te izzete kavuştu, fetih ve azamet zirveye çıktı.

Bir hadiste geçtiğine göre ibadet etmek amacıyla yalnızca bu üç mescit için evden çıkılabilir. (Buhârî, F. Salat/6 no: 1197, Savm/67 no: 1995. Ahmed b. Hanbel, 5/150-157. Tirmizî, Salat/126 no: 326)

Allah’a adanan ilk mabed orada inşa edilmiş ve daha sonra da bütün beldelerin mü’minleri için kıble kılınmıştır. Âyette geçen ‘onun çevresinde oturanlar’ ifadesi, bütün insanlığı gösterir. (Esed, Muhammed. Kur’an Mesajı 1/243)

Ancak Mekke ve Medine’ye “harameyn” demek meşhur olmuştur. Yani iki harem bölgesi. İki saygın mekan, kendislerine saygısızlığın, tecavüzün, içinde günah işlemenin haram olduğu için hürmetli mekan. Bunlara belde-i Haram” da denilir.

 

-Haram/harem

Mekke ve Medine’nin saygın ve dokunulmaz sınırı.

Sözlükte “yasaklanmış, korunmuş, dokunulmaz” mânasına gelen harem kelimesi harâm ile eş anlamlıdır.

Terim olarak Mekke ve Medine’nin, sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilen çevresi için kullanılır. Bu bölgelere harem adının verilmesi, zararlılar dışındaki canlılarının öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesinin haram kılınmış olmasındandır. “Şehru’l-haram-haram ay” denilmesi de böyledir.

Bundan dolayı Mekke’ye el-Beledü’l-Haram denildiği gibi Kâbe el-Beytü’l-Haram, çevresindeki mescid de el-Mescidü’l-Haram diye anılmaktadır. (Öğüt, Salim. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/128)

Bazı yerlerin diğerlerinden farklı olarak ilâhî feyiz ve berekete, insanların mânevî açıdan temizlenme ve arınmalarına mahal kılındığını, buralara özel bir anlam ve önem atfedildiğini gösteren âyetlerin yanında diğer bazı âyetlerde de Mekke’nin  ve çevresinin her türlü tecavüzden korunmuş güvenli bir yer (harem) olduğuna işaret edilmiş ve bu alanla ilgili birtakım özel hükümler konmuştur.

Mekke ile Medine Haremeyn diye anıldığı gibi Kudüs ile bazı peygamberler ve ailelerinin kabirlerini barındıran Halîl şehri de Mekke ve Medine gibi özel hükümlere konu olmasalar da mânevî birer merkez kabul edilmiş ve belli bir dönemden sonra Haremeyn adıyla anılmıştır. (Öğüt, Salim. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/128)

Harem’in kendine has özelliği dolayısıyla gerek bu alanda barınan halkın gerekse hac, umre veya başka bir amaçla Harem’i ziyarete gelenlerin riayet etmesi gereken özel hükümler bulunmaktadır.

Mesela; gayri müslimlerin Harem’e yerleşmesi, bazı fıkıh âlimlerine göre de Tevbe 9/28den hareketle oraya girmeleri bile caiz değildir. Kâbe’ye umre ve hac için gelenlerin ihram giymeleri şarttır. Harem bölgesinde müslümanlara saldırı olmadıkça savaş caiz değildir. İhramlı olunduğu süre harem bölgesinde kara avı haramdır. (Maide 5/96) Peygamber çok zararlı hayvanların öldürülmesine izin vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, 1/257. 6/164. Müslim, Hac/9 (71-77) no: 2867-2873. Tirmizî, Hac/21 no: 837. Nesâî, Menâsik/116-117 no: 2890-2893) 

İhramlı veya ihramsız bir kimsenin orada kendiğinden büyüyen ağaçları ve otları kesmesi/sökmesi haram sayılmıştır. Bu hüküm “Bizim -Mekke’yi- güvenli, dokunulmaz bir yer yaptığımızı görmediler mi?” (Ankebût 29/67) âyetin kapsamına girdiği gibi Peygamber bunu açıkça beyan etmiştir (Buhârî, Cenaiz/76 no: 1349, İlim/39 no: 111, Sayd/9-10 no: 1833-1834, Büyû’/28. Müslim, Hac/445-447). (Öğüt, Salim. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/128)

Harem bölgesinde avlanma yasağı ve tabii bitki örtüsünün korunması ilkesi, bir taraftan insanları içinde bulundukları mânevî ortama uyum göstermeye, beşerî zaaf ve kayıtsızlıklardan uzaklaşarak bu ortamın feyiz ve bereketinden mümkün olduğu ölçüde faydalanmaya hazırlayıcı bir tedbir olarak anlaşılmalı.

Harem’de işlenen sevap ve günahların karşılığı kat kat görülecek. Bir hadise, Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın Mescid-i Harâm hariç diğer yerlerde kılınan namazlardan bin kat daha faziletli olduğu haber veriliyor. (Buhârî, Fazlü’s-salât/1. Müslim Hac/505-510. İbn Mâce, İkame/195. Tirmizî, Salât/126. Nesâî, Mesâcid/4,7) Bazı hadislerde Mescid-i Harâm’da kılınan namazın daha faziletli kabul ediliyor. (Ahmed b. Hanbel, 2/29. 4/5. Heysemî, 4/4, 7) Bazı hadislerde Mescid-i Aksâ fazilet bakımından üçüncü sırada gösterilmiştir. (Heysemî, 4/3-8) (Öğüt, Salim. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/128)

Bütün mescidler, hatta bütün yeryüzü Allah’a ibadet için mekândır. Ancak Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’da kılınan namaza bu denli değer verilmesi dikkat çekicidir ve bunların önemine dikkat çekmektir.

 

-Mekke

Batn–ı mekke (Bekke) adı verilen bir vadi üzerin­de kurulmuştur.

Kur'an'da “ekin bit­meyen bir vadi” olarak nitelenen (İbrâhîm 14/37) Mekke’nin ne zamandan beri yerleşim yeri olduğu belli değildir. Aynı ayette Hz. İbrahim’in; Rabbimiz! İşte ben, neslimdem olanları... , Senin muharrem (saygın) Evin’in yanına yerleştirdim...” ifadesinden, Kâbe’nin burada daha önceden yapıldığını, ancak zamanla yıkıldığını, Kâbe sebebiyle burada yaşayanlar olduğunu anlamak mümkün.  

Bazı tefsirciler Hz. Adem ve eşi Cennet’ten kovulunca eşinin Cüdde’ye, kendisinin de Serendip adalarına indirildiğini, sonra Arafat’taki Cebel-i Rahmet’te buluşmalarına izin verildiğini ileri sürerler. Ancak bütün bunları isbat etme imkanımız yok.  (Kurtubî, M. b. Ahmed. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Tefsir, 1/157) Eğer bu iddia doğru ile Kâbe nasıl yer yüzünde ilk mabed ise (Âli İmran, 3/96) Mekke de yeryüzünde ilk yerleşim yeridir diyebiliriz. Nitekim Kur’an Mekke’ye ‘şehirlerin/yerleşim yerlerinin anası’ da demektedir. (En’am 6/92. Şûra 42/7)

Mekke'ye Kâbe'yi barındırması ve kut­sal bir belde sayılması sebebiyle pek çok ad verilmiştir. Bazı alimlere göre Kur’an’da ‘karye’ (Nahl 16/112), ‘meâd’ (Kasas 28/85), ‘el-beledü'l-emîn’ (Tîn 95/3) ve ‘el-beled’ (Beled 90/1) gibi.  (Bozkurt, Nebil- Küçükaşçı, M. Sabri. TDV İslâm Ansiklopedis, 28/555-556)

Mekke'nin asıl önemi, Allah'a kulluk maksadıyla yapılmış ilk mâbed olan Kâ­be'nin (Âl-i İmrân 3/96) burada bulunma­sındandır. Kur'an'da, Allah'ın evi kabul edilen Kâbe'nin yer al­dığı Mekke ve çevresinin her türlü tecavüzden korunmuş güvenli bir yer (harem) ve insanların manen temizlenip arındığı bir mahal olduğuna işaret edilmiş, bu alanla ilgili birtakım özel hükümler konu­larak çevresi alemlerle sınırlanmıştır. Mekke bizzat Allah tarafından harem kı­lınmış ve bu durum, şehrin emin bir yer yapılması için dua eden (Bakara 2/126; İbrâhîm 14/35) Hz. İbrahim tarafından ilân edilmiştir.  Hadislerde de buna değiniliyor. (Buhârî, İlim/37 no: 104. Müslim, Hac/446  no: 1354. Tirmizî, Hac/1 no: 809)

 

-Medine

Hicretten sonra Resûl-i Ekrem; “Hz. İbrahim Mekke'yi harem yaptığı gibi ben de Medine'yi harem yap­tım”sözleriyle şehri harem ilân etmiştir. (Buhârî, F. Medine/1 no: 1867, Cihâd/71,74 no: 2889-2893. Müslim, Hac/454 no: 3313)

Medine vesikasında kayıt altına alınan bu hüküm (İbn Hişâm, Siyer, 2/145), Hendek Gazvesi ile Hayber seferin­de elde edilen başarı üzerine bütün Arap kabileleri tarafından kabul edilmiştir. (Bozkurt, Nebil- Küçükaşçı, M. Sabri. TDV İslâm Ansiklopedis, 28/306)

Yesrib kelimesi Kur’an’da bir yerde Medine’yi nitelemek üzere geçiyor. (Ahzâb 33/13) Kur'an'da Medine için kul­lanılan ‘dâr’ kelimesinden hareketle (Haşr 59/9) Dârülhicre, Dâru’l-îmân, Dâru’s-sünne; Peygamber’e nisbetle Medînetü’n-nebî ve el-Medînetü'l-Münevvere gibi isimlerin verildiği görül­mektedir.

Cahiliyyenin Yesrib’i Hicretten sonra Medînetü’n-nebî/Peygamber şehri oldu. Zamanla nebi takısı kullanılmaz oldu,  saygı ve üstünlük ifade eden bir belirlilik takısıyla yalnızca ‘el-Medine’ olarak bilindi.

Medi­ne kelimesi Kur'an'da tekil olarak on yerde geçmek­te, bunların dördünde (Tevbe 9/101, 120. Ahzâb 33/60. Münâfikün 63/8) Medine şehri kastedilmektedir. (en-Na’al, M. F. Mevsûatu Elfazi’l-Kur’an, s: 688)

 

-Beytu’l-Makdis veya Kudüs

Ya da etrafı mübarek kılınmış belde. Kur’an’da bu haliyle geçmiyor. Ama kaynaklarda Kudüs’ün diğer adı olarak yer alıyor. Her ne kadar Kudüs’ün ismi de Kur’anda geçmiyorsa da kendisine farklı şekillerde işaret ediliyor.

Beytu’l-makdis: Yani günahlardan temizlenmiş yer. Bu adın veriliş sebebi, içi günahlardan takdis olunan, yani arındırılan bir mekân olduğundan dolayıdır. (İbni Manzur, Muhammed b. M. Lisânu’l-Arab, 12/40)

Kudüs ismini bu anlamdan almıştır.

Necasetten yani şirkten temizlenmiş ev (Kudüs), arzu’l-mukaddes” adına benzer bir şekilde şirk pisliğinden temizlenmiş toprak manasında gelir.

Beytu’l-Makdis, Beytu’l-mübarek, yani bereketli kılınmış ev/yer demektir. Kudüs ve oradaki kadim Süleyman Mabedi için kullanılır.

Burasının Mâide 21de geçen arz-ı mukaddes olduğu yorumu –kesin olmamakla birlikte- doğru olabilir. Burada İsrâ Sûresinin birinci âyetini hatırlayalım:

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Etrafı mübarek kılınmış yer ile mukaddes kılınmış arz (yer) acaba aynı yer mi?

Genel kanaate göre Mescid-i Aksa’nın Kudüs’tedir.

Buna göre Beyt-i Makdis Kudüs’te bir ev değil Kudus’ü ve etrafını içine alan mübarek kılınmış, muhtemelen mukaddes kılınmış yerdir.

Dahhâk’tan rivayet edilen bir görüşe göre Arz-ı mukaddes; İlia ve Beytu’l-Makdis’tır. (el-Cevzî, A b. Muhammed. Zâdu’l-Mesir, s: 370)

Lût kavminin zulmünden kurtarılan İbrahim ve Lût’un da “mübarek” bir yere iskan edildiğini hatırlayalım. (Enbiyâ 21/71) O mübarek de Kudüs ve çevresi olmasın?

Kudüs, tarihi oldukça eski olan bir yerleşim yerdidir. Kudüs şehrinin Batı dillerin­deki adı da Jerusalem'dir. Müslümanlar da şehre çeşitli isimler vermiş olup bunların başında ‘bereket, mübarek olmak’ anlamına gelen ‘Kudüs’ yer almaktadır. (İbni Manzur, Lisânü'l-Arab, 12/40)

  1. yüzyılın başında Karai bilgin­leri Kudüs şehrine ‘Beytü’l-makdis’, mabedin bulunduğu alana da ‘Kuds’ diyorlardı. Müslümanların kullan­dığı İliya ismi Romalılar'ın şehre verdikleri Aelia isminin Arapçalaşmış şeklidir. İslâmî kaynaklarda ‘İliyâ medînetü beyti'l-makdis’ şeklinde de geçmektedir.

Beytü’l-makdis başlangıçta mabedi ifade ederken zamanla şehrin tamamı için kul­lanılmış, mabedin alanı ise “harem” diye adlandırılmıştır. Demek ki müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra üçüncü harem bölgesi Mescid-i Aksa ve çevresidir.

Müfessirler, Kur’an’daki ‘el-Mescidü'l-Aksâ’ (İsrâ 17/l),’mübevvee sıdk’ (Yûnus 10/93) ve ‘el-arzu'l-mukaddese’ (Mâide 5/21) gibi tabirler­le ya Kudüs’teki Beytü’l-makdis'in, ya da genellikle söz konu­su şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişler­dir.   

Elmalılı’ya göre âyet­te geçen el-Mescidü'l-Aksâ'nın Beytü’l-­Makdis, mübarek kılındığı haber verilen çevresi de Kudüs ve civarıdır. (Elmalılı, sad. Tefsir 5/276)

Mescid-i Aksa tabiri, İslâm'ın ilk dönem­lerinde bazan Kudüs için de kullanılmak­la birlikte asırlar boyunca bununla özellik­le Harem-i şerif kastedilmiştir. (Harman, Ö. Faruk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 27/323)

Şehir miladi 638 yılında müslümanlar tarafından fethedildikten sonra adı Kudüs, Kuds-ü Şerif veya Beytu’l-Makdis/mukaddes olmuştur. Bu isimler onun misyonuna uygundur. Kur’an’ın ifadesine göre bereketli kılınan bu yer de Kudüs’ten başkası değildir.

‘Kuds’ aynı zamanda bereket demektir. ‘Arzu’l-mukaddes’; bereketli kılınmış, temizlenmiş yer, ‘beytu’l makdis’ de temizlenmiş, bereketli kılınmış ev demek olur. (İbni Manzur, M. b. Mükerrem. Lisânu’l-Arab, 12/40

 

-Üç güzeller: Üç muhterem

Kudüs’teki Mescid-i Aksa İslâmın ilk kıblesi, Mekke’deki Kâbe İslâmın ebedi kıblesi, Medine İslâmın ilk model cemaatının ve devletinin gerçekleştiği yer.

Mekke ve Medine; Haremeyn. İki haram kılınmış, korunmuş, güvenli, tertemiz yapılmış beldeler. Biri tevhidle, İbrahimle, Kâbe ile, Hac ile, Mescid-i Haramla mükerrem, değerli ve yüce; diğeri ‘Sirâcu’n-münîr’ olan Peygamberle, nûr (ışık) olan Vahiyle/Kur’an’la münevver kılınan (aydınlanan), diğeri İslâmla şerif olan, şeref ve izzet bılan üç müstesna belde. Her üçü de bünyelerinde ‘harem’ bölümünü barındırmakta.

Bu üç önemli kent üç önemli şeyi sembolize eder: Mekke tevhidi, Medine İslâmı, Kudüs ikbali ve şerefi. Mekke vahyin teorisini, Medine pratiğini, Kudüs başarısını hatırlatır. Mekke mükerrem (şerefli ve üstün) olma hedefini, Medine bunun nasıl elde edileceğini, Kudüs bunun insanlar arasında nasıl temsil edileceğini öğretir.

Müslümanlar Mekke’de iman etmeyi, Medinede teslim olmayı (İslâmı), Kudüs’te Hakikate şahit olmayı öğrenirler. Bunun  anlamı Vahiy Mekke’de kendini iman olarak takdim etti. Medine’de Vahye teslim olmanın,  hayata vahyin rengini katmanın hem mücadelesi verildi, hem de sonuçları alındı. Kudüs ise, bu teslimiyetin  insanlığa karşı şehadete dönüştüğü yerdir.

Mekke, iman için doğum yeri, Medine iman için neşvü nema bulma (soyuttan somuta dönme) mekanı, Kudüs imanın ayağa kalkıp medeniyete ve izzete dönüştüğü adrestir.

Mekke hac mekanlarıyla ve taşıdığı misyonla insanı inşa ve tamir (ma’mur) eder. Medine imar ve inşa olunan insanı hayata taşır. Yani vahyi hayatlaştırır, ete kemiğe büründürür. Kudüs de insanlığa takdim eder. İşte Vahyin insanı, işte İslâmın insanı böyle olur diye.

Mekke imana ve emniyete, Medine teslimiyete ve saadete, Kudüs cesaret ve izzete hâlâ göndermede bulunuyor.

Mekke  emin olmayı, Medine vakar ve sükûneti, Kudüs görkem ve azameti gösterir. Üçü birbirini tamamlar, birinin varlığı diğerinin varlı iledir. Birinin yokluğu, dierlerinin de varlığını tehlikeye düşürür. Bu tıpkı ‘İstanbul’un savunması Saraybosna’dan başlar’ sözü gibidir. Saraybosna düşerse, İstanbul’un varlığı ve misyonu tehlikeye düşer.

Mekke’den dışarı çıkamayacak, bir kaç kişinin gönlünde geçici bir sevda gibi kalacak, çevredeki şirk seli tarafından sürüklenip götürülecek zannedilen Vahyin daveti Mekke’de güvenin, bereketin, kerametin asırlardır oraya akmasını sağladı. Medine Vahye teslimiyetle huzur buldu, sükûnete erdi, tevazunun, ağırbaşlılığın, efendiliğin, İslami kişiliğin  mümessili oldu. Kudüs, İslâmi davet sayesinde kardeşlerinyle asırlardır süren ayrılıktan sonra buluştu. Âlemlerin Rabbinin İlahi davete verdiği nusret ve azametin gölgesine sığındı. Etrafı mübarek kılınan Mescid-i Aksa özgürlüğüne ve izzetine kavuştu.

Bu üç kutsal belde İslâm ümmetine üç önemli emanettir. İmanla emin olma sıfatını kazanan mü’minler, bu değerli emanetleri korumakla mükelleftirler. Ümmet bugün, bu üç emanete nasıl baktığının muhasebesini yapmalıdır. Bu emanetlerin hakkıyla korunduğunun en önemli işareti her üç sembol kentin misyonlarını yerine getirip getiremedikleri hususudur.

Ümmet sadece hac mevsiminde değil, her umre mevsiminde, yani her zaman Haremeyn’i ve Kudüs’ü yeniden düşünmeli. Kudüs’ün bugün niçin boynu bükük kaldığını, niçin elden çıktığını, nasıl tekrar asıl kimliğine muhasebesini yapmalı. 

 

 -Vakar: Saygı göstermek

Vakarın aslı “va-ku-ra” fiilidir. Bu da sözlükte ağır başlı, vakarlı  (vakur) olmak demektir. Bunun masdarı olan vakar; Ağırbaşlılık, halim-selim olma, sakin olma, heybet, muhterem (saygın) olma; Vakur, vakar sahibi, ağırbaşlı demektir. Tef’ıl kalıbında “vekkara” ise; birini ağırbaşlı yapmak, saygı (ta’zim) göstermek anlamına gelir. (İbni Manzur, M. b. Mükerrem, Lisânu’l-Arab, 15/256-258)

Fiil halinde bir âyette geçiyor. “(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. (Ey insanlar! Siz de) Allah’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tesbih edesiniz diye.” (Fetih 48/8-9)

Buradaki dört emrin her biri elçilik, şâhitlik, müjdecilik ve uyarıcılıktan her birine terettüp ediyor. Peygamber olarak gönderilme Allah’a ve Peygamberine imanı gerektirir. Şehâdet; dini aziz kılmayı, desteklemeyi, yardım etmeyi, müjdeleme; güzel karşılamayı ve saygıyı, uyarma (inzar) da; tenzih ve tesbihi gerektirir. Bir görüşe göre buradaki zamirler hep Allah’a yöneliktir. Bir başka görüşe göre ise Peygamber’e yöneliktir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 7/161)

Aynı kökten gelen “vakrun” saygı gösterilmesi gereken büyüklük demektir ki bir ayette geçiyor. “Size ne oluyor ki Allah’a (sadece O’na) bir saygı yakıştıramıyorsunuz?” (Nûh 71/13)

Müfessirler bu âyeti bir kaç şekilde açıkladılar. Yani Allah’ın büyüklüğünü, yüceliğini kabul edip O’na gereken saygıyı göstermiyorsunuz, O’nun azametini hesaba katmıyorsunuz? Ya da neden Allah’ın büyüklüğüne önem vermiyorsunuz? Neden Allah’ın büyüklüğüne önem verip azabından korkmuyorsunuz? Neden Allah’a imanın sonucunu (getirisini) beklemiyorsunuz? Neden Allah ile karşılaşacağınızı ummuyorsunuz? (Şevkânî, A. b. Muhammed. Fethu’l-Kadîr, s: 1791. İbni Atıyye, Abdulhak. Muharriru’l-Vecîz, s: 1903. İbnu’l-Cevzî, A. b. Muhammed. Zâdu’l-Mesîr, s: 1476)

Burada vakar kelimesinin saygı manasını esas alırsak Allah’a gereğince saygı gösterilmesi, O’nun büyüklüğünün hesaba katılması gerektiğini anlarız. Fetih 9.daki zamirin Peygamber’e yönelik olduğu görüşünü tercih edersek orada Peygamber’e saygının ve onu aziz bilmenin söz konusu edildiği görürüz.

Ancak her ikisinde de bir kutsallıktan söz edilmiyor. Yani “Peygamber kutsal bir kişiliktir ona saygı gösterin” denilmiyor.

 

-Mübârek

Kur’an’da değer ifade eden kelimelerden biri de “mübârek” kelimesidir. Bazı nesnelerin mübârek kılındığı belirtildiği gibi bazı yerler için de “mübârek” (ilâhî bereket, hayır ve feyze sahip) ve “mukaddes” (mânevî kirlerden arınmış, mübârek) sıfatları kullanılmaktadır.

Bunun aslı da “be-ra-ke” fiilidir. Berake ve onun masdarı “bürûk” sözlükte; deve çökmek, (deve) göğsünü yere koymak, yerleşmek, sabit olmak, devam etmek, sebat etmek gibi anlmalara gelir. Buradan hareketle “iyi ve hoş karşılanan bir şeyin süreklilik arzedişine bereket denilmiştir.

Söz konusu şey maddî ise mevcudiyetini sürdürmek yani tükenmemek anlamında bolluk, mânevî ise yine aynı anlamda saadet kelimeleriyle ifade edilmiştir.” (Tümer, Günay. TDV İslâm Ansiklopedisi, 5/489)

“Bârake”; bereket, bolluk için dua etmek, razı olmak, bir işde devam etmek, sebat etmek , bereketli ve mübarek kılmak, bereket vermek demektir. Bunun masdarı “mübarek”, kendisinde ilahi hayrın bulunduğu şey anlamına gelir. 

Aynı kökten gelen “tebârake”; ulu ve yüce olmak, münezzeh ve aziz olmak demektir ki, Allah hakkında kullanılır.

“Teberrük”, hayır ve bereket ummak,

“Tebrîk” birine bereket ve hayır duasında bulunma, “bârakallah” demek.

Bereket; bolluk, fazlalaşma, mutluluk, bir şeyin artıp çoğalması, ilâhi hayrın bir yerde sabit ve devamlı olması demektir. (Cevherî, İ. b. Hammed. es-Sihah Tâcu’l-Lüğa, 4/347-348. (İbni Manzur, M. b. Mükerrem, Lisânu’l-Arab, 2./70-72. Isfehânî, Rağıb. el-Müfredât; s: 58)

Berake fiili ve ondan türeyen kelimeler Kur’an’da 29 âyette yer almaktadır.

Bunlardan “tebâreke” Allah’ın yüceliğini ve bereketin kaynağı oluşunu anlatıyor. ‘Tefâul kalıbında “tebâreke” kavram olarak, hayır, lütuf ve ihsanı her ölçünün üstünde olan, zatında ve sıfatlarında yüce, fani oluş niteliklerinden münezzeh olan demektir.

Genellikle Teâla ile birlikte veya tek başına Allah’a ta’zim ve tesbih amacıyla söylenir. O  öyle bir Allah’tır ki şanı yücedir, çok üstündür, çok ulvidir ve hayırları bahşeden sadece O’dur. Zaten mülk de O’nun elindedir. (Isfehânî, Rağıb. el-Müfredât; s: 58)

Tebâreke Kur’an’da dokuz âyette geçiyor. Mesela; “İhtişam sahibi ve kerim Rabbinin ismi ne yücedir!” (Rahman 55/78. Ayrıca bkz: A’raf 7/54. Mu’minûn 23/14. Furkan 25/1, 10, 62. Mü’min 40/62. Zuhruf 44/85. Mülk 59/1)

Furkan ve Mülk sureleri Tebâreke ile başlıyor.

Bereket yedi âyette fiil halinde, “bâreknâ” şeklinde geliyor. Hepsinde de Allah’ nisbet ediliyor. Buna göre bereketin, hayrın kaynağı Allah’tır. O’nun bereket verdiği, mübarek kıldığı şey değerlidir. Saygıyı hak eder. Bu onun hem bereketli, hem de değerli ve yüce oluşunu ifade eder. O’nun bereketli kılmadığı, mübarek yapmadığı şeylere mübarek denilmesi, O’nun mukaddes kılmadığı şeylere insanların kutsal demeleri gibidir.

“Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bereketli yaptığımız yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik.” (A’raf 7/137)

İsrailoğullarının Firavun’un zulmünden kurtulduktan sonra miras kılındıkları mübarek (bereketli kılınmış) yerin neresi olduğu konusunda farklı görüşler var. Kimilerine göre doğu tarafı o zamanki Diyar-ı Şam (şimdiki Suriye) veya Filistindir. (Şevkânî A. b. Muhammed. Fethu’l-Kadîr, s: 586. İbni Kesir, Ebu’l-Fida. Muhtasar Tefsir, 2/47) Kimilerine göre ise orası Mısır veya bütün bir yeryüzüdür. Kadı Muhammed, Allah’ın Doğuda ve Batıda bereketli kıldığı yer ifadesi mecazi olabilir. Çünkü Allah (cc) İsrailoğullarına pek yerde hükümranlık nasip etti. Bu ifade gerçek de olabilir. Zira Allah (cc) onların zürriyetlerinden Dâvud ve Süleyman’ı hükümdar yaptı” dedi. Lakin âyet burada daha farklı bir anlama uygundur. Allah (cc) nice müstez’afların evlatlarını göz önünde doğuların  ve batıların hükümranlığını verdi. (Allah dilerse bunu yapar: Bkz: Kasas 28/5) Üstelik Allah (cc) onların bulunduğu yeri “bereketli kıldığımız” yer diye vasfetti. Ama sadece pek çok nimetlere ve güzelliklere sahip olan Şam diyarını “mübârek-bereketli” diye vasfetmedi.  (İbni Atıyye, Abdulhak. Muharriru’l-Vecîz, s: 737)

İsrailoğullarının mirasçı kılındığı bu yerin Mâide 21de geçen hz. Musa zamanında İsrailoğullarının girmekle emrolundakları arz-ı mukaddes olabilir (mi). Ya da şu âyetlerde geçtiği gibi “mübarek kılınan, bereketle donatılan” belde olabilir (mi).

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz (mübarek kıldığımız) Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ 17/1)

Onu (İbrahim’i) Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız (mübarek yaptığımız) yere ulaştırdık.” (Enbiyâ 21/71)

Burada “baraknâ-bereketli, kutlu, mübârek kıldık” denilmesi mübarek kelimesinin kutsal anlamına yakın bir manada kullanıldığını gösterir. Kudüs ve çevresinin muhtemel “arz-ı mukaddes” olduğunu hatırlayalım. Şu halde İsrailoğullarının mirasçı kılındığı yer sadece Filistin olmalıdır. (Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/455)

*Allah (cc) rüzgarı hz. Süleyman’ın hizmetine verdi. Bu güçlü rüzgar onun emriyle Allah’ın mübarek kıldığı, bereketlr verdiği yere doğru eser giderdi. (Enbiyâ 21/81. Sâd 38/36. Sebe’ 34/12)

Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter. O Yüce Yaratıcı’nın bunu niçin böyle yaptığı, ya da nasıl yaptığı sorulmaz. Âyetler Hz. Süleyman’a bu mucize verildikten sonra, bu işin Allah tarafından yapıldığını, Allah’ın her şeyi bildiğini vurguluyorlar.

Genel görüşe göre âyette geçen ‘bereketli (mübârek) kılınan yer’ Şam diyarıdır. Ancak âyet ‘bereketli kılınan yer’ diyor ve açık adres vermiyor. (Taberî, İbni Cerir. Tarih, 1/345.  Âlusî, Ruhu’l-Meâni, 17/78, 5/510. Kutub, Seyyid. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2391)

Sebe’ halkına verilen nimetler sayılırken şu ilave yapılıyor: “Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar arasında birbirini gören bir çok yerleşim yer oluşturduk ve bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırmış olduk. “Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin” dedik.” (Sebe’ 34/18) “Mübârek, kutlu kıtlığımız” diye de çevirilebilecek bu yer acaba neresi? Müfessirlerin çoğu buranın o zamanki Diyar-ı Şam olduğunu söylerler. (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/127. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2527. İbnu’l-Cevzî, A. b. Muhammed. Zâdu’l-Mesîr, s: s: 1147. Zemahşeri, Ö. b. Muhammed, el-Keşşâf, 3/560) Bazılarına göre burası Beyt-i Makdis veya Arz-ı Mukaddes’tir. (Taberî, İbni Cerir. Câmiul-Beyan, 10/366)

*Allah (cc) İbrahim’e İshak’ı müjdelediğini, kendisine ve İshak’a bereketler verdiğini söylüyor. (Saffat 37/112-113. Hûd 11/71) Bu bereket, her ikisinin dünya durdukça saygı ve övgüyle anılmaları, nesillerinin çoğalarak devam etmesi, İsrailoğullarının bütün peygamberlerinin İshak’ın soyundan gelmesi olarak açıklanmış. (Zemahşerî,Ö. b. Muhammed, el-Keşşâf, 4/57)

Kur'ân'da kutsal veya kutsallık anlamına en yakın manada kullanılmış olan diğer bir kelime de "mübarek" kelimesidir.

Türkçe sözlükte mübârek: Feyiz ve bereket kaynağı olan, verimli, bereketli, hayırlı, uğurlu, kutlu, kutsal. Hürmete layık. Saygı duyulan. (Doğan, Mehmed. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1184. TDK Türkçe Sözlük, 2/1050)

Mübârek kelimesi de Kur’an’da 11 âyette geçiyor. Kur’an, nelerin, nerelerin, kimlerin bereketli (mübarek) olduğuna dair bazı örnekler vermektedir. Mesela;

*Kur’an mübârektir: “Bu (Kur'an), Ümmü'l-kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek (bereket kaynağı) bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.” (En’am 6/92. Ayrıca bkz: En’am 6/155. Sad 38/29. Enbiyâ 21/50)

Kur’an’ın “mübarek” diye isimlendirilmesi, ona inanıp gereğince amel edenlerin dünya ve Âhiret hayatları için feyz, bereket, mutluluk ve huzur kaynağı (Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/348), saygıdeğer, muhterem olmasından dolayıdır.

*Kâbe mübârektir: “Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kâbe)dir.” (Âli İmran 96)

Özellikle Kâbe’den bahseden âyette bu kelimenin kullanılmış olması; bu kelimenin –Türkçe anlamıyla diyecek olursak- kutsal olanı veya kutsal mekânı belirtmede kullanılan en önemli kelimelerden biri olduğunu gösterir.

*İsa (as) mübârektir.

“(Çocuk: İsa) Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem 19/31)

*Nûh’un kurtuluş gemisinden inişi mübârektir.

“Yine de ki: “Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere ulaştır. Zira Sen kişiyi (maksadına) ulaştıranların en hayırlısısın.” (Mü’minun 23/29) Yani “beni ilahi hayrın olduğu yere” indir.

*Allah’tan gelen dirilik selâmı mübârektir.

“... Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek (bereket) ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.” (Nûr 24/61)

Esasen selâm vermek (ve almak) berekete yol açar. (el-Muvatta, Selâm/2)

*Kur’an’ın indiği gece mübârektir.

“Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirmeye (başladık). Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.” (Duhan 44/3) Burada mübarek gece belirsizdi. Ama Kadir Sûresinde bu bereketli gecenin ve bu bereketin kaynağı belli: Kadir Gecesi. Kadir gecesi miktar açısından değil, değer açısından bin aydan daha hayırlıdır. O yüzden mübârek, hem de çok mübârek bir gecedir.

Kur’an’ın indiği gecenin mübârek diye anılması elbette Onun misyonu ile ilgilidir. Kur’an her türlü feyiz ve bereketin, hayr ve güzellikleri, huzur ve kurtuluşun, fert ve toplum hayatını verimli kılmanın kaynağıdır. Burada mübârek kelimesi hem Kur’an’ın kendisinin, hem de indiği gecenin saygınlığına da vurgu yapmaktadır.

*Kuru toprağa hayat veren yağmur mübarektir.

“Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.” (Kaf 50/9-11) Gökten inan suyun bereketi aslında şu ayetlerde işaret edilen suyun önemidir. (Zümer 39/21. Mü’minûn 23/18) Zaten yağmur “gökten inen bereket”tir. (Ahmed b. Hanbel, 6/2, 5)

Canlıların rızkını sağlayan yeryüzü de bereketlendirilmiştir (A‘râf 7/137. Fussılet 41/10)

*Zeytin ağacı mübârektir.

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur...” (Nûr 24/25)

Tîn Sûresi 95/1'nci âyette de zeytinden yeminle söz ederek bu ağaca dikkat çekilmiştir ona “mübarek” denilmiştir. Burada ilk planda kelimenin mübarek (bereketli) anlamı vurgulanıyor. Bu bereketin de Allah tarafından verildiği zımnen söyleniyor.  

*Tuva vadisi mübârektir.

“Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” (Kasas 28/30)

Tâhâ 20/12 ve Nâziat 79/16'da, Hz.Mûsa'nın vahye mazhar olduğu vâdiden söz edilirken “mukaddes” kelimesi kullanılmış olduğu halde burada aynı vâdiden bahsederken “el-Buk'atü'l-Mübareke” tamlaması kullanılmıştır.

Aynı yeri ifade etmek üzere “mukaddes” ve “mübârek” kelimelerinin kullanılmış olması, bu iki kelimenin anlam bakımından birbirlerine çok yakın olduğunu göstermektedir. Güç, Ahmet. http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

Görüldüğü gibi Allah (cc) bazı şeyleri mübârek kıldığını, bazı şeylerin mübârek olduğunu söylemesine rağmen, hiç birine kutsal, mukaddes demiyor. Mübârek kalıbının tümleç ismi (ism-i mef’ul) oluşuna dikkat etmeliyiz. Bu haliyle kelime Kur’an’da bereketin kaynağının Allah olduğunu, bir şeye bereketin O’nun tarafından verildiğini hatırlatır. (İslâmoğlu, Mustafa. Hayat Kitabı Kur’an, 1/627)

Bu demektir ki “mübârek” sıfatı rastgele, hele hele Allah katında durumu bizce bilinmeyen insanlar ve şeyler hakkında kullanılmamalı.

“Mü’min her türlü hayrın, nimet, bereket ve bolluğun Allah’ın kullarına bir ikramı olduğuna inanır, dua, niyaz ve dileklerinde daima O’na yönelir, her şeyi O’ndan ister, her hayrı O’ndan bekler. Böylece iç dünyasında güven ve huzura kavuşur.” (Tümer, Günay. TDV İslâm Ansiklopedisi, 5/489)


-Teâla

Sözlükte yükselmek, bir şeyin üstünde bulunmak, şeref ve kudret sahibi olmak anlamındaki ulüv (alâ) kökünden gelir.

Tefâul kalbıyle ‘teâla’, daha ziyade Allah lafzının geçtiği yerlerde ta’zim amacıyla kullanılır. Bu da şan, şeref ve hükümranlığı yüce olsun demektir. Bu aslında, kendi konumunun üstünde başka bir konumun olmamasıdır. Bunun zıddı, aşağıda olan anlamındaki süflidir.

Teâlâ bir başka açıdan Allah’ın yüceliğinin yeterince anlaşılıp ifade edilemeyeceğini de anlatır. Allah çok yücedir, adı , şanı, hakimiyeti çok çok ulvidir, çok çok yüksektir. Ancak hiç bir dil, hiç bir kelime O’nun yüceliğini iafede edemez. Tam anlamıyla dile getiremez. O (cc) muteâl bir varlıktır.

Bu kelime Kur’an’da tamamı Mekkî olan ondört sûrede geçmektedir. Bu âyetlerde yer alış biçimi, Allah’a şirk (ortak), endad (eş) koşma, evlat isnad etme gibi şirk inancını redde yöneliktir.

Teâlâ, Allah’a ta’zimi ifade ettiği gibi, manasında tenzihi de barındırır. Yani O, her türlü şerikten, ortağı olmaktan çok çok yücedir, münazzehtir. Onun için Rabbizin adını anarken Allah Teâla deriz.

Yedi âyette “sübhâne ve tebâreke” birlikte kullanılıyor. Bunlardaki vurgu, Allah’ın noksanlıklardan ve acizlikten uzak, yüce ve üstünlüğünedir. “Ama bazıları bütün görünmez varlık türlerine, Allahın yanında (Ona denk) bir yer yakıştırmaya başladılar, halbuki onları(n tümünü) yaratan Odur; ve cehaletleri yüzünden Ona oğullar ve kızlar isnat ettiler! O, sonsuz ihtişam sahibidir ve insanların her türlü tasavvur ve tahayyülünü aşan bir yüceliğe sahiptir:” (En’am, 6/100)

Burada Allah’a mecazen yükseklik izafe edildiği ve O’nun noksanlıklardan tenzihinin yüksekliğe benzetildiği kabul edilmektedir. Zira aşağıya atılan kirli şeylerin yücelere ulaşması söz konusu değildir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, 40/206) Allah’ın makamı süfli, adi, değersiz şeylerden çok çok yücedir.

Musa (as) zamanındaki firavun ve sonradan gelen bütün firavunlar kendilerinin üstün, yüce, daha şerefli olduklarını iddia ederler. (Naziât 79/24) Buna karşın Allah (cc) mü’minlere, Rablerini tesbih edip O’nu yüce tanımalarını emrediyor. (A’la 87/1-2) Çünkü O zaten yücedir, uludur. (Leyl 92/19-20)

 

-Cedde

Sözlükte pek çok anlama gelmekte birlikte konumuz açısından, büyük olmak, yüce olmak demektir. Kur’an’da bir âyette geçmektedir. “çünkü (biliriz ki) Rabbimizin şanı (ceddü) yücedir: O, kendisine ne bir eş, ne de bir erkek çocuk edinmiştir!” (Cinn 72/3)

Teâlâ kelimesi hadislerde de genellikle tazim, dua ve niyaz bağlamında gelmektedir. “Ve teâla ceddüke” cümlesi ‘azametin yücedir’ anlamına gelir. (Ebu Dâvud, Salat/119-120 no: 775, Vitr/5 no: 1425. Nesâî, İftitah/18 no: 900)

 

-Celle senâuke

“Senin övgün her şeyden yücedir” ‘Celle’, sözlükte “büyük ve yüce oldu” demektir. Allah’ın adıyla birlikte söylendiği yerlerde “Allah’ın azameti yüce ve ulu oldu” anlamında kullanılır.

Senâ’nın aslı ‘esnâ’ fiilidir ki, methetmek, övmek, teşekkür etmek; övgü, medih demektir.

Sena, övgü anlamıyla Kur’an’da yer alamamakla birlikte hadislerde

geçmektedir. Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) vitrinin sonunda şunu okurdu: “Allahım! Senin gadabından rızana sığınırım, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Sana (layık olduğun) senâ’yı saymaya gücüm yetmez. Sen, kendini senâ ettiğin gibisin.” (Ebu Dâvud, Salat/340 no: 1427. Tirmizî, Da'avat/123 no: 3561. Nesâî, Kıyamu'l-Leyl/51)

Celle celâluhu; azamat sahibi, kadru kıymeti en yüce olan Allah. “Celle şânuhu (şanı yüce olan)”, “azze ve celle (daima galip, izzet ve azamet sahibi olan)”, “celle ve alâ (azametli ve yüce olan”) gibi ifadeler de Allah’ın azametini ve şanının büyüklüğünü anlatırlar. Mü’minler, Allah’a tazimlerinden dolayı O’nun adı anıldığı zaman bu sözlerden birini veya bir kaçını söylerler.

Bütün bunlarada Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini, yüceliğini, azamatini tasidk olduğu gibi, bütün bu sıfatlara sahip Olana en uygun saygının gösterilmesi gerektiği gerçeği de saklıdır.
 

-Ta’zim:

Ta’zim; büyük görme ve saygılı davranma, ululama, ağırlama. (Doğan, Mehmed. Büyük Türkçe Sözlük, :1591)

Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır...” (Hac 22/30)

“İşte böyle. Kim Allah'ın sembollerine saygı gösterirse, bu; kalblerin takvasındandır (kalblerinde Allah korkusu olanlar, O'nun dininin işaretlerine saygı gösterirler).” (Hac, 22/32)

Kur’an’ın ‘şeâir’/dinin sembolleri dediği şeyler aslında iman edenlere Allah’ı hatırlatan şeylerdir. Allah’la igili şuuru canlı tutan alâmetlerdir. Bu semboller iman eden kalplerde takvanın kökleşmesini, din duygusunun kuvvetlenmesini sağlarlar. Bu semboller ve nişaneler; İslâmın kendisine mahsus, görüldüğü zaman akla İslâmla ilgili şeyler gelen özel belirtileridir. Bunlar, gönüllerde iman heyecanı doğuran, mü’min olmanın sevincini yaşatan, samimiyete samimiyet katan işaretlerdir.

Bu sembollere ister âyette geçtiği gibi Allah’ın nişâneleri diyelim, isterse genel anlamdan hareketle İslâmın alâmetleri diyelim; müslümanlara düşen bu sembollere değer vermek, korumak, hayata katmak, saygı göstermek ve hakkını vermektir. Ki bu da âyete göre kalplerin takvasının, Allah’a karşı sorumluluk bilincinin gereğidir.

Hac 32. âyetinde “Allah'ın simgeleri (şe‘âirullah) ifadesi, hacda yerine getirilmesi ya da gözetilmesi gereken görevlere işaret ediyorsa da, diğer taraftan dini yükümlülüklerin manevî anlam ve önemine de vurgu yapıyor diyebiliriz. Bir görüşe göre ise ‘Şeâirullah’ belli bir şeye mahsus olmayıp Allah’ın, kullarını mükellef kıldığı dinî vecibelerin tamamıdır. (Komisyon, DİB Kur’an Yolu, 2/164)

Allah (cc) kendi şeâir dediği sembollere ta’zim edilmesini, saygı gösterilmesini emrederken hiç biri hakkında “kutsal-mukaddes” sıfatını kullanmıyor. Her ne kadar saygı duyulması istense de; kutsal Kâbe, kutsal Müzdelife, kutsal kurban, kutsal Cemarât, kutsal Mina, kutsal Arafat ifadeleri Kur’an açısından isabetli görünmüyor.

 

-Haşyet: Allah’a hakkıyla saygı

İnsan idrakinin ötesinde olan Allah’tan tazimle/saygıyla korkma Kur’an’da ‘haşyet’ terimiyle anlatılıyor.

Haşyet’in kök fiili sözlükte, korkulan şeyi bilerek saygı ile birlikte, içi titreyerek korkma demektir. (Isfehânî, Rağıb. El-Müfredât, s: 213)   

Haşyet, derin saygı duymak, içi titreyerek korkmak, kaygı duymak demektir. Arap dili üstadı İbni Manzur ‘haşiye ’ fiilini ‘korkmak’ diye açıklıyor. (İbni manzur, Lisânu’l-Arab, 5/76) Ancak ‘havf’ ile ‘haşyet’ arasında korkunun ilgili olduğu şey bakımından fark vardır.

Havf; hoşlanılmayan bir şeyden ve o şeyin sebebi olan varlıktan korkmak, haşyet ise; hoşlanılmayan şeylerin kendisinden değil de onlara sebep ve kaynak olan varlıklardan korkmak demektir.

Haşyet ve havf eş anlamlı olmalarına karşın havf daha çok maddi olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu, haşyet ise saygıdan dolayı, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku durumunu anlatır.  

Saygı duyulan bir otoritenin karşısında takınılacak tavırla, onun olmadığı yerdeki tavır genelde farklıdır. Fakat her yerde ilâhí tecellilerin varlığını düşünen, kendisini sürekli Yaratıcı’nın huzurunda ve denetimi altında bilen, kendilerine âyet okununca derileri ürperen, gizli de bile günah işlemekten çekinen kimseler sürekli aynı tavırları takınırlar

Haşyet; sürekli Allah’ın  (cc) huzurunda olmanın bilincidir.  Kur’an bu saygı duyma sıfatını daha çok âlimler hakkında kullanmaktadır. “...Kulları içinde ise, Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar.” (Fatır 34/28)      

Allah saygısını sürekli duyup da Peygamberin uyarısından da faydalanıp temiz olmak isteyenler Allah’ı cemâl ve celâl sıfatlarıyla bilen ilim sahipleridir. Çünkü bir şey hakkında saygı, ona ait bilginin derecesiyle uyumlu olur. Bir kulun da Allah’a dair ilmi ne kadar mükemmel ise, korkusu da o oranda mükemmel olur. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 6/386)

Haşyet, tazim ile sevgi neticesi olan saygı mânâsına bir korkudur. Onun için haşyet itaatte mutlak güzele layık, ihsana yaklaştıracak bir aşk, heyecanı uyandıran güzel bir ruh halidir.

Kur’an Cennetlerde kalacak olan halkın en hayırlıların Rabblerinden haşyet duyanlar olduğunu söylüyor: (Beyyine 89/8) Burada Allah’a yönelik duygu korku (havf) ile değil, derin saygı (haşyet) ile anlatılması dikkat çekmektedir.

Haşyette, tazim, hürmet, sevgi ve yüceltme anlamları var. Havf’da ise bunlar yoktur. (Okuyan, Mehmed. Kısa Sûrelerin Tefsiri, 1/398)

Şüphesiz Allah korkusu ürperti, nefret, tiksinti gibi bir şey değil; O’nun gazabını hak etmekten çekinmedir. Ya da O’nun sevgisini kaybetme endişesidir.

İnsan Allah’tan dehşet bir gürültüden korktuğu gibi korkmaz, ama Rabbime karşı saygısızlık yaparım, O’nun sevgisini yeterince hak edemem endişesidir. Bu da haşyet duygusuyla ilgili bir korkudur.

Zira Allah’tan hakkıyla haşyet edenler, hem O’nun makamına karşı gerekli saygıyı gösterenler, hem de O’ndan içleri titreyerek korkanlardır.

Mü’minler Rablerine karşı her zaman içleri titreyerek tazim ederler. “ve onlar ki, Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davranır, (O'nun çağrısına sağır kalanları bekleyen) o pek kötü hesaptan korkarlar.” (Ra’d 13/21)

 

-Son söz

İnsanlara din, onunla birlikte şeriat, hayata dair haram-helâl, mutlak ölçüler ve değerler gönderme yetkisi âlemlerin Rabbine aittir. Yine varlığa ait, varlığın insanlarla ilişkili alanda kutsal, dokunulmaz, kavranılmaz, saygın olanı belirleme hakkı da O’na ittir. Bunun insanüstü ile ilgisini söylemeye gerek yoktur. İnsan ve eşya bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğuna göre mutlak saygın olanı, kutsal olanı, mübarek olanı belirleme yetkisi de O’nun hakkıdır. İnsan her ne kadar iradeli bir varlık olsa da gücü, hareket alanı, iradesini gerçekleştirme imkanı sınırlıdır. Sınırlı bir varlığın sınırsız ve hemcinsleri için dokunulmaz, ulaşılmaz alan belirlemesi, bunlara ait hükümler koyması haddi aşmaktır.

Türkçe’da masum bir kelime ve niteleme olan kutlu, kutsal; İslâmî konularda dikkatli kullanılması gereken bir kelimedir. Yazı boyunca anlatıldığı gibi Allah’ın nelere mukaddes, mübarek, muhterem (saygın) dediği, nelere saygı (hürmet) göstermemiz gerektiğini açıktır. Burada saygın (muhterem) olan ile kutsal olanı, Allah’ın katında değerli olan ile insanların kafalarından kutsallık verdikleri şeyleri birbirinden ayırmak gerekiyor. Zira bir şeye kutsallık atfetmek onda insanüstü, olağanüstü, tanrısal bir şeylerin olduğu, dokunulmazlık kazandığı ve aşkın bir saygıya layık olduğu zannına götürebilir.

İslâma göre Allah’ın dışında hiç bir varlık kutsiyetin mahiyetini oluşturan “yaratılmışlık üstü ve aşkın” özelliği taşımaz.

Öncelikle Mükerrem Mekke, Münevver Medine: Haremeyn, Mescid-i Aksa ve çevresine “harem” dense bile Kudüs daha çok Kuds-ü Şerif veya Beytu’l-Makdis sıfatıyla anılıyor. Mekke ve Medine’ye –bu kadar önemli, saygın ve şerefli olmalarına rağmen- mukaddes, kutsal, mübarek denilmemiş ama Kudüs için arz-ı mukaddes, etrafı mübarek kılınmış yer deniliyor. Bunlar da müslümanların Kudüs karşısındaki pozisyonunu belirler.

 

Hüseyin K. Ece

01.01.2018

Zaandam