Login Form

Istatistikler

Gebruikers
209
Artikelen
1630
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
764420

YARDIM EDEMEZSEN DE UNUTMA

Gazze Kudüs Mescid-i Aksa sorunu ve infak görevi ile ilgili bir seminer

Yardımeli Derneği iftar proğramı

12.06.2018/28 Ramazan 1439

Utrecht

 

-İnfak herkesin, insanlığın ihtiyacı

İnfak, dinî ve ahlâkî bir terim olarak ‘infak’ genellikle; Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla kişinin sahip olduklarından harcama yapması, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmasıdır.

İnfak; yarar veren bir şeyi ona muhtaç olanlarla paylaşmak, kişiye hangi cinsten olursa tahsis edilenin Allah’ın istediği biçimde başkalarına ulaştırılması demektir.

İnfak, her türlü meşru ve faydalı harcamaları ifade eder, farz olan zekâtı ve hayır yoluna gönüllü olarak yapılan harcamaları, verilen sadakaları da içine alır.

İnancımıza göre mülk Allah’ındır. İnsanın benimdir dedikleri de esasen O’na aittir. İnfak işte bu kendisine emânet edilen imkânları, mülkü, eldekileri ihtiyaç sahiplerine ulaştırma, paylaştırma sorumluluğudur. Yoksa yardım edilenlerin başına kakılacak minnet duygusu değildir.

Özet olarak infak; Allah’ın insana verdiği imkânları yine Allah’ın kullarına reva görmektir, bölüşebilmektir.

Toplumda hiç kimse kâmil, kendine yeterli (müstağni) değildir. Herkes bir şekilde ihtiyaç sahibidir. Buna karşın herkesin verebileceği, paylaşabileceği, yardım edebileceği bir şeyleri vardır.

Herkes yerine göre muhtaç olduğu gibi, yerine göre de ihtiyaç karşılıyan olmalıdır.

İslâm herkesin yapabileceği bu yardımlara “infak” diyor ve onu bütün mü’minlere emrediyor. Kur’an’ın en başında onu iman edenlerin bir sıfatı, imanın bir gereği olarak sayıyor. (Bekara 2/3)

 

-İnfakla ilgili bir kaç âyet

Gerçek iyilik (birr), infak edenlerin davranışıdır.

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, Âhiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin... davranışıdır.” (Bekara 2/177)

Bir başka âyette;“Sevdiğiniz şeylerden Allah (c) yolunda infak etmedikçe iyiliğin en güzeline (birr’e) ulaşamazsınız” (Âl-i İmran 3/92)

“Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.”  (Fâtır 35/29)

 Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefâatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.” (Bekara 2/254)

Sizden birine ölüm gelip de, “Rabbim! Bana bir miktar daha süre tanısaydın da ben de hayır hasenat yapıp iyilerden olsaydım!” diyeceği (o gün) gelip çatmadan önce, size rızık olarak verdiklerimizden bir kısmını infak edin!” (Münafikun 63/10)

Peygamber (sav) de müslümanlara cömertlik işini öldükten sonraya bırakmamaları tavsiye ediyor: “Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.” (Buhârî, Vesâya/14)

Kur’an müslümanları; “bize yardım eden yok mu” diye çığlık atanlara yardım etmeye çağırıyor. 

 “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (Nisâ 4/75)

Ve bugün “buradan, bu yöneticileri ve katilleri zalim olan bu yerden kurtarın bizi” diyen çığlıkların sesi ta buralara kadar geliyor.

Bir de şu çağrıya kulak verelim:

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?

Allah'a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Saff 61/10-11)

Allah yolunda cihad: Yani çoğun çaba, çok çalışma. Âyet mallarınızla ve canlarınızla diyor. Bu da bütün maddi ve manevi imkanları, bütün kabiliyet ve gücü kapsar.

Daha pek çok âyet...

 

-İnfakla ilgili bir kaç hadis

Peygamber (sav) de ümmetine Allah yolunda infak etmelerini, sadaka vermelerini, ikram ve ihsanda bulunmalarını söylemiş, kendisi de bu dediklerini fiilen uygulayarak bu konuda da insanlığa örnek olmuştur.

Sizden kim, bir yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın.” (Buhârî, Zekât/10, 9, Menâkıb/25, Edeb/34, Rikâk/49, 51, Tevhid/24, 36. Müslim, Zekât/66-67 no: 1016. Nesâî/63)

“Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât/28 no: 664)

“Sadaka, malı eksiltmez çoğaltır ve bereketlendirir.” (Müslim, Birr/69. Muvatta, Sadaka/12)

Ebû Hüreyre Rasûlullah’ın şöyle dediğini anlatıyor: “Dul ve yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır.” Râvi diyor ki, hatta Hz. Peygamber’in: “O kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir” buyurduğunu da sanıyorum. (Buhârî, Nafakât/1, Edeb/25, 26. Müslim, Zühd/41. Ayrıca bkz: Tirmizî, Birr/44. Nesâî, Zekât/78. İbni Mâce, Ticârât/1)

İnfak sadakadan daha geniş bir kavramdır. Her türlü bağışı, vermeyi, nimetlendirmeyi, faydalandıramayı içine alır. Hadislerde bu infakın neleri kapsadığını görmek mümkün: 

Ebû Hüreyre Rasûlullah’ın şöyle dediğini anlatıyor: “İnsanların her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir.” Müslümanın hergün vermesi gereken sadaka hangisidir?

“İki kişi arasında adâletle hükmetmen sadakadır. Bineğine binmek isteyene yardım ederek bindirmen yahut yükünü bineğine yüklemen sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaz için mescide giderken attığın her adım bir sadakadır. Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen de sadakadır.” (Buhârî, Sulh/11, Cihâd/72, 128. Müslim, Zekât/56)

 Câbir İbni Abdullah’den rivâyet edildiğine göre Rasûlüllah şöyle buyurdu: “Her meşrû ve güzel (ma’ruf) iş sadakadır.” (Buhârî, Edeb/33. Müslim, Zekât/53)

 “Allah’tan hakkıyla korkup-çekin ve hiçbir iyiliği küçümseme. Bu, su isteyen birisine kovandan su vermek veya Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamak dahî olsa.” (Müslim, Birr/144. Tirmizî, Et’ime/30)

Face book’tan : Bir fotoğraf: elinde bir şağıtta ingilizce: Para vermeniz şart değil, gülümsemeniz de sadaka yerine geçer.” (10.06.2018)

Bunlar şu âyeti açıklıyor gibi: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır.” (Bekara 2/263)

Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (sav) (bir keresinde): Sadaka vermek her müslümanın görevidirbuyurdu. “Sadaka verecek bir şey bulamazsa?” dediler. Amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de tasadduk eder buyurdu. “Buna gücü yetmez (veya iş bulamaz) ise?” dediler. “Darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder buyurdu. “Buna da gücü yetmezse?” dediler. İyilik yapmayı tavsiye eder buyurdu. “Bunu da yapamazsa?” dediler. Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır buyurdu. (Buhârî, Zekât/30, Edeb/33. Müslim, Zekât/55)

Türkçe’de bir atasözü var: “Ne verirsen elinle o gider seninle” deniliyor.

Doğrudur elinle verdiğin, infak ettiğin, Allah yoluna harcadığın seninle öbür tarafa gider. Ya da bunların ecri, sevabı seninle sonsuz hayata intikal eder. Asıl sahip olmak da zaten budur. Asıl ve en kârlı yatırım da budur.

 “Veremediğin şeye sahip değilsin. Bir şey verilmez veya vazgeçilmez ise; sen o şeye değil, o şey sana sahiptir” demektir.

Bir şeye gerçekten sahip olmak isteyen, o şeyi feda etmeyi, ya da o şeyden fedakârlıkta bulunmayı göze almalıdır. Elindekinden verebilen, demek ki ona sahiptir, ona hükmedebiliyor. Eğer veremiyorsa, paylaşamıyorsa, cimrilik ediyorsa; demek ki o elindekilerin sahibi değil, onların bağımlısı, tutkunu, hatta kulu-kölesidir.

 

-Cömertlik örnekleri

Peygamber (sav) cömertti. Ramazan ayında Peygamberin cömertliği her şeyi sürükleyen bir rüzgar gibi idi... (Ebu Dâvud, Edeb/100 . Ahmed b. Hanbel, 1/136)

*Onun sevinçli olduğu esen yeller gibi cömertlik yapışından belli olurdu. Abdullah b. Abbas anlatıyor: “Rasûlüllah (sav) hayırda insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman Ramazan’da Cebrail’in kendisine kavuştuğu zaman idi. Cebrail Ramazan’ın her gecesinde onunla buluşur, sabah oluncaya, (ya da Ramazan ayı çıkıncaya) kadar Peygamber Kur’an’ı ona arzederdi. Cebrail Peygamber’e kavuştuğu zaman da o hayırda eserken engele takılmayan rüzgardan daha cömert olurdu.” (Buhârî, Savm/7 no: 1902, Bed’u’l-vahy/5, Menâkıb/23 no: 3554, Bed’u’l-halk/6 no: 3220. Fedâilu’l-Kur’an/7 no: 4997. Müslim, Fedâil/12(50) no: 6009. Nesâî, Sıyam/2 no: 2097)

*Hz. Osman’ın en büyük özelliklelerinden birisi cömertliğiydi. O servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Medine’de müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. O da suyu müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Peygamber’i (sav) üzüyordu. Sahabelerle be­raber olduğu bir sırada:

-“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu. Hz. Osman da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman sevinçle Peygamber’in huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve müslümanlara vakfettiğini söyledi. Ra­sû­lul­lah:

-“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu övdü. Hz. Osman sonradan kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak vakfetti. (Nesâî, Cihad/44. Tirmizî, Menâkıb/19)

*Ebû Cehm b. Huzeyfe el-Adevî’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Yermük (savaşı) günü yanımda bir kırba su ve kap olduğu halde (yaralılar içerisinde) amcamın oğlunu aramaya çıktım. (Kendi kendime): ’Henüz yaşıyorsa ona sudan içiririm ve onunla yüzünü silerim’ dedim. Derken onu solur bir halde son anlarını yaşarken buldum. Ona: ’Sana su vereyim mi?’ dedim. ’Evet!’ diye işaret etti. O sırada bir adam: ’Ah!’ dedi. Amcamın oğlu (su)yu ona götürmemi işaret etti. (Yanına varınca baktım ki) o (inleyen kimse) Amr b. el-Âs’ın kardeşi Hişâm b. el-Âs imiş. Ona vardım: ’Sana su vereyim mi?’ dedim. O sırada ’Ah!’ diyen başka birini işitti. Bunun üzerine Hişâm (su)yu ona götürmemi işaret etti. Ona vardım, ölmüştü. Sonra Hişâm’(ın yanın)a döndüm, o da ölmüştü. Sonra amcamın oğlun(un yanın)a vardım, o da ölmüştü. (Abdullâb b. el-Mübârek, ez-Zühdü ve’r-Rekâik, c.1, s.439, h.no:481)

*Medineli varlıklı bir kişinin duvarının hemen kenarında çok verimli bir hurma ağacı vardı. Dalları yola ve komşunun bahçesine sarkıyordu. Yoldan geçenler ve komşunun yetimleri yere dökülenlerinden toplardı. Çok cimri ve pinti olan bu adam, yetimler toplayıp yerken bahçe duvarından atlayıp yetimleri tokatlar ve ellerinden topladıkları hurmaları alır. 

Yetimlerin velisi çok üzülür ve incinir. Durumu Rasûlullah'a şikayet eder. Allah Rasûlü bu durumdan çok müteessir olur. Bahçe sahibini çağırtır. 

-Böyle, böyle, böyle..olmuş!? 

-Evet ya Rasûlallah. 

-Sana bir teklifim var. O ağacı vakfetsen, Ben de Allah'tan sana cennette bir bahçe vermesi için dua etsem, ne dersin?

-Ama ben onu çok seviyorum!

Peygamber ısrar etmez, ama çok incindiği bellidir. Bu olay Medine sokaklarında yayılır. Sabit bin Dahdah el-Belevî isimli Ensardan bir sahabi bu olayı duyar. Hemen o adamı bulur.

-Bana o ağacı sat sana hurma bahçemdeki en iyi hurma ağacını vereyim der. Adam kabul etmez. Pazarlık öyle bir hale gelir ki, 40 ağaç bulunan Medine’nin en iyi hurmalıklarından biri olan bahçesini o bir ağaca teklif eder ve nihayet alır. Gözyaşları içinde Rasûlullah'a koşar. Falana böyle böyle demişsin. Aynı dua benim için de geçerli mi” der. Evet cevabını alınca o ağacı vakfeder. (İbn Esir, İ. Üsdü’l-Gâbe, 1/222. Askalânî; İbn Hacer.  el-İsâbe, 1/191)

-Paylaşmanın en güzeli

Bir yerde bir resim görmüştüm. Nerede kaydedildi hatırlamıyorum. Suriye’deki kamplarda mı, yoksa Türkiye’deki Suriyeli mülteci kamplarında mı? Ama o da ne? Nasıl bir resim? Nasıl bir mesaj ve ders veriyor, inanılmaz. Yedi sekiz yaşlarında iki çocuk. Biri kız biri oğlan. Kardeşler mi? Belki. İkisi de yırtık pırtık elbiseler içerisinde. Oğlan elindeki bir ekmek parçasını ikiye bölmüş, yarısını kız çocuğuna uzatıyor. Hava güneşli, arka tarafta çadırlar görünüyor. İleride bir kaç insan ve çocuk daha.

Bilmiyorum, paylaşmayı hangi yazı, hangi nutuk, hangi şiir bu kadar etkileyici anlatabilir? Hangi dil bu kadar açık ve net konuşabilir? Hangi haber bu kadar etkileyici olabilir?

İşte bölüşmek bu, paylaşmak bu. Ötesi mi, edebiyat, lâf kalabalığı…

Gölcük depreminin simgesi olan resmi belki hatırlarız. Hani elinde bir tas çorba ile yürürken tebessüm eden nine. O ne gülümseme idi Ya Rabbi. Bir tas çorba (veya yemekle) mutlu olmak. Ne güzel bir şey. Ama daha güzeli o çorbayı, o yemeği paylaşanların fedakârlığı. Ellerindeki imkanları depremzedeler ile paylaşanların hassaslığı.

Bize düşen elimizdeki imkanları, her ne ise, onlara muhtaç olanlara ulaştırmaktır. Ben ne yapabilirim diyen, elindeki imkanların farkında olmayandır.

Sadaka olarak verilecek imkanlarımız o kadar çoktur ki sayamam. Gün gelir bu infak ayni ve nakdi olabilir. Zekat ve fitre olabilir. Bizzat verme şeklinde ya da güvendiğimiz bir yardım kuruluşu aracılığıyla, bir savaş, bir tabii afet, bir işgal bölgesi olabilir. Fakirler, yetimler mülteci kampları ve mağdur misafirler olabilir.

Mağdur ve mazlum hale getirilen coğrafyamızın parçalarından biri de Filistin ve müslümanların elinden alınmak istenen Kudüs ve özelde Mescid-i Aksa.

 

-Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı hatırlamak

Bu acının tarihi eski, yüz yıl öncesine dayanıyor. 1917 Balfour deklarasyonun dayanıyor. Filistin o tarihte işgal edilmeye başlandı. Buna 1967 savaşında Kudüs’ün kaybedilmesi de eklendi. Siyonistler bu toprakları adım adım ele geçirdiler. Yüz yıl önce Filistininin yüzde doksanı oranın halkın ın elinde idi. Şimdi ise yüzde doksanı siyonistler tarafından ele geçirilmiş durumda.

Bilindiği gibi siyonistlerin Filistine göçünü sağlayan, devlet kurmalrını temin eden, şimdiye kadar koruyup kollayan avrupa ülkeleri, özelde İngiltere ve ABD’di.

Bu ülkeler şimdiki gübü güçlü oldukları sürece Filistindeki işgal, Kudüs ve Mescid-i Aksa ile ilgili tehlike zona ermeyecek gibi görünüyor.

Gıpta edilmez ama ibret almak gerekiyor: İkibin yıl önce Romalılar tarafından buralardan sürülen yahudiler, gerekli çalışamları yaparak, gerekli dseteği bularak 1917 yılından itibaren siyonist olarak buralara dönmeye başladılar ve devletlerini kurdular.

Şu anda özellikle ABD ve Avrupa ülkelerindeki etkileri sayesinde devletleri ayakta tuttukları gibi, politikalarına destek buluyorlar, cinayetlerine göz yumuluyor. Bu sonuç onlar açısından elbette yoğun çabaların sonucudur. 

Emperyalistler, siz buna Batı Avrupa ülkeleri ve A.B.D. diyebilirsiniz, adına kendilerine göre  Ortadoğu dedikleri coğrafyadan vazgeçmezler. Daha doğrusu asla yakasını bırakmayacaklar. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra oraya karışacaklar, karıştıracaklar, kontrolden çıkmaması için ellerinden geleni yapacaklar.

Bunun bana göre dört temel sebebi var. 1-İslâm tehlikesi,

2-Petrol,

3-Stratejik su yolları ve coğrafya,

4-İsrail’in güvenliği.

Bu dört sebep de onlar için hayati öneme sahiptir. Onlara göre İslâm tehlikesi vardır. Zira onların bu bölgedeki hesaplarını ancak Kur’an bilinci, ya da Kur’an’a uygun yaşayan mücahid müslümanlar engel olabilir.

Bu nedenler onlar müslümanları Kur’an bilincinden uzaklaştırmak için her şeyi yaparlar. Çıkarlarına ayak bağı olmayacak, onlara itiraz etmeyecek parelel din bile ihdas ederler. Ya da İslâmın, çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde anlaşılmasını sağlayacak çalışmalar yaparlar. Müslümanların biraraya gelmemesini için her türlü fitneyi sergilerler.

Bunu da en fazla liderlere, şeyhlere, ağalara sıkısıkıya bağlı, biat etmiş cemaatler, toplumlar üzerinden yaparlar. Zira bir ülkeyi işgal etmektense onların liderlerini teslim almak, ya da onlara kullanılabilir bir lider/yönetim tayin etmek daha kestirme bir yoldur.

Buna rağmen, halkında müslüman ülkelerde bir anket yapılsa halkın büyük çoğunluğunun siyonistlere ve emperyalistlerin bu bölgedeki faaliyetlerine karşı oldukları görülür. Ama heyhat ki onları yöneten yöneticiler ve yönetimler onlar gibi düşünmüyorlar.

 Petrol bunları ekonomisinin can damarı. Asla vazgeçemezler. Petrol, onlar için müslümanların yönetimine bırakılacak kadar basit bir konu da değildir. Ne yazık ki dünya petrolünün külliyatlı miktarı bu bölgede çıkıyor. Süveyş, Akdeniz, Kızıl Deniz, Umman Denizi, Basra Körfezi bu bölgede. Bölge doğu ile batı arasında stratejik bir yer. Burası pek çok ülkenin çıkarını ilgilendiriyor.

Ve İsrailin güvenliği. İsrail Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin namusudur. Her ne pahasına olursa olsun onu korurlar. Zira onların Holokost yüzünden yahudilere karşı boyunları bükük, suçluluk duygusu içindedir. Onlar için siyonistlerin Avrupa’da kalabalık olarak yaşamaları, -ne kadar zulme, haksızlığa ve mağduriyete, isan hakları ihlallerine mal olsa da Filistin’e göçmeleri daha iyidir. 

 

-Sen ve Rabbin, gidin savaşın

Peki işgale razı mı olacak müslümanlar? Yarın Kudüs’ten bütün müslümanların çıkartılmasını, Mesci-d-i Aksa’nın yıkılmasını mı seyredecekler? Elbette hayır.

Ancak bu dava söz konusu edildiğinde müslümanların çoğunun durumu hz. Musa zamanındaki İsrailoğullarının durumu gibidir.

Hatırlayın İsra Suresinin 1. âyetini. “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Biz; onu (İbrahim’i) Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırdık.” (Enbiyâ 21/71) geçen mübârek yer Kudüs mü? Allahu a’lem.  

Mescid-i Aksa’nın etrafı elbette Kudüs’tür. Burada “mübârek kıldığımız” denilen çevre Maide 21. âyette “arz-ı mukaddes-kutsal kılınmış yer” şeklinde geçiyor.  

Ülkemizde ve insanımızın yaşadığı yerlerde camilerde Receb’in 26. Gecesi İsrâ ve Mi’rac gecesi olarak kutlanır. Ama ne yazık ki özellikle resmi camilerde İsrâ Sûresi’nin mesajını hatırlatma, 1. âyette geçen Kudüs’ün önemini ve başına gelenleri, Mescid-i Aksa’nın ilk kıble olmasının hikmeti anlatma, cemaate Mescid-i Aksa bilinci verme yerine Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat adlı şiir kitabı mevlid adıyla, belki de ibadet niyetiyle- okunur.

Bunda kasıt yoksa da Kudüs davasına nisbetle bir gaflet olduğu açıktır. Adına kandil kutlanan bir mekanın adı anılmazken, mevlid okunmasını anlamak mümkün değildir. Bu gelenekle yetişen nesillerin Kudüs’e ilgisi ne kadar olabilir? Mevlid ninnileri ile uyutulan nesiller Kudüs için hangi fedakârlığın gerektiğini idrak edebilir?  

Her nimet bir külfet, her başarı veya zafer bedel, her iyi sonuç yeterli çaba sonucudur. Bir bedel ödemeden büyük başarılar elde etmek mümkün değildir.

Bu konuda Kur’an şöyle bir örnek veriyor:

Bir zamanlar Musa, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.

“Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.

Onlar şu cevabı verdiler: Yâ Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz. Korkanların içinden Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti: “Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü’minler iseniz, yalnızca Allah’a tevekkül edin.”

«Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız» dediler.

Musa: «Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır» dedi.

Allah, «Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme» dedi.” (Mâide 5/20-26)

“Tarihî rivayetlere göre mukaddes arza girmek istemeyen ve peygamberlerine karşı duran İsrailoğulları, daracık bir arazi üzerinde kısılıp kalmış; kendileri ölüp yeni bir nesil yetişinceye kadar buradan kurtulamamışlardır. ,

Allah (cc) Musa ve Harun’un önderliğinde onları Firavunun zulmünden ve esaretinden kurtardı. Onlara denizden yol açtı. Yolda kendilerine selva ve bıldırcın eti ikram etti. Çölde onlara oniki göze fışkırttı. Buluttan onlara gölgelik yaptı. Bütün bunlardan sonra kendilerine vadedilen Mukaddes Beldeye, bunca çileden ve yorgunluktan sonra varılması gereken son hedefe varmaları istendi. Ama onlar orada zorba, güçlü bir kavim olduğunu, kendilerini bırakmayacakları, bu sebeple döğüşmek, savaşmak zorunda kalacaklarını düşünüp bundan kaçındılar. Allah’ı ve peygamberlerini dinlemediler.

Bundan dolayı Arz-ı Mukaddes’te İslâmın temsilcileri olarak izzete kavuşma yerine tîh sahasında kırk yılın boyunca sürecek perişanlığı, zilleti kabul ettiler. 

Bugün İslâm ümmetinin perişanlığı, Peygamberlerini dinlemeyip üzerlerine düşeni yapmayan asi İsrailoğullarının tîh sahrasındaki başıboş dolaşmalarına ne kadar de benziyor.

Bugün Filistin, Kudüs, Mescid-i Aksa “bizi kurtarın” diye feryat ediyorken, ümmet sanki İsrailoğullarının hz. Musa’ya dediğini diyor: “Ey araplar, ey Filistinliler, ey Mescid-i Aksa bizimdir diyenler, siz ve Rabbiniz ne yapılacaksa, “infak mı, mücadele mi, fedakârlık mı, savaş mı- gidin ikiniz yapın. Biz burada kurulup oturacağız. Bizim kendi işimiz var, size ayıracak vaktimiz ve imkanımız yok. Biz dünya işlerimizle meşgul olacağız, keyfimize bakacağız.”

Filistinliler yüzyıldan beri işgale direniyorlar, ülkelerini Kudus’ü korumaya çalışıyorlar. Onlar İslâm ümmetinin yüz akıdır. Ama ne yazık ki devletleri bile olmayan bu kahramanlar dünyanın süper güçlerine karşı ne yapsınlar?.

Aliya İzzebegoviç; “Savaşı (siz buna mücadele deyiniz) düşmanınıza (ya da hasmınıza) benzediğiniz zaman kaybedersiniz” demiş. Biz yoksa bize düşmanlık, kötülük edenlere, zalimlere mi benzedik? Filistinde baskı, yokluk ve dar şartlarda yaşayanlar, evlerini, arazilerini kaybedenler ve şehid olanlar değil, işgalcilere benzeyenler kaybediyorlar.

 

-Zinciri kıramazsan da; kemir

Peki her şey bitti mi? Teslim mi olalım? Kabullenelim mi olanları? Mehdi mi bekleyelim? Biz de İsrailoğullarının dediği gibi mi diyelim?

Hayır, üzerimize düşeni, elimizden geleni yapalım. İnfaksa infak, dua ise dua, ümitli olmak ise ümit, hatırlama ise unutmamak...

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.” (Enfal 8/73)

 “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar da, birbirlerinin velisidirler. İyiliği (ma’ruf’u) emrederler, kötülükten (münker’den) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler...” (Tevbe 9/71)

Velilliğin gereğini herkes kendi gücü, kapasitesi, bilgisi, çapı, etki alanı ölçüsünde yerine getirsin.

Hiç olmazsa Edward Said gibi siyonist tanklarına atacak taşımız olsun.

Hiç olmazsa Filistinli çocuk Ammar gibi zalime “sen zalimsizn, işgalcisin” diye konuşacak  sapanımız olsun.

Hiç olmazsa Iraklı gazeteci gibi çağın en zalimine atabilecek eski bir ayakkabımız olsun.

Hiç olmazsa 1956 Rus işgalini kabul etmeyen Macarlar gibi “nem nem şuhâ-hayır hayır asla” diyecek nefesimiz olsun.

Hiç olmazsa şerefimizi, varlığımızı, mukaddeslerimiz yıkmaya yeltenen buldozerlerin önüne kale gibi durabilecek Rachel Corrie gibi bedenlerimiz olsun.

Hiç olmazsa gencecik şehit hemşire Rezzan kadar, tekerlekli sandalyesinde şehit edilen özürlü Ahmed Yâsîn kadar cesaretimiz olsun.

Ellerimize ayaklarımıza vurulan görünen veya görünmeyen zincirleri kıramıyorsak; hiç olmazsa kemirelim.

Zalimlerin yaptıklarını asla tasvip etmeyelim.

Gazze’ye, Filistin’e, Mescid-i Aksa’ya yardımcı olamıyorsak da hiç olmazsa olanları unutmayalım.

 

Es-Selâmu alâ men ittebea’l-hüdâ.

 

Hüseyin K. Ece