Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1651
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
881023

KUR’AN’DA “AKLEDEN BİR KALP” KAVRAMI (Ulu’l-elbâb, ulu’l-ebsâr, ulu’n-nuhâ ile birlikte akıl-kalp ilişkisi)-Uzun

Kur’an’da iki âyette kalbin ilginç iki fonksiyonundan söz ediliyor. Birisi akleden kalb, diğeri fıkheden kalb. Her iki âyette de kalbin akletme, derinlemesine düşünme, anlama, idrak etme, işin künhüne varma, bir sonuca ulaşma gibi işlevine dikkat çekiliyor.

Kalbin akletme ile yanyana yer alması şüphesiz ki akıl ile yürek arasındaki sıkı ilişkiyi ele veriyor. Aklı kalb ile eş anlamlı sayan bilginleri de haklı çıkarıyor.[1] Bu yazıda bu bağlamda akıl-kalb ilişkisini, ilgili kavramlar çerçevesinde söz konusu etmek istiyoruz.

 

-Akleden bir kalb

 “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri-sağduyuları) kör olur.” (Hacc 22/46)

Görüldüğü gibi bu âyette, kalbin akledici oluşundan bahsediliyor. Gerçek körlüğün göz körlüğü değil; gönül körlüğü, basiret körlüğü, kalb körlüğü, vicdan körlüğü olduğu açıklanıyor. Ama bir kimse de Allah’tan gelen Hakikati idrak edebilir. Ama kalbi ve vicdanı kör olan birisi ne ibret alır, ne de ayetler üzerinde düşünür. Kur’an kalpleri olduğu halde bununla düşünüp gerçeği anlamayanların hayvanlardan daha aşağı seviyede olduklarını söylüyor. Çünkü hayvanlar, kendisine zarar verecek şeylerden kaçınırlar, faydasına olan şeylere yönelirler, hangi amaç için yaratılmışlarsa o görevi yerine getirirler.[2]

Âyette akıl kelimesinin fiilinin şimdiki/geniş zaman hali (ya’kılûne) kullanılıyor. “Kalpler kör olur...” sözleri lafzî değil, mecazî anlamda gelmiş. Zira bilinen bir gerçek ki kalbin biyolojik olarak göz gibi kör olması söz konusu değildir.

İnsanlardan bazıları, kendilerin bahşedilen kalb nimetiyle, peygamberlerin misyonunda hazır bulunan ve sağduyu ile kavranabilen hakikatleri idrak etmezler. Allah’ın âyetlerini görmek için gözlerini açmazlar. Onları dinlemek için kulak vermezler. Kendilerine hibe edilen bu imkanları gereği gibi kullanmazlar.[3]

Şu âyette de benzer bir ifade ile karşılaşıyoruz:

“Biz onlardan önce, kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var?

Bunda şüphesiz kalpleri açık olanlar, (yani) uyanık bir zihinle kulak verenler için bir uyarı (ya da bir öğüt) vardır.” (Kâf 50/36-37)

Âyette lafzen “kalbi olanlar için” deniliyor. Söylemeya gerek yok ki, herkeste onun yaşamasını sağlayan kalb vardır. Ama herkes âyette verilen örneği bu kalb ile anlamaz. Ya da âyette kasdedilen kalb bu değil. Demek ki kalbin başka bir fonksiyonu var. Düşünen, anlayan, idrak eden, ibret ve öğüt alan, yapılan uyarılara kulak veren bir kalb. Bu âyette söz konusu edilen kalb ile Hacc 46. âyette geçen akleden kalb aynı olsa gerektir.

Bu âyetteki kalb bir çok müfessir tarafından lübb (derin anlayış sahibi yürek) veya canlı, aktif akıl diye anlaşılmış.[4] Nitekim pek çok meal de bunu Türkçe’ye akıl olarak aktardılar. Aklını işletenler verilen örnekler üzerinde düşünürler ve öğüt alırlar, yapılan uyarılara kulak verirler. Ama kalbleri katılaşanlar ve hakikate kapalı olanlar ise, bu örnekler ve âyetler karşısında duyarsız kalırlar. Bir anlamda akıllarını işletmezler, derinlemesine düşünmezler.

Müslüman bilginlere göre akıl kalbin fonksiyonudur ve elde edilen/mevcut bilgilerle çalışır. O mücerret zihinden, bilinçten ve anlama gücünden ibaret değildir. Bu açıdan bu âyet, akletmenin hem kalble , hem de mevcut bilgilerle olabileceğini gösterir.[5]

 

-Fıkheden bir kalb

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan (fıkhetmeyen), gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf 7/179)

Bu âyette kalb fıkıh kelimesinin şimdi zaman kalıbıyle (yefkahûne şeklinde) geliyor. Kalb kelimesi de insanın algı ve bilinç merkezi manasında kullanılıyor. Buradaki kalb; akıl, damîr veya vicdan denilen şeydir. Yani kalb, idrak olunan şeyler hakkında hüküm verme yeri ve hidâyet araçlarından biridir.[6]

Kur’an burada düşünme faaliyetini kalbe isnat etmiştir. “Allah (cc) insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar.”[7]

İnkârcıların kalpleri vardır, ancak onunla kötülükleri (münkerleri) bırakmanın, sâlih ameller işlemenin, faziletlere sarılmanın dünya mutluluğunun kaynağı olduğunu kavramazlar. İmanla birklikte Âhiret mutluluğunun da bunlarla kazanılacağını idrak edemezler. Bu gibi güzellikleri Allah’ın dinine sarılmakla elde edileceğini anlamazlar. Çünkü böylelerinin  manevî lezzetlerin, Âhiret mutluluğunun manasını kavrayacak kalbleri yoktur.[8]

“Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Onlar, Âhiretten temane gafildirler.” (Rûm 30/7)

Bazıları fıtrat üzere yaratılmalarına ve anlayacak kalbe sahip olmalarına rağmen, bu kalb  ile fıkhetmezler, yani işi derinden derine anlamazlar. Vicdanda duyulması ve farkına varılması gerken şeye dikkat etmezler.[9] Onunla elde edecekleri hayrı, ulaşacakları hidâyeti bilmiyorlar, bu yüzden haktan yüz çeviriyorlar.[10]

İman etmek veya inkârcı olmak, itaat eden olmak veya âsi olmak bir kader (alınyazısı) değildir. Yani Allah kullarını iman etmeye de, inkâr etmeye de mecbur etmiyor. Herkese akıl, irade ve –âyette geçtiği gibi- düşünebilecek kalbler verdi. Herkes kendi özgür iradesiyle -sonucuna katlanmak şartıyla- dilediği yolu seçebilir. Nitekim yukarıdaki âyet bunu açıkça ortaya koyuyor ve kalb gibi bir imkana sahip olduğu halde bunu hayır yolunda kullanmayanları kınıyor.

Cehennemi hak edecek olanlar, akılları varken düşünmeyenler, gözleri varken görmeyenler, kulakları varken bir türlü Hakikatin sesini işitmeyen gafillerdir. Kur’an, insanların Allah’ın verdiği yetenekler ile âyetler üzerinde kafa yormalarını, anlamalarını, gereğini yapmalarını tavsiye ediyor.

“Akıl isim olarak Kur’an’da hiç geçmemekte, onun yerini kalb almaktadır. Akletme ise kalbin bir faalyeti olarak dile getirilmektdir. Kur’an tefekküründe, kalb aklın arşıdır. Vahiy kalbe iner, akıl kalbten neş’et eder. Bu kalbin kan pompası olmayıp iman ve inkârın makarrı olan manevî merkez olduğu açıktır. (Kâf 50/37) Kur’an sistematiğinde “taakkulun-akletmenin” kalbe nisbeti, düşünme faaliyetinin entellektüel faaliyetle sınırlandırmayıp sezgiyi de içine alacak şekilde geniş tuttuğunu ifade eder.”[11]

“Onların kalbleri vardır, onlarla kavramazlar...” şeklindeki ifade, “Onların kavramaya yarayacak kalbleri yoktur...” cümlesinden daha vurguludur. Çünkü onlar için yaratıldığı söylenen kalb, -yerinde kullanmadıkları için- onların aleyhine delil olur. Âyette “kalbleri kavramaz” yerine “onlarla (kalbleriyle) kavramazlar” denilmesi, konuları kavramak ve gerçeklerin özüne varmak için iradelerini yönlendirmemeleri sebebiyle, sonuçta kendilerinin sorumlu olacaklarını beyan içindir.[12]

Allah (cc) akıllı, dolayısıyla yükümlü yaratıklar olup gözle görülmedikleri için “cin” adı verilen (En‘âm 6/100) bazı varlıklarla birlikte insanların –bir kısmını cennet için yarattığı gibi– bir kısmını da cehennem için yarattığını ifade buyurduktan sonra bunun sebebi olarak, onların yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamalarını göstermektedir.[13]

Bu iki âyette geçen “kalb”, “akıl” ve “fıkıh” kavramı üzerinde durmakta fayda var.

 

-Kalb,

Burada kanı pompalayan göğüs kafesindeki kozalakımsı organdan bahsetmiyoruz.

‘Kalb’, Kur’an’da tekil ve çoğul (kulub) olarak sıkça kullanılan, insanın manevi hayatında çok önemli bir yeri olan ‘kalb’ten bahsediyurz. Kalb; imanın ve küfrün, sevginin ve nefretin, cesaretin ve korkaklığın, iyiliğin ve kötülüğün, kısaca; bütün duyguların merkezidir. Bütün sezgi ve duygularımızın, düşünme gücümüzün kaynağı, iç dünyamızın merkezi olan, ama yeri belli olmayan şeydir.

Eski Arapça’da kalb kelimesi genellikle “insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği”, kısaca “akıl” anlamına gelir. Birçok âyette olduğu gibi (Meselâ; Âl-i İmrân 3/151. Enfâl 8/12. Hac 22/46. Zümer 39/45. Nâziât 79/8) konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. Buradaki kalb, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir.[14]

İnsanın asıl gerçeği de bu kalb’tir. Bir çok hayvanın yüreği vardır. Hepsinin görevi de kanı toplayıp vücuda pompalamaktır. Ama buna asla kasdettiğimiz kalb denmez. Kalbin günlük dildeki bir adı da gönüldür. Gönüllü insan deriz ama gönüllü hayvan demeyiz.

İnsanın bilgin, anlayışlı, inançlı olmasını ifade eden, hakkında konuşulan, sorumlu tutulan özü bu kalbidir. İnsanın içindeki ‘ben’dir. Ruha, akla iradeye, bedene buradan geçilebilir. Kalb, bir anlamda ruhumuzun gözüdür. Sezgi kalbimizin bakışı, akıl onun ruhu, irade de onun kuvvetidir.

Kur’an’da, kalbin akletme, anlam, tedebbür, tefekkür, tezekkür, korkma, sevinme, üzülme, varlık ve olaylardan etkilenme, katılaşma, duyarlı olma, şüphelenme, inanma, inkâr etme, sanma, haşyet duyma gibi daha bir çok nitelikleri zikredilir. Bir başka ifadeyle kalb, bütün vicdani duygu, şuur, sezgi ve hislerimizn, zihni ve ruhî eylemlerimizin merkezi konumundadır. (bkz: Bekara 2/171. A’raf 7/179. Yûnus 10/31. Nahl 16/78, 108. İsrâ 17/36. Hacc 22/46. Secde 32/9. Câsiye 45/23)[15]

Kalb (çoğulu: kulûb)’ bazen akıl yerine de kullanılır. ‘Gönlümden geçti’, ‘aklımdan geçti’ aynı anlamda kullanılmaktadır. Bir arabın “Senin kalbin yok, kalbin yanında değil”, yani “aklın başında değil”, ya da “Kalbin nereye gitti, yani aklın nereye kayboldu?” demesi doğrudur.  “Bir kimsenin kalbi var” demekle, onun anlayış sahibi, arkasını düşünecek kadar tedbirli davrandığı anlatılmış olur.[16] Kur’an da Peygamberin kalbine inzal edildi. (Bekara 2/97) Buradaki kalbin de göğüs kafesindeki yürek olmadığı açıktır.

“Kalb” sözlükte; bir halden bir hale, bir durumdan diğerine geçiş, bir şeyin içini dışına çevirmek demektir.[17] Nitekim, insan yüreğine de bir kararda durmadığı, şekilden şekile geçtiği, hızlı bir şekilde değiştiği için bu ad verilmiştir. Kalb ayrıca, akıl, bir şeyin özü, mecazi anlamda ilim anlayış (fehme) anlamlarında da gelir.[18]

Kalb ile kastedilen ‘ruh, ilim, cesaret gibi kavramların söylendiği bir anlamdır’. Demek ki kalb, insana özgü ruhanî hayata ait sırların merkezidir ve insanın özü de burasıdır.,

İnsanlar, gözleriyle veya duyularıyla şeklini gördükleri, duydukları şeyleri anlarlar. Ama kalb, geomatrik şekillerin ötesindeki sonsuz duyguları anlayan bir yeteneğin merkezidir. İnsan hayatında her açıdan kalbin yeri bellidir. İslâmda imanın ve küfrün, kabul etmenin ve reddetmenin, sevgi ve nefretin, idrak etmenin, anlamanın yeri, itaat ve isyan duygularının mekanı orasıdır. İnsan, inanç esaslarını diliyle sayar, tekrar eder, anlar ama kalbiyle doğru olduğuna karar verir (tasdik eder).

Bilgi elde araçlarından biri de kalbdir. Kur’an kalbi biyolojk bir organ olarak değil, daha çok akletme, ilim sahibi olma, ve anlama manasında kullanıyor.[19]

Kur’an’da kalb-i selîm ifadesi de geçmektedir.

 

-Kalb-i selîm (selîm kalb, hastalıklı kalb)

Kur’an’da sık sık söz konusu edilen kalbi alimler hakikat açısından üç katagoriye ayırıp incelerler.

Birincisi: Hastalıklı kalpler. Bunlar da başta münafıklar olmak üzere şüphe, cehâlet, ihtiras ve ahlâksızlık ile dolu kalpleridir. Kur’an böyleleri hakkında şöyle buyuruyor:

“…Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını arttırmıştır.” (Bekara 2/10)

İkincisi: Mühürlü ve nasipsiz kalpler. Bunlar imandan ve İslâm’dan nasibi olmayan bahtsızların, kâfirlerin kalpleridir. Bunlar hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur: 

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır.” (Bekara 2/7)

Bunlar küfürde inat ettikleri için hidâyeti kabul etme yeteneklerini kaybederler. Halbuki Allah (c.c.) her insanın fıtratına hakkı veya hidâyeti alıp kabul edecek bir yetenek yerleştirmiştir.

Üçüncüsü: Selîm kalpler. Bunlar Hak’tan gelenlere iman edip teslim olan, şüphe, inkâr, şirk, vesvese, hırs, dünyaya tutkunluk, başka şeyleri Allah’tan daha fazla sevme ve başkalarına hasetten temizlenen kalplerdir. Bunlar münîb/Allah’a yönelen ve iman ile, imana karşılık verilenlerle mutmain olmuş/doygunluğa ermiş kalpler.

Kur’an’da iki âyette “kalb-i selîm-selîm bir kalp” ifadesi geçiyor. (Şuarâ 26/89. Saffat 37/84) Her ikisi de hz. İbrahim’den (a.s.) bahseden bir pasaj içinde yer alıyor.

Buna göre –Kur’an’da hangi bağlamda gelirse gelsin- bir kalbin selîm olması hem onun kimliğidir, hem de sahibinin kurtulma sebebidir.

“Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden (onun tarafını tutanlardan) idi. Hani o Rabbine kalb-i selîm (arı-duru bir yürek) ile yönelmişti.” (Saffât 37/83-84)

Hz. İbrahim aldğı peygamberlik görevi gereği babasının ve kavminin taptıkları putlardan, atalarından aldıkları inançtan kalbini temizleyerek onları bir Allah’a (cc) kulluk yapmaya davet etti. Öyleki kalbinde ne onların sahip olduklarına karşı bir tamah, ne de onlardan bir korku vardı. Zira selîm bir kalp Allah’tan başkasına iltifat etmez.

Tertemiz, arınmış, sâlim kalp olarak çevirebileceğimiz ‘kalb-i selîm’ deyimi, inkâr ve şirkten, kibir, gurur, haset, kin, öfke, riya, cimrilik, şüphe, tereddüt, fesat, nifak gibi ahlâkî zaaflardan, nefsânî tutkulardan arınmış, insana olgunluk kazandıran ve faziletli davranışlara yönelten, sapasağlam, isabetli ve geniş düşünen Allah’a bağlı ve imanla dolu tertemiz yürektir. Selîm kalp her ne ise, bu sıfat öncelikle hz. İbrahim’in bir sıfatı idi. Bu arınmış yürek nitelemesi onun mükemmel samimiyetini anlatıyor. O böyle bir kişiliğe sahip olduğundan, o ve kendisine uyanlar Kur’an’da bütün insanlığa ‘güzel bir örnek’ olarak sunuyor. (Mümtahıne 60/4)[20]

 “Selîm kalp’ ifadesi ikinci olarak hz. İbrahim (as) duasının arasında arınmış yüreğin ne işe yaracağını hem kendine, hem de Kur’an’ın muhataplarına haber vermek üzere geliyor.

O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)” (Şuarâ 26/83-89)

‘Arınmış veya sağduyulu yürek’ diye çevirebileceğimiz “kalb-i selîm”, şirk ve şüpheden arınmış, iman esaslarına samimiyetle inanmış, manen sağlıklı kalbtir.[21]

Kimilerine göre selîm kalb selâmette olan kalptir. Böyle bir kalp Allah’ı birleme ve öldükten sonra dirilme konusunda şüphesi olmayan kalbtir.  İlk dönem tefsircilerinden Mücâhid’e göre o kalbin hakikat konusunda zerre kadar şüphesi yoktur. Yine ilk dönem tefsicilerinden Katâde’ye göre selîm kalb şükreden, Dahhâk’a göre ise o sâlim (sağlam,  sağlıklı) kalptir.[22]

Tefsirci Kurtubî’ye göre “selîm kalb hâlis, tertemiz, arınmış kalptir” şeklindeki açıklama  en isabetli açıklamadır. Zira selîm kalb yerilen bütün özelliklerden arınmış, buna karşılık en güzel ve övülen sıfatlarla bezenmiş yürektir.[23]

Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler, neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selîm akıl’ sahibidirler.  Akl-ı selîm, sağlam, yerinde işlev gören, maksada uygun çalışan akıl demektir. Şimdilerde sağduyu denilen şey selîm kalb olsa gerek.

Mü’minin kalbi, münafıkların kalbi gibi bir o yana bir bu yana yalpa yapmaz. Şüphe içerisinde değildir. İman o kalbde kökleşmiştir. Selîm kalb sahipleri Allah’a teslim olmuş kimselerdir. Onlar kalplerini Allah’ı zikirle doyururlar, takva ile beslerler ve sâlih amelle temizlerler (tezkiye ederler).

Bazı kalplerde maraz (hastalık) vardır. Çünkü o kalpler Allah karşısında görevlerini yapmazlar. Bu maraz daha çok münafıkların kalblerindedir. (Bekara 2/10) Bu marazın en önemli sebebi, samimiyetsiz ve iki yüzlü olmaktır. Bazı kalbler ise son derece katıdır. Onlar Allah’a verdikleri sözü tutmamış ve kendi hevâlarına (isteklerine) uymuşlardır. Aşırı hırs, dünyaya tutkunluk kalb katılığını (kasvetini) artırır. (Hadid 57/16) İnsan yanlış işleri yapmaya devam ederse kalbi yavaş yavaş paslanır (Mutaffifîn 83/14) ve sonunda körleşir. İnkâra ve inada devam edenleri de Allah mühürler. (Bekara 2/7. Nisâ 4/155) Mühür vurulan bir kalb imandan mahrum kaldığı gibi iyi duygulardan da, sağlıklı karar vermekten de, akletmekten de  uzaklaşır.  

Kalb hastalığını en önemli belirtisi, dil ile kalbin farklı oluşudur. Bu da münafıklıktır. Bazıları dilleriyle müslüman olduklarını iddia ederler, ancak onlar şeytanları ile başbaşa kalınca Allah’a ve müslümanlara gizli düşmanlık yaparlar. Bunların kalbi baştan ayağa fesatla doludur. (Bekara 2/206) Fesatla dolu kalbin gereği gibi akletmesi, hakikati kavraması çok zordur.

Akleden bir kalbe sahip olmak aynı zamanda kalb gözünü açar. Haktan gelen daveti anlamasını sağlar. Yukarıdaki âyette geçtiği gibi gerçekte kafadaki gözler değil, göğüslerdeki kalbler kör olur.

“Kimi yürekler Hakikate karşı aykırı konumdadırlar. Bu da onun ya iç, ya da dış kaynaklı bir engelle kapanmasıdır. Kur’an, kalbin hakikate karşı bir daha açılmamacasına kapanmasına ‘mühürlenme’, hakikati göremeyecek denli ışıksız kalmasına ‘körlük’, hakikati yansıtamayacak kadar cilasının dökülmesine ‘kararma’, hakikati yanlış anlamasına ‘hastalık’, hassasiyetini yitirmesine ‘taşlaşma’,[24] günaha pervsızca dalmasına ‘paslanma’ diyor.”

Kalb-i selîm sahibi, aklını ve kalbini doğruluk ve olgunluk yolunda kullanan insandır. O, Selim kalb, isyan ve günahtan arınmış, imanlı, sâlih ameller işleyene ve her türlü kötülükten uzak kalamya çalışan kalbtir.  İnsanların çoğunun iman etmemeleri, kötülükten uzak durmamaları aklı selîm ve vicdanlarının doğruya çalışmaması veya doğruluk değerlerini yitirmiş olmalarındandır.[25]

 

-Fıkıh/fıkhetmek

Âyette geçen “fe-ka-ha” fiili (masdarı: fıkıh); anlayış, yapıcı akıl, kıvrak zekâlılık, bir şeyi bilmek, konuşanın sözünden maksadını iyice anlamak, kendisine hükmün iliştiği gizli manaya vâkıf olmak, iyi ve tam anlamak, bir şeyi derinlemesine bilmek  gibi manalara gelir.[26] Şeyi idrak etmeye ve bilmeye delalet eder.[27] Fıkıh sahiplerine, fıkhedenlere fâkih veya fakîh denir. Ya da bir şeyin iç yüzünü bilmektir. Bu açıdan işlerin içyüzünü bilmeyip sadece yüzeyde kalanlara fakîh-fâkih denmez.[28]

“Fıkıh”, bilmek, anlamak gibi anlamlara gelen ‘ilm ve ‘fehm’ gibi kelimelerden biraz daha özel bir anlam taşır. Fıkıh, elde olan bir bilgi aracılığyla hazırda olmayan bir bilgiye ulaşma demektir.[29]

‘Fıkıh’ kelimesi Kur'an'da fiil halinde bir şeyi tam ve iyi anlamak, kavramak, bir şeyin hakikatini bilmek ve akletmek manasında kullanılmaktadır.

O halde fıkıh, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde derin ve keskin anlayış ve zekâ demektir. Aklın bir işleyiş türü olan fıkıh’ın görevi, sözlü ve sözsüz mesajın ne demek istediğini kavramak, muhatabın maksadını hitabından anlamaktır.  Mesela, “fıkıhtü kelâme” denildiği zaman, “sözünü anladım”, “şu hitabından ne kasdedildiğine vakıf oldum” denilmek istenir.  Mekke müşrikleri Allah tekliflerine vakıf olmaya çalışmadıkları için fıkıhsızlıkla nitelendirildiler. (Nisâ 4/78) Yani onlar ilâhi iradenin söz şeklinde insana ulaşan vahyin asıl maksadına içlerindeki önyargılardan dolayı vâkıf olmak için bir çaba göstermediler.[30] 

Bir âyette ise "fıkh fi’d dîn’-dinde anlayış sahibi" şeklinde geçmektedir. (Tevbe 9/122) Din’de derin kavrayış sahibi olmak biraz özel bir anlamdır. Din’in hükümlerini, hedeflerini, hükümlerin inceliklerini, fayda ve hikmetlerini, hükümlerin dayandığı temelleri elbette derin anlayışı ve geniş kavrayışı olanlar daha iyi bilirler.

Hadislerde de ‘fıkıh’ kelimesinin sözlük anlamıyla ve ‘fi’d din’ şeklinde biraz daha özel anlamda, İslâmî konularda derin anlayış sahibi olma anlamında kullanıldığını görüyoruz. “Allah (cc), kimin için hayr dilerse, onu dinde fıkh sahibi (dînî hükümlerin inceliğini kavrayan) kılar.”[31]  

Kur’an, kalpleri var olduğu halde Allah’ın âyetlerini anlamayanların (fıkh etmeyenlerin) Cehennemlik olduklarını söylüyor. Bu sıfat inkârcıların sıfatıdır. Onlar, Allah’ın insanlara gönderdiklerini anlayıp iman etmezler. (A’raf 7/179)  Bir âyette ise inkârcılara ve münafıklara hitaben: “…Fakat, ne oluyor ki, bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar?” deniyor. (Nisâ 4/78) ,

Yine Kur’an, Allah’ı tesbih eden (O’nu noksan sıfatlardan uzak tutarak zikreden) yerlerin ve göklerin ve içlerinde yer alan her şeyin tesbihini insanların anlayamayacaklarını (fıkh edemeyeceklerini) söylüyor. (İsrâ 17/44)

Kavram olarak ‘fıkıh’ kelimesi, sözlük anlamından çok farklı değildir. ‘Fıkıh’; şer’î (veya amelle ilgili) hükümleri ayrı ayrı delillere dayanarak bilmektir. Ebu Hanife (ra) fıkh’ı şöyle tanımlıyor: “Kişinin lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesidir.”

Fıkhetmenin gerçekleştiği yer kalbtir. Kur’an da fıkhetmenin  odak noktası olarak kalbi zikreder. Bir çok âyette kendi özgür iradeleriyle kalblerini hakikate örten ve kulaklarını duymaktan alıkoymak suretiyle kendilerini vahiyden mahrum edenler hakkında “fıkıh/fıkkhetme” kelimesi kullanılır. Hidâyetten mahrum kalma sebebi, kalblerin anlama/fıkhetme kabiliyetini yitirmesidir. İdrak; akleden kuvvettir, akledilen şeyin mahiyetine ulaşıp, o şeyi kavrama olgusudur. Burada kasdedilen algılamak asıl, gönül gözü dediğimiz manevi cevherdir. Kur’an’da “kalb-fıkıh” ilişkisinin fonksiyonel anlamda birlikte kullanılması oldukça anlamlıdır.  Zira kalb var ama, fıkhetme yoksa işte o zman insan asıl varolma değerini kaybeder. (A’raf 7/179) Bu sebeple Allah (cc) ilim, fehm, idrak, ince ve derin anlayış anlamına gelen fıkhetmeyi, inkâr edenlerin kalblerinden çıkarmıştır. Onların kalbleri vardır ama bununla hakikati idrak edemezler.[32]

Fıkıh, hakikate doğru işlevsel aklın anlam alanıyla ilişkilidir.

 

-Akıl

“Akıl”, masdar olarak sözlükte; engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelmektedir. ‘Akl’ isim olarak; akıl, idrak, diyet, muhakeme yeteneği, kavrayış, zekâ, gerçeği idrake götüren manevi kuvvet, anlamak demektir.[33] Akıl kelimesinin aslı tutmak ve tutmaya gayret etmektir. Akıl, varlıkların güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanlıklarını bilmek, iki iyilikten hangisinin daha hayırlı, iki kötülükten hangisinin daha zararlı olduğunu bilme yeteneğidir. Bu anlamda aklın yeri kalptir.[34]  

“Akl kelimesi “aklu’l-ba’ir/devenin bağı tabirinden türemiştir. Devenin bağlandığı ipe “akl” denilmesi, yürümesine engel olmasından dolayıdır.”[35]  

“İkal” veya ikal (bağ ve engel) kökünden gelen akılda hem bir bağ kurma, yani eşya arasındaki ilişkiyi/bağı tesbit etme, hem de bilginin bir pratik sonucu ortaya koymak demek olan engel olma anlamı vardır. Yani akıl sadece eşya arasındaki ilişkiyi tesbit eden değil, aynı zamanda bunun gereğini de yaptıran güçtür.  Hatta akıldaki bu pratik yön daha ağırlıklı olarak kendini gösterdiğindendir ki, Kur’an’da akıl anlamında kullanılan “hıcr” ve “nühâ” (nehiy ve menetme) kelimelerinde de bu anlam ağırlıklı olarak vardır.[36]

Sözlük anlamından hareketle akla; “ilimle insanı himaye eden, kale içerisine alan, onu mahveden yollara sürüklenmekten koruyan, tehlikeye düşmesine engel olan ruhí bir kuvvettir” demek yanlış olmaz

“Akıl, insanın nefsi, idraki, ilmi, şuuru ve bunların eylemlerine olan etkisi söz konusu olduğunda, nefsî bir nitelik ve ruhî bir latife manasında kullanılır. Kalb, akıl manasında kullanıldığı gibi zamanımızda adına vicdan denilen ruhî duygu manasına da kullanılır. Bu da doğru bir terimdir.”[37]

Akıl, düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücüdür. Akıl, insanda bulunan manevi bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde eşyayı kavrar, gerekli bilgileri elde eder. Akıl; insanın  düşünme,  bilme,  davranışını belirleme, denetleme ve yargılaması ile ilgili kabiliyetidir.[38]

Ama maalesef insanların çoğu bu akıl gücünü ve yeteneğini iyi yolda kullanmazlar. 

‘Akıl’, çevremizdeki her şeyin (eşyanın) özelliklerini tanıyan, idrak eden bir kabiliyettir. O insana verilmiş bir manevi kuvvettir. Bir başka deyişle o insana verilmiş bir nur’dur, yani ışıktır. Bu ışık sayesinde insan, çevresinde bulunan şeylerden haberli olur, faydalı şeyleri anlar, zararlı olanı idrak eder, bilgileri kalpte korur. İnsan bu manevi güçle gerekli teorik bilgileri elde eder.

 ‘Akıl’ kalbin bir faaliyetidir. Kişi kalbinin bu faaliyeti sayesinde bir şey hakkında bilgiye ulaşır, o şeyle ilgili özellikleri korur, elde ettiği bilgileri inceler, yerine göre hatırlar, o şeyle ilgili şâhitlik yapacak kadar kesin bir bilgiye kavuşur.

Akletmek, etkilenenden etkileyene (eserden müessire), görülebilen veya hissedilebilen bir etkilenenden, görünmeyen, duyu organlarıyla henüz hissedilmeyen etkileyici şeye ulaşmaktır. Söz gelimi, balın tadı arının varlığını, arının bir çiçeğin üzerinde uçuşu balı akla getirir. Birinden diğerine geçerek onu düşünmek, aklın işidir.

İslâm kelâmcıları tarafından bilgi kaynağı olarak düşünülen gerek “doğru haber”in, gerekse “duyular”ın verdiği bilgileri anlama ve yorumlama aracı da akıldır. Böylece aklın yeni bi bilgi ortaya koymadığı, emâre, karine ve delillerden hareketle var olanı tesbit ve ortaya koyduğu anlaşılmış olur.[39]

Kur’an’da aklın açık bir tanımı yapılmamışsa da aklın söz konusu edildiği âyetler incelenirse, onun işlevselliği anlaşılabilir. Buna göre akıl duyu organları aracılığı ile kendisine ulaşan bilgileri değerlendirerek hakla batılı birbirinden ayıran (Nahl 16/78), her türlü kavramlar ve fikirler arasında mukayese yapabilen (A’raf 191-195. 16/76. 27/59-64. 30/28. Naziât 79/27), varlıkları (Tevbe 9/116. Yûnus 10/5-6. İbrahim 14/10. Nahl 16/10-17, 80-81) gaye (Âli İmran 3/137. Hacc 22/85. Fâtır 35/12. Yâsîn 36/33), imkan ve ihtimal (En’am 6/40-41. Yûnus 10/50. Hûd 11/28. Kasas 28/71-72) noktasında inceleyip onlar hakkında doğru bilgiler ortaya koyabilen, ancak bütün varlık ve oluşları kuşatamadığı için sınırlı bilgi verebilen (Âli İmran 3/7), insanın bünyesinde var olan ve bilginin oluşumuna etki eden kuruntular ve çeşitli arzular sebebiyle yanılabilen, bundan dolayı da kendisine ışık tutacak sağlam –bir kaynağa muhtaç olan zihni bir kuvvettir.[40]

Hadislerde geçen akıl kelimesi “deveyi veya başka bir şeyi bağlamak, zaptetmek; diyet vermek” gibi kelime mânaları yanında “hatırda tutmak, anlamak ve bilmek” gibi terim anlamlarını da ifade eder.”[41]

İslâm kelâmcıları aklı şöyle tarif ediyorlar: “Akıl, insanların kendisi vasıtasıyla iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırdıkları, birleşmesi gerekeni birleştirip, ayrılması gerekenleri ayırdıkları bir araçtır.”[42]  

Felsefe ve mantık terimi olarak akıl; “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç” demektir.  Bu anlamıyla akıl sadece meleke değil özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü şıkkın imkânsızlığı gibi akıl ilkelerinin bütün fonksiyonlarını belirleyen bir terimdir. İnsanın her çeşit faaliyetinde ahlâkî, siyasî ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyonu haizdir.[43]

 

-Kur’an’da akıl

Kur’an’da akıl kelimesi isim olarak geçmez. Ancak bunun fiil hali“akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma” anlamında bir kaç fiil kalıbıyla kırkdokuz âyette yer alıyor.

Aklı fiil halinde kullanan Kur'an, akletmenin ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekiyor. Akıl ve bunun eş anlamlısı akletmek, anlamak, ibret almak, bakmak gibi kavramların bulunduğu âyetleri göz önüne alacak olursak yaklaşık beşyüz kadar âyette akıl ve tefekkürden bahsedildiğini söyleyebiliriz.

Bu âyetlerde genellikle “akletme”nin yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmuştur. Düşünmek, ibret ve öğüt almak, hidâyete ermek, cehâletten kurtulmak, evrendeki ve kendi bünyesindeki gerçekleri anlamak, gönülden kör ve, sağır, dilsiz olmamak için Kur’an akla sık sık vurgu yapıyor.

Kur’an’a göre insanı insan yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında yükümlülük (mükellefiyet) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen akıldır.[44] İnsan ile hayvanlar arasında biyolojik açıdan fazla bir fark yoktur. İnsanı onlardan farklı kılan şey öncelikle insanın akıllı ve iradeli bir varlık oluşudur.

“İnsanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır.”[45]

Akla bu kadar vurgu yapmanın bir amacı da insanların Kur’an’ın manasını ve işlevini, İslâmi hükümlerin hikmetini anlamaları içindir. Düşünmek, doğruyu bulup onun gereğini yapmak içindir.

Kur’an’a göre ‘akıl’, bilgi edinmeye yarayan güç, bu güç ile elde edilen bilgidir.[46] Bu bir anlamda düşünme, kavrama, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğidir. “Çünkü akıl, farklı fikirleri belirli katagorilere ayırma yetisine sahip olan, analiz edici, bütünleyici ve birleştirici özellik taşır. Kur’an’a göre aklın en önemli yanı burasıdır. İnsana var olanla Var Eden arasında bağ kurdurmaktır. Bu sebeple Kur’an’da aklını doğru bir şekilde kullanmayanlar kınanır, inkârcılar “akılını işletmeyenler” olarak nitelenir.[47]

Bağ ve ilişki kurma, engel olma anlamı itibariyle akıl, sanki Allah’ın (cc) insanın içine koyduğu ve kendisiyle irtibatını kesmemesini sağlayacak olan muharrik güçtür. Yani akıl bir yönüyle  insan ile Allah arasında ilişki kuran, onun ilâhi arafıdır. Aklın bağ ve ilişki anlamına gelmesi, onun sadece Allah ile değil, ayrıca oluş ve varoluş arasında da ilişki kurmasıyladır. Ama sonuçta bu ilişkiyle o Allah’a ulaşacaktır. Bu itibarla akıl, Allah’ın insandaki temsilcisidir denilebilir”[48]

İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiklerini gereği gibi anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; onlar sağır ve dilsizdirler (Bakara 2/171) Aklını kullanmayıp da inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur. (Yûnus 10/100)  Kur’an bununla bütün insanlığı uyarmaktadır. Cehennem azabından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve Vahy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır. (Mülk 67/10)

Aklını gereği gibi kullanmayanlar, sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç bir işe yaramamaktadır.

“Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal 8/22)

Kur’an, aklın sürekli geliştirilmesini istemektedir. Aklen yetersiz olmaları sbebiyle diğer canlılara ve zekâ sahibi olmayan varlıklara, insana yüklenen sorumluluklar yüklenmemiştir. Kur’an’ın akla değer vermesi aklın varlık ve olayları anlamlı kılma kabiliyetinden dolayıdır.[49]

Kur’an, “Bu örnekleri biz insanlar için vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası akletmez” (Ankebût 29/43) demektedir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde, gemilerin denizde yüzmesinde, yağmurun yağmasında, canlıların üreyip çoğalmasında, bulutların hareketlerinde aklını kullananlar için âyetler vardır. (Bekara 2/104. Âli İmran 3/191) Bu âyetlere bakan akıllı insanlar onları yaratan Yüce Kuvvet’i idrak ederler. 

Şunu hatırlamak gerekir: Kur’an akılla birlikte, ona yakın anlamda pek çok kavram kullanılıyor. “Kur’an’da akla yakın anlamda birden çok kelime kullanıldığına göre bu kadar farklı akletmeler bulunmalıdır, ya da aklın bu kadar farklı fonsiyonları olmalıdır. Akıl, fuad, lübb, basar, hıcr, nühâ gibi.”[50]

 

-Akıl potansiyel bir güçtür

Allah (cc) hayatın devamını sağlamak, yaratılış sebebi olan denemeyi kazanmak ve hayatı güzelleştirmek için insana pek çok imkanlar verdiği gibi, üç önemli güç kaynağı veya kabiliyet vermiştir. Bunlara eskilerin deyimi ile ‘kuvve-i aklıyla, kuvve-i şeheviyye, kuvve-i gadabiyye’ dir. Yani akıl gücü, isteme gücü, çaba ve savunma gücü.

-Şehvet (iştah) kuvveti

Kuvve-i şeheviyye, insanın içindeki isteme gücüdür. Nefsin arzuları, insanın içindeki her şeye karşı duyulan meyil, istek ve emellerdir. Buna ‘şehvet’ de diyebiriz.  İnsana fayda veren şeyleri elde etmeye yarar.

Kişinin acıkınca yemek istemesi şehvet (iştah) olduğu gibi, mal, mesken, güzel elbise, lezzetler, oyun ve eğlence, nefse hoş gelen başka şeyler istemesi de şehvettir.

Şehvet kuvveti esasen olumsuz bir şey olmadığı gibi, insan için bir felaket de değildir. Tam tersine hem hayatın devamı, hem ihtiyaçları gidermek, hem de üretken olmak için gereklidir. İnsanda arzu, istek, hırs olmazsa, hem üretemez, hem de en zaruri ihtiyaçlarını karşılayamaz.

Ancak her şeyde olduğu gibi bunda da asıl mesele bu gücü, bu kabiliyeti dengeli kullanmaktır. İfrata veya tefrite düşmemek, aşırıya kaçmamaktır. Kişinin acıkınca karnını doyurma isteği iştahdır, yeme isteğidir. Ancak bunu hırsızlık yoluyla, ya da dinen haram veya pis sayılan bir şeyle karşılaması ifrattır.  Bir kimsenin cinsi ihtiyacını karşılamak istemesi iştah/şehvettir. Ancak bunu Din’in izin vermediği gayr-i meşru bir yolla gidermeye çalışması ifrattır.    

-Gadap (öfke) kuvveti

Kuvvet-i gadabiyye, öfkedir, savunma iç güdüsüdür.  Bir başka deyişle hamiyyet duygusudur. Korkak, pısırık, cesaretsiz olmamaktır. Ya da bir şeyi yapmak üzere ortaya konan çabadır. Kişi bu savunma gücü sayesinde kendini tehlikelere karşı korur, kızılacak yerde kızar, iffet ve şerefine sahip olur, zalimlere ve kötülere karşı mücadele verir. Düşmana karşı dinini, malını ve toprağını savunur.

Öfke gücü savunma rekleksi, değerli şeyleri korumdaki manevi donanım, kötülük odaklarına karşı mücadele imkanıdır. Yalnız bunun da dengeli kullanılması esastır. Hiç kızmayan/öfkelenmeyen birisi bir işe yaramadığı gibi, yerli yersiz her şeye kızan da bir işe yaramaz. Gadap gücünü yerinde kullanmayan, namusuna, iffetine, değerlerine, yapılan saldırılara, sövmelere, hakaretlere aldırmazlar. Zalimlerin eziyetlerine katla­nır, her türlü rezalet ve kepazeliklere boyun bükerler.

Bunun tersi gereksiz yerde kızmak, ya da öfkeye hakim olamamaktır. Akılla, düşünceyle, adalet ve tenni ile hareket etmek yerine nefsin esiri olup zararlı işler yapmaktır.  “Öfke ile kalkan zararla oturur” öfkesine sahip olamayanlar için söylenmiştir. Haksız yere kızan veya öfkesine mağlup olan nicelerinin kendilerine ve çevrelerine aşırı zarar verdikleri bilinen bir gerçektir. 

Bu da gadap kuvvetinin yerinde kullanılmadığının göstergesidir. Halbuki gadap kuvveti de tıpkı iştah gibi insana bahşedilmiş hayati bir imkandır.

-Akıl kuvveti

Akıl gücü insana doğuştan verilen bir yetenektir. Kişi ergenlik çağına ulaşınca bu güç olgunlaşır. Şüphesiz ki akıl gücü insanlarda eşit değildir, farklı farklıdır.

Kimileri bu akıl gücünü ve yeteneğini iyi yolda kullanmazlar. Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrak etmezler. Ya da O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler, akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri yapmazlar. Kur’an böylelerini şu örnekle anlatıyor:

“Küfre sapanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağırma olarak algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: zira akıllarını kullanmazlar.” (Bekara 2/171)

Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve yerinde kullanmaya davet ediyor. Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’ hayatın anlam ve maksadını, varlığın ve ölümün arkasındaki gerçeği idrak ederler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar. Bu da akıl kuvvetini yerinde, maksada uygun kullanmayı anlatır.  İnsana düşen akıl kuvvetini de dengeli kullanmaktır.

Eğer bir insan, aklını ve diğer vehbi imkanları kullanarak dinî hayatını ve değerler dünyasını Yaratıcnın uygun gördüğü gibi düzenlemiyorsa, o kişi güdülerinin (hevâsını) emrine girmiş demektir.  Böylece diğer canlılardan aşağı bir seviyeye,  gerçek mutluluk ve kurtuluş sebeplerinden uzaklaşarak gaflet ve dalâlete düşmüş demektir. Oysa ki Allah (cc) böyle bir durumdan kurtulmak, inanç ve değerler dünyasını inşa etmek için iki önemli imkan verdi: Akıl ve vahiy. Allah’ın kullarına gönderdiği iki elçi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki, bu akıldır. Diğeri de dışımızdaki elçidir ki, bu da peygamberdir.  Hiç kimse, içindeki elçiden faydalanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamz. Akıl iman edene, peygamberin tebliğinin doğruluğunu öğretir. Sonuç olarak aklı yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır.[51]

Aklını kullanan bir kimse, tabii olarak fayda ve zararın eşit olmadığını anlar ve bir çelişkiye düşmez. Ama insanda diğer iki kuvvetinde olduğu unutulmamalı. Gazap ve şehvet kuvvetine akıl hakim olursa, böyle bir akıl sahibinden reziletler değil, faziletler doğar.  Faziletin dört temeli olan hikmet, şecaat, iffet ve adaletin teşekkül etmesi için de akıl kuvvetinin geliştirilmesi, gazap ve şehvet kuvvetinin vahiyle terbiye edilmesi gerekir. Böyle bir akıl kontrol altına alınmış demektir. (bkz: Bekara 2/44. Mâide 5/100) İnsanı, nefsinin (hevâsının) istediği yere gitmeye bırakmaz.[52]

Kur’an aklın işlevselliğini taakkul, tefekkür, tezekkür ve tefakkuh fiilleri ile de anlatıyor.Tezekkür, istikameti geçmişi gösteren düşüncedir ve hafızaya tekabül eder. Tedebbür, istikameti gelecek olana ve tedbir üretmeyi hedefleyen düşüncedir. Taakkul ise bu ikis arasında bağ kurmak, tefekkuh  bu üçünden elde edileni şimdi ve buraya taşımaktır. Tefekkür ise bu süreçlerin tümünü kapsar. Bunların hepsi de olumlu düşünmeyi içerir ve (çabayı, gayreti, emek sarfetmeyi ifade eden) tefe’ul  kalıbından gelir.”[53]

İnsana emanet edilen her üç dinamiğin en önemlisi akıldır. Zira diğerleri selîm akla tabi olurlarsa yerinde ve dengeli kullanılabilir. Bu üç dinamiği insana veren Allah (cc) onları nasıl kullanacağını da Vahiy ve kerim elçileri ile öğretmiştir. Vahye uyan akıl selîm akıldır, yada akleden/fıkheden kalbtir.

 

-Hakikate doğru işlevsel akıl

Duyularımzla mahsusûtı (duyumsanan şeyleri) gözleyip algılarken aklımızla da ma’kulâtı (akla uygun şeyleri) idrak ederiz. Aklın işlevselliği daha çok soyut kavramlar sahasında gerçekleşir.[54]

Akıl (veya akletmek) düşünmek, doğruyu bulup ona teslim olmak içindir. Kur’an birçok âyetinde insanları düşünmeye (tefekkür), anlamaya (tefekkuh), zikretmeye (tezekkür), tedbirli olmaya (tedebbür) davet etmektedir. Tüm bu faaliyetler aklın birer fonksiyonudur.

Kulluk görevini hakkıyla yapabilmek için kişinin öncelikle Kur’an’ın ne dediğini anlaması, neleri yapmak, nelerden kaçınmak gerektiğini bilmesi lazımdır. Bu da ancak akıl sayesinde olabilecek bir şeydir. Kişi ancak aklını yerinde kullanarak taklittten kurtulur. Neye inandığının, neye karşı olduğunu kavrar.[55]

Akletmek, etkilenenden etkileyene (eserden müessire), görülebilen veya hissedilebilen bir etkilenenden, görünmeyen, duyu organlarıyla henüz hissedilmeyen etkileyici şeye ulaşmaktır. (Bekara 2/104) Söz gelimi, balın tadı arının varlığını, arının bir çiçeğin üzerinde uçuşu balı akla getirir. Birinden diğerine geçerek diğerini düşünmek, aklın işidir.

Bir gerçeğe varabilmek için âyetler, işaretler, deneyler ve eserler (izler) aklın üzerinde yürüdüğü yoldur. Akıl bunlardan geçerek, bunların ifade ettiği gerçeğe ulaşır. Örneğin, çevresindeki olağanüstü biçimde yaratılan varlıklardan ve onlara ait özelliklerden hareketle bir Yaratıcının varlığına ulaşmak, aklın işidir.

Kur’an’ın birçok âyetinde, akıl sayesinde kazanılan bilginin gene bu gücün kontrolünde kullanılması gerektiği, bunu yapmayanların sorumlu tutulacağı sık sık ifade edilmektedir. Kur’an’da, eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilâhî hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. Belki aklın öncelikli görevi de budur. Nitekim, Kur’an, bazı hükümleri sıraladıktan sonra; “Allah âyetlerini akledesiniz diye açıklamaktadır” (Bakara 2/242) âyetiyle aklın bu fonksiyonuna işaret edilmiştir.[56]

Aklın elbette bir çok görevi vardır. Bunlardan biri de doğru düşünme ve dış dünyayı tasavvur ederek algılama anlamına gelen “ta’akkul”dur. Buna temyiz edebilen akıl denilir. Araştırmayan, düşünmeyen akıl, görevini yerine getirmemiş  akıldır ki, neye yarar? Eğer akıl sadece maddi ihtiyaçları karşılamayı beceriyorsa, bunu diğer varlıklar da yapıyor. İnsanın farklılığı âyetleri düşünmesi, onlardaki hikmeti sezebilmesi, onları kavrayıp yeniden yorumlaması, yeniden bir şeyler üretebilmesi. Yaratılışı, insanın görevini anlamasıdır.

Akıl çalışmayınca  görevini yerine getiremez ve sahibini taklid bataklığına düşürür. Taklid ise, araştırma ve düşünmenin baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklidi, donukluğu kınarken; araştırıcı aklı (akleden kalbi) övmektedir. İslâm taklidçiliği hoş görmez. Çünkü taklidçilik, Allah’ın insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü körüne uymaktır.[57]

İslâm akla bu kadar önem verirken, onu hiç bir zaman son karar yeri, bilginin, fayda-zararın son hakemi yapmamıştır. “Akıl çoğu İslâm düşünürüne göre tek başına hakkı bulamaz, hidâyete eremez. Eğer bilgiden yoksun olursa zanna tabi olur. (bkz: Yûnus 10/35, 36, 66)[58]

Akıl İslâmî hükümlerin hikmetini ve faydalarını akıl anlar ama, onların sebebini, niçin emredildiklerini tam bilemez. Bir şeyin iyi mi kötü mü olduğuna akıl bir noktaya kadar cevap verebilir. Mutlak doğruyu, mutlak faydayı ve eşyadaki nihâi amacı akıl bilemez. Yani akıl her konuda son hakem değildir. İslâm, aklı son hakem sayan bütün rasyonalist, pozitivist düşünceleri ve felsefeleri reddeder.

“Kur’anî düşünceye göre her şey çift olarak yaratılmıştır ve her şey zıddı ile bilinir. Öyleyse aklın da bir çifti, ya da bir zıddı bulunmalıdır ki, bu “hevâ” olabilir. Dolaysıyla akıl, hevâyı önleyen, onunla yarışan bir güçtür de diyebiliriz. Yani akıl aynı zamanda pratik ve ahlâki bir değerdir.[59] (Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 35)

“Allah kalblerini mühürlemiştir de onlar heva ve heveslerinin ardına düşmüşlerdir.” (47/16) âyetinde anlatılmak istenmen de bu olsa gerektir.

Akıl insan için artı değerdir. Ancak sahibini şirkten ve inkârdan; ölümden sonra da ateşten kurtaramayan akıl, iyi çalışan bir akıl değildir. Eğer aklın beslendiği kaynak vahiy, vahyin uygulaması Sünnet, hikmet ve âyetler ise, yani akleden bir kalb olursa isabetli karar verir, yanlıştan o kadar uzak olur. Ancak aklın kılavuzu, dayanğı, çıkış noktası nefsin hevâsı, hisler ve bencillik ise yanlış sonuçlara varır, yanlış kararlar verir, hikmete ve hidâyete ulaşamaz. İnsanlara elçiler aracılığı ile vahiy gönderilmesinin bir amacı da akla rehberlik etmektir.

Nitekim Firavunun aklı da akıldı, Hz. Musa’nınki de. Tarihten beri kitleleri felâkete ve acıya sürükleyen nicelerinin akılsız oldukları söylenemez. Tenha yerlerde bile Allah korkusundan kimsenin hakkına el uzatmayan dürüst adamınki de akıl, çıkarı için kitleleri imha etmekten çekinmeyeninki da akıl. Zayıf birine attığı tokattan dolayı bir ömür pişman olan da akıl, atom bombasını icat eden de akıl. Başkasının hakkını çalmak için cin gibi çalışan da akıl, devletin mumunu kendi şahsi işinde kullanmaktan korkan da akıl. Aklını devre dışına çıkarıp çekinmeden cinayet işleyen de var, bütün bir ömrünü insanların saadeti için harcayanlar da var. Zulmedenlerde de akıl var, kendini taşlayıp ayaklarını kan revan içinde bırakanlar için ellerini açıp “Yarabbi onları bağışla, bilmiyorlar” diyende de.

“Akıl hem kaynağı vahiy olan hem de dünya olan bilgiler arasında bir köprü ve bir muhakeme aracıdır. Onun çalışmasını ve isabetli sonuçlara varabilmesini sağlayan ise, hafızadki bilgilerdir. Akıl her ne kadar çok doğru bilgi/hikmet ile ve hevâ engelinden uzak olarak çalışırsa çalışsın o kadar çok doğru sonuçlara ulaşır. Vahyin işaret ettiği ve bizzat gösterdiği bilgiler sonsuzdur. Akıl ise sonlu argümanlarla çalışır. Öyleyse aklın, vahyin bütün işaretlerini bir anda anlaması mümkün olamaz. Dolaysıyla vahiy akıl çatışmasından ve bu durumda aklın tercih edilmesinden bahsetmek abes olur. Çünkü vahiy ile akıl çatışmaz. Olsa olsa aklın vahyi idrak edememesi olabilir. Bu ise bilgi ve yönetem eksikliğinden kaynaklanır.”[60] Kur’an nazarında vahiy ve akıl, birbiyle rekabet eden iki ayrı güç değil, birbirini tamamlayan bir ilişki içindedirler.[61]

“Kur’an, aklı tüm faaliyetlerinde serbest  bırakmakla kalmayıp teşvik etmiş. Onu analoji vs. gibi formlarla sınırlamamış, düşünme faaliyetini kalbe izafe ederek, sezgi gibi altarnatif bilgi kaynaklarını da düşünme süreçlerine dahil etmiştir. Adeta Kur’an bu üslûbuyla, insanın bilgiyi nerden ve nasıl aldığından çok bilginin mahiyetiyle, yani hakikatte tekabül edip etmediğiyle ilgilenmiştir.[62]

Bilgiyi elde eden güç İslâmda insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Kendisinde bu özel akıl kuvvet olduğu için insan mükelleftir. Bilindiği gibi İslâma göre, ancak akıllı insanlar Din’in tekliflerinden sorumludurlar. Bir çocuğun mükellef (yükümlü) olma yaşı da akıllı olma ve ergenlik çağına ulaşma zamanıdır. Bir hadiste buna şöyle işaret ediliyor:“Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Aklı olmayan deliden, uyanıncaya kadar uyuyan kimseden ve ergenlik çağına ulaşıncaya kadar çocuktan.”[63]

Allah’ın teklifleri (dinin emir ve yasakları) ancak akılla idrak edilir. Akıl, bu tekliflerin sebebini, hikmetini, yerine getirildiği zaman faydasını, yerine getirilmediği zaman zararını anlayabilir. İslâm akıllı insanlara hitap ediyor ve insanlara akıllarını kullanmalarını emrediyor.

İslâm, insan bünyesinde ve toplumsal hayatta beş şeyin korunması amaçlar. Zira bu beş şey (din, akıl, mal, nefis ve nesil) insan için hayati öneme sahip, olmazsa olmaz şeylerdir. Bunlar da ancak akılla  anlaşılabilen, idrak edilebilen ve hayata aktarılabilecek ilâhi tekliflerle, yani hayatı vahiy ile inşa etmekle mümkündür.

 

-Akleden kalbi anlatan diğer kavramlar

-Ulu’l-elbâb

‘Elbâb’, ‘lübb’in çoğuludur. Lübb, sözlükte her şeyin katışıksız özü, cevheri ve hakikatidir.  O bakımdan kirlerden, lekelerden uzak akla da ‘lübb’ denilir. İnsanda bulunan kuvvetlerin en hâlisi olmasından dolayı böyle adlandırıldı. Bir görüşe göre ise “lübb”, günah kirlerinden arınmış akıl demektir.

Bundan dolayı Allah (cc) ancak günah kirlerinden arınmış akılların idrak edebileceği hükümleri “ulu’l-elbab” ile ilişkilendirmiştir. (Mesala; Bekara 2/269)  “Lebbe fülânün”; yani falanca kişi kirlerden, lekelerden uzak bir akıl sahib haline geldi denilir.[64]

Buna aklın zekâsı da denilmiştir. Her “lübb”ün aklı vardır ama her aklın “lübb”ü olmayabilir. Yani her derin kavrayış ancak akılla mümkündür. Ama bazı akıllılar derin kavrayış sahibi olmayabilirler. Bu nedenle Allah (cc) indirdiği hükümleri ancak lübb sahibi kimselerin hakkıyla anlayabileceklerini söylüyor.

“Sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü” anlamına gelen bu kelime, daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap etmek maksadıyla kullanılır. 

“Ulu’l-elbâb” bir anlamda çok akıllı olanlara denir. O sadece akıllı olmayı, derin kavrayış sahibi olmayı ifade etmez. ‘Lebbe’ fiili hem ‘gerekli ve sabit olana’, hem de ‘bir şeyin en kaliteli haline ve en değerli yanına’ delâlet eder. Akla bu yüzden ‘lübb’ denilir. Kur’an’da bunun çoğul olarak gelmesi sadece akla değil, başta akletme yeteneğinin çıkış noktası olan tasavvur olmak üzere akletme sürecinin tamamını ve bu sürece dahil olan yetileri (melekeleri) ifade etse gerektir.”[65]

“Lübb kelimesi akıl anlamında olmakla birlikte o sıradan bir akıl değil, akletmeyi bozacak etkenlerden/şaibelerden arınan öz ve salt akıldır. (el-Isfehânî, R. el-Müfredat,  Lübb mad.)  Lübb Kur’an’da onaltı yerde çoğul olarak (ulu’l-elbâb şeklinde) geliyor. Bunun tekil  gelmemesinin sebebi, istişareler ve toplu müzakerelerle ortak akıl haline gelen akılla “lübb” özelliği taşıyabilirler demek olmalı.  Lübb sahiplerinin (ulu’l-elbâb’ın), dini emirleri yerine getiren insanları olarak vasıflanmış olmaları da (Ra’d 13/19-24) lübb’ün ne tür bir akıl olduğu konusunda bize işaretler verir. Akıl ise öncelikle bir ilişki kurma eylemidir ve akletme, bu sürecin sonucunda sanki lübb noktasına ulaşmaktadır.”[66]

Vahye göre ancak düşünenler iz’an sahibidir ve yalnız akıl iz’an sahipleri ders alır.[67] Bu demektir ki âyetler üzerinde düşünüp, onların ötesindeki gerçeği ancak ilim, ya da basiret  (ulu’l-elbâb) olanlar anlayabilir.

“Bu örnekleri biz insanlar için vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası akletmez.” (Ankebût, 29/43)  

Kur’an bazen hitabı sadece akıl sahiplerine (ulu’l-elbâb’a) yöneltir. Zira ancak onlar hak ile batıl arasını hakkıyla ayırdedebilirler. Onlar akıl ile ile eşyanın hakikati hakkında marifet sahibi olurlar, konuyu anlarlar. Ulu’l-elbâb olmak düşünen ve hakikate şâhit olan bir vicdan sahibi olmayı da anlatır. Hakka teslim olanlar işte bu düşünen vicdanın sesini dinleyenlerdir.

Ulu’l-elbâb kalıbı; derin kavrayış, basiret, iz’an sahibi olmak, akleden kalbe sahip olmak anlamında kullanılıyor.  Mesela; kısasta hayat olduğunu ancak ulu’l-elbâb (akleden bir kalbe) sahip olanlar anlarlar. (Bekara 2/179)

Allah (cc) ulu’l-elbab sahiplerine seslenerek, Âhiret için azık edinmelerini ve Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını emrediyor. (Bekara 2/197) Kurtuluşun yolu aklı kullanmnaktır. Kur’an bunu şöyle ifade ediyor:

“... Allah’tan hakkıyla korklup çekinin (ya da sorumluluk bilinciyle davranın)  ey akıl sahipleri (ey ulu’l-elbab), belki felaha erersiniz.” (Mâide 5/100)

Bundan önce geçmiş toplumların ve peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri (ulu’l-elbab) için ciddi ibretler vardır. (Yûsuf 12/111)

Kur’an, ulu’l-elbâb sahipleri öğüt alsınlar, üzerinde düşünsünler diye gönderildi. (İbrahim 14/52)

Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri (ulu’l-elbab) öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sâd 38/29)

Eyyûb’a (as) şifa ve çok nimet verilmesinin bir sebebi de akıl sahiplerinin ibret alması, ders çıkarması içindir. (Sâd 38/43) Tevrat da akıl sahipleri (ulu’l-elbâb) için bir öğüt ve doğruluk rehberidir. (Mü’min 40/53-54) Allah (cc) ulu’l-elbâb’a kendisinden hakkıyla korkup çekinmelerini emrediyor: (Talak 65/10)

Dört âyette ulu’l-elbâb, tezekkür (derinlemesine düşünmek) fiili ile birlikte kullanılıyor:  Kur’an’da verilen örnekler üzerinde ancak ulu’l-elbâb sahiplerinin tezekkür edeceği söyleniyor. Bu demektir ki tezekkür (derinlemesine düşünme veya hatırlama), vicdan sahibi, derin kavrayışa ve akla sahip olan, basiretli kimselerin işidir.

Hakikati ancak ulu’l-elbâb anlayabilir. Akleden bir kalbi olanlar hayırlı insanlardır ve hikmet ehlidir. Hikmetle düşünürler, hikmetle iş tutarlar, varlıktaki hikmeti tezekkür ederek anlamaya çalışırlar.

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri (ulu’l-elbâb) düşünüp ibret alırlar (tezekkür ederler).” (Bekara 2/269)

Ancak ulu’l-elbâb öğüt alır. (Ra’d 13/19) Bilenlerle bilmeyenlerin aynı olmadığını da ancak hakkıyla gerçek akıl sahipleri, ya da akleden bir kalbe sahip olanlar anlar. (Zümer 39/9)

Kur’an’da muhkem ve müteşabih âyetlerin yer almasının hikmetini veya Allah’ın ayetleri üzerinde ancak ulu’lelbab sahipleri tezekkür ederler. (Âli İmran 3/7)

Bir âyette de ulu’l-elbab, tezekkür ve tedebbür fiilleri birlikte geliyor:

“Bu mübarek bir kitaptır. Onu sana indirmeyiz ki ayetleri üzerinde düşünsünler ve vicdan sahipleri düşünüp ders çıkarsınlar (tezekkür etsinler)” (Sâd 38/29)

Bu demektir ki ulu’l-elbab, tezekkür ve tedebbür arasında bağ vardır. Tezekkür ve tedebbür ulu’l-elbâb’ın, bir anlamda akleden bir kalbin faaliyedir.

Ulu’l-elbâb Kur’an’da övülen ve müjdelenen kimselerdir. “Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri (ulu’l-elbab) de onlardır.” (Zümer 39/17-18.  Ayrıca bkz: Ra’d 13/20-22)

Ulu’l-elbâb sahipleri varlıktaki Yaratıcı Gücü anlarlar ve gereğini yaparlar. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde derin kavrayış (akl-ı selim) sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.” (Ali İmran 3/190-191. Ayrıca bkz: Zümer 39/21)

Onlar, her pozisyonda, her an, sürekli Allah’ı anarlar. Ya da kâinattaki her bir varlığa baktıkları zaman Yaratıcı’yı hatırlarlar. Kur’an ayetlerini okudukları gibi, kainat ayetlerini de okurlar. Onlar üzerinde derin tefekkür ederler. Varlığın anlamını, hikmetini, sebebini ve bunun karşısında insanın konumunu anlamaya çalışırlar. Sonra varlığın boşuna yaratılmadığını anlayıp Var Eden’e teslim olurlar.

 

-Ulu’l-ebsâr (basar)

“Ba-sa-ra-görmek” fiilinin masdarı olan “basîret (çoğulu ‘besâir)”; sözlükte, idrak etme, görme, doğru ve ölçülü bakış, uzağı görebilme, kavrayış, bir şeyin iç yüzünü anlayabilme, feraset, kalb ile görme gibi manalara gelir. ‘Basar’ (çoğulu ebsâr) ise göz, yani görme organı veya görme kabiliyetidir.[68]

Aynı kökten gelen “mubsır”; aydınlatıcı (ziyâdâr), görünür kılan, aydınlık, göz açıcı demektir. Üç âyette geçiyor. (Yûnus 10/67. Neml 27/86. Mü’min 40/61)

Bunun çoğulu olan “mübsirûn’; gerçeği görenler, olup biteni kavrayanlar, gözlerini açanlar, kısaca basîretle davrananlar demektir Bir âyette geçiyor:

“Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler (mübsırûn).” (A’raf 7/201)

“Basîr/basîret”; kuvvetli idrak, derin anlayış aklın üstünlüğü, işlerdeki kapalılıklara nüfuz edebilmedir. Bu da eşyanın hakikatini ve iç yüzünü  tıpkı baş gözünün dış görünüşlerine bakarak eşyanın görüntülerini görmesi gibidir.[69]

Kavram olarak basîret; duyular üstü bir görmedir. Bu bir anlamda kalbin görmesi ya da kalbin bir şeyi idrak edip anlamasıdır. Baştaki göz, fizik şartları hazır olduğu zaman (ışık, görme duyusu, boyut ve mesafe) cisimleri ve eşyayı görür. Kalp ise bu fizik şartlara bağlı görmenin ötesinde, Allah’tan kaynaklanan bir kabiliyetle eşyanın ötesini anlayabilme, sonsuza uzanabilme yeteneğine sahiptir. “O, aklın eşyanın hakikatini kavrama halini ifade eder.”[70]

Basîret, kalp gözüyle görebilme, işin iç yüzünü anlayabilme, bir şeyin aslını ve gerçeğini idrak edebilmedir. Manevi körlük ve sapıklıkta olmak bunun karşıtıdır. Manevi körler, sadece kafa gözüyle görürler, ötesini göremezler, gördükleri maddi cismin ötesindeki anlam üzerinde düşünmezler.

O kuvvetli idraktır, derin anlayıştır. Aklın rüchaniyetidir. İşlerdeki kapalılıklara nüfuz edebilmedir. Eşyanın hakikatini ve iç yüzünü  tıpkı baş gözünün dışarıdan bakarak  görmesi gibi.[71]

Kafa gözü maddî âlemdeki varlıkları, olayları, renkleri ve şekilleri gördüğü gibi gönül gözü de eşya ve olayların iç yüzünü ve mânevî âlemdeki hakikatleri anlar. Bedendeki göz insanlarla hayvanlar arasında biyoljik olarak ortaktır.  

Basîret; kalbin akidesi, dinden bir şeye itikat etmesi ve o işi derinlemesine anlamasıdır. Şu âyetin verdiği örnek oldukça dikkat çekicidir:

“Eğer onları doğru yola çağırsan işitmezler. Görürsün, sana bakıyorlar (nazar ediyorlar), oysa onlar görmüyorlar (basarları yok).” (A’raf 7/198). Kendilerine davette bulunan Peygamberi cisim olarak görüyorlar, O’na bakıyorlar ama O’nu, O’nun davetini, O’nun görevini anlamıyorlar.

Basîret, hakkı görebilme, onu anlayabilme ve onu doğru olarak tanıma kabiliyetidir. Basîreti bağlanmış kimse kalbi kör kimsedir. O, Hakk’tan gâfildir (habersizdir), Hakk’tan gelen daveti görme, anlama ve idrak etme yeteneğini yitirmiştir. Kalbinin bu özelliği ve gücü kaybolmuştur.

Kur’an’da baş gözüyle (basar) ve kalp gözüyle görme (basîret) birbirinin yerine kullanıldığını görmekteyiz. Çünkü her ikisinin anlamı birbirine yakındır. Her ‘basar-görme’ sahibi ‘basîret’ sahibi değildir. Bilindiği gibi ‘basar’ daha çok kafa gözüyle görmektir. Kafa gözüyle bakan, baktığı şeyi dış görünüşü ile tanır, onu kendine göre algılar, ancak o gördüğü şeyin gerçeğine ulaşamaz. Basîret sahibi ise, gördüğü şeyin gerçeğine ulaşır, duyuların ve hayallerin ötesini idrak eder. Bu da ancak kalp gözüyle (basîretle) olur.

Basîret, iman etmiş veya akleden bir kalbin ulaştığı yüce bir idrak ve kavrama yeteneğidir. Bu, mü’minlere imanın bir hediyesi olarak verilmiştir. Kalp gözünün açıklığı, iman nuruyla bakabilme, Allah’ın âyetlerini, Hakikati anlayabilme ve gereğini yapabilme anlayışıdır. Basîret sahibi olanlar, Hakikati anladıkları gibi, baktıkları zaman da Allah’ın nuruyla bakarlar.[72] Bu bakımdan kendi hatalarını anlarlar, kusurlarını ve eksikliklerini görürler ve düzeltme yoluna giderler.

Basîret aynı zamanda Allah’ın hükümlerine uygun yaşama şuurudur. Basîretsiz olanlar ise, Allah’ın hükümlerine sırtlarını dönerler ve başkalarının hükümleriyle hayatlarına yön verirler.

Basîret aslında ilâhî bir nur’dur. Allah’ın ‘el-Basîr’ isminin iman eden kullarda bir yansımasıdır. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır (Bakara 2/7) ve bu sebeple gerçekleri göremezler. (Yâsîn 36/9)  İnsanların gerçekleri görmelerine ışık tuttuğu için Kur’an âyetlerine de besâir (basîretler) denilmiştir. (A‘râf 7/203. Kasas 28/43) Mü’min bu nûr (ışık) sayesinde Hakk’ı anlar, idrak eder ve gereğini yapar. Allah’ın âyetleriyle karşılaştığı zaman, ne anlama geldiklerini kavrar, yani bütün âyetler onun için bir anlam ifade ederler.

Sürekli sâlih amel işleyen mü’minlerin kalpleri tertemiz olduğu için basîretleri etkin haldedir. Günahlarla ve isyanla kirletilmemiş bir kalp, nûr (aydınlık) içerisindedir. Mü’min bu nur ile eşyanın, yani insana sunulan her türlü âyetin ötesini idrak eder, bu idrak ve kavrama sonrasında da teslimiyetini artırır. İnkârcıların ve inatçı müşriklerin kalpleri bu görevini yapamaz. (A’raf 7/179)

Akıl görme ve işitme anlamına gelen “basar” ve “sem’” ile hasıl olan bir keyfiyet olarak zikredilir. Ama “basar” ve “sem’”, sadece kafadaki gözle ve kulakla görmek ve işitmek değildir. Görüp işittiklerini önyargısız düşünmek ve anlamak demektir. Bu gerçeğe işaret eden pek çok ayet vardır. (Mesela bkz; Bekara 2/7, 171. A’raf 7/179. Mülk 67/10)[73]

Basîret sahibi olmayan bakar-körler, kalp gözü kapalı olanlar; Allah’ın âyetleri karşısında sağır ve kör kesilirler. Ne o âyetleri anlarlar, ne de o âyetlerin arkasındaki gerçekleri idrak ederler. Sürekli günah ve isyanda oldukları için kapleri bu basiret nûrunu kaybetmiştir.  

Basîret sahipleri (ulu’l-ebsâr) gören kimseler; basîreti olmayanlar ise kör (âmâ) kimselerdir.

“Ve onlardan sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları –üstelik hiç görmüyorlarsa- sen mi doğru yola getireceksin?” (Yûnus 10/43) Onların bu körlüğü karanlık gibidir, tıpkı görmenin, yani basîret sahibi olmanın nûr (aydınlık) olduğu gibi. (Fâtır 35/19)

Her türlü manevi faaliyetin merkezi kalptir. Kalbin de dışarıya açılan iki penceresi vardır. Bu pencerenin biri, duymak (semi’) diğeri ise, görmek’tir (basar/basîrettir). Duymak kulağın, görmek ise gözün gücüdür.

Ancak her iki fiil de kalbin bir faaliyeti olarak kullanılır. Kalbin duyması, kulağın duyduğu şeyi anlaması, kavraması ve niteliğini tesbit etmesidir. Herhangi bir sesi duyan kimseye sağır denmez. Fakat Kur’an, Hakk’ı duydukları halde anlamayanlara, idrak etmeyenlere ve İslâma teslim olmayanlara ‘sağır’ demektedir.

“De ki: Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp-korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıkları çağrıyı işitmezler.” (Enbiyâ 21/145)

Bunun gibi ‘basar-görme’ faaliyeti hem gözün bir fiili, hem de kalbin bir işi olarak geçmektedir. İdrak, bir şeyi anlamadır. Basîret idrakin bu yüceliğe ulaşmasıdır. İnsan, evrendeki duyular ötesi özellikleri, insanın derinliklerindeki sırları, eşyadaki ilâhî yönleri bu ‘basîret’ duygusuyla idrak eder, anlar.

Kur’an’da üç âyette geçen “ulu’l-ebsâr” da basîret gibidir.

“Karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri (ulu’l-ebsâr)  için büyük bir ibret vardır.” (Âli İmran 3/13)

Âyette geçen iki grubun Bedir Savasşında karşı karşıya gelen sahabelerle Mekkli müşrikler olduğu belirtilir.[74] Şüphesiz bu olayda apaçık deliller vardır. Basiret sahipleri bunlardan ibret almalı, dersler çıkarmalıdır. Bedir’de Peygamberin etrafında kenetlenen ve Allah’ın va’dine güvenen, ancak savaş tecrübesi olmayan ve psikolojik olarak savaşa hazır olamayn az sayıdaki müslüman, kendilerinden sayıca çok ve daha techizatlı, kendilerini ortadan kaldırmak üzere gelen müşrikleri bozguna uğratmışlardı.

Şüphesiz ki hak-bâtıl mücadelesinde sayı, malzeme, maddi imkan, silah gibi şeyler aldatıcı olmamalı. (Bekara 2/249) Zira Allah (cc) dilediği kullarına dilediği gibi yardım eder, onların bilemeyeceği şekilde destek verir, ayaklarını sabit tutar. Vahyin ölçülerine uyan ve Allah yolunda samimiyetle çalışan müslümanlara bu yardım her zaman gelir.

Âyet, müslümanlara mutlak zafer vadetmiyor, ama Peygamber ve sahabeler gibi görevlerini yapmalarını, hayır için yoğun çaba sarfetmelerini hatırlatıyor. Mü’min bir topluluğun görevi Allah’tan gelen hakikati gönül rızası ile kabul etmek, ilâhi va’de güvenmek, üzerine düşeni yapmak ve sonucu sabırla beklemektir.

Göklerin ve yerin yaratılığında, gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde ulu’l elbab için ibretler vardır. (bkz: Ali İmran 3/191) Bunun bir benzeri âyette ise şöyle buyuruyor:

“Allah, geceyi ve gündüzü döndürüp duruyor. Şüphesiz bunda basîret sahibi (ulu’l-ebsâr, yani görecek gözü) olanlar için bir ibret vardır.” (Nûr 24/44)

Çünkü, gece ve gündüzün şaşmaz bir düzen içerisinde deveranı, evrendeki ilahi yasanın işleyişi ve Allah’ın kudretini düşünmek kalbin duyarlılığını artırır. Kur’an düşünen, ibret alan ve akleden kableri bu sahnelere yönlendiriyor. Evrendeki bu mükemmellik ve güzellik, yani ondaki olağanüstülükler yaratıldığı zamandan beri hiç kaybolmamıştır. Ancak uyuşan, katılaşan, duyarsız hale gele gelen, hatta paslanan insan kalbidir. Görmesini, idrak etmesini, akletmesini bilen kapler (ulu’l-ebsar) kainattaki kevni (oluş) ayetlere bakar, ibret alır, bunun hikmetini ve boşu boşuna yaratılmadığını düşünür. Kur’an bu örneklerle insanın gönlüne hitap ederek uyuşan duyarlılığı ve duyguları uyandırmak istiyor. Vicdanları harekete geçirmek istiyor.[75]

Kur’an, yerde ve gökteki her şeyin mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ı tesbîh ettiklerini söyledikten, İslâm’a ve Peygamber’e düşmanlık yapanları sağlam kalelerinin bile  koruyamadığını, Allah’ın vereceği cezanın ummadıkları yerden geldiğini ve içlerine korku düştüğünü haber verdikten sonra; “...Ey basîret (derin kavrayış) sahipleri (ulu’l-ebsâr), ibret alın” (Haşr 59/1-2) deniyor.

Kur’an, İslâmi davete karşı amansız düşmanlık yapanların bir kısmının başına gelen felaketi kısa ve etkili bir tablo halinde sunuyor ve arkasından da basiret sahiplerine sesleniyor: “Ey akıl sahipleri, ibret alın” Burada kalblerin öğüt ve ibret almaya açık tutulması tavsiye edilmekte, insanların ulu’-ebsâr olmaları vurgulanmaktadır.

 

-Ulu’n-nuhâ,

İki âyette yer alan ‘Uli’n-nüha’ da derin kavrayış, anlayış, iz’an sahibi demektir.  “Nühiyetün”ün çoğuludur. Bu da engelleyen akıl demektir. Çünkü o sahibini çirkin işleri yapmaktan alıkoyar.[76]

 ‘Nuhâ’, Kur’an’da insanın akletme yeteneği ile ilgili kullanılan kelimelerden biridir. Bu da ‘iyiyi kötüden ayırdıktan sonra kötü olandan yasaklayan akıl’ demektir. “Uli’n-nühâ” da derin kavrayış sahibi demek olur.[77]

 “O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyin, hayvanlarınızı yayın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri (ulu’n-nuhâ) için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) deliller vardır.” (Tâhâ 20/53-54)

Görüldüğü gibi Kur’an burada akıl sahiplerini, ya da akleden kalbe sahip olanları “ulu’n-nühâ” olarak nitelendiriyor. Yönünü şaşırmayan akıllar Allah’ın yarattığı bu muazzam kâinat düzenine hayret ederler. Bundaki sayısız deliller, belgeler (âyetler) üzerinde düşünürler. Bunu tasarlayan ve yaratan bir Yaratıcı olduğunu anlarlar. Kâinattaki yerlerinin farkına varıp hadlerini bilirler.

Aklını hakkı ve hakikati bulmak için kullananlar bu âyetlerin işaretiyle Hakka giden bir yol bulurlar. Bu ‘nuhâ akıl” sayesinde kendilerini sapıklığa, hataya, günaha, kötülüklere sürükleyen inançlardan, fikir ve davranışlardan uzaklaşırlar.

“Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri (ulu’n-nuhâ) için ibretler vardır.” (Tâhâ 20/128)

Zalimlik ve azgınlık yaptıkları için cezalandırılan toplumları hikâyesini duyduğu veya bildiği halde bundan ibret almayanların kafası çalışmıyor demektir. Kendilerinden önce ölenlerin akıbetinden, ölümden ve hayatın faniliğinden ibret almayanların basireti bağlı demektir. Ancak ulu’n-nuhâ, ulu’l-ebsâr, ulu’l-elbâb olanlar, akleden ve sağduyulu bir kalbe sahip olanlar bunlardan ders çıkarırlar.

 

-Sonuç yerine

Kur’an akıllı insanlara hitap ediyor ve onları sorumlu olduklarını hatırlatıyor. Akıl ve ona benzer kelimeleri kullanarak onun işlevini, nasıl kullanılması gerektiğini öğretiyor. Aklın nihai bir hakem, son sözü söyleyen, en doğruya ulaştıran olmadığını; ancak kalb ile, kalbteki iman ile asıl işlevini yerine getirebileceğini söylüyor.

Akleden, fıkheden, derinlemesine düşünen, kavrayan, tefekkür eden, hatırlanması gerekenleri hatırlayan ama –özellikle Rabbini- unutmayan kalbler, gerçeği anlarlar, teslim olurlar, gereğini yaparlar. Allah’ın kavli ve kevnîayetleri üzerinde düşünürler ve arkasındaki hakikati ve hikmeti anlarlar. Onlar dini, Allah’ın öğrettiği gibi anlarlar, yaşarlar ve anlatırlar. Peygamber döneminden beri insanlar tarafından  ileri sürülen vahye uygun olmayan görüş, fikir, yorum, fetva ve uygulamaları ayırdeci bir bakışla, basîretle, akleden bir kalble anlarlar ve reddederler.

Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’ hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar.

Hemen her insanda akıl vardır ama bu akıllar neye yarar, ne yaparlar ? Hangi akıl kavrıyor, hangisi maksada uygun çalışıyor ? Nefsinin keyfinden başka bir çıkar, yol, anlayış, hedef bilmeyen mi, yoksa yaptığı her şeyin hesabını günün birinde vereceğini idrak eden mi? Isırıldığı deliğe bir daha girmeyen mi, her an ısırılmak üzere deliklere giren mi daha akıllı? Bir kaç günlük dünya hayatı için deli divâne olan mı, yoksa ölümden sonrasını hesaba katan mı? Kısa zamanda haram-helâl, başkasını hakkı-hukuku demeden köşeyi dönen mi, zengin olan mı akıllı, yoksa kimsenin ahını almamak, kazancının hakkını vermek hususunda titiz olan mı? Hayatını zevkleri ve hevâsı uğruna harcayan mı, iki dünya huzurunu ilâhi ölçülerde arayan mı?

Akıl odur ki selîmdir. Yürek odur ki akleder, fıkheder. Akıl, ışık gibi olsun ve sahibinin yolunu hidâyete, hayra, ihsana, ma’rufa, iyiliklere, Cennete doğru aydınlatsın. Akıl odur ki insana rehber olsun ve iki dünya saadeti kazanmaya yardım etsin. Bir filim kahramanının dediği gibi; “Sahibini ateşten kurtaramayan aklı ben ne yapayım?”.

 

Hüseyin K. Ece

05.03.2017

Zaandam-Hollanda

 

[1] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 411. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/169

[2] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 56

[3] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2430

[4] Mesela; Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 3/273. el-Ferrâ, Y. b. Z. Meâni’l-Kur’an, 3/80. Taberî, İbni Cerir, Câmiu’l-Beyan, 11/432. el-Cevzi, A b. M. Zâdu’l-Mesir, s: 1344. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/378. Kurtubî, M. b. A. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2895

[5] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 30

[6] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 56

[7] Komisyon, Kur’an Yolu, 2/494

[8] Abduh, M-Rıza, R. el-Menâr Tefsiri (Çev.), 10/382

[9] Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 4/178

[10] el-Hâzin, M. b. İ. Tefsir, 2/247

[11] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/302

[12] Abduh, M-Rıza, R. el-Menâr Tefsiri (Çev.), 10/382

[13] Komisyon, Kur’an Yolu, 2/494

[14] Komisyon, Kur’an Yolu, 2/493

[15] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 56

[16] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/169. el-Ferrâ, Y. b. Z. Meâni’l-Kur’an, 3/80

[17] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 620. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/169

[18] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 324

[19] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 55-56

[20] Komisyon, Kur'an Yolu, 4/476

[21] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/651

[22] Taberî, Muhammed b. Cerir. Tefsir, 9/454. Şevkânî, M. Ali b. M. Fethu’l-Kadîr, s: 1242

[23] Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2281

[24] İslâmoğlu, M. Yürek Fethi, s: 34

[25] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 59

[26] el-Curcânî, M. b. A. et-Ta’rifât, s: 170

[27] İbni Fâris, Mekâyîsu’l-Lüğa, s: 717

[28] Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 3/417

[29] el-Isfehânî, R. el-Müfredât; s: 577. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 11/210

[30] Altıntaş, R. İslâm Düşüncesinde İşlevsel Akıl, s: 88

[31] Darimî, Mukaddime/24 no: 231. Buharî, İlim/10

[32] Altıntaş, R. İslâm Düşüncesinde İşlevsel Akıl, s: 88

[33] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 34

[34] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 63

[35] Abduh, M-Rıza, R. el-Menâr Tefsiri (Çev.), 10/372

[36] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 31

[37] Abduh, M-Rıza, R. el-Menâr Tefsiri (Çev.), 10/372

[38] Kalkan, A. Müslümanın Akaidi, s : 31

[39] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 31

[40] Altıntaş, R. İslâm Düşüncesinde İşlevsel Akıl, s: 46-47

[41] Bolay, S. H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/239

[42] Keskin, H. İslâm Düşüncesinde Bilgi Teorisi, s: 88

[43] Bolay, S. H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/239

[44] Bolay, S. H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/239

[45] Komisyon, Kur’an Yolu, 2/493

[46] El-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 511

[47] Altıntaş, R. İslâm Düşüncesinde İşlevsel Akıl, s: 47

[48] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 32

[49] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 65

[50] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 33

[51] R. el-Isfehânî’den Komisyon, Kur’an Yolu, 2/495

[52] Altıntaş, R. İslam Düşüncesinde İşlevsel Akıl, s: 77

[53] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an 1/262

[54] Fersahoğlu, Y. Kur’an’da Zihin Eğitimi, s : 43

[55] Kalkan, A. Müslümanın Akaidi, s : 31

[56] Bolay, S. H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2/239

[57] Kalkan, A. Müslümanın Akaidi, s: 33

[58] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 34

[59] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 35

[60] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 30

[61] Bilgiz, M. Kur’an Açısından Vicdan ve Değeri, s: 65

[62] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an 1/649

[63] Ebû Dâvud, Hudûd/16 no: 4398. Tirmizî, Hudûd/1 no: 1423

[64] el-İsfehânî, R. el-Müfredât, s: 673

[65] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/915

[66] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 33-34

[67] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/904

[68] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 63-64. İbni Manzur, M. b. M. Lisânu’l-Arab, 2/93. el-Cevherî, İsmail b. H. es-Sıhah, 2/227

[69] en-Ne’al, M. F. Mevsûatu’l-Elfazı’l-Kur’aniyye, s: 150-151

[70] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/305

[71] en-Ne’al, M. F. Mevsûatu’l-Elfâzı’l-Kur’aniyye, s: 150-151

[72] Tirmizî, Tefsir/16 no: 3127

[73] Beşer, F. Bilgi Fıkıh İctihat, s: 30

[74] Komisyon, Kur’an Yolu, 1/370

[75] Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 4/2523

[76] en-Ne’al, M. F. Mevsûatu’l-Elfâzi’l-Kur’aniyye, s: 793. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 773

[77] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an 1/602