Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564631

ALLAH’IN SELÂMINA LAYIK OLMAK

Kur’an’ın en önemli kavramlarından biri olan ‘selâm’, pek çok manayı, hikmeti, faydayı ve hedefi içinde barındırır. Selâm ile son ilâhî din İslâm aynı kökten gelirler. Allah’ın bir güzel ismi de es-Selam’dır.

 

Selâm bir taraftan es-Selâm olan Allah ile ilişkiyi, bir taraftan barış, esenlik, kurtuluş ve teslimiyet olan İslâmı, diğer taraftan gerçek mutluluk yeri olan Dâru’s-Selâmı yani Cenneti işaret eder.

İslâmın selâmı sıradan bir merhaba, bir hallo (alo), el kaldırıp veya baş eğip işaretleşme değildir. “Selâmün aleyküm’ün yerine konulmaya çalışılan, “günaydın, iyi günler, merhaba, iyi akşamlar” gibi ifadelerin onun yerini tutmadıkları, selâmın kapsadığı anlamlardan uzak oldukları açıktır.

Kur’an’a göre dünya hayatında selâm dini olan İslâma teslim olup iman ve salih amel işleyenler cenneti hak ederler.  Cennetliklere de Allah’tan selâm sözü bir ödül olarak ulaşacaktır. Ya da “Allah’tan onlara selâm vardır”. (Yasîn 36/58) Bunu Allah’ın selâmını hak etmek şeklinde ifade edebiliriz.

Burada önce selâmın manasını, Kur’an’daki farklı kullanımlarını ve en sonunda da kimlerin Allah’ın selâmını hak ettiği açıklamaya çalışacağız.

 

-Selâm nedir?

‘Selâm’, ‘se-li-me’ fiilinden gelen bir masdardır. Sözlükte; dış ve iç âfetlerden belâlardan veya dertlerden uzak olmak demektir. Şu âyette olduğu gibi: “Ancak Allah’a selim bir kalple varan başka.” (Şuara 26/89)

Bu fiilin masdarı “selâm veya selâmet” şeklinde gelir. (R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s: 350) Bu da kurtuluş ve (tehlikeden) uzak olma manasındadır. Bazılarına göre selâmet âfiyettir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 7/240) Nitekim şu iki âyette selâm bu manada kullanılıyor:

“Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan toplulukla, Bizden bir ‘selâm-esenlik’ ve bereketle gemiden in…” (Hûd 11/48)

“Biz: ‘Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâm (selâmetli) ol’ dedik.” (Enbiyâ 21/69)

‘se-li-me’ fiili ve onun türevleri olan kelimeler; barış, teslim olma, güvende olma, ayıp ve kusurdan uzak olma, barışa girme, hayır ve iyilik içinde olma, gibi anlamlara gelirler. (H. K. Ece, İslâmın Temel Kavramları, s: 299 ve 603)

Selâm, insanlar hakkında kullanıldığında, ‘selâm vermeyi’, sözle esenlik, barış ve güven dilemeyi ifade eder.

Araplar İslâmdan önce ‘selâmün aleyküm’ şeklinde selâmlaşırlardı. Bu da onların aralarındaki barışın, tehlikesizliğin, güvenin bir alameti gibiydi. Sanki ‘burada savaş yok (rahat ol)” demiş olurlardı. İslâm geldikten sonra bunu benimsedi ve mü’minlere aralarında bu selâmı yaymalarını emretti. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/241)

Kendilerine gönderilen elçi Lût’u dinlemeyen ve inkârda direnen ve aşırı çirkin işler yapmaya devam eden Lût kavmi cezayı hak etmişti Allah (cc) onları cezalandırmak üzere iki melek gönderdi. Melekler insan suretinde önce bir çocuk müjdelemek üzere hz. İbrahim’e uğradılar. Onun yanına gelince de ona selâm verdiler:

“İbrahim’in seçkin konukları ile ilgili kıssayı hiç duydun mu?

O (semavî elçi)ler İbrahim'e gelip ona selâm verdiklerinde, “(Size de) selâm olsun!” demişti; (ve kendi kendine,) “Bunlar, yabancı kimseler!” (diye düşünmüştü.)” Zariyât 51/24-25. Bir benzeri:  Hûd 11/69. Hıcr 15/52)

İbrahim (as) onlara görevlerinin ne olduğunu sorunca onlar; suçlu bir kavmi cezalandırmak üzere gönderildiklerini söylediler. (Zariyât 51/32-34)

Hz. İbrahim görevi gereği babasına ve kavmine, insanın düşmanı olan şeytana itaat etmemesini tebliğ etti. Babası ise eğer tanrılarından yüz çevirecek olursa onu taşa tutup kovacağını söyledi. Bunun üzerine şöyle dedi:  “Sana selâm olsun!” “Rabbimden seni bağışlamasını isteyeceğim: Çünkü O bana karşı hep lütufkâr olmuştur.” (Meryem 19/47)

İnkârcılar veya hakikati anlamadıkları için kabul etmemekte direnen kimseler kendileriyle alay ettikleri, ya da hakikat konusunda inatla cedelleştikleri zaman;  “Rahmân'ın has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vakar içinde yürürler ve ne zaman kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendilerine laf atacak olsa, (sadece) selâm! derler.” (Furkan 25/63)

Kurtuluş, esenlik, barış ve güven, tehlikeden ve azaptan uzak olma gibi selâmın kapsadığı bütün güzellikler sonunda hidayete uyanların hakkıdır.

Allah (cc) hz. Musa’ya ve Harun’a şöyle buyurdu:

“Öyleyse artık ona gidin ve deyin ki: ‘Biz ikimiz senin Rabbinin elçileriyiz; bunun için, İsrailoğulları'nın bizimle gelmesine izin ver ve onlara (artık) sıkıntı çektirme.  Biz sana Rabbinden bir mesajla geldik; ve (bil ki O'nun bahşedeceği) nihaî kurtuluş ve esenlik (selâm) (yalnızca, O'nun gösterdiği) yolu izleyen kimselerin olacaktır:” (Tâhâ 20/47)

Bir başka yerde peygamberin muhataplarına esenlik ve selamet dilemesi emrediliyor:

 “Ve (O, Elçisinin) şöyle diyeceğini de bilir: “Ey Rabbim, işte bunlar, inanmamakta direnen bir kavimdi.” Fakat sen (verdikleri selâmı) güzel bir karşılıkla al, yani “(size de) selâm olsun” de. Nasıl olsa zamanı gelince (gerçeği) öğrenecekler.” (Zuhruf 43/88-89) Burada görünüşte ‘onlara selâm ver” deniliyor. Bunu “Allah’tan onları selâmete kavuşturması dile” veya “sizinle benim herhangi bir kavgam yok” şeklinde de anlamak mümkün.

Kadir gecesi hem bin aydan daha hayırlıdır  ve de sabaha kadar selâm’dır.

Selâm, aynı zamanda barış, huzur, saadet, af ve mağfiretdir. Kur’an’ın inişi hatırına, vahyin asıl sahibi Allah tarafından ilan edilen genel bir affa delâlat edebilir. Ancak bu genelliği ‘Rablerinin izniyle’ şartı sınırlamaktadır. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/1284)

O gece melekler hayatın her alanına dair emirlerle inerler. Ancak her emrin hayır ve şerre de şâmil olması ihtimaline karşı, ‘Kadr’e mazhar olacaklar hakkında şer ihtimalini ortadan kaldırmak için buyuruluyor ki “O sabaha kadar bir selâmdır”. Yani sırf selâmettir. Yahut Allah tarafından bir selâmdır. Melekler de müminlere selâm verir dururlar.  (Elmalılı, H. Yazır, Tefsir (sad.) 9/347)

Kur’an iman edenlerin bazı özelliklerini saydıktan sonra şöyle diyor:

“Onlar (mü’minler) ki, boş ve anlamsız sözler işittikleri zaman ondan hemen yüz çevirip, “Bizim yapıp-ettiklerimizin hesabını biz vereceğiz, sizin yapıp-ettiklerinizin hesabını da siz vereceksiniz. Size selâm olsun; bizim, (doğru ile yanlışın anlamından) habersiz kimselerle işimiz yok” derler.” (Kasas 28/55)  Yani sizden selâmete kavuşmayı istiyoruz derler. “Size selâm olsun” ifadesini “yolunuz açık olsun” diye de anlamak mümkün. (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/766)

 

-Allah’ın ismi olarak selâm

‘Selâm’, Allah’ın güzel isimlerinden biridir.

“Allah'tır gerçek İlah! O'ndan başka yoktur ilah! O melik'tir, Kuddûs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir, Aziz'dir, Cebbar'dır, Mütekebbir'dir. Allah, müşriklerin iddialarından münezzeh ve yücedir.” (Haşr 59/23)

es-Selâm ismi, Tirmizî ve İbni Mace’nin verdikleri “esmâu’l-hüsnâ” lişstesinde yer almaktadır. (Tirmizî, Da’avat/82 (3507). İbni Mace, Dua/10 (3860))

Peygamberin arkasında namaz kılan sahabeler önceleri tahiyyat oturuşunda “Allah’a kullarından selâm olsun, falana falana selâm olsun” manasında ifadeler kullanırlardı. Bunu duyan Peygamber (sav); “Allah’a selâm olsun demeyin. Allah selâmın kendisidir. Fakat siz siz şöyle söyleyin dedi ve Tahiyyat duasını öğretti.” (Buhârî, Ezan/150 (835). Müslim, Salat/55 (897))

Peygamber (sav) namazın sonunda; “Allahümme ente’s selâmü ve minke’s selâm, tebârekte ya zel-celâli ve’l-ikram” yani, “Ey Allahım sen Selâmsın ve selâm Sendedir...’ denilmesini tavsiye etmiştir. (Müslim, Mesâcid/135-136 (1334-1335). Ebu Davûd, Vitir/25 (1512). Tirmizî, Salat/108 (298))

es-Selâm, Allah’a nisbet edildiğinde iki manada anlamak mümkün. Birinci manası, yaratılmışlara ait acz ve eksikliklerden uzak olmak. Demek ki Allah’ın zatı açık ve gizli kusurlardan, yaratıklara mahsus değişikliğe uğramaktan, zeval bulup ortadan kalkmaktan münezzehtir (uzaktır). Aynı anlam Allah’ın el-Kuddûs isminde de vardır. İkinci manası ise selâmetin kaynağı olup esenlik veren demektir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, 36/341. R. El-Isfehânî, el-Müfredât s. İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 7/241) Kâinatta her şey Allah’ın koyduğu düzene göre devam etmektedir. Allah’ın bütün fiilleri bozukluk ve düzensizlikten uzaktır. O’nun takdirinde ve yaratmasında kusur olmaz.

es-Selâm, hem Allah’ın noksanlıklardan uzak olduğunu, hem de O’ndan kullarına gelen esenliği, güveni ifade eder. Öyleki es-Selâm, her selâmetin kaynağı, kendisi ayıptan, ve kusurdan uzak olduğu gibi selâmet umulan, kurtuluş arayanları selâmete erdirecek olan da O’dur. (Elmalılı, H. Yazır. Tefsir (sad.) 7/524)

 

-        Selâm yurdu

İnsanlar İslâm’ı hayat haline getirirlerse, önce kendileri ‘selâm’a ulaşırlar. Böyle insanlardan kurulu bir toplum artık ‘selâm’ toplumu olur ve onların yaşadığı yerler de ‘selâm yurdu’ (dârü’s selâm) olur.

İslâm insan, aile ve toplum hayatını dâru’s-selâm (esenlik/mutluluk yurdu) yapmak için gönderilmiştir. Zaten İslâm’ın hakkıyla yaşadığı beldelere ‘dâru’l-İslâm’, ailelere ‘islâmî yuva’, İslâmı hakkıyla yaşayanlara da müslim/müsliman denir. Müslim, bir taraftan Allah’ın indirdiklerine teslim olan manasına  gelse de, diğer taraftan İslâmla huzura eren, selâmete ulaşan, doğru yolu bulan ve kurtulmayı tercih eden demektir.

Burada şu mesaj da saklıdır: Ey iman edenler, İslâma teslim olarak müslim olun, onunla dünyada huzura (saadate), Âhirette selâmete kavuşun, ailenizi ve yaşadığını beldeleri ‘darus’selâm-esenlik yurdu’ yapmaya gayret edin.

Bazıların göre asıl ve sonsuz ‘selâm yurdu’ Cennet’tir. Cennet’te bitmeyecek bir sonsuzluk, fakirliği olmayan bir zenginlik, hastalıksız sağlık, zilleti olmayan bir izzet vardır. İşte Allah (cc) insanları böyle bir yurda çağırmaktadır. (R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 350)

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.

Rableri katında onlara ‘daru’s-selâm-esenlik yurdu (cennet)’ vardır. Ve yapmakta oldukları (güzel) işler sebebiyle Allah onların dostudur.”[1]

Bu âyete göre İslâm, Allah’ın dosdoğru yoludur. O yolda gidenler hem hayatın hedefine, hem Allah’ın rızasına, hem de huzur, mutluluk ve kurtuluşa ulaşırlar.

Allah’ın, gönlünü İslâma açtığı, bu sayde iyi niyetli olup sağlıklı düşünen insanlar tarafından kabul edilen İslâm Dini, Allah’ın doğru yolu ve saadete götüren yoludur. Kur’an, eğri, sapık, yanlış yolları da, doğru yolu da göstermiştir. Ancak Kur’an’ın bu öğüt ve uyarılarına ancak aklını kullananlar kulak verir. Bu gibi kimseler hidâyete uyarak hem dünyada selâm’a (esenliğe, mutluluğa, iç huzura, selâmete) kavuşurlar, hem de Allah’ın katında bütün güzelliklerin yaşanacağı asıl ‘dâru’s-selâm-esenlik yurdunu’,  ayrıca nimetlerin en büyüğü olan Allah’ın veliliğini (dostluğunu ve yakınlığını) kazanırlar.

Daru’s-selâm, yani ‘dârullah’ Allah’ın dostlarına hazırladığı yurt, yani Cennettir.  Şerefi yüce olduğu için Allah (cc) orasını kendine nisbet etmektedir. Ya da ‘daru’s-selâm’,  bütün olumsuzluklardan ve kederlerden uzak kalmak demektir.[2]

En’am 127. âyetteki ‘esenlik yurdu’ şeklinde çevirdiğimiz ‘daru’s-selâm’ müslümanın iman üzere yaşamaları sayesinde gerçekleştişrecekleri düzenli, huzurlu ve mutlu bir ülke veya dünya hayatı şeklinde de anlamak mümkündür.[3]

Allah (cc) Kitabıyla ve son Peygamberiyle bütün insanları ‘dâru’s-selam’a-selâm yurduna’ davet ediyor.  O (cc) zaten insanlardan dilediğine, -bir anlamda hidâyeti isteyene- hidayetini verir.

“Allah kullarını daru’s-selâma-esenlik yurduna çağırıyor ve O, dilediğini doğru yola iletir.”[4] 

Allah (cc), katından indirdiği vahiy ve Elçisi ile insanları boş şeylere, dünyalıklara, yarışlara, eğlencelere, fani lezzetlere, kavgaya ve yağmaya, felâkete ve bilinmezliklere değil, selâm yurduna, yani selâmete, kurtuluşa, huzur beldesine, ebedi mutluluğa davet ediyor. 

Allah (cc) kullarını hayatı esenlik yurdu yapacak imkanlara davet ediyor.

İnsana mutluluk verecek, onu her türlü olumsuz ve kötülüklerden, hoşa gitmeyen şeylerden koruyacak esaslara çağırıyor.

es-Selâm olan Allah’ın kulları için hazırladığı yurdu/beldesi Cennettir. Ki onu ihlaslı kulları için hazırlamıştır. Orası her türlü gam ve hüzünden uzaktır. Sonsuzdur ve oraya girenlere sunulacak nimet ve ikramlarla doludur. Kim Allah’ın bu davetine uyarsa Allah oraya varan yolları ona gösterir[5], ona bu sonsuz saadet yurduna gitmeyi kolaylaştırır.[6]

 Dâru’s-selâm ifadesinin Âhirete bakan yönü olduğu gibi dünyaya bakan bir yüzü de olabilir.

 “Dâru’s-selâm daveti; sadece öte dünyada değil bu dünyada da insanın kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle barışık yaşadığı bir ortamın oluşturulması çağrısıdır.”[7]

M. Esed bu âyet için şöyle bir not düşüyor: “Açıktır ki, dâru's-selâm terimi sadece -cennet temsîlinde işaret edilen-öte dünyadaki nihaî esenlik ortamını değil, fakat aynı zamanda gerçek müminin bu dünyadaki ruh durumunu, yani onun Allah'la, tabii çevresiyle ve kendisiyle barış ve bağdaşım içindeki huzurlu, güvenli ruh durumunu da ifade etmektedir.”[8]

 

-        Kurtuluş yolu olarak selâm (selâmet yolları/sübülü’s-selâm)

“Allah (cc), rızasına uyanları Kur’an ve Hz. Muhammed’le ‘sübülü’s-selâm’a-selâm yollarına’ ulaştırır, O (cc) insanları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

 ‘Sübül’  ‘sebîl’ kelimesinim çoğuludur ve yollar demektir.

Sebîl kelimesi Kur’an’da, yirmibir yerde “sebîlillah-Allah’ın yolu” (Mesela; Âli İmran 3/99. A’raf 7/45, 86. Enfal 8/36, 47. Hûd 11/19. İbrahim 14/3. Nahl 16/88, 95 ve diğerleri),  kırkbeş yerde “fi-sebîlillah-Allah’ın yolunda” , onbir âyette  “sebîlihî-O’nun yolu” (mesela; Maide 5/35. En’am 6/117, 153. Tevbe 9/9, 24. Nahl 16/125), iki âyette de “sebîlî-benim yolum”  (Âli İmran 3/195. Mümtahane 60/1) şeklinde geçiyor.

Kur’an’da dört şey Allah yoluna (fi-sebîlillah’a) nisbet edilir:

1-Allah yolunda yoğun çaba, gayret ve çalışma (cihad) (Bekara 2/154, 247. Nisa 4/95. Maide 5/54. Enfal 8/72, 74. Tevbe 9/19, 20, 24, 41, 81. Hac 22/58. Hucurât 48/15. Saff 61/11),

2-Allah yolunda meşru savaş (kıtal) (Bekara 3/195, 244. Âli İmran 3/13, 146, 157, 167. Nisa 4/74, 75, 76, 84. Tevbe 9/111. Muhammed 47/4. Müzemmil 73/20),  

3-Allah yolunda harcama (infak) (Bekara 2/261, 262. Enfal 8/60. Tevbe 9/34. Muhammed 47/38. Hadid 57/10),

4-Allah yolunda hicret etme (Bekara 3/218. Nisa 4/89, 100. Enfal 8/72, 74. Tevbe 9/20)

‘el-sebîl’ şeklinde, yani belirleme takısıyla geldiği yerlerin çoğunda belirli bir yol, yani Allah’ın insanları davet ettiği, dosdoğru hidayet yolu kasdedilir. (Bakınız: Nisa 4/44. Mâide 5/12, 60, 77. Ra’d 13/33. Nahl 16/9. Furkan 25/17. Neml 27/24. Ahzâb 33/4. Mü’min 40/37. Zuhruf 43/37)

“Ey iman edenler! Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, O'na daha yakın olmaya çalışın ve Allah yolunda (sebîl) gayret gösterin (cihad edin) ki mutluluğa erişebilesiniz.” (Maide 5/35. Ayrıca bakınız: Mü’min 40/37. Ra’d 13/33)

Allah’ın sebîli, ivec’den (eğrilik-büğrülükten) uzaktır.

Onlar ki, başkalarını Allah'ın yolundan çevirirler ve onu eğri/dolambaçlı göstermeye çalışırlar; ve onlar ki ahiret hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmazlar!” (A’raf 7/45)

O’nun yolu dosdoğrudur, düzgündür. Hidayetin ta kendisidir. İnsanı maksadına, hedefine ulaştırır. İnsanın arzu ettiği saadet yurduna, kurtuluş beldesine, hoş bir hayata kavuşturur. O’nun yolunda yanlış, tehlike, nahoş, rahatsız edici, insana zorluk çıkarıcı  hiç bir şey yoktur.

Sebîl, aynı zamanda insanları Allah’ın yoluna götürücü deliller, işaretler anlamlarına gelmektedir. “... Allah kimi saptırısa o kendi lehine bir yol (sebîl) bulamaz.” (Nisa 4/88. Ayrıca bakınız: A’raf 7/146. İsra 17/48, 84. Furkan 25/9. Müzemmil 73/19. İnsan 76/29)

Yine sebîl, güç, imkan, fırsat, uygun zaman, kişisel yetenek manalarına da kullanılmaktadır. Örneğin şu âyette güç ve fırsat anlamı da anlaşılır:

“Allah kâfirler için mü’minler üzerine bir sebîl (yol) kılmaz.” (Nisa 4/141. Ayrıca bakınız: Âli İmran 3/97. Nisa 4/15, 34, 90. Tevbe 9/93. İsra 17/32)

Selâmet yolları (sübülü’s-selâm) kavramı bir âyette geçiyor ve özellikle kendi serbest iradeleriyle doğru yolu bulmak isteyenleri Allah’ın gösterdiği selâmet (kurtuluş) yolları manasında kullanılıyor.

“Ey Ehl-i kitap! Şimdi size, (kendi kendinizden) gizlediğiniz Kitab'ın birçoğunu açıklamak ve bir kısmını da bağışlamak amacıyla Elçimiz gelmiştir. Şimdi Allah'tan size bir nûr ve apaçık bir ilahî kelâm ulaşmıştır.

Ki onunla Allah, kendi rızasını arayan herkese selâmet ( kurtuluşa götüren) yolları gösterir, rahmetiyle onları karanlığın derinliklerinden aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola yöneltir (hidâyet eder).” (Mâide 5/15-16)

‘Sübülü’s-selâm’; Allah’ın insanlar için din kıldığı ve onları davet ettiği, onun için peygamber görevlendirdiği  kendi yoludur.  Ki bu da İslâm Dinidir. Allah (cc) ondan başka din ile amel etmeyi asla kabul etmeyecektir.[9]

Yani Allah’ın razı olduğu şeyleri izleyenleri selâmet yollarına,  her türlü âfetten uzak, korkulacak her şeyden güvenliğe kavuşturucu olan selâmet yurdu olan Cennet’e götüren esenlik yollarına iletir. El-Hasen ve es-Süddî der ki: es-Selâm Aziz ve Celil olan Allah’tır. Bunun manası da ‘Allah’ın dinine, yani İslâma iletir’ demektir.[10]

‘Selâmet yolları’ terkibi, sonsuz kurtuluş yolları, selâmet yolları, esenlik, barış, kötülüklerden uzak olma, zarardan kurtulma yolları diye anlaşılabilir.

“Buradaki kurtuluş olarak çevrilen selâm kelimesi iç huzurunu, kararlılığı ve hem fiziksel hem de ruhsal nitelikteki her türlü kötülükten emin olmayı gösterir.”[11]

Kur’an’a iman edip Allah’ın rızasını arayanları Allah (cc) doğru yola ve kurtuluşa erdirir. Bir başka deyişle onları inkârın karanlıklarından imanın aydınlığına, ‘sırat-ı müstakim’ denilen doğru yola, peygamberlerin, sıddîkların (doğruların), şehitlerin ve salihlerin yoluna erdirir.[12]

Buna göre gerçek kurtuluş, gerçek barış, gerçek iç huzuru veya gerçekten zarardan kurtulma, istenmeyen şeylerden uzak olma Allah’ın rehberliği (hidâyeti) ile olabilir. Kim Allah’ın rızasını gözeterek O’ndan gelen hidâyeti kendi iradesiyle tercih ederse, o kişi doğru yola, kurtuluş ve selâmet yollarına iletilir. Bir başka deyişle kurtuluş yolunu, gerçek saadeti bulmak ancak Allah’ın gönderdiği hidâyetle mümkün olabilmektedir.

Dünyada inanç, ibadet, hayat anlayışı yani din olarak pek çok yollar vardır. Herkes inandığı dinin hak, gittiği yolun kurtuluş (selâmet) ve saadet  olduğuna inanır. Doğru bildiği din üzere yaşarsa mutlu olacağını, korktuklarından emin umduklarına nail olacağını, kötülüklerden uzaklaşacağını zanneder.

Kur’an bu yanlış zannı reddediyor.

Allah (cc), rızasına uyanları Kur’an ve Hz. Muhammed’le ‘selâm yollarına’, yani her türlü üzücü şeylerden uzak, korkulacak şeylerden güvenliğe kavuşturucu olan Cennet’e götürecek esenlik ve kurtuluş yoluna ulaştırır.  O (cc) insanları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

Âyette geçen ‘selâm’ı  Türkçe’de ‘kurtuluş’ kelimesi yeterince açıklayamıyor. Selâm bundan da öte bir şey. Allah’ın en güzel isimlerinden bir olarak es-Selâmdır. (Haşr 59/23), kozmik barışın (düzenin), kurtuluşun ve mutluluğun kaynağı, zatı her türlü kusur ve noksandan uzak olan mutlak fail (özne) demektir. 

Âyette selâm (selâmet) Allah’ın es-Selâm isminin bir tecellisi, insanın hayrına bir tecellisi, bir yansımasıdır.

Bu bir anlamda Allah’tan gelen selâmdır. Öyle ki es-Selâm olan Allah, aynı kökten gelen İslâm ile insanları selâm yollarına iletiyor. Bununla dünyada ‘es-Silm’e veya selem’e-barışa ve mutluluğa’ (Bekara 2/208. Nisa 4/90, 91), âhirette ise ‘dâru’s-selâm’a-esenlik yurdun’a (En’am 6/127) ulaştırıyor. 

Bu hem hidayet üzere yaşamanın kazanadırdığı bir sonuç, hem batıl (sapık) hayat anlayışlarının zararlarından uzak olmayı, hem de sonsuz kurtuluşu, mutluluğu ifade eder. Selamet, insanın İslamla birlikte ulaştığı iç dünyasında, ve günlük hayatındaki barışı, sukuneti, dinginliği ve doymuşluğu da ifade eder.

İnsanları ‘rüşd-doğru, akla uygun’ olana götürecek olan yol burada çoğul olarak geldi: ‘Sübülü’s selâm-selâm yolları’. İslâm yolu, hidayet yolu bir tane olsa da ona varan yollar  çok olabilir. İnsan o hidayet yoluna farklı yerlerden varabilir.

‘Sübülü’s-selâm-selamet yolları’, kurtuluş, emniyet ve Allah’a teslimiyet yoludur. Kim o yola girerse, kurtulur, güvene kavuşur. Şirkin, küfrün, nifakın, sapıklığın, kötü davranışların, yanlış fikirlerin, batıl düşüncelerin, zararlarından selâmette olur. 

 

-        Daru’s-selam (selam/esenlik yurdu)

Burada geçen ‘daru’s-selâm’ genellikle ‘cennet’ olarak anlaşılmıştır. Nitekim bir ayette iman edip salih amel işleyenlere böyle bir makamın verileceği söyleniyor:

Rableri katında barış ve saadet yurdu (daru’s-selam) onların olacak. Ve O, yapıp ettiklerinden dolayı onlara dost/yardımcı olacak.”  (En’am 6/127)

Daru’s-selam nedir.

Kelime manası; selam yurdu, esenlik ve güven yurdu demektir.

“Darus-selam, tabirini, müslümanların doğru inançları ve temiz yaşayışları sayesinde gerçekleştirecekleri düzenli, huzurlu, güvenli ve mutlu bir ülke veya dünya hayatı şeklinde de anlamak mümkün. “(Heyet, Kur’an Yolu, 2/369)

Asıl ‘selâm yurdu’ Cennet’tir. Cennet’te bitmeyecek bir sonsuzluk, fakirliği olmayan bir zenginlik, hastalıksız sağlık, zilleti olmayan bir izzet, korkusu olmayan bir emniyet, aksi düşünülmeyen sonsuz bir mutluluk vardır.

Allah (cc), bütün insanları bu ‘selâm yurduna’ davet ediyor.

(Bilin ki) Allah, (insanı) huzur ve güvenlik ortamına (daru’s-selâm’a) çağırmakta ve dileyeni dosdoğru bir yola yöneltmektedir. 

İyi ve yararlı işler yapmakta (salih amel işleyenlemekte) sebatlı olanları (karşılık olarak) daha iyisi ve ondan da fazlası beklemektedir. (Kıyamet Günü'nde) onların yüzlerini ne bir kararma, ne de bir aşağılanma gölgelemeyecektir: İşte bunlardır cennetlikler; orada ebedî kalacak olanlar.” (Yûnus 10/25-26)

Birinci âyetin baş tarafında genel bir ifade kullanılması ve arkasından da isteyen kimseleri doğru yola yöneltmekten bahsedilmesi, âyeti daha geniş manada anlamamıza imkan veriyor. Zira hidayet dünya hayatıyla, kişinin dünyadaki seçimiyle ilgili bir konudur. 

İnsan korkulardan, endişelerden, tehlikelerden emin olmak ister. Güvenlik ister, huzur ister, selâmet ister. Bunu sağlayacak arayışlara yönelir. Kendisine huzur verecek hayat biçimine seçer. Kendisine güven vereceğini tahmin ettiği güçlere sığınır. Hatta gerekirse güvende olabileceği beldelere göç eder.

Allah Teâla insanı bu manada mutlak huzura, mutlak esenliğe, mutlak güvene ve saadete davet ediyor.

Bunun dünyada da olması mümkündür.

Bu esenliğin, güven ve huzurun olmasını sağlayacak olan yegâne hayat biçimi de adı ‘selâm’ ile aynı kökten gelen İslâmdır. Allah (cc) İslamı insanlar bu kurtuluşa, esenliğe ve güvene kavuşsunlar diye gönderdi.

“Bir üstteki ayetten anlaşılacağı gibi, bizim ‘zemin’ ile karşıladğımız ‘dâr’, sadece öte dünyada değil bu dünyada da insanın kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle barışık yaşadığı bir ortamın oluşturulmasına çağrıdır.” (M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, 1/376)

“Açıktır ki, dâru's-selâm terimi sadece -cennet temsîlinde işaret edilen- öte dünyadaki nihaî esenlik ortamını değil, fakat aynı zamanda gerçek mü’minin bu dünyadaki ruh durumunu, yani onun Allah'la, tabii çevresiyle ve kendisiyle barış ve bağdaşım içindeki huzurlu, güvenli ruh durumunu da ifade etmektedir.” (M. Esed  Kur’an Mesajı, 1/398)

Denilebilir ki, ebedî ‘esenlik yurdunu’ kazanmak; insanın dünyada kurabileceği ‘daru’s-selâm’a bağlıdır. Yani bu dünyada cennet gibi bir hayatı yaşamayanlar, ölümden sonraki cenneti kazanamazlar. 

Zira İslâm hayatı minyatür bir cennete çevirmek için gönderilmiştir. Bu hayat ebedî hayata bir hazırlık, bir örnek, bir önsöz ise; orasını burada hazırlamak kaçınılmazdır. 

Dünya hayatı Âhiretteki cennetin örneğinin inşa edileceği, işte ben böyle bir cennet istiyorum diyebileceği, kısmen tadılacağı bir yerdir.

Herkes Âhirette nasıl bir hayat istiyorsa öyle yaşar. Sanki derler ki’ ben ölümden sonra da böyle bir hayata kavuşmak istiyorum’.

Ölümden sonraki sonsuz cenneti isteyenler, elbette dünyadaki hayatlarını cennete çevirmek zorundadırlar. Ya da Cennetin numûnesini burada da göstermek durumundadırlar.

-        Peygamberlere selâm

‘Selâm’ dini olan ‘İslâm’ı tebliğ eden Hz. Muhammed (sav) ‘selâm’ sancağını taşıyan biricik Rasûldür. Öyleyse ‘selâmların’ en güzeli O’na ve diğer peygamberlere verilmelidir.  et-Tehiyyatü’ aynı zamanda O’na selâm verme duasıdır. Mü’minler bu duayı, salli barik’i okuyarak, salavât getirerek O’na selâm verirler. Şöyle ki:

“Et-tahıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. es-Selâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtüh, es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illAllâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühu.”

Meali: “Bütün dualar ve bütün tahiyyeler (dirlik selâmı, övgüler, dualar) ve bütün iyilikler Allah’a mahsustur. Ey Nebî! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih (doğru hareket eden) kullarının üzerine olsun. Şahâdet ederim ki, Allâh’dan başka tanrı yoktur ve yine şahâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.”

Kur’an bazı peygambere ‘selâm olsun’ denildiğini isim vererek bildiriyor: Şöyle ki:

Nuh’a selâm olsun Kur’an diliyle:

“Doğrusu, (onlardan biri olan) Nuh da bizden imdat dilemişti ve onun imdadına derhal yetişmemiz de güzeldi.

Zira kendisini ve (inanç) ailesini büyük felaketten kurtardık.

Onun (inanç) soyunu da baki kıldık

Geriden gelenlerin zihninde ona dair (örnek) bir hatıra bıraktık.

Bütün âlemlerde Nuh’a selâm olsun.” (Saffat 37/75-79)

“Çağları aşarak gelen bu ilâhî selâm, bu kıssaların amacını muhataba beyan içindir. Kimin izinden gidiyorsan onu seç. Unutma: Gök kubbeye bırakılan her hoş seda bâki kalır.” (İslâmoğulu, M. Nüzûl Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur’an, s: 369)

Bu Allah’tan hz. Nuh’un âlemde kötü bir şekilde anılmamasına bir garantidir.[13]

Kur’an diliyle İbrahim’e selâm olsun:

“Ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik.

Geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık:

Selâm olsun İbrahime.”[14]

Mûsa ve Hârun’a selâm olsun vahyin diliyle:

“Onlara (hakkı batıldan) seçip ayıran kitabı vermiş,

Ve o ikisini dosdoğru yola yöneltmiştik

Nihayet geriden gelen herkesin zihninde o ikisine ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık:

Selâm olsun Mûsa ve Hârun’a.”[15]

İlyas peygambere selâm olsun.

Şüphesiz ki İlyas de gönderilen peygamberlerdendi.[16] O da diğer elçiler gibi tanrılara kulluk edenleri âlemlerin Rabbi Allah’a kulluk yapmaya davet etti. Kur’an onun hakkında şöyle diyor:

“Derken onu  yalanladılar. Bu yüzden onlar elbette yargılanacaklar.

Ancak, Allah’ın inancını saf ve temiz tutma çabasını desteklediği samimi kullar hariç.

Ve geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık.

Selâm olsun İlyasîn’e”[17]

Âyette geçen İlyasîn İlyas demektir.[18] İlyasîn formu, büyük bir ihtimalle çoğul olarak İlyaslar’ı ifade etmek için kullanılmış olabilir. Bu da İlyas peygamber ve onun izinden gidenler anlamına gelebilir.[19]

Meryem oğlu İsa’ya en güzel selâm olsun:

 “Çocuk (İsa) şöyle dedi: “Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı.”

Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti.

Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.

Doğduğum gün de, öleceğim gün de, kabirden kalkıp dirileceğim gün de selâm üzerime olsun!”[20]

Selâm’ın türetildiği es-selm veya selâmet, tüm görünen ve görünmeyen olumsuzluklardan uzak durma anlamına gelir.[21] “Selâm  özellikle burada, ‘ilâhi güvence ve esenlik’ anlamına gelir. Bu da sonunda ‘ebedi mutluluğu’ (Cennet’i) getiren bir hayat demektir. Cennetin bir adının da ‘daru’s-selâm-selâm yurdu’ olduğunu tekrar hatırlayalım.[22]

Ve hz. Yahya’ya da Kur’an diliyle selâm olsun:

“Ey Yahya! Kitab'a (Tevrat'a) vargücünle sarıl!” (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik.

Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O, çok sakınan bir kimse idi.

Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi.

Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun!”[23]  

Hz. Yahya’nın (as) Allah’ın övgüsüne mazhar olduğu ve dünyaya gelirken de, ölürken de, yeniden diriltileceği zaman da Allah’ın yardımının (inayetinin) onunla beraber olcağı haber veriliyor.[24]

Yukarıda verilen örneklerin tümünde Allah (cc) adı geçen peygamberlerin her birini övgü ve duaya mazhar olacakları bir mertebeye eriştirdiğine dikkat çekmektedir.”[25]

Bu kadar mı?

Bu ruhlara esenlik veren, gözleri yollara baktıran ve yürekleri uyandıran selâm müjdesi sadece bir kaç peygambere mi verildi?

Hayır. Kur’an bütün peygamberlere de selâm olsun diyor.

“Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.

“ ve selâmün ale’l-murselîn”-Ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

Ve hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur!”[26]

Âyette ‘murselîn” geçiyor. Bu da mürsel kelimesinin çoğuludur ve elçiler, gönderilenler demektir. Bu selâm’a peygamberler zincirinin son halkası, risalet binasının son tuğlası olan hz. Muahmmed de dahildir.

Peygamberlere verilen selâm Türkçe’de dediğimiz gibi “falancaya selâm olsun”, “bizden selâm olsun” gibi genel bir ifade mi, yoksa Allah’tan bir itibar, bir yüceltme ve şereflendirme mi?

Kanaatimizce bu hem onların Allah’ın es-Selâm isminin tecellisine mazhar olduklarını, O’nun izin ve yardımıyla selâmete (başarı ve esenliğe) ulaştıklarını, hem kendileri hakkında yanlış kanaatlerden, iftiralardan beri olduklarını, hem de Âhirette selâmete, ebedi kurtuluş ve mutluluğa ulaşabileceklerini hatırlatmaktadır.

Kısaca selâm kelimesinin ifade ettiği bütün manalar, selâmın bütün delâleti, selâmla dile getirilen bütün güzel duygular ve temenniler bütün peygamberlerin üzerine olsun.

 

-        Müslümanların selâmı

Mü’minler birbirlerine ‘selâm’ vermekle yükümlüdürler. Kur’an mü’minlerin birbirlerine selâm vermelerini emrediyor.

Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere sakinlerinden izin almadan, onlara selâm vermeden girmeyin. Eğer (karşılıklı haklarınızı) dikkate alacak olursanız bu (öğüt) sizin kendi iyiliğiniz içindir.” (Nûr 24/27. Bir benzeri. Nûr 24/61)

Bu âyette selâm, ‘tahiyye’ kavramı ile ifade edilmiş ve onun Allah tarafından verilmiş mübarek ve güzel bir şey olduğu açıklanmıştır. Şüphesiz ki bu, mü’minler arasında sevginin ve barışın çoğalmasını sağlayacaktır.

Burada her ne kadar evlere girerken selâm vermeyi, ya da selâm vermeden başkasının evine girmemeyi emrdiyorsa da, gerek aşağıdaki âyet gerekse Peygamber’in (sav) selâmla ilgili uygulamaları, tavsiyeleri, selâmın önemine işarettir. Dinde bir şeyi yapmak mükellef olan müslümana emrediliyorsa o farz anlamında vaciptir.

Bir sahabe Peygamberimize ‘İslâmın hangi işi daha hayırlıdır?’ diye sordu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına herkese selâm vermendir.” (Ebu Davûd, Edeb/143 (5194). Buhârî, İman/6 (12) ve 20 (28))

Peygamber (sav) buyuruyor ki: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe olgun bir imana sahip olamazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” (Müslim, İman/93 (54). Ebu Davûd, Edeb/142 (5193))

Kur’an hz. Peygamber’e  kendisine gelen mü’minlere selâm vermesini emrediyor:

Mesajlarımıza inananlar sana geldiklerinde de ki: “Size selâm olsun! Rabbiniz rahmet ve merhameti kendisine ilke edinmiştir...” (En’am 6/54)

Selâm verip almak müslümanlara sevap kazandıran (Buhârî, İman/20 (28)) ve Cennete girmeye vesile olan (Kıyame/42 (2485)) kolay bir ameldir.

Selâmlaşmak müslümanlara hayır ve bereket getirir. (Tirmizî, İsti’zan/10 (2698))

Selâm verip almak mü’minleri Allah’a yaklaştırır. (Ebu Davûd, Edeb/144 (5197))

Selâm vermek veya verilen selâmı almak, Kur’an’ın emirlerindendir. Selâm, mü’minler arasında hem bir şiar (alamet), hem bir dua hem de bir güven aracıdır. Mü’minler birbirlerine selâm vererek tanışırlar, birbirlerinden emin olurlar ve birbirlerine dua ederler.

Mü’minler selâmlaşarak aralarındaki kardeşliği ve güveni sağlamlaştırırlar. Birbirlerine, ‘selâm’ anlayışıyla, barışı ve esenliği, Allah’ın es-Selâm ismine teslim olmayı, ‘Selâm yurdu’ cennete kavuşmayı dilerler.

Selâmlaşan mü’minler, yaşadıkları evleri ve toplumu ‘selâm (barış ve güven) yeri-darü’s selâm’ haline getirmeye çalışırlar. Böylelikle kendilerinin ulaştığı ‘selâm’ halini müslüman kardeşleri için de isterler.

Bir mü’mine ‘selâmün aleyküm’ veya ‘es-selâmü aleyküm’ diyen bir kimse, ‘selâm senin üzerine olsun’, selâm üzere olasın, selâmette olasın, benden salim ol (benden sana zarar gelmez)’ demiş olur.

 

-        Selâmın bir şekli de tahiyye’dir

Kur’an şöyle buyuruyor:

“(Barış) selâmıyla selâmlandığınız (tahiyye ile) -da daha güzel bir selâm ile karşılık verin veya (en azından) benzeri ile. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını tutmaktadır.(Nisa 4/86)

Âyette geçen “tahiyye’; sözlükte, ‘Allah sana hayat versin’, Türkçe’deki şekliyle, ‘Allah sana ömürler versin’ demektir. Bir başka deyişle ‘tahiyye’; bulunduğu durumda ve sahip olduğu mülk’te kalmak demektir. İslâmdan önce Araplar birbirlerini ‘Hayyeke’l lahü-Allah ömürler versin, Allah seni mülk sahibi yapsın, mülkünde daim kılsın’ şeklinde selâmlarlardı.  Kur’an bu kelimeye‘selâm’ içeriğini kazandırmış, müslümanların duasında Allah’a karşı bütün saygı ve ta’zim (büyük tanıma) ifadelerini bu manaya katmıştır. (H. K. Ece, İslâmın Temel Kavramları, s: 674)

Hayy-diri olmak kökünden gelir. Bu kelime daha sonradan dua anlamı kazandı. Zaten dua bir anlamda bir kimseye dünya ve ahiret için bir hayat dileği ve dirlik temennisidir.

‘Tahiyye’ sözlükte, “Allah sana hayat versin”, Türkçe’deki şekliyle, “Allah sana ömürler versin” demektir. Bu söz bir haber cümlesidir ve  dua manasındadır. Dilde “falan kişi falancıya ‘hayyekellahu’ dedi” şeklinde kullanılır.[27]  

Bir başka deyişle ‘tahiyye’; bulunduğu durumda ve sahip olduğu mülk’te kalmak demektir. İslâmdan önce Araplar birbirlerini ‘Hayyeke’l lahu-Allah ömürler versin, Allah seni mülk sahibi yapsın, mülkünde daim kılsın’ şeklinde selâmlarlardı.

Kur’an bu kelimeyi de kavramlaştırarak ona ‘selâm’ içeriğini kazandırmış, müslümanların duasında Allah’a karşı bütün saygı ve ta’zim (büyük tanıma) ifadelerini bu manaya katmıştır.[28]

‘Tahiyye’nin çoğulu ‘tahiyyât’tır.

Kur’an şöyle diyor:

“Bir tahiyye ile (selâmla) selâmlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın yahut verilen selâmı aynen iade edin.” (Nisa 4/86)

“Lafzen, “ondan daha iyisi ile selâmlayın veya aynen karşılık verin”.

Bu ifade müminlerin savaş halinde olduğu insanlar tarafından yapılan barış teklifine, ayrıca düşman saflarında olduğu halde dış görünüşüyle barışçıl niyetler taşıyan tek tek kişilere işaret eder. “Eğer onlar barıştan yana eğilim gösterirlerse sen de barıştan yana ol” (Enfal 8/61) ve “ama (savaştan) vazgeçerlerse ... tüm düşmanlıklar sona erecektir” (Bekara 2/193) âyetleri gereğince müminler, makul bir çözüme ulaşmak istediğini gösteren bir düşman ile barış yapmak yükümlülüğü altındadırlar.[29]

Bu âyet Allah yolunda fiili savaştan ve yine O’nun uğruna üstün bir çaba göstermeden (cihadtan) bahseden âyetlerden hemen sonra geliyor. Vahyin indiği dönemde  birbirini ‘tahiyye’ ile selâmlayan müşrikler, aynı zamanda Peygamber’e (sav)  karşı mücadele ediyorlardı. Kur’an, burada bir inceliğe dikkat çekerek mü’minlere, “kendi bildikleri selâmla size selâm verip, barış isteyenlere daha güzeli ile karşılık verin, yahut selâmlarını aynen iade edin, ya barış teklifi alırsanız, siz de onlara daha bir barış teklifi ile karşılık verin” buyurmaktadır. Bu güzel incelik, İslâmın kavgaya değil ‘selâma-barışa’ öncelik verdiğinin açık örneğidir.

Bazılarına göre âyet selâmlaşma ile ilgili genel hükümler getiriyor. Selâm vermek, verilen selâmı almak ve ona en güzel karşılık vermek gibi.

İnsanlar arasındaki ilişklerin başlangıcı genelde selâmdır. İnsanlar söze selâmla başlamayı tercih ederler. Müslümanlar da biriyle karşılaştıkları zaman selâm verirler, birbirlerine iyi dilekte bulunurlar.

Her kültürün selâmlaşma adabı, geleneği farklı olabilir. Ama müslümanlar birbirlerini Allah’ın emrettiği ve Peygamberin öğrettiği gibi selâmlarlar.

Selâm diye tercüme edilen ‘tahiyye’, sağlık ve uzun ömür dileği olsa da, içinde selâm gibi esenlik ve her türlü hayır dileğini de barındırır. Tefsirciler bu âyetteki tahiyye’nin-selâmı üç şekilde açıkladılar.

a-Hapşıranın ‘el-hamdülillah’ demesi ile başlayan karşılıklı dualar.

b-Hediye verene hediye ile mukabele.

c-Selâm verip almak. Tahiyye daha çok bu üçüncü anlamda kullanılmıştır.[30]

Kur’an, mü’minlere de ‘tahiyyeyi-selâmı’ emrediyor:

“... Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği (tahiyye) olarak birbirinize selâm verin, umulur ki aklınızı kullanırsınız.” (Nûr 24/61)

Bu âyette selâm, ‘tahiyye’ kavramı ile ifade edilmiş ve onun Allah tarafından verilmiş mübarek ve güzel bir şey olduğu açıklanmıştır. Şüphesiz ki yürekten sudûr edecek böyle bir selâm, ya da dirlik temennisi, mü’minler arasında sevginin ve barışın çoğalmasını sağlayacaktır.

Selâm-tahiyye ile iligili kısım, âyette sözü edilen akrabalar arasında güçlü ve samimi bir bağ kurulmasını isteyen lâtif ve hoş ifadelerdir. Arkadaşlık veya akrabalık adına onlara selâm veren kişi, aslında kendine selâm verir. Akrabalar hakkında istediği hayırlar Allah katında değerlidir. Yürekten verine selâmlarda böyle bir ruh, böyle bir koku olmalıdır ki Allah da ondan razı olsun.

 

-        Tahiyyât Duası

‘Tahiyyât’ ayrıca özel bir duanın adıdır.

Bilindiği gibi namazda ikinci rek’attan sonra oturmaya ‘teşehhüd’e veya ‘tahiyyâta oturmak’ denir. Bu oturma, namazı tamamlayan vacip ve farz gibi şartlardan biridir.

Teşehhüd, ‘şehâdet kelimesini’ söylemektir. Bu da ‘et-Tahiyyât’ duasının sonunda söylenilen kelime-i şehâdettir.

Namazda her oturuşta dua okumak, özellikle ‘et-Tahiyyât’ duasını okumak gerekir. Bunun okunma sebebi güzel bir nükteye dayanır. “et-Tahiyyâtü ve’s salevâtü ve’t tayyibâtü. es-Selâmü aleyke eyyühe’n nebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtühu. es-Selâmü aleynâ ve ala ibadillahi’s salihîn. Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasûlühu.”[31]

 Peygamberimiz (sav) Mi’rac yolculuğunda Allah’ı şöylece över:

“Yarabbi! Bütün tahiyyât (saygılar, ta’zimler ve selâmlar), bütün ibadetler ve güzellikler sana aittir. Bunun üzerine Rabbimiz; ‘Selâm senin üzerine olsun ey Nebi, O’nun rahmeti ve bereketi de.’

Peygamberimiz, Rabbimizin bu bağışını şöylece karşılar:

‘Selâm, bizim (bütün peygamberlerin) ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Bunun üzerine Cebrail (as) şehâdet getirerek bu selâmlaşmaya katılır.[32]

Mü’minler, namazda ‘teşehhüd’ için oturdukları zaman, bir anlamda Peygamberimiz gibi Rabbinin huzurunda bulunduğunun şuuru ile O’na ‘tahiyyât’ eder ve O’ndan gelen selâmı alırlar. Namazın müslüman için bir mi’rac olduğunu düşünürsek bunun manevi lezzetini daha iyi anlarız.

Bu duanın sonundaki şehâdetle mü’min, imanını tazeler, kuvvetlendirir. Peygamber’e ve Allah’ın sâlih kullarına selâm verir. Mü’minler, her namazın bitiminde ‘et-Tahiyyâtü’ duasından sonra Peygamberimize salat ve selâm’ı ifade eden Salli ve Bârik dualarını da okurlar. Bundan sonra da bütün mü’minlere, bütün meleklere “es-selâmu aleyküm ve rahmetullah” şeklinde selâm vererek namazlarını tamamlarlar.

 

-        Cennetliklere ‘tahiyye’ armağanı

Cennette tahiyye ve selâm var:

“İşte böyleleridir zorluklara göğüs germeleri sebebiyle cennet köşkleriyle ödüllendirilecek kimseler. Hem oraya tahiyye (dirlik temennisi) ve selâm ile buyur edilecekler.” (Furkan 25/75)

‘Tahiyye’ kelimesi sözlükte her ne kadar ‘uzun ömür dilemek’ olsa da günlük dilde iki kişinin birbirini selâmlaması manasına gelir. O halde bu âyetteki tahiyyeyi şöyle de açıklamak mümkün: “Onlar birbirlerini “selâm sizin üzerinize olsun’ diye karşılarlar veya böyle karşılanırlar. Selâm’ın, hem huzur için bir dua, bir dilek, hem de huzur için tebrikleşmek anlamlarına da geldiği unutulmamalı.[33]

Âyetin ikinci kısmını; Ali Bulaç “... ve orda esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar”,

H. Basri Çantay, Ali Fikri Yavuz ve Ö. N. Bilmen “... ve orada (melekler tarafından) sağlık ve selâmetle (dua ile) karşılanacaklardır”,

Elmalılı H. Yazır.  Diyanet Vakfı Meali ve Suat Yıldırım “...ve orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır”, 

M. Esed “... orada dirlik ve esenlik nidâlarıyla karşılanacak olan kimselerdir”

B. Bayraklı “... ve orada selâm ve sevgi ile karşılanacaklardır”,

S. Ateş; “...ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılanacaklardır”

M. İslâmoğlu  “... Hem oraya esenlik ve hayat bahşeden tarifsiz bir mutluluk tebriği ile buyur edilecekler” şeklinde Türkçe’ye çevirdiler.

Şüphesiz cennete kabul edilmek (ya da hak etmek), cennette dileklerin en güzeli tahiyye ve selâm ile kabul edilmek büyük bir ödül. Muhteşem bir sonuç. Tarifi mümkün olmayan bir kazanç ve mutluluktur.

Ancak soru şu: Cennetlikleri kim tahiyye ve selâm ile karşılayacak?

Tahiyye uzun ömür dilemek, selâm ise selâmet dilemktir. Cennetlikleri tahiyye ve selâm ile karşılayacak olanlar da meleklerdir.[34] İbni Abbas’tan gelen bir görüşe göre cennetlikler birbirlerini bu şekilde selâm verecekler. Allah (cc) onlara selâm gönderecek. Tefsairci Mukatil’e göre burada ‘tahiyye’ selâm manasındadır.[35]  Tahiyye, yani esenlik dileği Allah’tan, selâm ise melekler tarafından verilecektir. Buradaki tahiyye’den kasdın, ebedi kalış ve pek mbüyük mülk anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre ise tahiyye ve selam aynı anlama gelir. Her ikisi de cennetlikler Allah tarafından söylenecektir.

Buna deli “O’na kavuşacakları gün onlara dirlik temennisi selâmdır” (Ahzab 33/44) âyetidir.[36]

Yani cennetlikler tahiyye (dirlik dileği) ve ikramla müjdelenecekler. Vakarlı bir şekilde ve saygı ile karşılnacaklar. Kendilerine selâm verilecek ve onlar da selâm verecekler. Melekler bütün kapılardan onları karşılamaya gelecekler.[37]

Bir başka âyette bu müjde ve ödül farklı bir şekilde yer alıyor. 

İman edip salih amel işleyenlere Cenette her türlü nimetler verilecek ve Cennetlikler birbirlerini ‘tahiyye’ (dirlik) selâmı ile selâmlayacaklar.

“... Doğrusu, tüm zalimleri çok can yakıcı bir azap beklemektedir.

Ama imana erişip doğru ve yararlı işler yapanlar, içinde derelerin, ırmakların çağıldadığı hasbahçelere sokulacaklar. Orada karşılaştıklarında iyi dilek temennileri (tahiyyeleri) ‘selâm’ olacaktır.” (İbrahim 14/22-23)

 “Bu cümlenin lafzî çevirisi Yûnus10. âyette olduğu gibi “orada onların (birbirlerine) dirlik, esenlik dilemeleri ‘selâm!’ olsun” şeklinde olacaktır.”[38]

İman edip salih amel işleyenler Cennette “Allahım! Sen Sübhansın (Yücesin)” dedikten sonra;

“...oradaki tahiyye’leri (dirlik temennileri) selâmdır; dualarının (çağrılarının) sonu da: ‘Gerçek, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (Yânus 10/10)

Lafzen, Cennette olanları birbirlerine dirlik, esenlik dilemeleri ‘selâm olsun’ şeklindedir. Selâm sözünün, iç huzura erme, yetkinlik ve kötü olan şeylere karşı güven içinde olma anlamı hatırlanmalı.[39]

Yani cennetliklerin karşılıklı dilekleri ‘selâm’ şeklinde olacak. Selamın bütün çağrışımları sizin üzerine olsun derler. Böylece birbirlerini tebrik ederler, birbirlerine mutluluklar dilerler. Ya da karşılıklı tahiyye temennisi ise birbirlerine, sahip oldukları bu nimeti ebediyyen kaybetmeme dileğinde bulunurlar.

Cennet ehlinden bir kısmı diğerlerine selâm ile dirlik temennisinde bulunacak. Yine denildi ki: Bu, meleklerin onlara sağlık ve afiyet dileği, ya da Allah’ın onlara bir esenlik sözüdür.[40] Buradaki tahiyye’den maksat cennetliklerin birbirlerini selâmlamalarıdır.Tahiyye, birisine hayat temennisi ve duasıdır.[41]   

Cennet ehli bir nimete nail oldukları zaman Rablerine hamdederler. Buradaki “onların oradaki tahiyyeleri selâmdır” ifadesi, diğer âyetlerde söz konusu edilen cennetliklerin karşılaşacakları selâm gibidir.

“...Hem oraya tahiyye (dirlik temennisi) ve selâm ile buyur edilecekler.” (Furkan 25/75),

“Orada ne boş konuşmalar duyacaklar, ne de günaha yönelten bir çağrı. Söylenen, yalnızca "selâm, selâm" dır.”  (Vakıa 56/25-26),

“Onlara merhametli Rabb'in söylediği selâm vardır.” (Yasin 36/58),

“Size selâm olsun! Çünkü siz (iyilikte) sebat ettiniz!...”  (Ra’d 13/24),[42]

Görüldüğü gibi Kur’an, Cenneti hak edenlere muhteşem bir ödül olarak tahiyye ve selâm olduğunu söylüyor. Tahiyye her türlü dirlik, uzun ömür, hayırlı hayat dileklerini anlattığı gibi, esenlik, sağlık dileklerini de içine alır. Tahiyye aynı zamanda elde edilen nimetin kaybolmaması, sahip olunan mülkte ila-nihâye kalınması konusunda da bir duadır.

Cennette tahiyye selâmı (dileği) ister meleklerden gelsin, ister cennetliklerden... Sonuçta bu ifade hem bi müjde, hem bir tebrik, hem de uzun sürecek bir mülkü, sahip olmayı ifade etmektedir.

Buradaki tahiyyenin (dirlik temennisinin) eğer Allah’tan geldiği kabul edilirse bu, aliyyü’-a’la, mükemmelin mükemmeli, müjdeler müjdesi olur.

Tahiyye ile birlikte kullanılan selâm için de aynı şeyler söylenebilir. Cennetliklerin birbirlerini selâmlayıp tebrik etmeleri, esenlikler ve ebedi mutluluklar dilemeleri hoş olduğu gibi, meleklerin selâm vermesi veya onları selâmla karşılayıp Cennete buyur etmeleri ödüllerin en güzelidir.

Ya bu selâm Allah’tan gelecekse... O zaman bu, ödüllerin en muhteşemi olur.

Demek ki cennetlikler dünya hayatında istenildiği gibi iman etmişler, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle davranmışlar, kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirip, hakkıyla şükretmişlerdir. Bu yüzden de Allah’ın selâmına layık olmuşlardır.

 

-        Cennette selâm

Cennet, dünyada iman edip salih amel işleyenlere, ya da Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket edip kulluk görevlerini yerine getiren güzel insanlara verilecek sonsuz ödül yeri.

Kur’an bu gerçeği kesin ve açık ifadelerle farklı şekillerde haber veriyor.

“(O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.” (Ra’d 13/123)

“(Kötülüklerden) sakınanlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiğinde, “Hayır (indirdi)” derler. Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir.” (Nahl 16/30)

“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hakimdir.

Buna mukabil, iman edip doğru ve yararlı işlerde bulunanları içlerinden ırmaklar akan hasbahçelere koyacağız, orada sonsuza kadar kalacaklar; ve orada tertemiz eşlere sahip olacaklar; (böylece) onları sonsuz mutluluğa eriştireceğiz.” (Nisa 4/56-57)

Daha fazlası da var:

“İçlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı ebedî mutluluk-esenlik bahçeleri işte böylelerinin olacaktır. Orada onlara altın bilezikler takılacak; yeşil ipekli ve işlemeli giysiler giyinecekler ve orada (yumuşak) divanlarda yaslanıp oturacaklar. Bu ne güzel bir karşılık, bu ne güzel bir dinlenme yeri!” (Kehf 18/31. Ayrıca bakınız: Rahman 55/54)

Cennet öyle bir yer ki orada kötü, rahatsız edici, hoş olmayan, istenmeyen hiç bir şey yok. Orada boş söz yok, yalan yok, çirkin kelime yok; ama sadece selâm var.

 “(Cennetlikler) orada ne boş konuşmalar duyacaklar, ne de günaha yönelten bir çağrı. Duydukları söz, yalnız “Selâm, selâm” dır.” (Vakıa 56/25-26)

“Onlar aralarında selâmı yayarlar. Birbirlerine selâm üstüne selâm verirler.”[43] Ya da Rableri onlara selam gönderir.[44] Veyahut onlar, orada rahatsız edici bir söz işitmezler ama meleklerden selâm üstüne selâm alırlar.

Sanki Allah (cc) cennetliklere şöyle denilecek: “Siz boş sözden ve günaha yönelten bir çağrı gibi ayıplardan uzaksınız, bunlardan selâmettesiniz.”[45]

Allah (cc) muttaki (hakkıyla korkup-çekinen) kullarını şöyle müjdeliyor:

“Cennet de takva sahiplerine yaklaştırılır; (onlardan) uzakta olmayacaktır.

Görmeden Rahman'a saygı gösteren ve(Allah'a) dönük bir kalp getiren herkesin (mükafatı budur).

“Oraya selâmla girin” (denir). İşte bu, ebedi yaşamanın başladığı gündür.

Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda dahası da vardır.” (Kaf 50/32-35)

Yani oraya azaptan ve üzüntüden selâmette (kurtulmuş) olarak girin. Kaf 34. âyet şöyle de anlaşıldı: “Allah’tan veya meleklerden size selâm olsun”, “size ikram edilen bu nimetin kaybolmasından endişe etmeyerek selâmetle girin cennete”.[46] 

Bir başka âyette bu müjde şu ifadelerle geliyor:

“Müttaki (Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan) kimseler ise, onlar (kendilerini) hasbahçeler içinde gözelerin, kaynakların başında (bulacaklar).

Oraya selâmla girin” (sözleriyle karşılanacaklar orada).

(O zaman) Biz onları içlerinde (kalmış) olabilecek nahoş duygu ve düşüncelerden arındıracağız ve (böylece) birbirleriyle kardeş olarak mutluluk tahtları üzerinde karşı karşıya oturacaklar.” (Hıcr 15/45-47)

Cenneti hak edenler, oraya insanı üzecek, hoşnutsuz veya rahatsız edici bütün afetlerden, korkulardan emin olarak girecekler. Ya da birbirlerine selâm vererek, veyahut melekler tarafından selâmla karşılanarak cennete dahil olacaklar.[47] Nitekim pek çok âyette cennetliklere korkunun olmayacağı ve onlşarın üzülmeyecekleri haber veriliyor. (Mesela; Bekara 2/38, 112, 288. Âli İmran 3/170. Mâide 5/69. Zümer 39/61. Ahkaf 46/13)

“Yani, hepsi onur ve itibar bakımından eşit ve buna bağlı olarak hased ve kıskançlıktan azade olacak. Râzî'nin belirttiği gibi, sürur çoğul ismi (tekili serîr) lugat olarak “sedirler” ya da bazan “tahtlar” anlamına olduğu gibi, “yücelik ya da mutluluk (sürûr) makamı” anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla, ‘serîr-taht’ ismi ve onun çoğulu olan ‘sürûr’ sözcüğü işte bu, mutluluk/sevinç anlamındaki sürûr sözcüğünden türemiş olabilir.”[48] 

Acaba bütün bu âyetlerde sözü edilen ve cennetliklere muhteşem bir ödül olan “selâm” meleklerden mi, yoksa Allah’tan mı gelecek?

Her ikisinin de olması muhtemel. Zira Kur’an, Allah’tan onlara selâm sözü geleceğini (Yasin 36/58);

meleklerin onları selâm ile karşılayacaklarını;

(O yurt,) girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar için orada kendilerine diledikleri her şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle mükafatlandırır.

(Onlar,) meleklerin, “Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin” diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.” (Nahl 30-32)

 “(orada) onların, atalarından, eşlerinden ve çocuklarından doğru yolu tutan kimselerle birlikte gireceği, huzurla dolup taşan ebedî hasbahçeler vardır ki, her kapısından melekler onların yanına varıp;

“Size selâm olsun! Çünkü siz (iyilikte) sebat ettiniz!” (diyecekler). (Hal) böyleyse, ahirette erişilecek olan bu mutlu son ne hoş ve ne güzel!” (Ra’d 13/23-24)

“Onlar ki, bir arınmışlık hali içindeyken melekler; “Size selâm olsun, (hayattayken) yaptıklarınızdan ötürü girin cennete!” diyerek canlarını alırlar” (Nahl 16/32) haber veriyor.

Cennetin meleklerden olan bekçileri de cennetlikleri müjde vererek, tebrik ederek ve ‘selâm’ ile karşılayacaklar.

“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara:

Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya, derler” (Zümer 39/73)

Allah’tan hakkıyla korkup çekinenler, ya da dünya hayatında Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar; hesaptan sonra, bölük bölük, grup grup Cennete götürülürler. Şerefli birer konuk/heyet olarak. (Meryem 19/85) En önde mukarrabler, yani Allah’a en yakın olanlar, sonra ebrar yani en iyi davranışta öncü olanlar, sonra diğerleri, sonra diğerleri.

Herkes kendine uygun bir grupla, herkes kendi önderiyle, herkes dünyada iken kime yakın idiyse onlarla, mesela peygamberler peygamberlerle, salihler kendilerine benzeyenlerle, alimler kendi akranlarıyla, imanında sâdık olanlar kendi yakınlarıyla Cennete doğru yürürler.

Ta ki Cennetin kapısına geldikleri zaman oradaki görevliler onlara; “selâmün aleyküm tıbtüm, fedhulûhâ hâlidîn- “Selâm size! Hoş geldiniz! İşte buyrun, içinde temelli kalacağınız bu (Cennet’e) girin)” diyecekler.[49]

Şüphesiz ki cennetlikler için yapılacak bu teşrifat; çok güzel bir karşılama, onlar için hoş bir övgüdür. Sebebi ise cennetliklerin dünyada iken Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket edip, günahların ve hataların pisliklerinden arınmalarıdır. Cennetin kapısına da tertemiz gelirler. Cennette ancak güzellik vardır. Oraya ancak güzel, tertemiz olanlar girerler.[50]

Ayrıca henüz cennete girmemiş olan A’raf ehlinin cennetliklere selâm vereceklerini de Kur’an haber veriyor:

“İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve A'raf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: “Selâm size!” diye seslenirler.” (A’raf 7/46),

Meleklerin selâmını ‘mutluluk tebriği’ diye de anlamak mümkün.

 “O Rahmet Kaynağının kullarına söz verdiği, insanın kavrama kapasitesini aşan  bir gerçeklik olan mutlak mutluluk ve güzelliğin merkezi cennetler (onların olacak). Ve her halükârda O’nun sözü yerini bulacaktır.

Orada selâm dışında asla boş bir söz işitmeyecekler. Ve onlar orada sabah akşam rızıklandırılacaklar.” (Meryem 19/61-62)

Meryem 62. âyette geçen “selâmen”, cennetlikler için geçtiği yerlerde hikâye tarzında geliyorsa “mutluluk tebriği”, konuşma tarzında geliyorsa ‘mutluluklar’ ve ‘esenlikler’ şeklinde anlaşılmalıdır.” [51]  

 

-        Allah’ın selâmı

Cennetliklerin ‘selam’ ile karşınacakları bir başka âyette şöyle anlatılıyor:

Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.

Onların Alah’a kavuşacakları gün, dirlik temennileri ‘tahiyye’dir-selâmdır ve Allah, onlar için en güzel ödülü hazırlamıştır. (Ahzab 33/43-44)

Kur’an, cennetliklere Allah’tan bir selâm sözü olacağını haber veriyor. Bu selâm sözünden kasdın ne olduğu, bunun cennetliklere nasıl ulaşacağı konusunda farklı yorumlar var.

Allah (cc) cenneti hak eden kullarını kendi katından ödüllerin en muhteşemi olmak üzere bizzat kendisi “selâmün aleyküm-size selâm olsun” diye mi iltifat edecek yoksa, bir çok âyette geçtiği gibi bundaki kasıt meleklerin onlara verecekleri selâm mı, onları selâm sözüyle, mutluluk müjdeleriyle karşılamaları mı?

Yâsîn Sûresi bunu şöyle haber veriyor:

 “Elbet cennet ehli O Gün, keyif veren bir meşguliyet içinde olacak.

onlar ve eşleri (bu huzurun) gölgesi altında mükemmel yataklar üzerinde uzanacaklar.

orada her türlü refaha sahip olacaklar ve arzuladıkları her şey onlara sunulacak.

Bu Rahman olan Rabbin sözüyle gelen bir ‘selâm’dır.” (Yâsin 36/55-58) 

Cennetlikler, cehennemi hak edenlerin aksine nimetlere kavuşacaklar. Asla rahatsızlık vermeyen, eşsiz haz ve keyif veren tatlı meşguliyetler içinde olacaklar. Yani onlar orada sefa sürmekle meşgul olacaklar. Usanç ve can sıkıntısına sebep olan hiç bir şeyle karşılaşmayacaklar. (Fâtır 35/35) 57. âyette geçen ‘fekihûn’ kelimesi,  cennetteki sevinç, sürûr, neşe manasıyla refahın ve huzurun en üst seviyesini, kemal noktasını ifade eder.

Kur’an'ın cennet tanımlamalarında zıll (gölge) terimi ve çoğul biçimi olan ‘zilâl’, çoğunlukla ‘mutluluk’un mecazî karşılığı olarak kullanılır. Nisa 57. âyette geçen ‘zill-zalîl’ ‘sonsuz mutluluk’ anlamındadır. Kurtuluşa erenlerin üzerinde uzandıkları ‘sedirler’ ise, manevî bir doygunluğu ve bir zihin dinginliğini simgeler.[52] 

Âyetler, cennetliklere haz verecek, refah sağlıyacak her türlü nimetlerin sunulacağını haber veriyorlar. Ancak bu nimetlerin ötesinde cennetliklere Allah’ın rızasının müjdesinin verilmiş olması daha da önemlidir. Bu müjdeyi “Rabbin sözüyle gelen bir ‘selâm’dır bu” ifadesinden anlamak mümkün. Allah’ın selâm sözü doğrudan veya melekler aracılığıyla cennetliklere ulaştıracak.[53]

İşte böyle. Eğer Yâsîn 58. âyetindeki “selâmun kavlen min rabbihim”i  “Allah’ın selâm sözü” diye anlarsak, bunun ne büyük bir ödül olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez.

Allah’tan cennetlik kullara selâm.

Müthiş bir şey bu. Anlatılması bile heyecan verici. 

Kaldı ki cennetliklerin görevli melekler tarafından selâmla karşılanmaları, tebrik edilmeleri, oradaki makamlarına buyur edilmeleri bile başlı başına büyük bir müjde.

Ya bu selâm, bu teşrifat, bu karşılama cenneti iman edenlere lutfeden Âlemlerin Rabbin’den gelirse...

Bir gün telefonumuz çalsa, açtığımız zaman karşımızdaki; “ben falanca bakan”, ya da “ben başabakan falanca” dese... insan heyecanlanmz mı? Koca bakan veya başbakan sana telefon ediyor, sana selâm veriyor. Şüphesiz böyle bir durumda herkes duygulanır. Hatta sevincinden ne yapacağını şaşırır.  Pek çokları sevincinden ağlayabilir. (Nitekim basına yansıdığı kadarıyla, başbakanın, bakanların ellerini tuttuğu, evlerine misafir olduğu, telefon edip hal hatır sorduğu pek çokları sevinçlerinden ağlamışlar.)

Bırakın başbakanı, kendimizden daha ileride bildiğimiz birise telefon etse, kapımıza gelse, masasında yer verse, bizi evine buyur etse insan yine heyecanlanır, sevinir.

Bir de Allah’tan cennetlik kullara gelecek selâmın vereceği heyecanı, sevinci, etkiyi düşünün. Hesap edilemez, boyutları bilinemez.

“Bir peygamber ile aynı çağda yaşasaydık. Zamanın peygamberi bize gelse ve gözleri parlayarak deseydi ki:

-Allah’ın sana selâmı var.

O anda ne hissederdik?

Nutkumuz tutulmaz mıydı?

Sevinçten başımız dönmez miydi?

Kalbimiz bir kuş gibi çırpınmaz mıydı?
Sevinç gözyaşları göz pınarlarımızdan süzülmez miydi?

Kendimizi gayr-i ihtiyâri şükür secdesinde bulup, kıyamete kadar secdede donmak istemez miydik?

İşte es-Selâm olan Allah’ın Âhirette böyle bir tecellisi olacak.[54] 

Bu âyeti Türkçeye M. Esed, “Rahmet saçıcı Rabbin sözüyle gelen katıksız bir huzur ve rahatlık içinde.”  

M. Topbaş, “Orada Rahîm olan Rab’dan bir de selâm vardır”,

S. Akdemir; “Bir de çok müşfik olan Rabbinin söyleyeceği “Selâm” olacaktır.”

R. İ. Eliaçık; “Sevgi ve merhametle dopdolu Rabbinin ebedî barış sözü yankılancak.”

M. Hamidullah; “Ve onlara, Merhametli bir Rab tarafından söz olarak “Selâm” vardır.”

B. Eryarsoy-A. Ağırakça; “Çok merhametli Rabb(lerin)den “selâm” denir (onlara).”

H. T. Feyizli; “Çok merhametli olan Rabbin katından (onlara) söylenen söz “selâm”dır.”

A. Gölpınarlı; “Onlara, Rahîm Rabden söylenen söz de esenlik sözüdür.”

A. F. Yavuz; “Allah tarafından (melekler vasıtasıyla) bir söz olarak onlara “Selâm” vardır.”

Diyanet meali (eski); “Merhametli olan Rab katından onlara selâm vardır.”

E. H. Yazır; “Bir selâm, rahîm bir rabdan kelâm.”

H. B. Çantay; “Çok esirgeyici Rab (lerin) den bir de selâm (var) dır.”

Ö. N. Bilmen; “Rahîm olan Rabden kavlen bir selâm da vardır.”

S. Yıldırım; “Rabb-i Rahim'den sözle olan bir selâm yine onlara. . .”

S. Ateş; “Çok esirgeyen Rabden (onlara) sözle selâm (vardır).”

M. İslâmoğlu; “Rahmeti sonsuz Rabbin sözüyle gelen tarifsiz bir mutluluktur bu.” şeklinde çevirdiler.

Bu âyetle ilgili çeşitli açıklamalar ve yorumlar yapılmış. Ancak burada önemli olan konu, Allah’ın cennettliklere sunacağı nimetlerin güzelliği, mükemmelliği ve sonsuzluğuna vurgu yapılmış olması. Bunun yanında Allah’tan selâm sözüyle, O’nun ebedi hoşnutluğuna işaret edilmesi. Şüphesiz ki bu maddi nimetlerin ötesinde, Allah’tan gelen lütufların, bağışların en büyüğüdür.

Şimdi bu âyeti tefsircilerin nasıl anladıklarından örnekler verelim:

 ‘Selâm’, kurtuluş, rahat ve iç barışı ifade ettiği için burada onu bunların tümünü ifade eden ‘mutluluk’ diye anlamak mümkündür.[55]

M. Esed’e göre “selâmün kavlen” birleşik ifadesinin bu bağlamdaki en güzel karşılığı “huzur ve rahatlık sözü”dür.[56]

 ez-Zeccâc der ki;” cennetlikler için Allah’ın onlara selâm vermesi de vardır” demek olur. Bu da onların en büyük arzusudur.

İbni Abbas’a göre Allah (cc) cennetliklere selâm verecek. Nitekim İbni Mace’de geçen bir hadise göre Cennet ehlinin nimetleri içerisinde bulundukları bir sırada Allah onlara bir nûr şeklinde görünecek ve onlara “Ey cennet ehli selâmün aleyküm” diyecek. İşte bu “Rahman olan Rabden bir selâmdır” âyetini anlatmaktadır.[57]

O cennetlikler için ayrıca Rablerinden selâm da vardır. Bu onlara yönelik Allah’ın kelâmıdır. Âyet bunu ayrıca ‘kavl-söz’ lafzıyla te’kid ediyor. Yani Allah’ı onlara selâm vermesi demek; selâmetin bütün yönlerden onlara ulaşması, onların ‘tahiyye’ye (dirilik selâmına) kavuşmaları demektir. Öyleki bu tahiyye’den, bu selâmlamadan daha üstünü ve bu nimetin bir benzeri yoktur. 

Her şeyin sahibi Allah’tan ebedîlik yurdunun sakinlerine gelebilecek tahiyye’yi (selâmı) düşünebiliyor musunuz? Ki orada olanlara Allah (cc) rıdvanını (rızasını) bahşedecek, onlara ebediyyen kızmayacak ve dilerse onlar orada bir daha ölmeyecekler.  Kalplerindeki bu sürûr ve sevinç asla yok olmayacak.[58]

Bir âyette şöyle buyuruyor:

“İhsan sahiplerine (iyilere) daha güzeli ve daha da fazlası varır. Yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de horluk kaplar. Onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Yûnûs 10/26).

Bazı sahabelere göre cennetliklere ihsan edilecek ‘daha da fazlası’, Allah’ın cemaline bakmalarıdır.[59]

Suhayb (ra) Rasûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor: “Cennetlikler Cennete girdikten sonra Allah (s.t.) şöyle buyuracak: “Size daha fazlasını vermemi istediğiniz bir şey var mı? “ Onlar: “Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi Cennete koymadın mı, cehennem ateşinden korumadın mı?” Bunun üzerine Allah (s.t.) hicabı açacak. Onlara Azîz ve Celîl olan Rablerine bakmaktan daha çok sevdikleri bir şey verilmiş olmayacaktır. Sonra da “İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası var” âyetini okudu”.[60]

Allah’ın selâm sözü melekler aracılığıyla veya doğrudan cennetliklere ulaştıralacak.[61]

Bazıları farklı bir gramer tahliliyle bu âyetteki “selâm” sözü 57. âyete bağlanmakta ve kelimenin farklı anlamlarından hareketle farklı manalar veriliyor. [62]

İlk devir müfessirlerinden Mukatil b. Süleyman bu âyeti şöyle açıklıyoır: Yani, melekler Cennetin bütün kapılarından cennetliklerin yanına gelir ve şöyle derler: “Ey Cennet ehli, Rahim olan Rabbinizden size selâmün aleyküm (deniliyor).”[63]

‘Selamün kavlen’‘onların arzu ettikleri her şey onlara tastamam teslim edilecek demek olur. Bazıları bunu bir önceki âyete haber yaparak “selamen kavlen” şeklinde okudular.[64]

 “Selâmün kavlen” şeklinde iki durum söz konusudur: Bazı Kûfeli nahivcilere göre bu bir önceki âyetteki ‘ma yeddeûne-istedikleri her şey’in haberidir. O zaman kelâmın anlamı: “istedikleri her şey katışıksız bir şekilde onlarındır”, “istedikleri her şey verilecektir, bu teminat altındadır”. İkinci  durum ise; methetmedir. Yani “Allah’tan onlara bir selâm sözü vardır” demektir.[65]

Bu âyetteki selâm bir önceki ayetteki ‘ma’dan bedeldir. “Onlar için Allah’ın onlara selâm vermesi de vardır” demek olur. Yani cennetlikler orada ne isterlerse kendilerine eksiksiz verilecek.[66] 

Bu âyetle ilgili İbni Abbas’tan gelen bir yorum şöyle: Şüphesiz Allah (cc) cennetliklere selâm verecek. Bu da Allah’ın şu sözünde açıklandığı gibidir: “Tahiyyetühüm fihâ selâm-Onların oradaki tahiyyeleri selâmdır” (Yûnûs 10/10. İbrahim 14/23. Ahzab 33/44)[67]

Cennetlikler kendilerine sunulan nimetlerle mutlu olacaklar. Eşleri de kendileriyle birlikte olacak. Eşleriyle beraber gölgeler altında bahçelere konulmuş divanlara/koltuklara yaslanacaklar. Önlerinde canlarının istediği her şeyi hazır bulacaklar. Bundanlardan daha üstün olarak da Rahim olan Rab onlara sözle (fiilen) selâm verecek. Yahut bu durum onlara Allah’ın dünyada iken söz verdiği bir esenliktir.[68]

“Cennetlikler, salih amellerle cennete sahip olanlar. Gerçi cennete girmek, esas itibarıyla Allah'ın lütfuyladır. ‘meyve’ denmesi de sırf zevkten çok, çalışmanın meyvesine işaret eder.

‘Erike’; haclede, yani gelin odasında döşenen süslü koltuktur. Ve onlara istedikleri  her şey var, davayı kazandılar, yani selâm da var Rahîm olan Rab’dan.  Sonunda mü’minleri rahmetiyle murada erdiren ve ortağı benzeri olmayan bir Rabden doğrudan doğruya söylenen bir selâm.”[69] 

Cennetlikler bu güzel ağırlama ve nimetlerle karşılanmanın yanında bir de el-Kerîm olan Rab’lerinden elde ettikleri, doğrudan doğruya rahmeti geniş olan Rab’lerinin sözü olan ‘selâm’ onlarındır.[70]  

Cennetlikler yüksek makamlarda tahiyye ve selâmla karşılanacaklar.

“İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada tahiyye (dirilik temennisi) ve selâmla karşılanacaklardır.” (Furkan 25/75)

Tahiyye, uzun ömür, ya da nimetin sürekliliğini istemek, selâm ise selâmet duasıdır. Melekler, cennetliklere Allah’ın kendilerine ikram ettiği bu nimetin devamlılığını dileyecekler ve onlara selâm verecekler. Ya da bazı cennetlikler birbirlerine selâm verecekler,  birbirlerine her türlü afetten uzak selâmetle birlikte elde ettikleri bu nimette ebediyyen  kalmalarını isteyecekler.[71]

İbni Kesir’e göre selâm onların hakkıdır. Melekler Cennetin kapısından onların yanına girer ve onlara selâm verirler.[72]

“Orada onların nidâları: “Muhteşemsin (Sübhânsın) ey Allahım!” olur. Orada onların tahiyyeleri selâmdır. Onların nidâlarının sonu ‘hamd alemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (Yûnûs 10/10)

Cennetlikler gerek Allah yolunda, gereke İslâmı hayata hakim kılmada, gerekse ibadetlerin icrasında her türlü zorluklara göğüs gerenler cennet köşkleriyle ödüllendirilecek. Oraya esenlik, dirlik temennisi, eşsiz bir mutluluk tebriği ile buyur edilecekler.

 

-        Sağ ehlinin selâmı

Kur’an, ‘ashâbu’l-yemîn-sağ ehli’  olanların Âhiretteki durumları hakkında şöyle diyor: 

“Ama eğer Allah’a yakın olanlardan iseniz,

(yeriniz) terifsiz bir huzur, bitimsiz bir azık ve mutluluğun üretildiği cennetler (olur).

Yok eğer bahtiyar kesimden biri olursanız;

Artık, (ey) sözünün eri, ashâbu’l-yemîn’den olan kişi: Sana selâm olsun” (Vakıa 56/ 88-91)

Ashâbu’l-yemîn, lafzen, “sağdakiler” veya ‘sağ ehli’ demektir.  Mealciler bunu Türkçeye ‘doğru yolu bulanlar’, ‘bahtiyarlar’, ‘sağduyu ile hareket edip doğru yolu bulanlar’, ‘amel defteri sağından verilenler’, ‘sağ taraftaki mutlu kişiler’, ‘Âhiret mutluluğuna erenler’ şeklinde çevirdiler.

Buna benzeyen ‘ashabu’l-meymene’yi de (Vâkıa 56/8. Beled 90/18) ‘vicdan sahibi kimseler’, ‘dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlar’, ‘sağ duyu ile hareket edenler’,  ‘uğurlu ve bereketli kişiler’, ‘kitabı sağından verilecek olanlar’ şeklinde tercüme ettiler.

Ashâbu’l-yemîn, Türkçe’ye nasıl çavrilirse çevrilsin, belli ki bu sıfatla anılan mü’minler dünya hayatında sağ duyu ile ederek ve akıllarını kullanarak hidayeti seçerler, kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirirler, Ahirette/hesap gününde amel defterlerini sağ taraflarından alırlar ve üstün ödülleri hak ederler. Bunun sonucunda da sonsuz mutluluğu kazanıp bahtiyar olurlar.

Dahası ‘sana selâm olsun” diye etkileyici, heyecanlandırıcı, muhteşem bir iltifata muhatap olurlar.

Burada yukarıdaki soruyu yeniden soralım: Acaba onların ödüllendirileceği ‘tahiyye ve selâm’, başka âyetlerde işaret edildiği gibi ‘selâm’ ile karşılanma iltifatı (Meryem 19/62. Vâkıa 56/26. Kaf 50/34. Hıcr 15/46) meleklerden mi, yoksa Allah’tan mı gelecek?

Şüphesiz bunu Allah (cc) daha iyi bilir.

Pek çok âyette geçtiği gibi ‘ashâbu’l-yemîn’ de dahil cennetlikleri meleklerin  selâmla  karşılamaları veya selâm vermeleri, tebrik etmeleri, onlara ‘huzur ve mutluluk içinde cennete yerleşin” demeleri mümkün.

Ancak Yâsîn 58. âyette geçtiği gibi, bu selâm ve iltifat Allah’tan bizzat veya dolaylı olarak cennetliklere ikram edilirse; şüphesiz bunun anlatmaya kelimeler yetmez.

Böyle bir ikram müjdesi mü’minleri heyecanlandırır, yüreklerini ayağa kaldırır.

Allah’tan selâm almak...

Allah’ın selâmını almaya hak kazanmak...

Allah’ın selâmına layık olmak...

Bu bir mü’min için nimetlerin en büyüğü, ilahi ödüllerin en muhteşemi, ikramların en değerlisidir.

Cenneti hak etmek büyük bir ödüldür. Ancak Allah’ın selâmına layık olmak elbette daha büyük bir mükâfattır.

Unutmamak gerekir ki Cennete olan nimetler, mekanlar veya olaylar dünyadakilere benzemezler. Orada Allah’ın muttaki kullarına neler hazırladığını kimse bilemez. (Secde 32/16-17)

Bir hadiste geçtiğine göre Allah (cc) şöyle buyurdu: “Ben (Cennette) salih kullarıma hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği, hiç bir insanın aklına gelmeyen şeyler hazırladım. Dileyen Secde 17. âyeti okuyabilir.” [73]

Kur’an’da cennetliklere her istediklerinin verileceği müjdesi üzerine bazı sahabeler Peygamber’e; “Orada şu kadın var mı, at var mı? Bize bunlar, şunlar verilecek mi? Diye sordular. O da “Her istediğiniz verilecek” şeklinde cevaplamıştı.”[74] 

Meleklerin cennetliklere verecekleri selâm ve bazı yorumculara göre Allah’ın vereceği selâm, kimbilir bambaşka bir selâm olabilir. Bizim dünyada anladığımız, birbirimize ikram ettiğimiz selâm gibi olmayabilir.

Oradaki selâm olayına bir de bu açıdan bakmak gerekşir.

 

-        Son söz

Belli ki Allah’ın selâmını iman edip salih amel işleyenler hak ederler.

Yukarıda geçtiği gibi bazı peygamberlerin adı zikredilerek “ona selam” olsun deniliyor. Bu muhtemel ki o peygambere Allah’tan bir selâmdır ve o bunu hak etmiştir.

Aynı selâmın benzerini hak etmek için demek ki o peygamberlerin izini takip etmek, onlar gibi kulluk yapmak gerekir.

Allah’ın selâmına; ölüm kendisine gelinceye kadar ibadet edenler (Hıcr 15/99), istikamet üzere hayatlarını sürdürenler (Hûd 11/112), Rabbine hiç bir şeyi şirk (ortak) koşmadan kulluk edenler (Kehf 18/110), hayatlarını Rablerine vakfedenler (En’am 6/162), Allah’ı hesaba katarak yaşayanlar, ya da Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle (takva şuuru ile) yaşayanlar, Allah’ın kendilerinden razı olduğu, onların da Allah’tan olduğu kullar (Beyyine 98/8) layık olurlar.

Allah’ın selâmına es-Selâm olan Allah’ın gönderdiği din olan İslâma teslim olup, selâmete kavuşanlar layık olurlar.

Öyleyse;

“esselâmu ala men ittebeal-hüdâ- selâm hidayete tabi olanların üzerine olsun.” (Tâhâ 20/47)

Bütün anlamıyla, bereketiyle ve sonuçlarıyla...

Cennet selâmını hak etmek, Allah’ın selâmına layık olmak duasıyla...

 

Hüseyin K. Ece

25.11.2014

Zaandam-Hollanda

 

 

[1] En’am 6/126-127

[2] Taberî, Tefsir, 5/347. Zamahşerî, El-Keşşâf, 2/61

[3] Heyet, Kur’an Yolu, 2/369

[4] Yûnûs 10/25

[5] Maide 5/16

[6] Taberî, Tefsir, 6/548

[7] M. İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Meal 1/376

[8] M. Esed, Kur’an Mesajı, 1/398

[9] Taberî, Tefsir 4/503

[10] Kurtubî, El-Camiu Li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1045)

[11] M. Esed, Kur’an Mesajı, 1/188

[12] Heyet, Kur’an Yolu, 2/190

[13] Taberî, Tefsir, 10/498

[14] Saffat 37/107-109

[15] Saffat 37/117-120

[16] Saffat 37/123

[17] Saffat 37/130

[18] Elmalılı, H. Yazır, Tefsir (sad.) 6/447

[19] İbni Ziyad El-Ferra, Meani’l-Kur’an 3/391. Taberî, Tefsir, 10/523

[20] Meryem 19/32-33

[21] R. El-Isfehânî, el-Müfredât, s: 350

[22] M. İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Meal 1/581

[23] Meryem 19/12-15

[24] Heyet, Kur’an Yolu 3/507

[25] R. El-Isfehânî, el-Müfredât, S: 350

[26] Saffat 37/181

[27] el-Isfehânî, R. El-Müfredât, S: 199

[28] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, S. 674

[29] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/157

[30] Heyet, Kur’an Yolu, 2/82

[31] A. B. Hanbel, 1/459. Nak. H. İbadetler Ans. 1/42. Bir Benzeri Için Bak. Buharî, İsti’zan/28. Müslim, Salat/60, Hadis No: 403. Tirmizî, Salat/215 Hadis No: 289. Nesâî, İftitah/189

[32] İbni Mace’den, Kütüb-ü Sitte, 8/474

[33] Mevdudî, E. Tefhimu’l-Kur’an, 2/54

[34] Taberî, Tefsir 9/426. Zamahşerî, el-Keşşâf, 3/289

[35] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, s: 1025

[36] Kurtubî, El-Camiu Li-Ahkâmi’l-Kur’an, s:  2267

[37] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/642

[38] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/506

[39] Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/392

[40] Zamahşerî, el-Keşşâf, 2/320

[41] İbnu Atiyye, el-Muharraru’l-Vecîz, S: 900

[42] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 1/185

[43] Zamahşerî, El-Keşşaf, 4/449

[44] Muhammed b. İbrahim el-Bağdadî, Tefsir-i Hazin, 4/236

[45] İbni Atiyye, El-Muharriru’l-Veciz, S: 1811

[46] Muhammed b. İbrahim el-Bağdadî, Tefsir-i Hazin, 4/190

[47] Şevkânî, El-Fethu’l-Kadîr, s: 897

[48] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/520

[49] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/231

[50] Kutub, S. Fi Zılâli’l-Kur’an, 5/3062

[51] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/588

[52] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/904

[53] Zamahşerî; El-Keşşaf, 4/22

[54] İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 3/2128

[55] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 2/880

[56] Esed, M. Kur’an Mesajı, 2/904

[57] İbni Mace, Mukaddime/13 (184). İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/167. Aynı Hadisi Heysemî, Mecmau’z-Zevâid’te Cabir B. Abdullah’tan Ve Râvilerinden El-Fadl B. İsa’nın ‘zayıf’ olduğu notuyla naklediyor. B. Eryarsoy, Kurtubî Tefsiri Tercümesi 14/434. Hâzin bu rivâyeti Cabir ibnu Abdullah’tan aktarıyor. El-Hâzin, Muhamme ibnu İbrahim, Lübâbu’t-Te’vîl fi-Meâni’t-Tenzîl,  4/10

[58] es-Sa’dî, Abdurrahman B. Nâsır. Teysîru’l-Kerimi’r-Rahmân Fi-Tefsîr-i Kelâmi’l-Mennân, M. Risale, Beyrut 1421-2002, S: 698

[59] Kurtubî, Tefsîr, Beyrut 1425-2004, 1/1515

[60] Müslim, İman/297, 298 (449-450). Bir Benzeri: Tirmizî; Sıfatu’l-Cenneh/16 (2552). Tefsir/10-1 (3105). Bir Benzeri: İbni Mâce, Mukaddime/13 (187)

[61] Zamahşerî, El-Keşşaf, 4/22

[62] Heyet, Kur’an Yolu, 4/448

[63] Tefsiru Mukâtil B. Süleyman, Beyrut 1424-2002, 3/90

[64] Ferrâ, Ebu Zekeriyya Yahya B. Ziyad. Meâni’l-Kur’an, Beyrut 1403-1983, 2/380

[65] et-Taberî , Muhammed b. Cerir. El-Câmiu’l-Beyân Fi-Te’vîli’l-Kur’an, 10/455

[66] Kurtubî, Tefsîr, Beyrut 1425-2004, 2/2580. El-Cevziyye, Ali Ibnu Muhammed. Zadu’l-Mesîr Fi-Ilmi’t-Tefsîr, Beyrut 1423-2002, S: 1176

[67] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/166

[68] Ateş, Süleyman. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar, Yersiz-tarihsiz, 7/355

[69] Elmalılı, Hamdi Yazır. Tefsir (Sade.) 6/422

[70] Kutub, S. fi-Zılali’l-Kur’an, 5/2972

[71] Zamahşerî, el-Keşşaf, 3/289

[72] İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 2/185 Ve 642

[73] Buhari, Bed’ü’l-halk/8 (3244) Tefsir/32 (4779), Tevhid/35 (7498). Müslim, Cennet/1-5 (7132-7135

[74] Tirmizî, S. Cennet/11 (2543-2544)