Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1631
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
765122

İNHİRÂFTAN İHÂNETE PARELEL DİN

Tarihten beri Tevhid'ten sapmalar ve uydurulan dinler hakkında bir seminer.

Hüseyin K. Ece

29 Ekim 2016-Ribat

EKİNDER- Kahramanmaraş

 

Kainatı yaratıp devamı sağlayan, insanı yani bizi yaratıp yaşatan, din olarak bize İslamı seçen, Son vahiy ile ile doğru yolu gösteren, sadece Kendisinden yardım isteyip, sadece kendisine ibadet etmeyi nasip eden, bizi şeytandan ve ve hevalarına uyanların icat ettiği uydurma din anlayışların koruyan, bize “üsvetü’n-hasene-en güzel örnek” olarak Muhammed’i (sav) gönderen Allah’a hamdolsun. Ki bütün hamdler O’na aittir.

Nimetlerine karşılık,  O’na sonsuz şükürler olsun.

Vahyi tebliğ eden, beyan eden, yaşayıp bürün zamanlara ve insanlığa örnek olan, insan elçi hz. Muhammed’e salat olsun.

Vahye tabi olan, Kur’an’da anlatılan, Rasulüllah tarafından öğretilen Din’e uygun yaşamaya, ibadet etmeye gayret eden muttaki mü’minlere selâm olsun.

İnternette Muhammed İkbal’e ait olduğu söylenen şöyle bir feryat gördüm: “Tasavvufçulara selâm olsun bize dini getirdiler. 

Fâkihlere selâm olsun bize dini getirdiler. 

Kelâmcılara selâm olsun bize dini getirdiler. 

Fakat öyle bir din getirdiler ki; Allah da şaşırdı, Peygamber de şaşırdı, melekler de şaşırdı.”

Haşa Allah şaşırmaz. Söz ona aitse M. İkbal, tarihten beri Din adına ortaya konulanların Kur’an’da var olan ve Peygamberin (sav) öğrettiği dine yabancı kaldığını anlatmak istiyor.

 

-İnhiraf (sapma, kopuş);

Tarihten beri Tevhid’den sapmalara, kopuşlara “inhiraf” diyoruz.

İnhiraf; aslı “ha-re-fe”dir. Bunun masdarı harf (çoğulu; huruf, ahruf); bir nesnenin ucu, kenarı demektir.

Gramerde (nahiv’de) kelimeleri birbirine bağlayan uçlar, bildiğimiz harf demektir. 

Kur’an’da şöyle geçiyor:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ ﴿11﴾

“İnsanlardan kimi de Allah’a bir kenardan (ala harfin) , ibadet eder...” (Hac 22/11) Yani Allah’a şartlı kulluk eder. Ya da “Allah’a tereddütler içinde, tam inanmadan, sınırda, kıyıdan kıyıya ibadet eder.”

Aynı kökten gelen tahrif; bir nesneyi bir tarafa eğmek manasındadır. Tahrifu’l-kelam; bir sözün manasını, ihtimalin bir ucuna koymak, hamletmek demektir. (el-Isfehani, R. el-Müfredat, s: 163)

Kur’an’da geçiyor:

... مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا

“... kelimeleri asıl yerlerinden tahrif ediyorlar (kaydırıyorlar)...” (Nisâ 4/46. Bir benzeri: Mâide 5/41. Bekara 2/75)

İnhiraf; bir şeyden sapmak, başka bir tarafa meyletmek demektir.

İnhiraf Osmanlıca Sözlük’te şöyle tarif ediliyor: “münharif olma, dönme, sapma, doğru yoldan çıkma, değişme, bozulma, kırıklık” (Devellioğlu, F. Osmanlıca Sözlük, s: 438)

Biz bununla bu derste Vahyin ilk nuzûlünden itibaren ana gövdeden, Tevhid inancı ve anlayışından, Kur’an’dan ve sahih sünnetten sapmaları kasdediyoruz. Siz buna “kopuş” da diyebilirsiniz.

 

  • İnsanlığın ilk dininden sapmalar (inhiraf)

İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah'tır; bütün gerçek dinler Allah'tan gelmiş ve safiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir.   Bundan dolayı Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm'dır.

Kur’an şöyle buyuruyor:

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ   ﴿213﴾

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi.” (Bekara 2/213)

وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ ﴿52﴾ فَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ﴿53﴾

“Şüphesiz bu (İslâm), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının.

(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.” (Mü’minun 23/52-53)

Sosyolojik araştırmalar da insanlığın ilk dîninin tevhid dîni olduğunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi araştırmacısı ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda "tek tanrı inancı"nın olduğunu ortaya koymuştur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanlığın ilk dininin totemizm olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki yaygın Batılı kanâatleri yıkmıştır.

https://books.google.nl/books?id=SAIZCAAAQBAJ&pg=PA29&lpg=PA29&dq

Sosyolojik araştımalarının inançlarla ilgili farklı teorilerinden biri de ilkel monoteizm teorisidir. Bu teze göre insanoğlunun en eski inancı tek Tanrı inancıdır. Taylor'un animizm nazariyesine karşı ilk ciddi itirazda bulunan öğrencisi Andrew Lang  Güneydoğu Avustralya ilkel kabilelerinde animizme rastlanmadığını fakat insanların ahlâkî âdâba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunan bir yüce Tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koydu. Wilhelm Schmidt ilkel kabilelerde bir yüce varlık inancının olduğunu savunur.

Bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kadir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler sonucu daha sonraları politeizm  animizm gibi inançlara dönüştüğü, bununla beraber bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezi ilmî çevrelerce açıklandı. (Tümer, G. TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/317)

Müslümanların hazırladığı dinler tarihi ilminin amaçlarından bir tanesi de insanlığını ilk inancının Tevhid olduğunu isbat etmektir derler. İlk insanlardan beri ortaya çıkan sayısız dinin, ya da dine benzeyen hayat anlayışlarının aslı Âdem’e ildirilen İslâm idi. Ancak insanlık, o günden beri çeşitli sebepler yüzünden parelel dinler uydurdu, uydurmaya da devam ediyor.

Bu durum ilk önemli olguyu isbat ediyor.

Birincisi; eğer insan hak dini o dinin gerektirdiği gibi algılmazsa, benimsemezse; kendi anladığı, ya da birilerinin anladığı şey din haline gelir. Gelir de bunu yapan farkında olmaz. O hâlâ hak dini üzere olduğunu hayal eder.

Bakınız, hangi din mensubu kendi dininin sapık olduğunu kabul eder ki?

İkincisi; İnsanın içi boşluk kabul etmez. Hak dinden uzaklaşan iç dünyasını bâtıl dinlerle doldurur. Allah’a ibadet etmeyen, etmesini bilmeyen, tapınacak tanrılar mutlaka bulur.

Tarihten beri Peygamberlerin öğrettiği hak dini unutanlar veya beğenmeyenler kendileri din uydurdular, ya da uydurulmuş dinlerden birine tabi oldular. Bu olgu bugün de değişmemiştir.

Tarihini tam olarak tesbit etmek mümkün değilse de Nuh (as) peygamber olarak gönderilmesininden anlıyoruz ki âdemoğulları Babalarının öğrettiği Tevhid dininden uzaklaşmışlar, başka inançlar, başka ibadetler uydurmuşlar, âlemlerin Rabbi yerine uydurma tanrılara tapar hale gelmişler.

İlk putçuluğun Nûh kavmi ile başladığını kaynaklar haber veriyor. Bu ilk inhirafın (sapmanın) iyi niyetle başladığını tahmin edebilirsiniz. Yani iyi niyetli te’villerle, Dini Allah’ın gösterdiği gibi değil de kendi hevâsına göre anlamanın sonucunda...

Nitekim Nûh kavminin putperstliğinin, sevdiklerini unutmamak için suretlerini yapmaya başlamaları ile ortaya çıktığını kaynaklar yazıyor.

Kur’an Nûh kavminin bazı putlarından söz ediyor.

قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْن۪ي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُٓ اِلَّا خَسَارًاۚ ﴿21﴾ وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًاۚ ﴿22﴾ وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ ﴿23﴾ وَقَدْ اَضَلُّوا كَث۪يرًاۚ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا ضَلَالًا ﴿24﴾

“(Öğütlerinin fayda vermemesi üzerine) Nûh: Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.

Bunlar da, büyük hileler, büyük desiseler kurdular!

Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Vedd’en, Suvâ'dan, Yeğûs'ten, Ye'ûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin!

(Böylece) onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır!” (Nûh 71/21-24)

Hz. Âdem'den itibaren bütün insanlar  Allah (cc) tarafından gönderilen Tevhid dininin esaslarını kavrayıp benimseyecek ve hayatlarını bu esaslara göre düzenleyecek seviyede zihnî, ruhî ve bedenî kapasiteye sahip kılınmıştır.

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ ﴿30﴾

(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30/30)

İslâm bilginleri Kur'an'ın bu konudaki açıklamalarına dayanarak insanda hak dini benimseme temayülünün fıtrî olduğunu ifade ederler. Yine İslâm bilginlerinin çoğuna göre bu âyette geçen “fıtratullah” tabiri Allah'ın dini demektir ki o da İslâmdır, Tevhid dinidir.

 

  • Ehl-i kitap örneği

Kur’an’a göre Allah (cc) insanlığa peygamberler aracılığıyla tek bir din göndermiştir. Bunu muhtelif ayetlerde haber veriyor:

 ... اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ “Allah katında yalnızca İslam’dır...” (Âli İmran 3/19)

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحًا وَالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ ﴿13﴾

«Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» diye Nûh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsâ'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şûrâ 42/13)

Ancak birileri kendilerine İlim, yani vahiy gelmesine rağmen, çeşitli sebeplerle dini anlama konusunda tefrikaya düştüler. Sonra herkes kendi anladığını din zannetti, en doğru olduğunu iddia etmeye başladı.

اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿19﴾

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Âli İmran 3/19)

Bu gerçek başka bir âyette şöyle dile getiriliyor:

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿213﴾

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi.

Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Bekara 2/213)

Aşağıdaki âyetlerde ehl-i kitap sözü geçmiyor ama aynı gerçeğe işaret ediyor:

وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِۚ فَمَا اخْتَلَفُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۙ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿17﴾

“Onlara din işi konusunda açık deliller verdik. Ama onlar ancak kendilerine ilim (vahy) geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü, aralarında hüküm verecektir.” (Câsiye 45/17)

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ ﴿4﴾ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ ﴿5﴾

“Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.

Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine 98/4-5 Bir benzeri: Şûrâ 42/14)

Kendilerine gelen vahye ve ilâhi kitaba, önlerinde örnek elçiler olmasına rağmen kitap ehli, bu ilâhi dini tahrif ettler. Ekleme ve çıkarma yaptılar. Hem dinin inanç esaslarını hem de ibadet şekillerini değiştirdiler. Bir müddet sonra -her ne kadar bazı izler taşısa da-  İslâm adına insan yapısı yahudilik ve hırıstiyanlık ortaya çıktı.

Onların dinlerini tahrif ettiklerini önce hz. İsâ’nın yahudilere gönderilmesinden, sonra da bütün insanlığa hz. Muhammed’in ve Kur’an’ın gönderilmesinden de anlıyoruz. Eğer hz. İsâ’ya gönderilen dinde tahrif olmasaydı Kur’an’ın gönderilmesine ihtiyaç kalır mıydı?

Herkesin dini kendisine kalsın ama İslâma nisbetle bugün yahudilik ve hırıstiyanlık adına ortada olan din anlayışlarına bakarsak inhirafın boyutlarını görürüz.

 

Son vahiy Kur’an’ın getirdiği dini anlayışıntan inhiraf teşebbüslerinin daha Peygamberin hayatında başladığını görüyoruz. Bunlardan iki örnek mescid-i dırar ve yalancı peygamberlerin ortaya çıkışıdır.

 

-Dırar mescidi örneği

وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْر۪يقًا بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ﴿107﴾

“Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.” (Tevbe 9/107)

Dırar; “zarar vermek, muhalefet etmek, sıkıntı vermek” demektir. Âyette “mesciden dırâren” şeklinde geçiyor. (Tevbe 9/107)   

Olayı hatırlayalım:

Münafıklar İslâmiyet’in Medine’de güçlenerek yayılmasından rahatsız oluyor ve bu gelişmeyi önleyemedikleri için hayıflanıyorlardı. Bu sırada Vedîa b. Âmir, cahiliyede hıristiyan olan ve Abdullah b. Übey b. Selûl’ün akrabası Ebû Âmir er-Râhib’den bir mektup getirdi. Müslümanlara karşı hilelerinden dolayı Peygamber’in “Ebû Âmir el-Fâsık” dediği bu kişi Bedir’de (İbn Sa‘d, 3/540-541) ve Uhud’da da müşriklerin safında yer almıştı. Medineli hemşehrilerini tahrik ederek onları yanına çekmek istemişse de başarılı olamamıştı.

Daha sonraki savaşlarda müslümanlara karşı olumsuz tavrını sürdürmüş, Mekke fethedildikten sonra Tâif’e sığınmış, ardından burada duramayarak Suriye’ye gitmişti. Giderken de Medine’deki yandaşlarına işlerini görüşebilecekleri bir mescid yapmaları ve güçlerinin yettiği kadar silâh ve mühimmat toplamaları için haber yollamış, kendisinin Bizans makamlarına gidip oradan asker getireceğini ve Muhammed’le ashabını Medine’den çıkaracağını bildirmişti.

Münafıkların biraraya gelmelerini sağlayacak ve dikkat çekmeyecek bir mekâna ihtiyaçları vardı. Vedîa’nın verdiği akılla, hem cemaate bu mekânın nasıl yapılacağı konusunda bir öneride bulundu. Buna göre bir mescid inşa edip hem cemaate devam ediyorlar izlenimini uyandıracaklar, hem de Mescid-i Nebevî ile Mescid-i Kubâ cemaati arasında bir tefrika çıkarmış olacaklardı.

Kuba’da hızlıca bu mescidi yaptılar ve Hz. Peygamber, Tebük Seferi hazırlıklarıyla meşgulken yağmurlu ve soğuk kış gecelerinde hasta ve özürlü olanların namaz kılması için yaptıkları bir mescidte kendilerine namaz kıldırarak burayı ibadete açmasını istediler.

Peygamber (sav) sefer dönüşü bunu yapabileceğini söyledi. Sefer dönüşü ordusuyla birlikte Zûevan’da konakladığında bazı münafıklar gelerek Hz. Peygamber’i mescidlerine götürüp namaz kıldırmak istediler. Bu sırada mescid ve onu yapanların niyetleri hakkındaki âyetler nâzil oldu (Tevbe 9/107-110).

Bunun üzerine Peygamber Medine’ye ulaşınca bu binayı yıktırdı. (Vâkıdî, 3/1046. İbn Hişâm, 4/530den Algül, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 29/272)

Münafıkların bu teşebbüsü, daha Peygamber hayatta iken parelel din kurma diye isimlendirebilir. Âyetin dediği gibi asıl niyetleri müslümanların arasına fitne sokmak ve Allah ve Rasulü ile savaşmak isteyenlere üs hazırlamaktı. Buna da cami figürü ile başlayacaklardı.

 

-Yalancı peygamberler örneği (asrı saadetten günümüze)

Müslümanlar yaşadığı beldelerda yalancı peygamber furyası Müseylime ile başladı. Bütün bu yalancı peygamberlerin amacı da, kendi emellerine hizmet eden, insanları kullanmalarını sağlayacak, kendisiyle saltanat sürebilecekleri veya çıkar elde edebilecekleri  parelel din kurmaktır.

İlk yalancı peygambere bakalım:

Adı, Ebû Sümâme Mesleme b. Sümâme b. Kebîr (Kesîr) el-Hanefî el-Vâilî (ö. 12/633) Şair, hatip, kâhin ve nüfuz sahibi bir kişi olan Müseylime, 8 yılında (630) Hevze el-Hanefî’nin ölümünden sonra Benî Hanîfe’nin reisi oldu. Hevzenin kendisi müslüman olmasa da kabilesinin pek çok kimse İslâma girmiş ve kabilenin diğer lideri Sümâme b. Üsâl’in etrafında toplanmıştı. Bu durumu hâkimiyet ve nüfuz açısından tehlikeli bir gelişme olarak gören Müseylime, liderliğini pekiştirmek için Hanîfeoğulları’nın heyeti içinde Peygamber ile görüşmek üzere Medine’ye gitti (10/631). Bu görüşmede hâkimiyetin kendisine verilmesini talep ettiği ve Resûlullah’ın bu talebi kesin bir şekilde reddettiği kaydedilmektedir. Bu olaydan Müseylime’nin Medine’ye İslâmiyet’i kabul etmek niyetiyle gitmediği anlaşılmaktadır.  

Müseylime’nin, Yemâme’ye döndükten sonra 10. yılın sonlarında (632 başları) Peygamber (sav) ile mektuplaştığı bilinmektedir. Bu mektuplaşmalarda Peygamber onu İslâma davet ettiği, onun da bir müddet sonra kendisinin de peygamer olduğunu, yeryüzünün yarısının kendisine, yarısının da Kureyş’e ait olduğunu yazdığı kaynaklarda geçiyor.

Peygamber ona “Müseylimütü’l-kezzab” dedi ve yeryüzünün Allah'a ait olduğunu ekledi.

Medine’ye yaptığı ziyaretten umduğu neticeyi alamayan Müseylime bu mektuplaşmanın ardından peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca Peygamber (sav) Habîb b. Zeyd el-Ensârî’yi görevlendirdi. Halkın irtidad etmesine engel olmaya çalışan Habib’i Müseylime öldürttü.

Hz. Ebu Bekir halife seçildikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, Müseylime belasını defetmek oldu. Önce İkrime b. Ebû Cehil kumandasında bir orduyu Yemâme’ye gönderdi. Daha onun büyük bir orduya sahip olduğunu öğrenince Şürahbîl b. Hasene kumandasında bir birlik daha sevketti. Takviye güçlerinin gelmesini beklemeden Müseylime kuvvetlerine saldıran İkrime mağlûp olarak geri çekilmek zorunda kaldı. Ardından Şürahbîl b. Hasene’nin de yenilgiye uğraması üzerine halife bölgeye Hâlid b. Velîd kumandasında yeni kuvvet yolladı. İki ordu Yemâme’de Akrabâ’ denilen yerde karşı karşıya geldi. Müseylime burada yenildi ve öldürüldü.

Ebû Hüreyre Hz. Peygamber’den, “Bir gün uyurken rüyamda iki kolumda altından iki bilezik gördüm ve bundan hoşlanmadım. Bu sırada bana rüyamda bileziklere doğru üfürmem vahyedildi, ben de üfledim; bunun üzerine uçup gittiler. Ben bu ikisini benden sonra çıkacak iki yalancıile yorumladım: Biri (Esved) el-Ansî, diğeri Müseylime’dir” şeklinde bir hadis rivayet etmiştir (Buhârî, Megāzî/70. Müslim, Rü’yâ/21) (Önkal, A. TDV İslâm Ansiklopedisi, 32/91)

İkinci bir örnek: Esved Ansi.

Abhele b. Kâ‘b b. Avf el-Esved el-Ansî (ö. 11/632). Peygamber henüz hayatta iken peygamberlik iddia etti. Necranlı idi ve Esved lakabıyla anılırdı. Vedâ haccı dönüşünde Resûlullah’ın hastalandığını haber alınca özellikle mensubu bulunduğu Yemen’deki Ans ve Mezhic kabilelerinin desteğini sağlayarak peygamberlik iddiası ile ortaya çıktı. Necran yöresinden topladığı 600 - 700 atlıdan oluşan kuvvetleriyle San‘a üzerine yürüyen Esved müslüman olan oranın hakimi, Şehr b. Bâzân’ı öldürerek San’a’ya,  birkaç ay içinde de Yemen’in hemen hemen tamamına hâkim oldu.

Peygamber (sav) onu İslâma davet etmek için Cerîr b. Abdullah el-Becelî’yi gönderdi, fakat olumsuz cevap aldı. Peygamber bölgedeki müslüman yöneticilere onu ortadan kaldırmak için mektuplar gönderdi. Onlar da aralarında işbirliği yapıp San’a’da gizlice evine girip onu öldürdüler.

Kaynaklar, Hz. Peygamber’in Esved ile Müseylime’nin peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkacaklarını haber veren bir rüyasından bahsederler. (bk. Buhârî, Menâķıb/25, Meġāzî/70, 71, Ta’bîr/38. Müslim, Rü’yâ/21. Tirmizî, Rü’yâ/10. İbn Mâce, Rü’yâ/10)

Câhiliye devri Arapları arasındaki muteber mesleklerden kâhinliği benimseyen Esved el-Ansî, heybetli görünüşü ve tesirli hitabetinin de yardımıyla insanları âdeta büyülerdi. Hayvanlar üzerinde uyguladığı ipnotizma gücü de onun tesir sahasını genişletmiştir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinlerin yerleştiği Yemen’de putperestliğe davet etmek yerine görünmeyen bir tanrı adına ortaya çıktığını iddia etmesi Esved’in gerçekten kurnaz bir kişi olduğunu göstermektedir. Kendisine melekler aracılığı ile vahiy geldiğini ileri sürmüş, büyücülük ve ipnotizma eseri olarak yaptığı şeyleri de bu iddiasını ispat için kullanmıştır. Ancak ortaya bir din ve şeriat koymamıştır. (Algül, H. TDV İslam Ansiklopedisi, 11/441)

Her iki yalancı peygamber Hz. Muhammed henüz hayatta iken ortaya çıktılar. Dikkat edilirse her ikisi de siyasi hakimiyetleri için peygamberlik iddia ettiler ve çevrelerine adam topladılar. Şüphesiz peygamberlik iddiası onlara bu davalarında oldukça fayda sağlamıştı.

Esved Ansi’nin metoduna dikket ediniz: Kendisine melekler aracılığı ile vahiy geldiğini iddia etmesi ve hipnotizma ile insanları kandırmaya çalışması.

Tarihten beri ve günümüzde de gözü açıkların etraflarına adam toplamak üzere başvurdukları metodlar da aynı.

 

  • Peygamber’den, yani din tamamlandıktan sonra başlayan inhiraflar:

Özellikle hz. Ali’nin vefatından ve Kerbelâ olayından sonra ortaya pek çok mezheb, meşreb, cemaat, grup, hizip çıktı. Bunların büyük bir bölümü maalesef parelel din yaftasını hak edecek kadar Öz’den koptular, sırat-ı mustakimden, vahyden inhiraf ettiler.

Ehl-i beyt’e bağlılık idda edenlerin arasında hem onların konumları, hem de kimin imam olacağı hakkında görüş birliği olmadı. Bu yüzden onların arasında bu konulardaki fikir ayrılıkları yüzünden onlarca grup çıktı. Galiba hepsi de ehl-i beyt davasını kendilerinin temsil ettiğine inanıyorlardı.

Bu anlayış hz. Hüseyin’in şehâdetinden sonra imâmet, masum imamlar, biat, ric’at ve giderek mehdi, mehdi-i muntazar düşüncelerini ortaya çıkardı.

Hem şii ve sünni dünyada ortaya çıkan sayısız grupları anlatmak konumuz dışı ve uzun bir konu olduğu için sadece bazılarının adlarını anacağız ve bazı ortak özelliklerine, günümüzdeki parelel dinleri daha iyi tanıyabilmek için değineceğiz.

İşte onlardan bir kaçı: Fatımiler -ki Mısırda ikiyüz yıla yakın hakim olan aynı adla bir devlet kurdular-.

Bâtıniyye; Parelel dinin en tipik örneklerinden biri de batınî akımlardır.

Batınilik; Nassların zâhirî mânalarını kabul etmeyen, gerçek anlamları ancak Tanrı ile ilişki kurabilen “mâsum imam'ın bilebileceği temel görüşünü savunan aşırı fırkaların ortak adıdır.

Bunlar nasları zâhir-bâtın ayırımına tâbi tutarak te’viller yapan, İslâm’ın temel hükümlerini (zarûrât-i dîniyye'yi) bütün müslümanların anlayışından farklı olarak yorumlayıp din anlayışlarını inkâr veya ibâha sınırına kadar götüren itikadî fırkalar yanında, son derece gizli bir şekilde teşkilâtlanmış örgütler vasıtasıyla merkezî idareye karşı girişilmiş isyan faaliyetlerinin başını çeken çeşitli siyasî gruplar için de kullanılmış ortak bir lakaptır.

Âyet ve hadisleri sûfî temayüle göre tefsir eden mutasavvıflara da bazan aynı lakap verilmiştir.

Batınî fırkalar:  İsmâiliyye, Seb‘iyye, Ta‘lîmiyye, İbâhiyye, Mazdekiyye ve Bâbekiyye, Zenâdıka, Melâhide, Karâmita, Nâsıriyye, Sabbâhiyye, Hürremiyye

İnhirafın sonuçlarından ortaya çıkan, varlıklarını günümüzde hala sürdüren bazı fırkalar: Dürzilik, Yezidiyye, Nusayrilik, Alevî, Kadiyanilik (Ahmediyye), Bahâilik (Babîlik).

Bunlarda ve asıl Öz'den kopan bu benzeri gruplar batınî yorumlar esastır. Yani dini işlerine geldiği gibi anlamışlar. Ya da kendi fikirlerine din demişler. Hemen hepsinde de İslamda zarurat-ı diniyye denilen temel esasları kendi hevalarına uygun te’vil vardır. Bu te’vil de dinin özüne dinamit koymaktan farksızdır.

Adam toplamak ve etkili olmak için için batınî yorumları ustaca kullandılar, içlerinde cinayet işlemeyi meşru görenler bile vardı. Bir kısmı dünyalık bir kısmı iki dünya cenneti vaad ediyorlardı.

Bunların bir kısmında çevre kültürlerden, yahudilik ve hırıstiyanlık, putperest dinlerden ve anlayışlardan etkilendiğini, inandıkları bir çok ilkenin, görüşün bu kaynaklardan alındığını, biraz farklı boya vurularak müslümanların arasına sokulduğunu görmek mümkün.

Hepsinde de mehdi/kurtarıcı fikri var. Bu hareketleri başlatanlar veya bağlıları kendilerine  imam, şeyh, emir, peygamber, elçi (rasul), ilahi zuhur (tanrının yansıması), mehdi, mehdi-i muntazar, beklenen zuhur, beklenene açılan kapı gibi isimler verirler.

Çoğu yazdıkları kitapları Allah’ın kendilerine vahyettiğini ileri sürerler. Peşlerine gidenler kendilerini böyle bilirler, onları yanılmaz masumlar ve kurtarıcılar olarak tanırlar.

Bir kısmı da imamlarının olağanüstü güçlerle donatıldığını, mu’cize ve keramet gösterdiklerine inanırlar. Bazılarına göre ise imamları ölmemiştir, başka surete girmiştir. Hatta bir kısmı bu liderlerine tanrısal özellkler verirler. Ya da ilahlığın bunlara da hulul ettini kabul ederler.

Kimisi dini hareket gibi ortaya çıksa da aslında siyasî emeller için çalıştılar. Peşlerine gidenleri de dini motiflerle bu emelleri için kullandılar.

Bir çoğunda gizlilik esastır, yani takıyye (kripto) yaparlar.

Bir kısmına göre otoritenin temel kaynağı Allah tarafından tayin edilen imam ma‘sûmdur; şeriat ve ilâhiyat ancak hakikatin temsilcisi olan bu imamlardan öğrenilir. Tabi bunu iddia eden öncelikle kendini işaret eder. Bazılarına göre (Şia’da olduğu gibi) bu imamlar nass ile, ya da Allah’ın görevlendirmesi ile tayin edilir. Mevcut imam da kendisinden sonrakine işaret eder.

Bazıları da kendi kendini ya mehdi ilan eder, ya imam, ya halife. Bunun alt yapısını hazırlar, ikna yöntemleri kullanır, dinden delil getirir, nassları bu istikamette te’vil eder, hatta olağanüstü görülebilecek numaralara başvurur.

Hepsinde kayıtsız şartsız bağlılık ve sadâkat esastır. Kimilerinin elinde bu sadakat öğretisi güçlü bir silaha dönüştü. Bununla içinde bulundukları yapılara ihanet edebilmişlerdir.

Bunu günümüzde bağlanmayı, kayıtsız şartsız teslim olmayı, yukarıdakinin yanılmaz olduğu anlayışını, sadâkatı esas alan yapılanmalar ile kıyas edin...

Ellerinde ne gibi kullanılmaya müsait bir kitlenin, ya da tehlikenin olduğunu anlarsınız.

İşin garibi, İslâm tarihinde ve hala bu şekilde ortaya çıkan bütün meczuplar, bütün istismarcılar, bütün gözü açıklar kendilerine bağlı ahmaklar buldular, buluyorlar.

Bunun elbette en büyük sebebi insanların sahih veya vahye uygun din anlayışından uzak olmalarıdır.

Pek çok müslüman âlim tarafından Tevhid’ten uzaklaştıkları için İslâm dışı sayılan bu fırkalara, mezhep ve cemaatlere ait bu gibi özelliklerin zamanımızda kimi cemaat ve tarikatte bazen aynen, bazen farklı şekilde veya isim değiştirerek yaşatıldığını görmekteyiz.

Bütün bunlar inhiraf, uydurma, ya da İslâma nisbetle parelel din sayılır.

 

* Uydurulan din etrafında

Bu konuda bir kaç önemli noktaya işaret edelim. 

-Kendilerine uygun bir din anlayışı

İster iyi niyetle olsun, olsun dinin sırtından bir şekilde geçinme amacıyla olsun, hem kendilerini dine nisbet edenler arasında dini kendine uygun anlayana pek çok kişi cemaat çıktı. Bunlar Dinin kabına uymaları gerekirken, dini kendi kaplarına uydurdular. Kitaba uymak yerine, her şeyi Türkçe deyimle “kitabına uydurdular”.

Âyetleri hadisleri kendi bağlamından kopararak, Kur’an ve Sünnet kontekstinden uzak, Tevhidî anlayışa zıt, İslâm açısında şirk ve küfür sayılabilecek, inkâr kabul edilebilecek yorumları din zannettiler.

 

-Kendilerine kitap verildiği iddiası

İslâmı kendine göre yorumlayan niceleri kendisine vahiy geldiğini, ya da ilâhi ilham indiğini iddia ederler. Bir kısmı ilmi, bazıları gibi insan eliyle yazılmış kitaplardan değil doğrudan kaynağından aldıklarını, bu kitapların kendilerine Allah tarafından  yazdırıldığını,  dolaysıyla daha sağlam olduğunu ileri sürerler.

Bazıları bu şekilde söylemese de onların bağlıları böyle inanırlar. Öyle olunca bunların din adına söyledikleri, Kur’an tefsiri yorumu olarak söyledikleri veya yazdıkları tartışmasız kabul edilir. Öyle ya, doğrudan Allah’taa alınan bilgi red olnur mu?

Hatta bazıları bizzat Allah ile görüşüp dorudan O’ndan  aldıklarını bağlılarının kulaklarına fısıldarlar.

Bu cemaatlerin liderlerinin ya kendileri, ya da bağlıları yazdıkları kitaplara kutsallık da verirler. Halbuki Kur’an onları yalanlıyor.

  فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ ﴿79﴾

“Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allah katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (Bekara 2/79)

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِه۪ تَسْتَكْبِرُونَ ﴿93﴾

“Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “Bana vahyolundu” diyen, ya da “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız” diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!” (En’am 6/93)

Allah (cc) her ne sebeple olursa olsun, hangi şekilde olsun olsun Allah’a karşı veya Allah adına yalan uyduranları kınıyor ve tehdit ediyor. Mesela;

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟ ﴿20﴾ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿21﴾

“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.” (En’am 6/21 Bir benzeri: En’am 6/144. En’am 6/156-157. A’raf 7/37. Yûnus 10/17. (Kehf 18/14-15. Ankebût 29/68. Zümer 39/32. Saf 61/7)

Onların bağlıları şeyhlerinin kitaplarına hakikatin kendisi gibi sarılırlar. Onunla amel ederler. Sihlerde olduğu gibi özel yerlerde, özel muameleye tabi tutarlar. Ona inanmayanları veya karşı gelenleri kafirlikle, zındıklıkla suçlarlar. Onu tenkit edenleri ya kitabın kendisinin, ya da şeyhlerinin çarpacağına inanırlar. Kazara bir muhalifin başına bir şey gelse onu şeyhlerinin çarpması diye yorumlarlar.

A.Özdemir anlatmıştı: 15 Ksım 2016 Türkiyedeki darbe teşebbüsünden sonra Eylûl ayında Amsterdam’da bir arkadaş ile bu konuyu tartışrken, bu işin elebeaşısı olarak Amerika’daki G. Gülen’i gördüğünü söyleyince ve aleyhinde konuşunca o arkadaş irkilerek; “onun aleyhinde konuşma çarpılırsın. Ben şahidim, onun aleyhine kim konuşmuşsa, kim onu kötülemişse işi rast gitmedi, başına bela ve sıkıntılar geldi” demiş. Bunun üzerine “Allah sana feraset versin, basiretini açsın” diye dua edip ayrılmış.

Kur’an’dan onların durumunu anlatan ilginç bir örnek var:

 قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿53﴾

اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ ﴿54﴾ مِنْ دُونِه۪ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ ﴿55﴾

“Dediler ki: “Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana iman edecek de değiliz.”

Biz sadece şunu söyleriz: “Seni, ilâhlarımızdan biri fena çarpmış.” Hûd, dedi ki: “İşte ben Allah’ı şâhit tutuyorum. Siz de şâhit olun ki, ben sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

Haydi hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da bana göz açtırmayın.” (Hûd 11/53-55)

 

-Şüphesiz böyleleri şeytanın evliyasıdır.

Şeytan da kendi dostlarına fısıldayıp durur. Şeytanın insanlar üzerinde bir gücü, bir baskısı ve bir hakimiyeti yoktur. (İsrâ 17/64-65) Ancak o Allah’tan aldığı izinle, güç yetirebildiği kadar kendine uyanları etkisi altına alır. Şeytanın bütün bu faaliyetleri bir vesvese, ütopyaya davet, aldatma ve kandırmadır.

Kur’an, şeytanın insanlara bir şeyler fısıldamasına, bir şeyler telkin etmesine de "vahy-bildirme, haber verme" diyor. İslâma inanmayan müşrikler, müslümanları dinlerinde ve Allah’ın hükümleri uyma noktasında şüpheye düşürmek için çalışırlar. Kafalarını karıştırmaya uğraşırlar. Ya da Allah’ın hükümlerine uymada kendileri gibi gevşek davranmaya, o emirlere uymamakla bir şey olmadığını onlara inandırmaya çaba gösterirler. Ki bu da şeytanın onlara bir telkini ve bir davetidir.

Allah (cc) müslümanlara şöyle sesleniyor:

        وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌۜ وَاِنَّ الشَّيَاط۪ينَ لَيُوحُونَ اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْۚ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟ ﴿121﴾

“Üzerine Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır (yoldan çıkmaktır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi velilerine (dostlarına) gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz.” (En’am 6/121)

Kur’an burada kalplerde ilham cinsinden meydana gelen şeyi "vahy" kelimesi ile ifade etmektedir. Dolaysıyla  şeytanın kendi velilerine ilham etmesine de vahy (bildirme, fısıldama, haber verme) denilmektedir. Bu vahy şer bir vahy’dir ve şeytana izafe edilmektedir. (İbnu A’rabí, Ahkâmu’l Kur’an, 2/274)

İbni Hâtim, Zemil’den şöyle rivâyet ediyor: “Bir defasında İbni Abbas’ın yanında oturuyorduk. Bir adam geldi ve şöyle sordu: “Ey İbni Abbas, Ebu İshak Allah’ın kendisine vahyettiğini iddia ediyor, ne dersin?” İbni Abbas, “O adam doğru söylüyor” diye cevap verdi. Onun bu cevabına şaşırarak dedim ki; “İbni Abbas o adamın doğru söylediğini mi söylüyor?” Dedi ki;

“Evet, iki vahiy vardır. Biri Allah’ın vahyi, diğeri de şeytanın vahyi. Allah (cc) Muhammed’e vahyetti, şeytan ise kendi velilerine vahyedip duruyor.” Sonra da bu âyeti okudu.” (İbni Kesir, Muh. Tefsir, 1/613)

 

-Kavramları değiştirme ya da yanlış tanımlama  

Üzülerek söylemek gerekirse İslâmın temel kavramlarından bazıları tarihten beri yanlış anlaşıldı. Yanlış anlaşılmaya devam ediyor.

Bunlara kurban kelimeler diyebiliriz.

Elbette bir kavramın anlamı, medlûlü ve maksadı Kur’an ve Sünnet çerçevesinden uzak yorumlanırsa, kendi bağlamından koparılan bir kavram yanlış anlaşılır.

Dahası, geçmişte yanlış anlaşılan bir şey, yanlış anlaşılmaya devam edebiliyor. Tarihte temeli atılan yanlışları düzeltmek hem kolay olmuyor, hem de düzeltmeye kalkmak tepki topluyor. Çünkü bilinenin, alışılanın aksini söylemek her zaman taraftar bulmayabilir.

İslâmın pek çok mefhumu, pek çok ilkesi, pek çok hükmü kimi çevrelerce yanlış yorumlandı. Bu yanlış anlamada çeşitli faktörler etkin rol oynadı. Kimi yanlışlara asabiyye etki etti, kimilerine mezhep, fırka veya tarikat tarafgirliği, kimilerine halk üzerinde etkili olma hastalığı sebep oldu. Kimi kavramlar cehaletten, kimileri yukarılara yağ yakanların kasdi saptırmaları sebebiyle asıl kaynağından koparıldı.

İslâmın şehâdet/şehid, şûra, veli-evliyâ, kerâmet, seyyid, şerif, ulu’l-emr, sünnet, itaat, biat, kader, mezhep, tarikat, şefaat, cihad, âlim, hizmet, himmet, diyaloğ (teâruf), sadaka, imam, uhuvvet, nûr, mehdi, ictihad, fırka-i nâciye gibi nice kavramları bu hengâmede kurban gittiler. Yanlış anlaşıldılar, yanlış yerlerde kullanıldılar, yanlış kimselere yafta olarak yapıştırıldılar.

Tıpkı M. İkbâl’in dediği gibi, İslâmın kavramları öylesine asıl anlamlarından uzak anlaşıldılar ki, Kur’an da, Sünnet de buna şaştı kaldı.

Kur’an ve hadisler bunları olduğu gibi anlattılar, asıl manada ve doğru kullandılar. Ama ne yazık ki birileri bunları işlerine geldiği gibi yorumladılar. Ya da kendi meşreplerine, mezheplerine, tarikatlarına, sistemlerine, kafa yapılarına göre anladılar.

Allah (cc) bir şeye ‘bu böyledir’ diyor, onun kulları sanki;  ‘hayır tanrım o öyle senin dediğin gibi değil, böyledir’ diyorlar. Kur’an ve sünnet bir şeyin tarifini açıkça veriyor. Ama Kur’an ve Sünnete bağlı olduklarını söyleyen birileri, onlara rağmen o şeyi farklı anlayabiliyor.

İslâmı Allah (cc) gönderdi, O’nun elçisi (sav) de insanlara hem tebliğ etti hem de öğretti. Dolaysıyla İslâma ait bütün hükümler, bütün ölçüler, bütün anlamlar onun kaynağı olan Kur’an ve Sünnete göre anlaşılmalıdır.

 

-Lidere, şeyhe, imama kayıtsız şartsız teslimiyet

Bu cemaatlerin mezheplerin takipçileri, ister ölmüş imama, ister yaşayan temsilciye kayıtsız şartsız teslim olurlar. Her emrine uymak üzere biat ederler. Karşı gelmek, tenkit etmek, şüphe etmek veya karşı görüş beyan etmek genellikle yasaktır ve dışlanmayı gerektirir.

Bu tutum tasavvuf geleneğinde adab-ı müridin başlığında “mürid şeyhinin önünde ğassâlın (cenaze yıkayıcısı’nın) elindeki cenaze gibi olmalı” şeklinde uygulanır. Bu bütün tarikatlerde ve hatta bütün cemaatlerde böyledir.

Bu gibiler hakka ve hakikate, âyete ve sahih sünnete, akla ve kevnî olaylara değil, şeyhlerinin dediklerine ve yazdıklarına bakarlar. Onlar için hükümlerin, görüşlerin, olayların kaynağı ya şeyhleridir/imamlarıdır, ya onlara ait kitaplardır.

Bir yerde okumuştum, birisi İbni Abbas’a bir soru sordu. İbni Abbas "bu konuda Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu" demiş, Adam “bırak hadisi de sen kendi görüşünü söyle deyince” o da “hadi oradan densiz, ben Peygamber şöyle dedi diyorum, sen benim görüşümü soruyorsun. Kur’an’ın ve Rasulüllahın sözünün yanında Abdullah ibni Abbas’ın sözünün  değeri mi olur” deyip adamı yanından kovmuş.

 

-Kurtarıcı bekleme

Kur’an insanın ne ile, nasıl, hangi amelle ve hangi özelliklere sahip insanların kurtulacağını, ve tek kurtarıcı olarak Allah’ı öğretmesine rağmen, uydurulan dinin mensupları bağlandıkları kimselerin kendilerini hem dünyada, hem de (bazıları) âhirette de kurtacaklarına, kendilerine şefaat edeceklerine inanırlar. Bu yüzden onların olağanüstü güçleri olduğuna, ya da Allah’a yakın olduklarına inanırlar. Kendilerine yardımcı olması için onlara bağlanmayı, itaat etmeyi, onların uğruna fedakârlıkta bulunmayı, öğretilerini yaymayı ve onlara ölümüne hizmet etmeyi dinen gerekli görürler. Onların şefaatinden mahrum kalmamak için kayıtsız şartsız bağlanırlar.

Bunların bir kısmı da imamlarını beklenen mehdi bilirler, bir kısmı da gelecek mehdiyi beklerler. O mehdi gelecek ve dünyayı cennete çevirecek, bunları da kurtaracak.

 

-Atalar dinine bağlılık, ya da geleneğin (örfün) din haline gelmesi

Uydurulan din mensuplarının büyük bir kısmı önceki atalarından gördüklerine tabi olurlar. Onlardan kendilerine tevarüs eden ne varsa, inanç, adet, anlayış, ahlâk, töre, duygu, düşünce, dost, düşman ve hedef, hatta kılık kıyafet. Sorgusuz sualsiz kabul ederler. Zira doğruluklarından şüpheleri yoktur. Neden? Çünkü atalarından gelmektedir. Onlara göre her şeyde ölçü Allah’tan gelen hakikat değil, atalardan intikal eden şeydir.

Kur’an hak davetten yüz çeviren böylelerini kınıyor:

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ ﴿170﴾

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bekara 2/170. Bir benzeri: Mâide 5/104)

 

قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ ﴿77﴾ قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿78﴾

Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”” (Yûnus 10/78. Bir benzeri: Enbiyâ 21/51-54. Şuarâ 69-74)

 

-Bu anlayışın bir uzantısı olarak bazıları öncekilerin yaptıklarını, söylediklerini sorgulamadan, Kur’an süzgecinden geçirmeden alıp kabul ederler, takip ederler

Kur’an’a göre gelenek, geçmişten aktarılan, halen toplumda varlığını sürdüren, ilişkiler biçiminde nesilden nesile aktarılması düşünülen, düşünüş ve davranış kalıplarıdır. Bunlar iyi de olabilir kötü de.

İslâmın geleneğe bakışı ‘ma’ruf’ anlayışı olmakla beraber, kimilerine –özellikle gelenekçilere- göre geleneği haklı kılan gerekçe, geçmişten te’yid edilerek aktarılması, yani atalardan tevarüs etmesi.

Bundan dolayı önceki peygamberlere de,  Hz. Muhammed’in davetine de böyle bir gerekçe ile karşı çıkılmıştır.

بَلْ قَالُٓوا اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ ﴿22﴾

      وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ ﴿23﴾ قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ﴿24﴾

“Hayır, yalnızca: ‘Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de gerçekten onların izleri üstünde doğruya erdirilmişleriz’ dediler.

İşte böyle, senden önce hangi memlekete kötü sonuçları haber veren bir peygamber gönderdiysek, mutlaka onların önde gelenleri; ‘Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izine uymuşlarız’ demiştir.

(O Peygamberlerden her biri): ‘Ben size, atalarınızı, üzerinde bulunduğunuzdan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?’ dedi. Onlar da: ‘Bizler, o sizin gönderdiğiniz şeyleri tanımıyoruz’ dediler.” (Zuhruf 43/22-24)

Toplumu değiştirmek üzere yola çıkan peygamberlerin çağrısına ‘geleneksel yapı’ kendiden emin ve tarihle (ya da atalar mirasıyla) bağlarını pekiştirerek karşı çıkar. Onlar peygamberlerin iddia/davet  ettikleri şeylerin zaten kendilerinde olduğunu ileri söylerler. Toplumun elitlerini ve zenginlerini/güçlülelerini temsil eden “mel’e ve mütref”, geleneksel toplumun peygamberin davetine ihtiyacı olmadığı görüşündedirler. Bunun için peygambere karşı çeşitli ittifaklar kurarlar ve onların davetine karşı mücadele ederler.

Firavun şöyle diyordu: “Musa’nın sizin dininiz değiştirmesinden ve ülkenizde fesat çıkarmasından korkuyorum.”

Mekke müşrikleri de “Muhammed sizi atalarınızın dininden çevirmek istiyor” diyorlardı.

Her iki karşı çıkış mantığı ve ileri sürülen gerekçeler dikkat çekicidir.Tevhid daveti karşısında gelenekçiler, “Biz atalarımızı bu iz üzerinde bulduk” derler. Ancak bir şeyi hazır bulmak, zihnî bir çabayı gerektirmez. Dolaysıyla bunda duyarlı bir karar, ince bir hesap, yerinde bir seçme yoktur. Yani önemli bir beşerî değer olan ‘bilinç’ devre dışıdır.

Tevhid örnek gösterir ama körü körüne bir taklidi hoş görmez.

Ama ne yazık ki taklidi esas alan niceleri atalarından intikal eden şeyleri hak batıl demeden sahiplenir, öncekilerin izinden giderler. Bu dünyanın her yerinde böyledir.

Müslümanlar arasından çıkan ve sapık diye nitelenen mezhep, cemaat mensupları arasında da böyledir.

Bu kör taklidçiliğin bir açıdanda insanı tebessüm ettirecek kadar garip olduğunu da görülmüştür.

-1983 Burdur’da kısa dönem askerlik yaptım. Eğitim alanın aşağı tarafında çamlar arasında bir bank vardı. Doğal olarak eğitim aralarında orada otururduk. Biz gittiğimizde son haftalarını geçiren Hüseyin Öztürk kardeş yazıcı idi, o anlattı. “Yazıcı olduğum zaman oraya o bankın yanına nöbetçi konuyordu. Ben de nöbetçi yazmaya devam ettim. Bir müddet sonra baktım ki oranın bir özelliği yok. Ne koğuş, ne depo, ne kantin, ne korunması gereken bir yer. Merak ettim, buraya niçin nöbetçi gönderiliyor? Anladım ki bir önceki komutan zamanında o bank yağlı boya ile boyanmış. Askerler oturmasın diye de boya kuruyuncaya kadar oraya nöbetçi dikmiş. Öyle ya askerler bilmeden banka otururlarsa hem boya bozulurdu, hem de askerlerin elbisesi yağlı boya olurdu. Bu kaç gün sürdü, bilinmiyor. O sırada o komutan başka bir yere gitmiş. Yerine gelen de öncesini bilmeden nöbet yazmaya devam etmiş. Taki ben gelenene kadar. Bu bunu öğrenince durumu komutana açtım. O da bu yanlışlığa güldü ve oradan nöbeti kaldırdı.”

Öncekileri körü körüne taklid edenlerin bundan farkı var mı bilmiyorum.

İslâm aleminde siyasî çekişmelerin, çevre kültürlerden ve dinlerden etkilenmeler, çeşitli fikirlerin tartışılmaya başlamasıyla, özellikle akidenin kelâmlaşması, kelâmın veya fıkhın akideleşmesi süreci de anılmalıdır.

Hâlâ sürmekte olan bu anlayışa göre, imanın ana ilkeleri ölçüsüzce tartışıldı, tartışılan konular zaman içerisinde inanç ilkesi haline getirildi.

Nitekim bugün elimizde olan pek çok akaid kitabında, yazarın veya önceki âlimlerin akaid konularını yorumlamaları, çoğu zaman fıkhî konular, ictihadlar iman esasları diye anlatılıyor. Yoksa altıyüz, yediyüz sayfa kitap hangi imanın şartı ile doldurulacak. Bu gibi kitaplarda yer alan görüşlere ehl-i sünnetin görüşleri deniyor, ehl-i sünnet ise İslâmın kendisi diye takdim ediliyor.

Hatta parelel dinlerde efendilerin, liderlerin görüşleri, ictihadları bir tarafa, gördükleri ve vahiy zannettikleri rüyaları bile akaid olur.

Bu tutum aşırı şiîlerde de mutedil olanlarda da, aşırı sünnîlerde de mutedil sünnîlerde de var.

Yine daha sonraki yıllarda ortaya çıkan nice batınî, ındi (sübjektif) yorumlar, dinin kendisi zannedilmeye başlandı. Bu yorumlar hem yanılmaz zannedilen önderlerin görüşleri, hem uydurma hadis ve haberlerle, menkıbelerle (uydurma hikâyelerle) desteklendi.

Böylece ortaya din adına uydurulan bir çok bid’atler atıldı, yeni ritüeller, ibadetler icat edildi. Bunlar zaman içerisinde asıl ibadetlerin yerini aldı ve o kadar kökleşti ki âyet ve sağlam hadisler, dini çok bilen âlimler bile bunları değiştirmeyi başaramadılar.

Size bir kaç masum örnek vereyim:

Soest’ta bir hocaefendi anlattı. 2014 yılında M.G. kafilesi ile hacca giden şöyle otuzbeş-kırk yaşlarında bir arkadaş hac hatıralarını anlatırken dedi ki; “hocam orada kıldığım hiç bir namaz üzerime sinmedi. Ne Mescid-i Haram’da, ne mescid-i Nebevi’de. Bir tanesi hariç. Sordum hayrola niye üstüne sinmedi oradaki namazlar.” Halbuki Mescid-i Haram’da kılınan namazların en makbul olması lazım. O bir tanesi nasıl bir namazdı ki üstüne sindi?”

Anlattı: “Orda namazdan sonra sesli tesbih duaları okunmuyor, dolaysıyla namaz eksik kılınıyor. Ama bir gün otelimize yakın bir camiye vakit namazına gittik. İmam efendiye ezanı okuabilir miyim dedim. O da buyur dedi. Ezanı okudum. Artık onlara sormadan kaamet getirdim ve namaz bitince de sesli olarak namaz dualarını sonuna kadar okudum. Her ne kadar imam ve cemaat bana şaşkın şakın baksalar da ben aldırmadım ve tesbih dualarını bitirdim. İşte üstüme sinen, zevkle kıldığım tek namaz o namazdı.”

Bir örnek daha:

Öğrenci iken 1978yılına kadar Erzurum’da ezanların arkasından mutlaka sala da okunurdu. Şimdi hala öyle mi bilmiyorum. O zaman ki Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenci olan Nazmi arkadaş Erzurum’da bir müezzinlik kadrosu aldı ve bir sabah namazında Vani Efendi camisinde göreve başladı. Vaktinde minarede ezanı usulünce okudu ve aşağı indi. Hemen cemaat etrafını sardı. Önce “niçin ezanı yanlış okudun?” dediler. Nazmi, “hayır ben ezanı yanlış okumadım” dedi. Onlar “hayır yanlış okudun, yok eksik okudun” dediler. Nazmi şaşkınlıkla “yahu ben ezanı yanlışsız, eksiksiz okumadım” dedi. Tam o sırada caminin imamı yanlarına geldi. Konuyu anlayınca cemaati camiye gönderdi ve Nazmi’ye dedi ki “bak belki farkındasın Erzumulular öteden beri ezandan sonra sala duymaya alışıklar. Onlar bunu ezanın bir parçası sayıyorlar. İstersen sen bundan sonra oku, böyle sıkıntılar olmasın.”

Siz İran’da ezandan “Eşhedü enne aliyyen veliyyullah ve hayya alâ hayri’l-amel” sözlerini çıkartabilir misiniz?

Peki Peygamberin öğrettiği, sünnet kıldığı ezanda bu iki ilave var mı, arkasından sala okuma var mı? Yok, sonradan eklendi. Gelenek oldu, örf oldu.

Örf, dinî naslardan daha güçlü olduğu için nass örfü yürürlükten kaldıramıyor.

Bunlar belki bir müslümanı Sırat-ı Mustakim’den, ayırıp sapık yapmaz ama dine yapılan ilâvelere ve atalardan gelenlere uymaya tipik bir örnektir.

Ancak unutmamak gerekir ki İslam aleminde dinden sapma sayılan ve bid’at olan nice inanç ve uygulama örf/gelenek haline gelmiştir.

 

-Hedef için her şeyi meşru görme

Bu yapıların bağlıları belirledikleri hedefe varmak için her şeyi mübah bilirler. Takıyyenin en şahânesini kullanırlar, yalanın her çeşidine baş vururlar, hile, adam kandırma, uyutma (siz buna narkozlama-hipnotizma da diyebilirsiniz), hayalperestlik, uçuk vaadler, dünyalık ve âhiretlik cennetler, siyasî ikbal, manevî makamlara yükselme vaadleri ve benzeri şeyler.

Hedefe varmak için istihbarat yapılır, adam ayarlanır, ihanet edilir, gerekirse darbe yapılır veya cinayet bile işlenebilir.

 

-Cemaati, mezhebi, meşrebi, tarikatı din haline getirme

İşte Sırat-ı müstakimden sapmanın en bariz örneği. Bu yapılara mensup olanlar şöyle derler: Biz haklıyız, başkaları haksız. Biz haktayız, başkaları bâtılda. Biz kurtulacağız, diğerleri helâk olacak.  

Ehl-i sünnet mensupları diğer mezhep mensuplarını müslüman saymaz, diğerleri de kendilerni en iyi müslüman zanneden kimseleri yezid diye aşağılar, onların şii olmadıklarına hayıflanırlar.

Her cemaat, grup kendilerini Nuh’un gemisi, diğerlerini Nuh’un gemisine binmeyi akıl edemeyen zavallılar olarak görürler.

Kur’an bu tehlikeye ve  vahye zıt bu tutuma “tefrika bağlamında” işaret ediyor. Bu tutum Dini keni hevâsına, kendi mezhebine, kendi tarikatına, kendi grubuna göre anlayıp onu hak, diğer yorumları din dışı sayma saplantısıdır.  

          اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ اِنَّمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ﴿159﴾

Dinlerini parça parça edip (ferrakû) guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am 6/159)

İnsanların hatasına bakın ki, kendilerine gelen hakikatin bilgisini, yani Allah’ın dinini işlerine geldiği anlıyorlar, bir anlamda kendi kafa yapılarına uyacak şekilde yorumluyorlar, kendileri dine uyacaklarına, dini kendi pozisyonlarına uyduruyorlar; bundan dolayı da grurp grup oluyorlar. Sonra da her bir grup elindeki din ile, ulaştığı dini yorum ile övünüp durmaktadır.

  مِنَ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ﴿32﴾

“Dinlerini parçalayan (ferrakû) ve bölük bölük (şiyean) olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (Rûm 30/32)

Ancak onların dinlerinin parçalayıp grup grup olmalarının bir anlamı ve faydası yoktur. İstedikleri kadar, dinlerinin (görüşlerinin) hak, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia etsinler. Onların hakkına Allah (cc) hüküm verecektir.

Kur’an iman edenlere şöyle sesleniyor:

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ ﴿105﴾

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Âli İmran 3/105)

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ ﴿30﴾

“Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.” (Rûm 30/30)

İnsanlar yüzlerini fıtrat dinine çevirmekten sorumlu iken bazıları  bunu bozmakta, tefrika çıkarmakta, farklı fırkalara ayrılmakta ve sonra yine tefrika olmakta, yeni gruplaşmalar meydana gelmekte, alt tabakalarda bu parçalanma devam edip gitmekte.

İşin ilginç yanı, Tevhid dininden uzağa düşen ve farklı din gruplarına ayrılan bu kimseler kendilerinin doğru yolda olduğunu hayal ederek sevinç duymasıdır.

Kur’an’a göre dini parçalamanın sebebi insandaki ‘bağy-azma’ duygusudur.

Tefrikanın şirk’e yol açtığı açıktır. Çünkü ‘fıtrat’ dinini bozmanın sonucu birden fazla ilâha kulluk yapmaktır. Şirk düşüncesine sahip olanlar, Tevhid dininin bütünlüğüne zarar verirler, onu kendi kafa yapılarına uydururlar, sonra da her uydurdukları şeye din diye uyarlar.

‘Tefrika’ yani dini bozma, onda ayrılığa düşme, fırka fırka olup dağılma hastalığı yalnızca müşriklere ve kitap ehline ait bir yanlış değildir. Aynı hataya müslümanlar da tarih düştüler. Bugün de bu belâ ile karşı karşıyalar.

Eğer onlar da Din’i dimdik ayakta tutmazlarsa; Din’i, Allah’ın gönderdiği ve Peygamberin öğrettiği gibi yaşamazlarsa, hatta Din’i kendi akıl ve pozisyonlarına uydurmaya kalkarlarsa aynı sonuç meydana gelir.

Günlük hayatta ve Din’i anlamada farklı görüşlerin, farklı yorumların olması normaldir. Hatta farklı görüşlerin olması bir faydadır, bir kolaylıktır.

Burada dikkat edilmesi gereken, Din’i kendi hevasına göre anlama, sonra da kendi anladığını din haline getirme yanlışlığıdır. Din’in özünü zedeleyecek yanlış yorumlar ve bunların inanç haline getirilmesi bir anlamda ‘bağy’ dir ve tefrikaya yol açar.

Müslümanlar farklı mezheplere, meşreplere, düşüncelere, ülkelere, ilkelere sahip olabilirler, farklı coğrafyalarda yaşayabilirler, farklı gruplar içerisinde bulunabilirler. Bunlar normal şeylerdir. Ancak herkes kendi anladığını, kendi meşrebini, kendi mezhebini, kendi tarikat veya partisini din haline getirirse; işte bu Din’de tefrikadır, yeni bir din uydurmadır.

Yukarıda geçtiği gibi müşriklerin ve Kitap ehlinin yaptığı yanlışlık da buydu.

Bir gruba, bir mezhepe, bir meşrebe bağlı olmak mümkündür ve bazen ihtiyaçtır. Ancak kendi meşrebini, kendi grubunu hak, diğerlerini batıl görme anlayışı ‘tefrika’ mantığıdır.

Mezhebli olmak ihtiyaç, mezhebçi olmak yanlıştır. Bir meşrepten olmak doğal, ama meşrepçi olmak doğru değildir. Bir grupla faydalı çalışma yapmak üzere bir araya gelmek, bu amaçla bir gruba mensup olmak iyi, ama grupçu olmak yanlıştır.

Ancak bu uyarılara rağmen müslümanların kitap ehlini bazı konularda izleyeceklerini, yani onların düştüğü hatalara düşeceklerini haber veriyor:

Ebu Saîd el-Hudrî’nin rivâyetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler (fare) deliğine girecek olsalar siz de onları takib edeceksiniz.”  Sorduk: Ya Rasûlellah! (Bunlar) yahûdiler ve hıristiyanlar mı olacak? Şöyle buyurdu:  “Ya başka kimler olacaktı?” (Buhârî, Enbiyâ/50 no: 3457, I’tisam/14 no: 7320. Müslim, İlim/6 no: 6781. İbni Mâce, Fiten/17 no: 3994. Ahmeb b. Hanbel 2/325, 327)

Dinde tefrikaya düşmemenin yolunu  Kur’an şöyle gösteriyor:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًا

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanıp bölünmeyin...” (Âl-i İmrân 3/103)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا۟ ﴿59﴾

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsanız…” (Nisâ 4/59)

Allah (cc) kendi yolunu insanlara bildirdikten sonra

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿153﴾

“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır (teferraka). İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (En’am 6/153) buyuruluyor.

Kur’an müminlerin kardeş olduğu söyledikten sonra (Hucurât 49/10) tevhid inancı ve din ilkeleri hususunda ayrılığa düşülmemesini, vahdetin ve aralarındaki barışın korunması istiyor  ve şu uyarıyı yapıyor.

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُواۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَۚ ﴿46﴾

Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl 8/46)

Kur’an’ın indiriliş amacı işte öncekilerin ihtilaf ettikleri, farklı anlayışları sebebiyle tefrikaya düşüp parçalandıkları hususlarda hak bilgi verme, insanları doğru yola davet etmektir.

  وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿64﴾

“Biz bu Kitab'ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl 16/64)

Bu Kitaba inandığını söyleyen kimseler de tıpkı önceki kitaplara muhatap olanlar gibi yapmamalılar. Onların hatasını tekrar etmemeliler. Kitaba uyma ve onun anlama konusunda onların tavrını takınmamalılar.

Mezhepleri, meşrepleri, tarikatları, cemaatleri, hatta dinleri ne kadar tanıyoruz? Bunların İslamdaki yeri, fonksiyonu, getirisi götürüsü, bizi ne kadar bağlayıp bağlamadığı konuslarında ne kadar bilgi sahibiyiz?

Mezhebi tanımada bir örnek.

Bir arkadaş anlatmıştı:

“Bir kaç sene önce Doğu vilayetlerinin Milli Eğitim müdürleri ile hizmetiçi kursunda idik. Müdür arkadaşların büyük bir bölümü musalli idiler. Bazen cemaat halinde de namazlarımızı kılıyorduk. Bir gün biraz geç yaşlarda namaza başlayan bir müdür arkadaş sanırım bir öğle namazından  sonra bir diğer milli eğitim müdürüne “sen namazda niye şöyle şöyle yaptın, dikkatimi çekti. Bizim gibi yapmadın” diye sordu. O da dedi ki “ben Şafiîyim, biz böyle yaparız” Bunun üzerine diğer müdür efendi, “ Ha öyle mi dedi. Ben de seni müslüman zannetmiştim”.

Şafii arkadaş hafif güldü ve cevap vermedi. Ben sözü aldım ve durumu izah ettim. “Müslümanlar arasında farklı anlayışlar, farklı mezhepler var. Namazda böyle küçük farklılar olabilir. O arkadaş öyle öğrendi, öyle alıştı. Bundan bir yanlışlık yok” dedim. Arkadaş; “ben başka mezhep olduğunu ve bu farklılıkları bilmiyordum, özür dilerim” dedi. İşi tatlıya bağladık.

Amsterdam bir öğretmen arkadaş “Ben M.G.cü olamayanlara, kusura bakmayın müslüman bile demek istemiyorum” demişti. Uyarıdan sonra bu görüşünü ne kadar değiştirdi bilmiyoruz.

Yakinen tanıdığım bir arkadaş onun tanıdığı bir cemaat mensubunun “Vallahi acırım S.cı olmayanlara” dediğini aktarmıştı.

Bir başkası kendi cemaatinin bir genel kurulunda, Türkiyedeki cemaatlerden bir kısmını, yani sonu cı, ci, cu, cü ile bitenlerden bir kaç tanesini sayarak bunların başlangıç tarihlerini verdi ve haziruna sordu: “Bunlar bu tarihten önce var mıydı? Sonra cevabını kendi verdi: “Yoktular. Ama biz (kendi cü ile biten cemaatini kasdederek) Sultan Fatih zamanında vardık, Dört halife devrinde vardık, Peygamber zamanında vardık, hatta Hz. İbrahim’den beri varız” dedi.

Bir başkası Türkiye dışında biat edilecek bir imam buldu. Biat meselesinin tartıldığı bir ortamda; “imam çıkmıştır, herkes ona biat etmelidir. Biat etmeyen bu vebal ile ölür, Ha ikinci bir imam çıkarsa da onun boynu vurulur” dedi. Dedim ki; “ağır ol arkadaş, senin imam dediğin şahsı bazıları müslüman bile saymıyor, sen biatten, boyun vurmaktan söz ediyorsun.

Hüküm verirken biraz daha insaflı olalım, biraz daha çevremize, tarihe ve müslümanların bugün içinde bulundukları gerçekleri hesaba katalım. Bizden olmadığını düşündüğümüz kimseler hakkında hüküm vermek, atıp tutmak, karalamak, yetkimiz ve görevimiz olmadığı halde İslâm dairesinin dışına itmek konusunda acele etmeyelim. Böyle bir şeyin vebâlini, getirisini ve götürüsünü düşünelim.”

Avrupa’da halifelik ilan eden merhum bir zat müslümanları iki gruba ayırmıştı: Biatli olanlar, yani kendisine bağlananlar, biatsizler, yani kendisine bağlı olmayanlar diye. Onun böyle derken neyi kasdettiğini varın anlayın.

Eğer –youtube- doğru söylüyorsa falanca tarikat şeyhi; “Kıyâmette mezarların dirilip kalkanları melekleri götürürken birisi “ben Nakşibendiyyenin Halidiyye kolundanım” derse -bi-iznillah- azap melekleri onun yakasını bıracakacaklar” diyor.

Bir başka tarikat temsilcisi sohbetinde Allah’ın tıpkı peygamberler kadar yani 124 bin velisi olduğunu, bunlardan 90 bin tanesinin kendi tarkatlarından olduğunu anlatıyor.

Örnekler çoğaltılabilir.

Mezhebini, tarikatını, hizbini, partisini din edinenlere ithaf olunur.

 

-Emperyalistler parelel dini severler

Emperyalistler, siz buna Batı Avrupa ülkeleri ve A.B.D. diyebilirsiniz, adına kendilerine göre  Ortadoğu dedikleri coğrafyadan vazgeçmezler. Daha doğrusu asla yakasını bırakmayacaklar. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra oraya karışacaklar, karıştıracaklar, kontrolden çıkmaması için ellerinden geleni yapacaklar.

Bunun bana göre dört temel sebebi var. 1-İslâm tehlikesi,

2-Petrol,

3-Su yolları, stratejik coğrafya,

4-İsrail’in güvenliği.

Bu sebeple onlar ya kendi hakimiyetlerine, faaliyetlerine, çıkarlarına zarar vermeyecek parelel din oluşumlarından razıdır, ya da İslamın kendilerine çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde anlaşılmasını sağlayacak faaliyet yaparlar. Bunu da en fazla liderlere, şeyhlere, ağalara sıkısıkıya bağlı, biat etmiş cemaatler üzerinden yaparlar. Zira bir ülkeyi işgal etmektense onların liderlerini teslim almak, ya da onlara kullanılabilir bir lider tayin etmek daha kestirme bir yoldur.

Bu yüzden paralel din, uydurulan din, bid’at ve hurâfelerle işgal edilmiş din ne derseniz deyin, yani Kur’an ve Sünnetten koparılmış din anlayışları, uyuşuk dindarlar onların çok işine yaradı, yarıyor. Onlar bu şekilde olan cemaatleri, yapıları desteklerler, böyle yapıların ortaya çıkması için çok çaba gösterirler.

Avrupada belki üçyüz seneden beri gelişen oryantalizm çalışmalarının bir hedefi de budur.

Dindarları kontrol altında tutmak, zararlarını, azaltmak, hesaplarının önünde ayak bağı olmalarını önelemenin bir yolu da budur. Bir ülkede etkin olmak, ya da o ülkeyi işgal etmek isteyen emperyalistler, o ülkenin kralını, şefini, askeriyesini, veya bürokrasisini, aydınlarını, ya da cemaatlerini ele almayı denerler. Bir ülkenin kralını elde ettikten sonra oraya asker çıkarmaya, fiili işgale ihtiyaç kalmaz.

Uydurulmuş din anlayışlarına sahip cemaatler de böyledir. Tarikatler veya cemaatler kayıtsız şartsız teslim olan, gassalin elinde meyyit isterler.

Bunun anlamı şudur; aklını, iradeni ve seçim hakkını oraya, ya da lidere/şeyhe/efendi hazretlerine teslim edeceksin. O ne derse onu yapacaksın, fikrini karşı fikir geliştirmeyeceksin, ondan sadır olanlar şeyleri sorgulamaycaksın, bir hikmeti var deyip kabulleneceksin.

Bu şekilde hipnotizma olmuş, narkozlanmış, uyuşturulmuş, aklı devreden çıkartılmış sürüyü gütmek kolaydır.

Siyasiler ve emperyalistler bu gibi cemaatların en başındakini ayarladı mı gerisi kolay.

Erzurumda öğrenci iken bir Hocaefendi şöyle bir hikaye anlatmıştı. Timur Doğu Anadolu’dan batıya, Osmanlı üzerine yürüken geçtiği yerleri zabtediyor, kendine itaati sağladıktan sonra bir sonraki hedefine gidiyormuş. Erzincan civarına gelmiş, orayı kontrol altına aldıktan sonra belli vergiler koymuş. Sonra da adamlarını gönederip halkın vergilere karşı tavrını öğrenmiş. Gelen raporlara göre halk bu kadar vergiyi nasıl öderiz diye kara kara düşünüyorlarmış. Timur demiş ki “düşünme tehlikelidir, vergileri artırın”. Vergilerin oranı artırılmış. Adamları halkın durumunu tekrar rapor etmişler. Halk daha derin düşünmeye başlamış. Timur yine demiş ki, “düşünmeleri tehlikelidir, vergileri artırın”. Tekrar artırmışlar. Adamlar halkın dah da derin düşünmeye başladığını rapor etmişler. Timur yine düşünme tehlikelidir diye vergileri biraz daha artırın demiş. Bu kaç defa tekerrür etti bilmiyoruz. Sonunda vergi miktarı o kadar yükselmiş ki, halk bütün mallarını verse yine de Timur’un devletine borçlu kalacak seviyeye yükselmiş. Timur adamlarını yine salmış bakın bu son vergilendirmeden sonra tepkileri ne, ne yapıyorlar. Adamları son raporu vermişler. Halk artık düşünmeyi bırakıp vur patlasın çalıp oynuyolar”. Timur o zaman demiş ki “tamam bu toplumu hallettik. Düşünmeyi bırakıp eğlenceye daldıklarına göre artık iflahları kesilmiş demektir, bize direnemzler” demiş ve ondan sonra batıya doğru tekrar yola koyulmuş.

Hikaye bu oldu mu olmadı mı, bilmiyoruz. Ama bir şey var, akletme ve düşünme devreden çıkıp, yerine haksız bir teslimiyet, oyun ve eğlence, boş vermişlik, dünya malı ve çıkarı için deli divane olmak, sürüleşmek, köle ruhlu olmak, güdülmeye hazır hale gelmek demektir.

Böylelerini ya şehvetleri, ya patronları, ya liderleri, ya şeyhleri, ya da siyasî çıkarı olanlar rahatlıkla güderler. Bu hale gelmiş kimselere farklı bir din anlayışını empoze edip, İslâmın izin vermediği, ama islâm boyası sürülmüş yanlış hedeflere kolaylıkla sürülebilir.

Yıllar önce bir arkadaş Hamburg’ta yaşayan birisinden şöyle bir olay dinledğini söylemişti: Bir ada kökenli, daha çok Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren, kılık kıyafetleri ve kullandıkları eşya açısından Osmanlılara benzemeye çalışan bir tarikatı şeyhi Hamburg’a gelmiş ve bir camide sohbet etmiş. Kendisi de şöhreti buralara kadar yaygın olan şeyhi ve ne diyeceğini merak edip onu dinlemeye gitmiş. Neyse şeyh efendi bazı konuları anlatmış, tabi ki birine bağlanmanın gereğini vurgulayıp sözü bağlamış. Dersin sonunda ona bağlı olan birisi çekinerek bir maruzatı olduğunu söylemiş. Şeyh buyur ihvan nedir maruzatın? Demiş. O da “hocam, geçenlerde banka kartım kayboldu. Farkına varıp da ilgili yere bildirinceye kadar maalesef hesabımdan üçbin mark para çekildi. Acaba bunu kimin yaptığını söyleyebilir misin?” (Tabi ona göre şeyhler böyle şeyleri bilirler. Onlar maneviyeta hükmeden, ğaybı bilen güçlü kimselerdir.) Şeyh kafasına göğsüne indirip, orada olanlara bir yerlerle irtibat kurup haber aldığını duyurmak istercesine bir müddet düşündükten sonra, yavaş yavaş kafasını kaldırmış, o gence doğru bakmış ve “bu günlerde bir ihvanımızın tam üçbin mark paraya ihtiyacı vardı ama bir yerden temin edemiyordu. Bu ihvan diğer bizim ihvanların hesaplarına manevi alemde bir göz attı ve gördü ki senin hesabında yeterli para var. Paranı bu kardeşimiz ihtiyacı için aldı. Paran bir müslümanın ihtiyacı için harcandı, dolaysıyla üzülme ama sevin” dedi. Genç bu cevap üzerine mest oldu. Yüzü güldü ve başka bir şey demedi.

S.Eş anlatmıştı: Yıllar önce Almanya’da arkadaşlar dediler ki bir genç var. Almanyada okudu, mühendis oldu. Bir kıza talip oldu. Kendisine kız istemede yardımcı olabilir miyiz diye rica etti. Birlikte gidebilir miyiz? Kız babası sizi uzaktan tanıyor. Olur dedim. Birlikte gittik, mühendisle bulucağımız yere. Merhaba hoş beş derken aradan bir hayli zaman geçtiği halde bir hareket yok. Arkadaş, haydi. Ne yapacağız, buraya niçin geldik. Göz işaretiyle arkadaşlara hissettirdim. Onlar da mühendisi işaret ettiler. Mühendis de bir hareket, heyecan yok. Sonuçta dedim ki arkadaş gitmiyor muyuz kız istemeye, işimiz gücümüz var. Şey hocam dedi, kem küm etti, De hadi kalkalım. Yok yien kalkmadı. Tekarar ettim. Şey, bu durumu hocamıza bir sorsaydık. Hocamız dediği Dortmund yakınlarına otağını kurmuş, emekli bir asker. Türkiye’den bilmem hangi il kaynaklı bir seydanın vekili. Bunu anlayınca dedim ki “Arkadaş kızı hocana değil sana isteyeceğiz”. Bunu maalesaf anlamadı. Yine kalkmayınca bu cümleyi tekrar ettim. Yine anlamadı. Arkadaşlara dedim ki “Kalkın arkadaşlar, bu adamın iradesi yok, iradesini hocam dediğine teslim etmiş. Dolaysıyla evlenme ehliyeti de yok.”

Kalktık çıktık, mühendis hiç oralı olmadı.

Bu şekilde aklını, iradesini, tercihlerini kayıtsız şartsız, yanılmaz dediğin, ilahi görevli zannettiği bir kitlenin başındaki elde edilirse o kitle ele geçirilmiş olmaz mı?

Böyle kitlelerden oluşan bir topluma işgalic askerlerin gelmesi gerekir mi?

Bunların zihinleri liderleri tarafından, liderlerinin zihni de o ülke üzerinde hesabı olanların işgaline uğrarsa hesap, işgal, kullanma ve ihânet tamam demektir.

Şu örnek ne kadar da net bir şekilde olayı açıklıyor:

Ali Şeriâti’nin Sosyoloji adlı kitabında okumuştum. Aklımda kaldığına göre şöyle anltıyordu. (Hatam olursa bilenler düzelsin) Pariste doktora yaparken Renault Fabrikasının sosyoloğ aradığını duydum veya ilanını gördüm. İlgimi uyandırdı. Merak ettim, Bir otomobil fabrikasını sosyoloğ ile ne işi olabilir? Hani teknik eleman, mühendis neyse. Otomobil fabrikası ve sosyoloğ. Müracaat ettim. İş görüşmesi yaparken yetkiliye sordum. Niçin sosyoloğ: Cevap. Biz arabamızı satacak pazar arıyoyuz. Diyelim bir ülkeye araba satmak itiyoruz mesela bir Afrika ülkesine. Önce o uzmanımız gider o ülkedeki sosyolojik yapıyı inceler. Aşiret varsa aşireti inceler. Durumlarını, inançlarını, tutumlarını, geleneklerini, zevklerini vs. İnceler bize rapor eder. Biz anlarız ki falanca kabile müşterimiz olabilir. O zaman pazarlama elamanlarımızı gönderir önce kabile reisine arabamızı hediye ederiz. Tabi yabnında arabayı kullanmayı öğretmeyi, yol yapmayı, bozulunca tamir etmeyi, eskiyince yenisini vermeyi de tahhüt ederek. Bir müdeet sonta o Afrika ülkesi pazarımız olur.

Yani kabile reisini ya da o ülkeyi yöneten diktatörü kafaya aldı mı gerisi çorap söküğü gibi gelir.

Emperyalistlerin uydurulan dinlere, tarikatlara, sıkı cemaatlere ve özellikler onların liderlerine neden yatırım yaptıkları daha iyi anlaşılıyor.

 

            -İman edene düşen

﴾ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿31﴾ قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ ﴿32﴾

“Resulüm deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmran 3/31)

Hak din İslam duruken, ya da kendisine hak din ulaştığı halder, hangi sebeple olursa olsun bu yoldan ayrılanları Allah (cc) cehennem ile tehdit ediyor:

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا۟ ﴿115﴾

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisâ 4/115)

Eğer insanlar Allah’ın gönderdiği Vahyi bırakır başka dinlere uyarlarsa bu tavır onları doğru yoldan ayırır.

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿153﴾

“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır (teferraka). İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (En’am 6/153)

 Biz insanların görüşlerine değil, Allah’ın dini İslâma tabi olmakla mükellefiz.

 

-Peygamber zamanında mezheb yoktu, tarikat da

Unutmamak gerekir ki mezhepler, cemaatler, tarikatlar, Din konusundaki fikirler, ictihatlar, fetvalar, tartışmalar beşerîdir. Yani kendilerine vahiy gelmeyen insanların eseridir ve dinin kendisi değildir. Doğru olanları olduğu gibi yanlış olanları da vardır. Bunlar Dini anlamaya, vahyi hayata uygulamaya, kişiyi sırat-ı müstakime götürmeye hizmet ettikleri sürece değerlidir. Ancak bunun tersi ise reddedilmelidir. Zira hiç bir insan eseri masum, yani hatasız değildir.

Mezhebe, meşrebe, cemaate, partiye, fırkaya nasıl bakmamız gerektiği konusunu  aydınlatacak ilginç bir olay hatırlıyorum. 2014 yılında Hollanda’da bir tutukevinde bir kaç hafta kalan Şamlı Majzoub, M. Başhar anlatmıştı:

“Bir kaç sene, yani Suriye’deki iç savaştan önce Şam’da genç sünnî bir âlimi şiîler, onların çok yoğun olduğu Hüseyniye bölgesinde bir camiye münazaraya veya görüşmeye davet ettiler.  “Gel şia ile sünnilik arasındaki konuları konuşalım. İstediğin soruları sor cevap verelim. Biz de sana soralım. Daha yakından tanışmış, sohbet etmiş oluruz” dediler. 

Davet ettikleri imam genç olmasına rağmen geniş ilmi vardı. İyi konuşan ve ikna edici cevaplar veren birisiydi. Bu genç imam kararlaştırdıkları gün arkadaşlarıyla birlikte Huseyniye’deki o cemiye camiye gitti.

Ev sahipleri onları dışarıda karşıladılar ve herkes ayakkabısını çıkarıp ayakkabılığa koyduve içeri girdiler. Ama bu âlim ayakkabılarını ayakkabılığa koymadı. Herkesin göreceği şekilde koltuğunun altına alarak camiye girdi. Belirlenen yere oturunca ev sahipleri baktılar ki bunun ayakkabıları koltuğunun altında. İçlerinden biri veya bir kaçı şaşırarak sordular:

“Üstad ayakkabılarını niçin ayakkabılığa koymadın? Zahmet edip yanına aldın, orada uygun yer var elbette.”

O da onlara biraz baktıktan sonra sonra demiş ki: “Haklısınız ayakkabılarımı yanıma aldım. Çünkü, kaynaklarda okuduğuma göre şiîler Peygamber  (sav) zamanında mescide gelenlerin ayakkabılarını çalıyorlarmış. Ben de ayakkabılarım çalınmasın diye yanıma aldım. Ne de olsa siz de şiîsiniz.”

Oradakiler şaşırarak; “İmam efendi insaf, Peygamber (s.a.s.) zamanında şiî yoktu ki, nasıl ayakkabı çalsınlar?” dediler.

Bunun üzerine istediği cevabı alan âlim şöyle cevap verdi:  “Kendi ağzınızla söylediniz, Peygambler (sav) zamanında siîler ve şiîlik yoktu. Bilesiniz ki sünnî de, sünnîlik de yoktu. Peygamber vardı, Kur’an vardı ve İslâm vardı. Bize düşen de Peygamber’e ve Kur’an’a uymaktır. Peygamber zamanında olmayan şeyi niye tartışalım ki? Görüşmemiz bitmiştir” deyip ayağa kalkmış selâm verip ve oradan uzaklaşmış.

Arkasından bakanlar ona hak verdi mi vermedi mi bilmiyoruz ama bir gerçeği böylece dile getirdiği açık.

Evet Peygamber zamanında şiî de yoktu, sünnî de yoktu, uydurulan din de yoktu, parelel din de. Sadece Vahiy Dini İslâm vardı.

 

-Son söz: Teklif

Herkes, şiiler ve sünnîler, a cemaatı, b tarikatı, kendini İslâma nisbet eden bütün gruplar, hizipler! Tarihten beri İslâma (indirilen Din’e) yapılan, insanlara ait ama Vahye uymayan eklemelerden (uydurulan/parelel dinlerden) kurtulmaya var mısınız?

وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى ...

ves-Selâmu ala men ittebea’l-hüdâ-Hidâyete tabi olanlara selâm olsun. (Tâhâ 20/47)

 

Hüseyin K. Ece

21.10.2016

Zaandam