Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1642
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
816182

ORUCU YÜREK İLE TUTMAK

Oruç, Ramazan ve Bayram hakkında bir seminer

Hüseyin K. Ece

30 Ağustos 2009

Selam-Dortmund (Almanya)

 

“Sanman taleb-i devlet-i câh etmeğe geldik

Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik”

Yenişehirli Avnî

 

A-ORUÇ NE İLE TUTULUR

1-İman sevginin gereğidir

Bir yâr icin âh etmek... Ya da bir Yâr tanımak, başka yârlarin icinde.

Sevgi değer vermeyi ve itibar etmeyi gerektirir. Gerçekten seviyorsan sevdiğine değer verirsin, ondan gelene, ona ait olana itibar edersin. Ya da ciddiye alırsın.

İmanın kaynağı da işte bu sevgidir. O bir Yâr’a olan sevgi O’na inanmayı gerektirir. İnanan bir kimseye de ibadeti ancak bu eşsiz sevgi yaptırır.

Oruc/Ramazan bu sevginin tezahür ettiği müstesna bir zaman dilimidir. Hem de yürek işidir. Yürekte kökleşen iman, oruç olarak, dua olarak, niyaz olarak, infak olarak, diğergâmlık (îsar) olarak, güzel ahlâk olarak, dindarlık olarak tezâhür eder.

İslâmî hayata yeni yeni alışmaya çalışan biriyle konuşuyoruz. “Ramazan yaklaşıyor, acaba oruç tutabilecek miyim, bilmiyorum? Hele bir kaç sene sonra Temmuz’a gelecek. Neredeyse 17/18 saat aç kalarak oruç tutacağız. Bana şimdiden çok zor görünüyor” dedi.

Ona sordum: “Oruç ne ile tutulur, biliyor musun? Gülümsedi, bir şey demedi. Ben yüreği işaret ederek; “eğer bura ile tutarsan, oruç 24 saat de olsa başarırsın.” Mideyi işaret ederek, “eğer bura ile tutarsan 12 saati bile zor gelir. Orucu mide ile (yani sadece yemeden ve içmeden uzak kalarak) tutmayı değil, onu yüreğinle tutmayı dene.”

Anladım anlamında başını salladı.

 

2-Ramazan’ın önemi:

Oruç tutmanın mükafatı günahların affıdır:

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazanı  değerlendirirse

geçmiş günahları affedilir.” (Buharî, Savm/5. İbni Mâce Sıyam/2)

Oruç ibadetinini mükâfatını sonu yoktur:

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Rasûlullah (sav) buyurdu ki:

"Ademoğlunun her ameli katlanır. Salih ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar. Allah (cc) şöyle buyurmuştur: "Oruç bu ölçünün dışındadır. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti...." (Kütüb-ü Sitte (çev.), 9/419)

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:

“Allah (cc) "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurmuştur. Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: 'Ben oruçluyum' desin.

Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.

Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır." (Buhârî, Savm/9. Müslim, Sıyam/163. İbni Mâce, Sıyam/1)

Ramazan’da bağışlanmayı kaçırmak büyük zarardır:

Ebu Hureyre’nin anlattığına göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Yanında anıldığım halde bana salavat getirmeyen adamın burnu sürtülsün. Ramazan’a kavuştuğu halde günahlarını affettirmeyen adamın burnu sürtülsün. Ebeveyni yanında yaşlılığa ulaştıği halde cenneti kazanamayan adamın burnu sürtülsin.” (Tirmizî, Daavât/100)

Oruç ibadetinin bir eşi yoktur.

Ebu Ümâme (ra) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasülü dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allah beni mükâfaatlandırsın.”

"Sana dedi, orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur” dedi. (Nesâi, Sıyam/43 no: 2222)

 

3-Mide mi yürek mi

Böylesine önemli bir ibadet nasıl yerine getirilmeli ki, yukarıda sayılan mükâfatlar, sonuçlar elde edilsin? Ramazan’a katılmak hedefine ulaşsın, maksat hasıl olsun?

Sahi orucu hangi organ tutar? Mide mi, yürek mi?

Orucu yalnızca belli saatlerde yemeden ve içmeden uzak kalmak zannedenler, saatleri sayarlar. Sık sık takvime/imsakiyeye bakarlar. –Varsa- iftar topunun atılmasını, minarelerin ışıklarının yanmasını, ezanın okunmasını beklerler.

Orucu yemeden ve içmeden uzak kalmak şeklinde anlayanların bir Ramazanı yemek terifleriyle, pide çeşitleriyle, donanmış sofra hayalleriyle  dolu olur. (Tilkinin on fıkrasının dokuz tanesinin tavuk üzerine olması gibi.)

Nedendir bilinmez, Ramazan ayı gelince maalesef müslümanların bir çoğunda bir telaştır başlar. Konular döner dolaşır, yemekle ilgili bir noktaya gelir. Alış verişler artar. İftar sofrasına alabildiğine yemekler yığılır, sonra da buna Ramazan’ın bereketi denilir.

Kendimize sormalı değil miyiz? Bereket iftar sofralarındaki yemek çeşidinin çokluğu mudur?

Ramazan ayı gelince  -özellikle bizim ülkemizdeki- yazılı ve görsel basın yemek konularına daha fazla yer verir. Medya da alabildiğine iştah açtıran, ağzı sulandıran yemek tarifleri, yemek çeşitleri, padişah sofraları sunar. Yemek yapımından,  ziyafetlerden bol bol bahsedilir.

Yemek yemek yemek... (taam, taam, taam)

Ortalığı bir yemek kültürü kaplar ki, insanlar sanki kıtlıktan gelmişler gibi...

Hiç bir ayda olmadığı kadar yemekle ilgili konuşulur, yemek gündeme gelir...

Boy boy yemek listeleri, iftar menüleri, yemek yeme adresleri...

Bunda bir kasıt yoksa, peki anlamı nedir bunun?

Niçin yemek olayı Ramazan ayında bu kadar konuşulur?

Neden yemek gündemden düşmez? (Ramazan ayı gelince yemek çevresinde gürültü koparan medya mensuplarının oruç tutup tutmadıklarını, ya da orucu ne ile tuttuklarını merak ediyorum.)

Allah aşkına, müslümanlar Ramazan’ı yemek kültürü artsın diye mi karşılarlar?

Oruç daha çok yemek için mi tutulur?

Neden iftar olunca çoğumuz sofraya aç kurt gibi saldırırız?

Tamam, aç insan elbette yemek ister. Bedenin ihtiyacı elbette önemlidir. Peygamber (sav) iftarda acele etmeyi de tavsiye etmiştir.

Ancak bu aç kurt olmak anlamına gelmez ki. Bu, orucun hikmetini unutmak demek değil ki. İftar vakti de sadece açlıktan kurtulmak anlamına hiç gelmez. 

Oruç acaba mideye mi tutturulur, yoksa duygulara mı?

Oruçtan maksat perhiz mi, yani mideyi ıslah mı; yoksa duyguları ve davranışları, tasavvuru ve anlayışı ıslah mıdır?

Oruçla mide sağlığı mı asıl hedeftir; yoksa yürek, ahlâk, takva, ubudiyyet sağlığı mı?

 

4-İbadetlerin amacı;

İlmihal kitapları ibadetin üç amaç için yapıldığını yazarlar. Birincisi: Allah (cc) ibadete layık olduğu için,

İkincisi; Cennete kavuşmak için

Üçüncüsü; Cehennem azabından kurtulmak için.

Bunlar dogrudur. Ancak buna şunlar da eklenmelidir:

a-Şükür için,

Öncelikle Allah’ın nimet verici olduğunu bilmek gerekir. Nimete de şükredilir. Şükredilen nimet artar. Bu artış rakamsal bir artış değil, bereket şeklinde veya insanın içinde tatmin ve kanaatkârlık şeklinde tezahür eder.

b-Uydurma ilâhların esaretinden kurtulmak için,

İnsan ya Allah’a veya tanrılara ibadet eder. İki tanrıya ibadet etmek ne kadar zordur.

c-Bedeni ve ruhu disipline etmek (itminan) için

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ {28}‏ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ {29}

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. Onlar ki, iman etmişler ve salih ameller işlemişlerdir, ne mutlu onlara, varacakları yer de ne güzeldir!” (Ra’d 13/28-29)

d-Güzel ahlâk ve mutluluk için

         مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {97}

“Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (Nahl 16/97)

           

4-Orucun hedefi

Ebu Hureyre’nin (ra) rivâyetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) söyle buyurdu:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, kendisine sadece susuzluğu kalır; nice gece namazına kalkanlar da vardır ki, sadece gece uykusuz kalmış olur.” (İbn Mâce, Siyâm/21. Müsned 2/373)

"Kim yalanı ve onunla ameli terketmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur." (Buharî, Savm/8, Edeb/51. İbni Mâce, Sıyam/21)

Bu iki hadiste de oruç hakkında önemli ipuçları var. Oruç tutmanın hedefini, maksadını, hikmetini özet bir şekilde haber veriyorlar. Burada orucu hangi uzvumuzla tutacağımızı ve sonunda neyi kazanmayı hedeflememiz gerektiğini öğreniyoruz.

Yaaa, demek ki nice oruç tutanlar, ya da nice oruç tuttuğunu zannedenler vardır ki; sadece aç kalmış olurlar. Orucun hedeflerine ulaşamazlar. Oruçla elde edilmesi gereken kârları elde edemezler. Oruçla varılması mümkün olan menzile ulaşamazlar.

Mesela, kim yalanı terketmezse; yani yalanın her çeşidine karşı tavır almazsa; Allah’a ve onun kullarına karşı yalan söylemeye devam ederse, işini, sözünü, va’dini yalan üzerine bina ederse; onun oruç tutuyorum zannıyla aç kalmasına gerek yoktur.

Daha doğrusu Allah (cc) “oruç size farz kılındı” derken insanların belli saatlerde aç kalmasını değil, bununla nefislerini eğitmelerini, razı olunmayan amelleri terketmelerini, münker (istenmeyen) tavırları bırakmaları istemektedir.

 

5-Oruç ve Rabbanî eğitim

İslâm esasen insanın her açıdan terbiyesi/eğitimidir. Âlemlerin Rabbi (cc) insanın biyolojik yapısını terbiye etti, düzenledi ve biçime koydu. Onu harika ve mucizevî bir şekilde var etti. Bununla birlikte onu eğitmek için de mürşid (eğitici) olan Peygamberini (sav) ve İslam nizamını gönderdi.

Ali İmran;

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُؤْتِيَهُ اللّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُواْ عِبَاداً لِّي مِن دُونِ اللّهِ وَلَـكِن كُونُواْ رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ {79}

“Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar (rabbanî) olunuz.” (Âli İmran 3/79)

İslamî ibadetler bir açıdan kulluk veya şükür borcu ise; bir açıdan da inasanın Rabbanî eğitimidir. Onun olgun, kaliteli, fıtrata (yaradılışa) uygun bir terbiyeden geçmesini sağlamaktır.

Her bir ibadette, insanın bir yönünü eğiten bir ilke vardır.

Her bir ibadet kendisini yerine getiren insana fayda sağlar, onun bir duygusunu ıslah eder, onun davranışlarına etki eder.

Hiç bir ibadet gayesiz, hikmetsiz, içi boş değildir. İbadetler sadece yerine getirilsin diye emredilmemiştir.

Allah (cc) insana bir şey kazandırmayan, onu ıslah etmeyen, ona dünya ve âhirette fayda sağlamayan bir şeyi emretmez.

Allah (cc) fayda sağlayan bir bir şeyi de yasaklamaz. İslâmda emredilenler insana mutlaka faydalıdır, yasaklananlar ise mutlaka zararlıdır.

Oruç bu ibadetlerden sadece birisidir.

İslâm fıkhına göre o bedenî bir ibadettir. Yani bedenle, bedendeki organlarla yerine getirilir. Orucun fıkhî tarifi elbette böyledir.

Bu ibadetin de –yukarıdaki hadiste geçtiği gibi- imandan kaynaklanması ve ihlasla (samimiyetle) yerine getirilmesi gerekir.

 

6-Ameller niyete göredir

Bilindiği gibi yapılan işler niyetlere göre değer kazanır. Kim her hangi bir işi (ameli) para kazanmak için, gösteriş için, bir çıkarı için veya Allah rızası için yaparsa ona göre karşılık alacaktır.

Bu gerçek hadislerde açıklanıyor.

Hz. Ömer (ra) anlatıyor: "Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resülüne ise, onun hicreti Allah ve Resülünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir." (Buhârî, Bed'ü'l-Vahy/1, İman/41. Müslim, İmâret/155. Ebu Dâvud, Talâk/11. Tirmizi, Fedâilu'l-Cihâd/16. Nesâî, Tahâret/60)

Abdullah ibnu Ömer (ra) anlatıyor: "Resülullah (sav) buyurdu ki:

"Allah bir kavme azap indirdi mi, o azab, kavmin içinde bulunan herkese isabet eder. Sonra, (Kıyamet gününde) herkes niyetlerine (ve amellerine) göre diriltilirler." (Buhârî, Fiten/19. Müslim, Sıfatu'l-Cenne/84)

 

7-İhlas

Bir ameli Allah rızası niyeti ile yapmak samimiyettir. Samimiyetin din dilindeki diğer adı ‘ihlas’tır.

İhlas, dini yalnızca Allah’a tahsis etmek, sadece Allah’ın dinin kabul etmek, kulluğu sadece Allah’a hasretmek olduğu gibi, imanda ve kullukta samimi, dürüst olmak ve sadakat göstermektir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât s: 221)

Allah (cc) kullarına, kendisine ihlasla/samimiyetle, içten gelerek, isteyerek ve severek ibadet etmelerini istiyor. Böyle bir ibadetin Allah (cc) katında değerli olacağı ve mükâfatının ise çok çok fazla olacağı açıktır. (Zümer 41/2, 3, 11, 13. Beyyine 98/5)

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً لَّهُ الدِّينَ {2}

“(Resulüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak (ihlas ile) kulluk et.” (Zümer 39/2)

أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ {3}

“Dikkat et, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer 39/3)

قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصاً لَّهُ الدِّينَ {11} وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ {12} قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ {13} قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصاً لَّهُ دِينِي

De ki: Bana, dini Allah'a halis kılarak O'na kulluk etmem emrolundu.

Bana müslümanların ilki olmam emrolundu.

De ki: Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım.” (Zümer 39/11-13)

Yine Allah (cc) kullarından din’i yalnızca O’na has kılarak, samimi bir şekilde, bir anlamda yalnız O’na teslim olarak dua etmelerini istiyor. (A’raf 7/29. Mu’min 40/14, 65)

قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ {29}

De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz.” (A’raf 7/29)

فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ {14}

“Haydi, kafirlerin hoşuna gitmese de Allah'a, Allah için dindar ve ihlaslı olarak dua edin!” (Mü’min 40/14)

هُوَ الْحَيُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {65}

“O daima diridir; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlaslı ve samimi kişiler olarak O'na dua edin. Her türlü övgü alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.” (Mü’min 40/65)

İnsan darda kaldığı, bütün ümitlerin tükendiği, çaresiz kaldığı anlarda Din’i Allah’a has kılarak sadece O’na dua eder. Yani artık Allah’a teslim olur ve yardım için O’na yalvarır. (Yunus 10/22. Ankebût 29/65. Lokman 31/32.)

فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ {65}

“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak (ihlasla) Allah'a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah'a) ortak koşmaktadırlar.” (Ankebût 29/65)

Kur’an ihlaslı kullara ‘muhlis’ diyor ve onları övüyor. Mesela Musa (as) Meryem, 19/51, Yûsuf (as) (Yûsuf 12/24) Allah’a karşı samimi ve içten idiler.

Allah (cc) cehennem azabından ihlaslı kullarını uzak tutacak. (Saffat 37/40, 74, 128, 160, 169)

Şeytan Allah’ın ihlaslı kullarını saptıramaz. (Sâd 38/83. Hıcr 15/40)

İhlas, amellerin hangi niyetle yapıldığını gösteren bir ölçüdür. Ancak bu ölçü yürektedir ve bunu Allah’tan başka kimse bilemez ve ölçemez.

 

8-Nasihat ihlastır

Ebu Ümâme anlatıyor:

(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu.

“Kime Yâ Rasûlallah?” diye soruldu O da;

“Allah’a, Kitabına, Peygamberine, müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara (karşı)” diye cevap verdi.” (Müslim, İmân/95)

Buradaki nasihat Türkçe’ye genellikle “öğüt vermek, doğru yolu göstermek” şeklinde çevrilir. Ancak bu hadiste nasihat’ın ihlas, samimiyet, sadakat ve itaat manasına geldiğini görmekteyiz.

Bu kelimenin kökü olan ‘nasaha’ fiili bir âyette şöyle geçiyor:

لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {91}

Zayıflar, hastalar, harcayacak bir şey bulamayan yoksul kimseler için, Allah’a ve Rasulü’ne karşı nâsih (samimi) oldukları sürece (sefere katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur...” (Tevbe 9/91)

Burada geçen ‘nasaha’ fiili, yapılan işin her türlü aldatmadan uzak ve arınmış olması demektir. (İbni Manzur, Lisânü’l-Arab, 14/268. Firûzâbadî, Kâmusu’l-Muhît, s: 245. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 753)

Bir şeyin ‘nush’ olması onun hâlis, arı duru olması demektir. Bal, kendi mumundan süzülmüş olduğu zaman ‘nâsıh’ bal derler, yani saf bal.

Bir kimsenin birine nush ile söz söylemesi yani nasihat etmesi; ona samimi ve ihlaslı olarak bir şey demesi manasındadır. (Kurtubî, Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, (ter.) 8/355)

Bu âyetteki ‘nasaha’ fiiline nasihat (öğüt) anlamı verilirse o zaman şöyle demek gerekir: Bu sayılanlar “...Allah’a ve Rasûlüne nasihat ettikleri (öğüt verdikleri) sürece...” Bu ise olmayacak şeydir. İnsan Allah’a ve elçisine nasihat edemez ki.

Burada kasdedilen, imanda ve Peygamber’e itaatte samimi olduğu halde zayıflığından dolayı Peygamberin seferberlik davetine katılamayanların durumudur. Onlar, sefere katılmadıkları halde, eğer Allah’a ve Peygamberine karşı samimi (ihlaslı) iseler, onlara bir günah yoktur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحاً عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {8}

“Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.” (Tahrim  66/8)

Nâsuh/samimi’ tevbe buradan gelmektedir. ‘Nâsuh tevbe’ pişmanlıkta, günahlardan vazgeçmede samimi/içten olmaktır. (Kurtubî, Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an (ter.) 17/484)

Pek çok hadiste nasihat (nasaha fiili) samimiyet, ihlas, sadakat manasında kullanılıyor. Mesela;

“Rabbine karşı ibadet görevini ve efendisinin kendi üzerindeki nasihat ve itaat haklarını yerine getiren bir köle için iki ecir vardır...” (Buhârî, Itak/17)

Bir kölenin efendisine öğüt vermesi pek mümkün olmayacağından, bu hadisteki nasihat kelimesinin manası samimiyet, sadâkat/bağlılık olarak anlaşılmalıdır.

 

9-İhlas ve oruç

Din, gerçekten nasihattır. Yani “din ihlastır, sadâkattir, samimiyet ve itaattir”. 

Dine inanmak, dini yaşamak, dinin ölçülerine uymak, gizli ve açıkta din açısından dürüst olmak, her pozisyonda dinde sadakat sahibi olmak samimiyet/ihlasla olduğuna göre; oruç ancak bu samimiyetle tutulur.

Müslümanı yemeden, içmeden ve şehevî isteklerinden günün belli saatlerinde uzak tutan bu samimiyettir, imandaki bu ciddiyettir. 

 

10-Oruç imsaktır

a-Kendini tutmak

İşin başı bu; kendini tutabilmek. İnsan kendini tutamadığı zaman hata yapar, suç işler.  Kendini tutamayan kırar döker. Özne olamaz, nesneleşir. Hâkim olmaz, mahkûm olur. Sahip olamaz, sahip olunur. Etken olmaz, edilgenleşir. Bu gibiler iç güdülerinin esriri olurlar. Onu bilinç değil, bilinç altı yönetmeye başlar. Tersi, insana ters işler yaptırır.

Oruç insana kendini (güdüleri) tutmayı öğretir. Bu sebeple “ey oruç, tut beni” demek yanlış olmasa gerek.

b-Yemeyi içmeyi tutmak

Her ibadetin bir şekli vardir. Bu bir anlamda ibadetin teknik boyutudur. Ama ibadet sadece şekilden ibaret degildir. Onu ibadet yapan asil muhtevasıdır.

Oruçta yeme içmeyi terk, kendini tutmayı, iradeye hâkim olmayı gösterir.

c-Çeneyi tutmak

İnsanın başına dili yüzünden neler gelir, hepimiz biliriz. İman ikrarı da inkâr ikrarı da dil ile olur. Yalan da dille söylenir, sadık olmak da dille beyan edilir. Gevezelik de dillle yapılır, dedikodu da.

Oruç müslümana diline sahip olmayı öğretir.

d-Şehveti tutmak

Şehvet iştahtır. Bu iştah (şehvet) karşı cinse olduğu kadar; yemeğe, mala, makama, ve diğer şeylere de yöneliktir. Meşrusu vardır, gayri meşrusu vardır. Oruç bu lüzumlu ama aşırı kullanıldığı zaman insana vercek ontolojik kabiliyetini (kuvvetini) oruçla tutar, sınırlandırır.

f-Hırsları tutmak

Bu âleme “sahip olmak” için geldiğini sananlar gücün, paranın, karının, sarının, sapın, samanın ardında bir ömür koştursunlar. Biz “şâhid olmak” için geldiğimizi unutmayalım.

İnsan hırs sahibidir. Bunu kanaatle dengelemek gerekir. Oruç açlığı hatırlattığı gibi muhtaçların halini de hatırlatır.

g-Tul-u emeli tutmak;

Şuna şuna sahip olacağım deyip âhireti unutmak, kulluğu unutmak. Çok yaşayacağını zannedip hep dünya için çalışmak.

Oruç mahrumiyeti, sonlulğu, terketmeyi, az ile yetinmeyi öğretir.

 

11-Oruç müstesna bir ibadettir.

Zira o ancak bedenin çok çok ihtiyaç duyduğu, iştahların peşine düştüğü zaman; ağızların suyunu akıtan yiyecek ve içeceklere mesafeli olabilme, nefsi onlardan bir müddet mahrum edebilme yiğitliğidir.

Nefsine hâkim olmak kuvvetli bir irade işi, en ihtiyaç duyulduğu anda bile kendine hâkim olma ciddi bir başarı ise; oruç tutmaya neden yiğitlik demeyelim.

Oruca riyanın (gösterişin) karışması mümkün değildir. Oruç tutan onu yalnızca Allah rızası için tutar. Başkalarının hoşuna gitmek için oruç tutulması mümkün değildir. Zira kapalı yerlerde insan kendi vicdanıyla ve Allah’ın görüp-gözetmesiyle başbaşadır.

Bazı yerlerde insanı ne başkaları görebilir, ne de polis denetimindedir. Allah’ın kendisini murakabe etmediğine inanan, ya da bu murakabeyi unutan kimseler, hata yapar, günah işlerler.

O yüzden oruçlu müslüman zor olsa da, gündüzler uzun olsa da, açlıktan kıvransa, susuzluktan dili damağına yapışsa da, gizli veya açıkta bir şey yemez ve içmez. Zira o Allah’a söz vermiştir, iftar vaktine kadar ağzını bağlamıştır, nefsine gem vurmuştur, Allah rızası için nefsine hâkim olacaktır.

Hz. Ali’nin (ra) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allah (cc) orucu, halkın ihlâsını imtihan etmek için farz kıldı.” (Nehcü’l- Belâğa’dan)

Orucu yemeden ve içmeden uzak kalmak şeklinde anlayanların bir Ramazanı yemek tarifleriyle, pide çeşitleriyle, donanmış sofra hayalleriyle  dolu olur. 

Müslümanlar Ramazan’ı yemek kültürü artsın diye karşılamazlar. Onlar orucu daha çok yemek için, ya da perhiz için tutmazlar. Onlar orucu ve oruç ayını Allah’ın yeryüzüne indirdiği gök sofrası sayarlar. O gök sofrasının kendilerini maddi ve manevi olarak doyurduğunun farkına varmaya çalışırlar.

Hiç gök sofrasının doyurduğu nefis aç gözlü olur mu? Hiç gök sofrasına buyur edilen yürek doymaz mı, tatmin olmaz mı, umduğuna kavuşmaz mı?

Ramazan, kendisini bu şekilde değerlendiren için mübarek olur, bereket ve rahmet getirir. Aziz bir misafir gibi gelir. Hiç bir şey eksiltmez, çok şey bırakarak bir sene sonra gelmek üzere gider.

Ramazanı böyle değerlendirenlerin ömürleri Ramazan olur. Onlar gerçek şâhidlerden olurlar.

Hakkın şâhitleri iman ederek yürekten oruç tutarlar, oruç ta onları tutar, kaldırır, adam eder. Orucu hakkıyla tutanları oruç başlarını dik tutar, onlara onur ve kimlik güveni verir.  

Böyle bir ibadet ancak yürekle, yürekteki imanın getirdiği ihlasla/samimiyetle tutulur.

Sözün özü; yürek ile oruç tutmak asıl hedeftir ve ihlasın/samimiyetin göstergesidir.

 

B-FITRATIN BAYRAMI

1-Fitrat ne demektir

a-Kelime anlamıyla;

Ramazan bayramına Arapça’da ‘ıydu’l-fıtr/fıtratın-yaratılışın bayramı’ denir. Bu bayramın hikmetini ve önemini daha iyi kavrayabilmek için öncelikle ‘fıtrat, fıtr’ ve ‘bayram’ kelimelerini açıklamak gerekir.

‘Fıtrat’ kelimesinin kökü ‘fatr’dır. ‘Fatr’ sözlükte, uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek anlamlarına gelir.

‘Fıtrat’ buna ‘te’ harfini ilavesiyle yapılan bir isim masdardır. Sözlükte, yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy gibi manaları vardır. (Fîruzâbâdi, el-Kâmusu’l-Muhît, s: 456)

Aynı kökten gelen ‘iftar’ orucu açmak, ‘infitar’ ise yarılmak, açılmak, fışkırmak demektir ki Kur’an’da bir sûrenin adıdır.

b-Fâtır;

Bu masdarın fail (özne) ismi olan ‘Fâtır’, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bunun anlamı, yeri ve gökleri Yaratan demektir. (Fâtır 34/1. En’am 6/14. Yûsuf 12/101. İbrahim 14/10. v.d.)

c-Kavram anlamıyla;

‘Fatr’ veya ‘fıtrat’ ilk yaratılışı ifade ettiği gibi, devam eden bir yaratılışı da anlatır. Yani Allah her şeyi yoktan var ettiği gibi, yaratmaya devam ediyor.

‘Fatr veya fıtrat’, bir şeyi yoktan ve örneksiz var etmek ve onu, belli bir hedefe doğru açıp-ortaya koymak, dal budak saldırmaktır.

Bir cisimden başka bir cismin meydana gelmesi, ona ait tohumun yarılıp açılmasından, filizlenip büyümesinden meydana gelir. Gelişen o canlı tekrar tohuma dönüşmekte, tohum tekrar filizlenip aynı cins canlının neslinin devamını sağlamaktadır.

Bu sürekli oluşum bir ‘fatr’ olayıdır. Bunu Yaratan da ‘Fâtır’ olan Allah (cc)tır.

Evrendeki her ölüm yeni bir oluşumun, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dünyanın ölümü bile âhiret hayatına bir doğuştur.

Bir şeyin ilk defa yokluktan ortaya çıkışı veya bir maddeden (tohumdan) meydana gelişi bir ‘fatr’dır. Bunun ortaya çıkış biçimi veya taşıdığı özellikler de ‘fıtrat’tır. Her yaratığın ‘fıtrat’ üzere kazandığı özelliklere de onun ‘tabiatı’ denir.

Kâinattaki –insan dahil- bütün varlıklar Allah’ın kendileri için var ettiği ‘fıtrat’ üzerindedirler. Her varlık, kendi tabiatının gereğini yapar, o çizgisinin dışına çıkmaz.

Kur’an şöyle buyuruyor:

O halde yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30/30)

Bu âyette geçen ‘fıtrat’ın insandaki inanma ve ibadet etmeye meyli ve kabiliyeti anlamına geldiği söylenmektedir. Nitekim Peygamber (sav) de bütün insanların fıtrat  üzere yaratıldığını açıklıyor. (Bkz: Buharî, Cenaiz/80, 93. Müslim, Kader/22. Ebu Dâvud, Sünnet/18. Tirmizî, Kader/5) 

Allah (cc) bütün insanları kendine inanma ve ibadet etme, verdiği nimetlere şükretme kabiliyetinde ve bunlara meyilli olarak yaratmıştır. Bu bakımdan İslâm fıtrat’ın dinidir. (Geniş bilgi için bakınız: Ece, H. K. İslâmınTemel Kavramları, s: 161)

 

2-Bayram ne demektir

Bayram’ın Arapçası ‘ıyd’dır. Bu da âdet halini alan sevinç ve toplanma günü demektir. Her yıl tekrar geldiği ve insanlar bu günlerde sevindiği için bu isim verilmiş.

Bayram kelimesinin ise aslı Farsça ‘bezrem veya bezrâm’ kelimesidir. Oğuz Türklerinden beri ‘beyrem veya bayram şeklinde kullanılmaktadır. (Erdem, S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 5/257)

Her toplumun, her milletin kendine göre sevinç günleri bayramları vardır. Bu bayramların kaynağı, dinî olabileceği gibi kültürel de olabilir.

Müslümanın ömürlük bayramı Hacc, yıllık iki bayramı Ramazan ve Kurban bayramları, haftalık bayramı da Cuma günüdür. Kurban bayramının Hac günlerinde olduğunu düşünürsek, hacca gidemeyenlerin bu sevinci evlerinde kurban keserek veya diğer müslümanlarla birlikte bayram yaparak yaşadıklarını görüyoruz.

Peygamberimiz Hicretten sonra Medine’de bazılarının Nevruz ve Mihrican bayramlarını kutladıklarını görünce; “Allah (cc) sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan bayramıyla değiştirmiştir” buyurdu. (Ebu Dâvud, Salat/245.  Nesâî, Salatu’l-Iydeyn/1)

 

3-Ramazan Bayramı’na niçin ‘ıydu’l-fıtr’ denilmiş?

Bunun iki önemli sebebi olduğu düşünülebilir.

a-Bunlardan birincisi; Allah (cc) bizi insan ve İslâm fıtratı üzere yarattığı için ona sevinmenin, ona şükretmenin, onu daha çok hatırlamanın zamanı olduğu için.

İnsan yaratılmışların en şereflisidir. Zira insanda olan kabiliyetler yani fıtrat hiç bir varlıkta yoktur. Üstelik fıtratımız hem irademizi kullanarak kendi isteğimizle dünya da çok şey yapmaya müsait, hem de Yaratan’ı tanıyıp O’na şükretmeye müsait. Allah (cc) insanı öyle yarattı ki, insan aklıyla, düşünüyor, icat ediyor, yapıyor, onarıyor, ortaya maddi manevi sayısız ürünler koyabiliyor. İnsandaki akıl ve irade olağanüstü bir yetenek ve özgürlüktür. Bu yetenek ve özgürlük ona verildi ki dünya hayatını iyi yaşasın, dünyayı imar etsin, sorumluluklarını yerine getirsin, yeryüzünün efendisi/halifesi olsun.

İşte Ramazan Bayramı yani ıydu’l-fıtr, bu fıtrata şükür zamanıdır. Bu yaratılışa teşekkür vaktidir. Bu müstesna özellikleri Veren’i yeniden ve daha çok hatırlama anıdır.

Nitekim Ramazan bayramı namazından önce vermemiz gereken sadakanın adı da ‘zekâtü’l-fıtr’dır. Bu Türkçe’de ‘fitre’ diye bilinir. Fitre de, işte bu fıtrat üzere ve insan olarak Yaratan, bize insanî kabiliyetler veren Allah’a şükür olsun diye muhtaçlara yapılan bir yardımdır.

Bayram ve fitre, yani ‘ıydu’l-fıtr ile zekâtu’l fıtr’ birbirini tamamlar. Birisi fıtratın şükrü, diğeri fıtrata sevinmenin âlametidir. Biri, fıtratın karşılığının asla ödenmez olduğunu itiraf, diğeri bu temiz fıtrata sevinmenin, bunu Ramazan’a bağlı olarak yapmanın fırsatıdır.

 

b-Bu bayrama fıtır bayramı (ıydu’l-fıtr) denmesinin ikinci sebebi de Ramazan’ın bitmesi, artık gündüzleri yeme içmenin serbest olmaya başlamasıdır. Bu asla ‘oh oruçtan kurtulduk, ağzımızı bağlamaktan azat olduk’ gibi saçma bir sevinci değil, Ramazan’ı oruçla geçirebilmenin, Ramazan’daki kazançların, hikmetin ve faydanın elde edilmesinin bir sevincidir.

Onun için Ramazan bayramı sadece oruç tutanlara tahsis edilmiştir. Bu, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan dolu dolu yaşamanın, hesapsız mükâfatını hak etmenin sevincidir. Zira Oruç Allah için tutulur ve orucun sevabının ne kadar olacağını da sadece O (cc) bilir.

 

4-İftar/bayram

İftar kelimesi de ‘fatr’ kökünden gelir. Yani orucu açma, yeme içmeye başlama demektir. Bunun tersi ‘imsak veya savm’dır. Yani yeme içmeyi bırakma, oruca başlama zamanıdır.

Müslüman, bir ay boyunca Allah rızası için, sırf O emrettiği için, sadece O’nun emrine itibar ettiği, sadece O’na saygı duyduğu ve O’nu sevdiği için gündüzleri yemeden içmeden, bedensel zevklerden uzak kalır. Günlerin kısa ve uzun olmasına aldırmaz. O yalnızca Rabbinin kendisine vereceği ecri/karşılığı düşünür. Ramazan’ın başının rahmet, ortasının af ve bağış ve sonunun da cehennemden uzaklaşmak olduğu ümidini taşır. Ramazan’ı elinden geldiği kadar değerlendirir.

Böylece Allah’ın müslümanlara hediyesi olan bayramı hak etmeye çaba gösterir.

Bayramı da hiç bir zaman vur patlasın çal oynasın tarzında eğlence, tatil yapma, çalışmaktan kurtulup kafa dinlenme gibi düşünmez. Gerçek bayramlara ulaşmak ümidiyle, kendisi, anne-babası, akrabaları ve diğer müslümanlar için dua eder.

Ramazan’ı, orucu, bayramı hediye eden, kendisini İslâm fıtratı üzere yaratan Rabbine şükretmeye çalışır.

Elinden geldiği kadar sıla-i rahim yapar. Yani yakın-uzak akrabalarını arar, ziyaret eder, gücü yettiği kadar onların ihtiyacını giderir, onlarla bağını güçlendirir.

Dost ve arkadaşlarını hatırlar, ziyaretlerde bulunur, hediyeleşir. Dünyanın diğer taraflarındaki müslüman kardeşlerinin de iyiliğini ister, onlara dua eder. Elini, dilini ve kalbini; başkalarına karşı zarar vermekten temizler. Niyetini düzeltir, iyi işler yapmaya karar verir.

Bayramın niza, çekişme ve anlaşmazlık değil, sevinç, muhabbet ve karşılıklı dayanışma olduğunun farkındadır. Ramazan bayramının bir kültür değil, müstesna bir ibadet ayının arkasından ilâhî lütuf oladuğunu bilir. O bu güzel bayramın ‘şeker bayramı’ değil, Ramazan yani ‘ıydu’l-fıtr’ olduğunun bilincindedir.

Ramazan rahmet ayı olduğu gibi ‘bereket’ ayıdır da. Bütün oruç tutanlar bu bereketi görürler ve tadarlar. Ramazan bayramı da bu bereketi tekrar birlikte yani cemaat halinde, ümmet olarak yaşamının, birlikte şükretmenin, birbirlerine bereketler/hayırlar/iyilikler dilemenin vaktidir.

 

5-Bayram mübarek olsun

Onun için bayramda birbirimize ‘Bayramın mübarek olsun, bayramın hayırlı olsun, bayramını tebrik ederim’, yani “Ramazan’da olduğu gibi Allah sana nimetlerini artırsın, yaptığın ibadetlere bol bol karşılık versin, dünyalık yönünden kanaat sahibi olasın, gözün-gönlün zengin olsun, ele güne muhtaç olmayasın. Amellerin, duaların, ibdetlerin Allah katında mübarek, yani çok değerli olsun” deriz.

‘Bayramın kutlu olsun’ demenin bu bayramın ulviliğini ve yukarıdaki duaları, temennileri anlatmaya yetmeyeceğini açıktır.

(Not: Bizim toplumumuzda bayramlarda tatlı yemek, tatlı ikram etmek, çocuklara bayramlık şeker vermek gibi âdetler, eskiden beri yaygın olduğu için insanımız Ramazan bayramına bir de ‘şeker bayramı’ deyiverdi. Belki ‘tatlı yiyelim, bayramımızı da şeker gibi tatlı kılalım’ anlayışından kaynaklanmış olabilir. Ancak ‘şeker’ ifadesi bu bayramın büyüklüğünü, hikmetini ve güzelliğini anlatmaya asla yetmez. O yüzden “Ramazan Bayramı” ya da “Fıtır Bayramı” demek daha doğrudur.)