Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1695
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
935092

MUHABBETULLAH (ALLAH SEVGİSİ)

“Ger ejderhâst der reh/ Aşk-est çun zümurrûd/

Ez berk-ı in zümurrûd hîn def'-i ejderhâ kon!

(Yolu ejderha kesti ise, aşk zümrüt gibidir/

Zümrüdün ışıltısını ejderhânın gözüne yönelt!

Zümrüdün parıltısı ile ejderhayı def'et!)”

 

1- Muhebbet ne demektir?

‘Hubb’ kökünden gelen bu kelime genellikle ‘buğz’un zıddıdır. (İbni Manzur, Lisanü’l-Arab, 4/6) ‘Meveddeh ve vûdd’ gibi ‘sevgi’ anlamında kullanılmaktadır.

Muhabbet, seveni kendinden geçirecek ölçüde ileri seviyede sevgidir. Kişinin iyi ve güzel bildiği şeye karşı olan meylidir.

Muhabbetin gerek insanlar arasında, gerek Allah’a karşı, gerekse dinî emir ve yasaklardın yerine getirilmesinde önemli bir rolü vardır.

Bundan dolayı Kur’an’da üzerinde durulan bir konudur.

Sevgi olmazsa, ilgi olmaz. Sevgi olmazsa sorumluluk olmaz. Sevgi olmazsa hurmet (saygı) ihtiyacı duyulmaz. Sevgi olmazsa fedakârlık, iyilik, ihsan etme, merhamet, yardım, affetme, diğergâmlık (kendine tercih etme), itibar etme, değer verme olmaz.

Muhabbet Kur’an’da bir âyette geçiyor:

“Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik:

Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.” (Tâhâ, 20/38-39)

Seksenbir âyette ise ‘hub/sevgi’ ve bu kökten türeyen isim ve fiiller yer almaktadır. Mesela;

Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça "iyi" ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âli İmran, 3/92)

O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âli İmran, 3/134)

“Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” (Âli İmran, 3/140)

Aynı kökten gelen ‘habîb’ sevilen kişi, dost, sevgili, meyledilen kimse; ‘ahbab’ ise çoğul olup sevilen insanlar, dostlar demektir.

Yine aynı kökten gelen ‘habbe’ tohum, tane demektir. Kur’an’da beş yerde geçmektedir.

“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane (tohum) gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.” (Bakara 2/261)

Muhabbet kelimesinin ‘habbe’ tohum ile aynı kökten gelmesi de sevginin tohum gibi üretilebilir, çoğaltılabilir, ürüne dönüştürülebilir olduğuna işaret olabilir. Tohumlardan sonsuz bitkiler, meyveler ve yeniden tohumlar üretilebilir. Tohumlara ve onların sonuçlarına sınır konulamaycağı gibi, sevgiye de sınır çizilemez.

Hele bu sevgiye âlemlerin Rabbine karşı ise bunun sınırı yoktur.

 

2- Allah (cc) Sevilmeye layık olandır

el-Esmâu’l-Hüsnâ (Allah’ın güzel isimleri) sevgi, korku, lütuf ve kahır açısından incelendiği zaman görülecektir ki çoğuna yakın kısmı sevgi ve lütufa işaret etmektedir. Esmau’l-Hüsnâ’dan sadece dört beş tanesi sevgi ve lütufla yorumlanmaya müsait değildir. Bunlar da zıdlarıyla kullanılarak denge sağlanmaya çalışılmıştır.

Meselâ Kâbız, canlıların ruhunu alan manasına geldiği gibi, onların rızkını daraltan manasına da gelir. Ancak Kur’an’da ve hadislerde Bast kelimesiyle birlikte gelmiştir. Bast ise genişleten, genişlik ve refahlık veren demektir.

Zararlı şeylerin yanında  faydalı olanları da etkili hâle getiren ‘Dâr-Nâfi’ ile, alçaltan ve yükselten manasında ‘Muiz-Müzil’, ‘Râfi’-Hâfız’ da aynı dengeyi ifade ederler.

Ayıplamak ve hoş karşılamamak manasındaki ‘nakm’ kökünden gelen Müntakim; kötülüğe mukabele eden, suçluya gereken cezayı veren demektir. Şüphesiz Allah’ın cezası Türkçedeki intikam manasında değil, dünyada ıslah ahirette ise karşılık anlamındadır. Bu ismin, Tevvâb, Afüvv ve Raûf isimleri arasında gelişi de dikkat çekicidir.

Kâhır ve Kahhar isimleri ise, Tükçedeki yok etmek, ezmek manasında değil, yenilmeyen, daima galip gelen demektir.

Diğer isimlerin hepsi de bünyesinde Allah sevgisini, Allah’ın lütuf ve bağışlarını, Allah’ın af ve merhametini anlatırlar. Sevginin kaynağı O olduğuna göre, O sevilir, sevilmeye layıktır.

Nitekim, Vedûd ismi bunu daha açık ifade eder. O hem sevendir, hem de ziyadesiyle sevilendir. Bunun anlamı, Allah kullarını çok sever; öyleyse kulların görevi de Rablerini çok sevmektir.

“Haydi, günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra bilinçlerinizi yenileyerek O’na yönelin. Unutmayın ki benim Rabbim çok merhametli davranır: O Vedû’tur (hem sever hemde sevilmeyi ister).”  (Hûd, 11/90)

“Ve mutlak bağış sahibi, hep seven ve sınırsızca sevilmeye layık olan O’dur.” (85/14)

O Vedûd olduğu için Ğâfur’dur. Yani sonsuzca seven ve sevilen olduğu için çok bağışlayandır. Bağışlaması sevgisinin sonucudur. (M. İslamoğlu, Meal, 2/1241)

Allah’ın ‘Veli’ ismi O’nun yarattıklarına karşı olan sevgisini, kulları tarafından da sevilmeye layık olduğunu anlatır. Çünkü veli olmak, eli altındakine ilgi, merhamet, iyilik etmeyi, yardım etmeyi, görüp-gözetmeyi, ihtiyacını gidermeyi, her açıdan sahip olmayı gerektirir.

Bütün bunların da sevgisiz olmayacağı açıktır.

 

3- Allah sevgisi nasıl anlaşılmalı:

Muhabbetullah; nef­sin, zât ve sıfatlarıyla mükemmel olan Allah'a meyletmesidir.

İnsan ruhunu yücelişi en Yüce Yaratıcı ile sevgi münasebeti kurmak yoluyla gerçekleşir.

Sevginin mey­dana gelmesinde ön şart, sevilen var­lığın tanınmasıdır. Allah'ın künhünü (nitelik ve niceliğini) akıl ile idrak mümkün değil ise de zâtının kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O'nu tanımak mümkündür. Buna ma’rifetullah denir. Bu ma’rifetullah da O'na inanmayı ve sevmeyi gerektirir.

İslâm düşünürü İmam Ga­zalî, kişiyi Allah sevgisine götüren beş sebepten bahseder:

* a-İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever; yokluğu­nu, kemâlinin azlığını ise sevmez.

Bu durum insanı Al­lah'ı sevmeye götürür. Çünkü kendi­sini ve Rabb'ını bilen, varlığının de­vam ve kemâlinin kendinden değil, Allah'tan olduğunu bilir. İnsanı yok­tan var eden, yaşatan, kemâl sıfatla­rını yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve olgunluğa ulaşma sebep­lerini yaratan, bu sebepleri kullanma­ya hidâyet eden Allah'tır. Yoksa in­sanın kendi başına ne varlığı, ne de de­vam ve kemâli olabilir.

Bir kimsenin O'nu sevmemesi, kendine ve Rabb'ına olan cehâletinden ileri gelir. İnsanlardan bir kısmı Allah’ı hakkıyla takdir edemezler. (En’am, 6/91) Bundan dolayı da O’na karşı göstermeleri gereken tavrı gösteremezler. Allah’ı hakkıyla takdir eden O’nu gerektiği gibi sever.

* b-İnsan, malını koruyan, kendisiy­le tatlı konuşan, yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan, kendisi­ne, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik ya­pan ve ihsanda bulunanı sever.

Onu sevmesi, Allah'ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah'tır. Bunlara ilâveten insana her çeşit nimetleri veren yine Allah'tır.

"Allah'ın verdiği nimetleri sayacak olsanız, bitiremez­siniz. " (Nahl, 16/18).

Çok kere Al­lah'ın nimetleri bir insan kanalıyla di­ğerine intikal eder. Nimetin gerçek sa­hibi ise Allah'tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama nasib eden, ki­şiyi nimet verene karşı sevdiren, O'nu da diğerine karşı meylettiren muhak­kak ki yine Allah'tır.

Demek ki; ki­şinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah'ı sevmeyi gerektirir.

* c-İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği yapanı sever, yapmayandan nefret eder.

Ken­disi ile ilgili olmazsa bile adaleti ve in­sanlara merhamet ve yumuşaklıkla muamele etmesiyle tanınan bir idare­ci sevgimizi kazanırken, bunun zıddı­na zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir idareci de nefretimizi kazanır.

Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir. Bu sevgi ihsan­dan bir fayda görenlerde görülür.

Bu üçüncü sebep de yalnız Allah'ı sevme­yi gerektirir.

Zira o kendi fazlından önce bütün mahlukâtı yarattı. Onla­rın zarurî ihtiyaçları olan azalarını ta­mamladığı gibi, zarurî olmadığı hal­de ihtiyaç olduğu sanılan sebepleri ya­ratmakla onları nimet ve refaha ka­vuşturdu. Sonra ihtiyaçlarından faz­la olan bir takım süs ve ziynetlerle on­ları güzelleştirdi. İnsan hayatı için za­rurî olmayan gerek fizikî güzellikleri ve gerekse tabiatta olan dış güzellik­leri yaratan Allah, bu yönüyle de se­vilmeye en lâyık olandır.

* d-Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil, yalnız güzel­liğinden ve kemâlinden ötürüdür.

Al­lah zât ve sıfatları itibariyle güzeldir. Çirkinlik bir noksanlıktır. Noksanlık ise Allah'a yakışmaz. Allah'ın her sı­fatı kemâl noktasındadır. Âlim, bil­gili, kudretli, cömert insan; şahsî men­faati olmasa bile diğer insanlar tara­fından sevilir. Kişileri sevdiren, onlar­daki bu güzel sıfatlardır.

Oysa sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah'ın, aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese dahi edi­lebilecek olgunlukta değildir. Bu sıfatları da insana bahşeden yine Allah'tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye hak kazanan bir varlığa mukabil Al­lah'ın daha çok sevilmesi gerekir. Çünkü Allah daha âlim, daha kudret­li, daha cömerttir.

Şayet ilminden dolayı; bir âlimin, kudretinden dolayı; bir kadirin, olgunluğundan dolayı; bir kâmilin, ba­ğışlayıcılığından dolayı; bir bağışlaya­nın, ihsanından dolayı; bir varlığın se­vilmesi gerekiyorsa; bütün bu sıfatlar en kâmil derecede Allah'ta vardır.

Dolayısıyla bu yönü itibariyle de en çok sevilmeye lâyık olan yine Allah'­tır.

* e-İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir.

Aynı cinsler birbirleriyle münasebet kurar­lar. Bu münasebet zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins şekil ve sûret söz konusu değilse de, kul ile Al­lah arasında gizli bir münâsebet var­dır.

İnsanın, Allah'ın güzel vasıflarıy­la vasıflanması emredilir. "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın. "gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf, hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak ve benzeri dînî faziletlerdir.

Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel münasebetler de vardır. "Onu yapıp ruhumdan üflediğimde..." (Hicr, 15/29). Bu üstün münasebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle em-rolunmuşlardır. Yine insan özel mü­nasebet neticesi Allah'ın yeryüzündeki halifesi (Bakara, 2/30) olarak ya­ratılmıştır.

Bu tür münasebetler de in­sanın Allah'ı sevmesini gerektiren se­beplerdir. (Ş.İ. Ansiklopedisi Allah mad. 1/120)

 

4-Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olmamalı:

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-rabanız, kazandığınız malların ke-ia düşmesinden korktuğunuz tica­riniz), hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasûlünden ve O'nun folunda cihad etmekten daha sevgili o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin (başınıza gelecekle­ri göreceksiniz)." (Tevbe, 9/24)

“İnsanlar içerisinde Allah’tan başka bir takım varlıkları Allah’a eş değer görüp, onları Allah’ı sever gibi sevenler de vardır. Oysa ki, iman etmiş olanların Allah’a olan sevgileri her şeyden daha güçlüdür. Kendi kendine kötülük edenler, azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, keşke tüm kudretin sadece Allah’a ait olduğunu ve azabı en şedid olanın yalnızca Allah olduğunu  bilselerdi.” (Bakara, 2/165)

Allah'ı sevmek, zamanla O'nun tara­fından sevilme nimetini kazandırır. Allah'ın sevdiği kullar ise âhiretin kor­ku ve üzüntüsünden kurtulmuş olur­lar.

"İyi bil ki Allah'ın velîlerine (sev­diklerine) korku yoktur ve onlar üzül­meyeceklerdir."  (Yunus, 10/62)

 

2a-Allah’ı sevmek samimiyettir.

Şehâdet hem bir sözleşmedir hem bir iddiadır. Ya da söz vermedir. Kişi bununla Rabbini tanıyacağına, O´nda gelenleri kabul edecegine dair bir anlaşma imzalar ve gereğini yapmaya söz verir. İşte Allah sevgisi şehâdetle verilen sözdeki samimiyettir.

İman; sadece marifet ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgun-laştırır. Allah'ı ve Rasûlullah'ı her şeyden daha çok sevmek, mü'minin imanının kemalini gösterir.

"Nefsim hariç,seni her şeyden daha çok sevi­yorum, Ya Rasûlallah." diyen Hz. Ömer'e, Peygamberimiz (s.a.s.): "Be­ni nefsinden de çok sevmedikçe kâmil mü'min olamazsın, ey Ömer" demiş­ti. Hz. Ömer de "Seni nefsimden de çok seviyorum Ey Allah'ın Rasûlü." deyince Peygamber Efendimiz "Şimdi oldu ey Ömer!" buyurmuştu.

Peygamber'i sevmek, insanlığının ötesinde, Allah'­ın elçisi olduğu içindir, yani onu Allah sev­diği içindir.

Yine cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda bu­lunmak üzere herşeyini bağışlayan Hz. Ebu Bekir'e Peygamberimiz: "Geride ailene ne bıraktın?" diye so­runca, "Allah ve Rasûlü'nün sevgisi­ni bıraktım, ey Allah'ın Rasûlü" di­yerek imanın sevgi ile doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir.

Hz. Peygamber'de (s.a.s.): "Allah'ım, se­ni sevmeyi ve seni seveni sevmeyi ve senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve senin sevgi­ni (sıcak ve hararetli günde) soğuk su­yu sevmekten bana daha sevimli kıl." diye dua etmiştir.

 

2b-Allah’ı sevmek O´nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

Gazzali ve Razi gibi alimlerin hadis zannettigi hikmetli bir sözde şöyle deniliyor: “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız.”

Vahyin ruhunu yansıtan güzel bir söz. el-Esmâul Hüsna’nın müslümanın hayatında eyleme dönüşmesini bu söz güzel bir biçimde ifade ediyor. Zira Esmâu’l-Hüsnâ güzelliğin ve ahlâkın kaynağıdır. (İslamoğlu, M. Allah (cc) s: 96)

Kul, sevgisiyle Allah'a itaat eder, farz ibâ­detlerin dışında nafile ibâdetlerle de Allah'a manevî yakınlık kazanmaya çalışır. Nihayet ilâhî lütuf ile Allah'­ın sevgisine layık olur. Allah bir ku­lunu sevdi mi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olur. Yani kul, Allah'ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini istediği şeyi işi­tir, tutmasını istediği şeyi tutar...

Da­ha açık ifadeyle Allah sevdiği kuluna daima razı olduğu işleri yapmayı na­sip eder.

Bir kutsî hadiste şöyle buyuruluyor:

“Kim benim sevdiğim bir kula düşmanlık ederse ona savaş ilân ederim. Kulum, benim kendisine farz kıldıklarımı yerine getirmekten daha çok benim için sevimli olan bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibdetlerle yaklaşmayı sürdürür; sonunda ben onu severim, ne zaman ki ben onu severim, artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse veririm. Bana sığınırsa onu korurum... ” (Buharî, Rikak 38 (3254))

Bu bir anlamda Allah’ın Vedûd isminin tecellisidir. O, hem çok seven, hem de çok sevilendir. Çok sevilmek isteyen çok sevmelidir. İlahî sevgiyi çok kazanan daha çok ilgiyi hak eder. Bu da müslümandaki iç potansiyeli harekete geçirir. İlahî sevgiyle birlikte gönül gözü açılır, gönül kulağı açılır, gönül dili konuşmaya başlar. Artık o müslüman Allah’ın gör dediği yerden bakmaya başlar. (İslamoğlu, M. Allah (cc), s: 76)

 

2c-Allah’ı sevmek haddini bilmektir,

Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak insanın Allah’ı tanıması ve anlamasıdır. İnsan Allah’ı bilirse, kendini bilir. Kendi küçüklüğünü bilirse, ancak o zaman Allah’ın büyüklüğünü bilir.

Bu da bir anlamda haddini bilmektir.

 

2d-Allah’ı sevmek O´na teslim olmaktır.

Bütün bunların dışında kul Allah'ı, O'ndan gelecek bir nimet kar­şılığı değil; yalnızca Allah olduğu için sevmelidir. O'nu sevmenin ilk alâmeti O'na inanmak ve kayıtsız şartsız emir­lerine itaat etmektir.

"De ki: Eğer siz Allah 'ı seviyorsanız hemen bana (Hz. Muhammed'e) uyun ki Allah da siz­leri sevsin... " (Âli İmran, 3/31)

Bu âyet Allah'ı sevmenin ve Allah tara­fından sevilmenin şartı olarak Hz. Peygamber'e mutlak itaati öngörü­yor. Hz. Muhammed'e itaat, esasta O'nu elçi olarak gönderen Allah'a ita­attir. O'na isyan ise Allah'a isyandır.

İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz.

“Sevmek kalbin en soylu eylemidir. Kalbin sevgi eylemi bilgiye de dayalı olabilir, cehâlete de. Eğer cehalete dayalıysa, bu sevgi seveni özgür ve özü-gür kılan bir eylem değil, seveni tutuklayan bir tutkuya dönüşür. Eğer bu sevgi bilgiye dayalıysa, o zaman bire sonsuz veren bir tohuma (habbe: mahabbe) dönüşür. Kalp sevdiğini bilir, tanır ve anlarsa muhabbet eylemine başlar. Sevgisi arttıkça da sevdiğine manen yakınlık (kurbiyyet) kazanır.

Kurbiyyet kazanan kurban olur. Kurban olan teslim olmuştur.” (İslamoğlu, M. Allah (cc), s: 74)

 

2e-Allah’ı sevmek imandır

İman anlamak, idrak etmek, tanımak ve teslim olmaktır. Bu teslimiyet de teslim olunana sevgiyi doğurur. İman edenler, sevilmeye layık olanı/olanları severler.

Olumlu sevgi insan hayatına değerler katar. Değerlere anlam verir. Allah’ı sevdiğini iddia eden, iman etmelidir, yani teslim olmalıdır. Ki insanın hayatında değer olsun, değerler de anlamlı olsun.

Allah’a karşı duyulabilecek sevgiyi de zaten sahih iman geliştirir ve büyütür. En büyük aşıkların en güçlü imanlılar arasından çıktğına şaşmamalı.

 

2f- Allah’ı seven O’ndan korkar

Allah’ı O’na yaraşır gibi sevenler, neyi sevdiklerinin farkındadırlar. Hangi makamın karşısında durduklarını bilirler. Sevgilerini ve korkularını dengede tutarlar.

Allah’ı hakkıyla  sevdiğini iddia edenler, sürekli ‘beynel-havfi ve’r-rec’a/korku ile ümit arasındadırlar. Hem korkarlar, hem de ümitlerini yitirmezler. Allah sevgisine layık olamamaktan, bu sevginin hakkını verememekten korkarlar. Ciddi bir hata yaparak bu sevgiyi yıpratmaktan çekinirler. Ya Allah beni sevmezse diye endişe ederler. İçlerinde sürekli bu korkuyu yaşatırlar.

Yalnız bu korku kişinin korkunç olan bir şeyden ürpermesi gibi değil; sevginin üzerine titreme, bu sevgiyi azaltma veya kaybetme endişesidir.

Kur’an Allah’ı böyle sevenlere ‘müşfikun’ diyor. Müşfikun olanlar Allah’ın yüceliği karşısında derin bir saygıyla titrerler. Sevgilerine şefkat ederler, hürmetten dolayı yürekleri titrer. (Enbiya, 21/28)

İnsan idrakinin ötesinde olan Allah’tan tazimle korkma Kur’an’da ‘haşyet’ terimiyle anlatılıyor. (Haşyetullah)

Haşyet, korkulan şeyi bilerek saygı ile birlikte, içi titreyerek korkma demektir. (R. Isfehâní, Müfredât, s: 213)

Kur’an’da Allah’tan korkmak ‘havf’ kelimesi ile de anlatılıyor (Mehâfetullah)

Havf daha genel, haşyet daha özeldir. Allah’tan hem havf edilir, hem haşyet duyulur. Ama azabından yalnızca havf edilir-korkulur.

Haşyet; sürekli Allah’ın  (cc) huzurunda olmanın bilincidir.  Kur’an bu korku sıfatını daha çok alimler hakkında kullanmaktadır.

“...Kulları içinde ise, Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar.” (Fatır 34/28)

Haşyet, marifetle (tanıma-idrak) ile birlikte ortaya çıkan bir korku türüdür. Allah (cc) bilinmez ve insanın gözüne görünmez. Bilen, bilinenden daima üstündür. Bu gerçeği bilenler Rablerinden ‘haşyet’ duyarlar. 

‘Havf’ harekete geçme, ‘haşyet’ ise derlenip toparlanma ve sakinleşmedir. Mesela, korkunç bir tabiat olayını gören kimsenin iki durumu olur: Birincisi ondan korkma halidir. İkincisi ise o olayın kendine zarar vermemesi için tedbir alması veya bir yerde karar kılmasıdır.

Rabbinden ‘haşyet’ duyanlar, O’na yönelirler, O’ndan yardım dilerler, O’na sığınırlar ve ilgilerini, sevgilerini, kullaklarını yalnızca O’na yöneltirler.

Peygamberimiz (sav) de şöyle buyuruyor:

“Ben Allah hakkında sizden daha fazla bilgiye sahibim ve benim haşyetim-korkum sizden fazladır.” (Buharí, Edeb/72. Müslim,  Fedâil/127, 128 (2356))

Buradaki korkunun ma’rifetten (tanımak/bilmek) kaynaklandığnı görüyoruz. Böyle bir bilginin de iman edeni sevgiye yönelteceği açıktır.

 

3-Allah’ı kimler sever?

a-Mü’minler Allah’ı severler

“İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.” (Bakara, 2/165)

“Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara, 2/186)

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (Maide, 5/54)

 b-Allah’tan razı olanlar O’nu severler

“Allah buyurdu ki: "Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır". Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Maide, 5/119)

“Rableri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur.” (Beyyine 98/8)

c-Evliyaullah sever:

“Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır.

Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (Yunus, 10/62-64)

 

4-Sevginin somut sonuçları:

a-Yârdan gelen başüstüne

‘O diyorsa doğrudur’ diyebilmek. ‘O’ndan geliyorsa hoş sefa geldi’ diyebilmek.

‘Kahrın da hoş lütfun da hoş’ demek, muhabbetullahın yürekteki tezahürüdür. Gerçekten sevenler, sevgiliden gelene itiraz etmezler. Zira onun kendisi yanlış bir şey düşüneceğine ihtimal vermezler. Ya da ondan gelene itiraz etmenin, hem sevgiye yakışmayacağını, hem de sevgiyi törpüleyeceğini bilirler.

b-Sevgi itibar ve değer vermeyi gerektirir

Bunun için ma’rifet gerekir. Ma’rifet ehli âlemlerin Rabbini hakkıyla takdir ettikleri için O’nu hakkıyla severler, O’na itibar ederler, O’na ait olana gereğince değer verirler. Büyük bir alimi talebesi de bilir, komşusu da bilir. Ama talebesinin tanımasıyla, komşusunun tanıması bir değildir. Dolaysıyla talebesinin takdir etmesiyle, komşusunun takdir etmesi aynı değildir.

c-Sevginin eseri amellerde görülür

“Peygamber'e indirilen (Kur'ân)i dinledikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar: " Ey Rabb'imiz iman ettik, bizi de şahitlerden yaz" derler.

"Hem biz Rabb'imizin bizi iyi kişilerle birlikte (cennete) sokmasını arzulayıp dururken, neden Allah'a ve hak olarak bize gelen şeylere inanmayalım!". (Maide, 5/83-84)

“Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.

Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.

İşte gerçekten mümin olanlar onlardır. Onlara Rablerinin katında dereceler vardır, bağışlanma ve değerli rızık vardır.” (Enfal,8/2-4)

d-Sevenler takva sahibi olurlar:

Vikaye/takva; sakınma, korunma anlamına gelir.

Takva’nın Allah’a nisbet edilmesi hiç bir zaman bizzat korkunç ve tehlikeli bir şeydebn korkmak anlamına gelmez. Öyler olsaydı, takva sahiplerinin O’na yakın değil uzak olmaları gerekirdi. O halde takva, Allah sevgisine engel olacak şeylerden nefsi korumaktan ibarettir. 

Takva, Allah ile kul arasında sevgi ve dostluğun (muhabbet ve velayetin) oluşması ve devam etmesi esasına bağlıdır. Allah kendisinin müttakilerin dostu olduğunu söylüyor:

“Çünkü onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda vermezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur.” (Casiye, 45/19)

İman ve takva sahibi Allah dostlarına da işaret ediliyor.

Takva, Allah ceza verecek diye korkmak değil, Allah sevmiyecek diye korkmaktır.

e-Şahit olan sevmeye başlar

Mahlukât sahip olmak için değil şahit olmak için yaratılmıştır. Aynel-yakîn şahit olan sevmeye başlar. Zira idrak ettiği Hak (Gerçek) sevilmeye layıktır.

Şehid, gerçekten sevdiği için canını verir.

Kurban, sevginin isbatıdır. İbrahim, sevgisinin sonucu İsmail’i kurban etmeye hazırdı.

İnfak sevginin göstergesidir. 

“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âli İmran, 3/92)

 

5-Bir bedende iki yürek olmaz

a-Yürek sahibine aittir

"Allah bir adam için içinde iki kalb yapmamıştır…” (Ahzab 33/4)

Yürek beytullah ise, onun sahibi de onu var edendir, sevginin matlaı yapandır, sevmeyi öğretendir. O nasıl bir et parçasıdır ki, insan tekinin merkezi, imanın ve inkârın, sevginin ve nefretin, müjdenin ve korkunun, umudun ve umutsuzluğun, gülmenin ve ağlamanın, sevinmenin ve üzülmenin, zaferin ve yenilginin yeri olmaktadır. Onu böyle yapan asıl sahiptir. Öyleyse mutlak sevgi de O’na ait olmalıdır.

Enes ibnu Malik’in rivâyetine göre Peygamber şu duayı yapardı:

“Yâ mukallibe’l- qulûb, sebbît kalbî âla dinike/Ey kalplerı çekip çeviren Allahım Kalbimi dinin üzerine sabit kıl.” (Tirmizî, Kader 7, 2141. İbnu Mace, Dua 2, 3834)

b-Sevgi bölünürse, tükenir

 

6-Sevgiye hazırlık;

a-Kalbi temizlemek

“Pâk eyle gönül sarayını

Yâr gelecek kondurmaya”

Bu ancak gönülden ‘lâ’ demekle mümkündür. Fıtratta bir ilâha teslimiyet vardır. el-İlâh’a teslim olmayanlar, ‘âlihe’ye yönelirler. İnsanın içi boşluk kabul etmez.

Hakkıyla “lâ” diyemeyenler, kalpte kir bırakırlar.. Böylesine kirli kalpte gerçek muhabbetullah yeşermez.

b-Kalbi hazır hale getirmek,

Kalp “illallah” dedikten sonra, muhabbetullaha hazırlanır.

c-Kalbin gıdası

İnsan farklı şeyleri sever ve onlara yönelir. Kimisini tadar, kimisini kullanır, kimisiyle birlikte olmaktan haz alır. En fazla neyi seviyorsa, en fazla ona kavuşmaya gayret eder. Sevdiklerine kavuştukca sevinir, kalbi inşirah bulur, doyduğunu hisseder. Ama hiç bir zaman doymaz.

Muhabbetullah kalbin gıdasıdır. Dikkat edin kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan bulur âyeti buna işaret ediyor olsa gerek.

“Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)

 

7-Sevgi mizandır

a-Allah için sevmek

Allah'ı sevmek, diğer varlıkları sevme­meyi gerektirmez. Ancak yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan gibi sevmek küfürdür. Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allah gibi sevdiklerinden, küfre girmişlerdir.

"İnsanlardan kimi, Allah'tan başka eşler tutarlar, Allah'ı gibi onları severler. İnananlar ise çok Allah'ı severler." (Bakara, 2/165)

Abbâs İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işittim: "İmanın tadını, Rabb olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, peygamber olarak Muhammed'i seçip râzı olanlar duyar." (Müslim, İman 56, (34); Tirmizî, İmân 10, (2625).

Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

"Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak." (Buhârî, İman 9, 14, İkrâh 1; Müslim, İman 67, (43); Tirmizî, İman 10, (2626); Nesâî, İman 3, (8, 96); İbnu Mâce, Fiten 23, (4033).)

b-Allah için sevmemek

“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allah kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir.” (Mücadile, 58/22)

“Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe, 9/24)

Ebu Ümâme (radıyallahu anh), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle dediğini rivayet ediyor:

"Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir, Allah için vermezse imanını kemâle erdirmiştir". (Ebu Dâvud, Sünnet 16, (4681).)

c-Allah sevgisi aynadır

Bu aynada mü’min, Allah’a nisbetle nerede durduğunu, ihlasını, boyunun ölçüsünü görür. Aynanın parlaklığı kişinin kulluktaki durumuyla orantılıdır.

Sevgisi güçlü olanların bu aynası parlaktır ve güzel şeyler gösterir.

d-Allah sevgisi her sevgi için ölçüdür:

Neyi ne kadar sevmemiz gerektigini Allah sevgisi belirler. Diger sevgiler, allah sevgisine nisbetle deger kazanır. Anne babamızı Allah emrettiği için severiz. Anne babamıza Allah bizi seveceği için iyilik ederiz.

Çocuğumuz Allah emaneti, hibesi, sürur kaynağı olduğu için severiz. Ona karşı görevlerimizi Allah belirlerdiği için severiz.

Başka şeyleri, başka insanları Allah sevgisine göre severiz. Allah’ın sevmediği, bize sevmeyin dediğini sevmek, muhabbetullaha tersdir.

Allah sevgisinin, diğer mahlûkâtı sevmeye engel olmadığını söylemiştik. Ana, baba, eş, evlâd, dünya ve dün­ya nimetleri de sevilir. Ancak bu sev­gi, Allah sevgisinden daha üstün ol­mamalıdır. Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ızdırap kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündük­çe kahrolur. Allah'a ve âhirete inan­mayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul eden kâfir için, ölüm en büyük felakettir. Ölümü inkâr, Al­lah'ı ve âhireti inkâr kadar kolay de­ğildir. Kâfir için sevdiklerinden ayrıl­ma ve ızdırap kaynağı olan ölüm,, mü'min için sevdiğine kavuşma anı­dır.

 

8-Yamuk sevgi yamuk tavra sebep olur

a-Kişi neyi seviyorsa onun kölesi olur

Kişi neyi aşırı seviyorsa, onun emrine girer, adeta kul-köle olur. Sevgi hürmeti doğurur, tutku ise köleliğe götürür. Birine köle olmak sevginin değil, kendini değersizleştirmenin sonucudur.

Halbuki gerçek sevgide istenen, kendi benliği inkâr, yok etme, fenâya sürüklemek değil, durduğu yeri ve sevginin adresini bilmektir.

b-Yanlış yapanlar yanlışı sevenlerdir

İnsanların yanlışların kaynağı yanlış sevgilerindendir. Sevdalanadıkları nesneler, kişiler, hedefler onları yanlışa götürmektedir.

Ama Hakkı sevenler, bu sevgiyi eksen alırlar, Ona layık olanı sever, o sevgiyi yitirmemeye çalışırlar.

 

9-Üç Şey Allah’a mahsustur

İnsan bazı şeyleri sevebilir. Bazı şeylerden korkabilir. Birlerinden, bir yerlerden bir şey umabilir. Ama insan aynı anda sevgi, korku ve ümit duygularını yalnızca Allah’a karşı besler.

Bu üç duyguyu aynı anda herhangi bir şeye karşı besleyenler, korkulur ki biraz sonra onun tanrı sanmaya başlar. Zira insandan kaynaklanan bu üç duygu, hep birlikte sadce insanın sahibine aittir.

 

10-Allah’ı seven Rasûlüne itaat eder

“De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Âli İmran, 3/31)

 

11-Allah'ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği;

O'na, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, ve İslâm'ından dolayı kınayıcı-ı kınamasından korkmamaktır,

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (el-Mâide, 5/54)

 Hüseyin K. Ece

Zaandam-Hollanda