Login Form

Istatistikler

Gebruikers
106
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
567942

BASİRET ve İLİM ADAMI

-          Giriş

Her müslüman efendi  olmalıdır. Ama efendilik ilim adamına daha çok yakışır.

Herkes vakar sahibi olmalıdır. Ama vakar ilim adamının üzerinde daha güzel durur.

 

Teenni ile (düşünerek)  hareket etmek herkese tavsiye edilir. Ancak ilim adamı teenni ile hareket ederse daha uygun olur.

Nefsine ve öfkesine hakim olmak herkese önerilir. Ama bu güzel huy ilim adamına daha çok uygundur.

Cömertlik herkes için güzel bir huydur. Ama alimin cömert olması çok daha iyi sonuçlara sebep verir.

Her müslümana basiretli davranması emredilir. Ancak basiret/feraset ilim adamına daha çok yakışır.

İlim adamı kesinlikle basiret ehli olmalı ve her zaman basiretle hareket etmeli; ama cahilce, aceleci, öfkeyle ve nefsâni hareket etmemelidir. Herhangi bir konuda karar (hüküm) verirken, değerlendirme yaparken, eleştirirken ölçüyü kaçırmamalı, tek boyutlu değerlendirme yapmamalıdır. Karşılaştığı sorunun veya konunun, ulaştığı bir bilginin ve sonucun farklı boyutları olabileceğini, gördüğü ve inandığı şeylerin bir de ötesi, farklı bir sebebi veya hikmeti olabileceğini hesaba katmalıdır.

İlim ehli bir insan, akıllı ve kararlı olmanın yanında uyanık bir zekâya, güçlü bir karar verme yeteneğine, olaylara değişik açılardan bakma kabiliyetine sahip olmalıdır. Bu hem ilim elde ederken, hem ilmi kullanırken işine yarayacaktır.  

İlim adamının bu özelliğine isterseniz basiret, isterseniz feraset, isterseniz akl-ı selimle (sağ duyu ile) hareket etme deyiniz.

 

-          Basiret nedir?

         ‘Basiret’, görmek,  gören göz gibi anlamlara gelen ‘basar’ kökünden  türemiştir.

         ‘Basar’ sözlükte; idrak etmek, görmek, şâhit olmak gibi anlamlara gelir. (Müfredât, Lisanu’l-Arab, 1/93. Kamusu’l-Muhît, s: 351)

Basiret ise; doğru ve ölçülü bakış, uzağı görebilme, kavrayış, bir şeyin iç yüzünü anlayabilme, feraset, kalb ile görmek demektir. (Müfradât, s: 63)

Kur’an, ‘basar’ kelimesini normal ‘görme, tanıma’ anlamında kullandığı gibi (Meselâ bakınız: 16 Nahl/77, 17 İsra/36, 19 Meryem/42,  20 Tâhâ/96. 43 Zuhruf/51. 67 Mülk/3-4. 75 Kıyame/7. 38 Saffât/175, 179)

‘basiret’ formuyla birlikte; gerçeği keşfetme, doğru yolu tanıma, gerçeği yalandan, Hakk’ı batıldan ayırma yeteneği, idrak etme, kalbin anlaması manalarda kullanmaktadır. 

‘Basiret’ bir yerde apaçık hidayet (12 Yusuf/108);

bir âyette ‘şahit (75 Kıyamet/14);  

bir âyette de ibret ve öğüt(6 En’am/104);

bir âyette ise çoğul olarak (besâir); kesin delil, kanıt ve isbat anlamında kullanılmıştır. (45 Casiye/20)

Aynı kökten gelen el-Basîr, Allah güzel isimlerinden biridir ki; her şeyi gören, en iyi gören, mutlak olarak gören demektir. O’nun görmesinin önünde hiç bir engel yoktur. O’nun görmesi için, ışık, cisim (yani cismin boyutları) ve mesafeye ihtiyaç yoktur. Hiç bir şey O’nun bilgisinin ve görmesinin dışında kalamaz.  “... Dünya ve ahiret sevabı Allah’ın katındadır. Şüphesiz O, Semi’ (her şeyi işitir), Basír'dir (her şeyi görür).” (4 Nisa/134)

‘Basîr’, kelimesi ayrıca; sezen, gözüyle gören, bir belge sayesinde idrak eden, ibret gözüyle bakan gibi anlamlara da gelmektedir.

Basîretin beş duyudan biri olan gör­menin ötesinde ruhî bir meleke olduğunu ifade eden hadisler de vardır. Nite­kim Hz. Peygamber, "Ruh bedenden ay­rıldığında görme gücü de (basar) onun­la birlikte gider" buyurmuştur (Müslim, Cenâ'iz/7, 9)

 

-Basiretin boyutları

Basiretin çoğulu ‘besâir’dir. Basiret, idrakin gücü, anlayış derinliği, aklın iyi kullanılması, işlerin gizli taraflarına nüfuz edebilme kabiliyetidir. Bu da aynen şöyle demek gibidir: Ulvî bir nurla nurlanmış (münevver olmuş) kalp, eşyanın hakikatını görebiliyor, künhünü anlayabiliyor. Tıpkı baştaki gözün eşyanın dış görünüşünü gördüğü gibi.

‘Basiret’, kalp gözüyle görebilme, işin iç yüzünü anlayabilme, bir şeyin aslını ve gerçeğini idrak edebilmedir.

Her türlü manevi faaliyetin merkezi kalptir. Kalbin de dışarıya açılan iki penceresi vardır. Bu pencerenin biri, duymak (sem’i) diğeri ise, görmek’tir (basar/basirettir). Duymak kulağın, görmek ise gözün gücüdür/fonksiyonudur. Ancak her iki fiil de kalbin bir faaliyeti olarak kullanılır.

Kalbin duyması; kulağın duyduğu şeyi anlaması, kavraması ve niteliğini tesbit etmesidir.

Kalbin görmesi; gözün gördüğü, kulağın işittiği, aklın düşündüğü ve öğrendiği, kendisine ulaşan şeyi anlaması, idrak etmesidir.

Manevi körlük ve sapıklıkta olmak, feraseti bağlanmak tam bunun karşıtıdır. Manevi körler, sadece kafa gözüyle görürler, ötesini göremezler. Gördükleri maddi cismin ötesindeki anlam üzerinde düşünmezler. Önlerinde duran cismin foknsiyonunu düşünmek istemezler. Olayların arka planı üzerinde fazla durmazlar. Özellikle de ilâhî kaynaktan gelen haberlerin hikmeti üzerinde kafa yormazlar.

Şu âyetler bu gerçeği yalın bir biçimde haber veriyorlar.

“Eğer onları doğru yola çağırsan işitmezler. Görürsün, sana bakıyorlar (nazar ediyorlar), oysa onlar görmüyorlar (basiretleri yok).” (7 A'raf/198).

Kendilerine davette bulunan Peygamberi cisim veya madde olarak görüyorlar, O’na bakıyorlar ama O’nu, O’nun davetini, O’nun görevini anlamıyorlar. O’nun davetinin arkasındaki gerçeği idrak edemiyorlar. O davet ile gelen müjdeleri havsalaları almıyor. Zira anlayışları dar ve kıt. (7 A’raf/179 ve 195)

Duyular dünyasında herhangi bir sesi duymayan kimseye sağır denir.  Ancak, Kur'an, Hakk’ı duydukları halde anlamayanlara, idrak etmeyenlere  ve  İslâma teslim olmayanlara ‘sağır/summ’, bunları görmeyenlere, anlamayanlara, üzerinde düşünmeyenlere de ‘kör/a’mâ’ demektedir.

Allah’ı hesaba katmaksızın hevasının (nefsinin) her dediğini yapan, ilimden (hakikat bilgisinden) nasibi olmayan kişiler yanlış yapabilirlar, inkârcı olabilirler ve  azgınlaşabilirler. Kur’an böyle kimselerin kalbi mühürlendiği için Hakk’ın sesini duymadıklarını, Kur’an’ın ve Peygamberin yaptığı daveti anlamadıklarını söylüyor. Kur’an âyetleri onlar için bir anlam taşımaz. Çünkü kalplerinin anlama kabiliyeti yoktur. İşte böyleleri ‘sağır’dır.

“De ki: Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp-korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıkları çağrıyı işitmezler.” (21 Enbiya/145)

Kalpleri kararmamış olanlar, dolaysıyla manevi kulakları, yani yüreğinin kulakları işitir olanlar, Peygambere indirilen âyetleri duydukları zaman anlarlar, imanları artar ve gözleri yaşla dolar. (5 Maide/83)  

Bunun gibi ‘basar-görme’ faaliyeti de hem gözün bir fiili, hem de kalbin bir işi olarak geçmektedir.

Bu bakımdan ‘basiret’; kavram olarak duyular üstü bir görme, bir kabiliyettir. Bu bir anlamda kalbin görmesi ya da kalbin bir şeyi idrak edip anlamasıdır. Baştaki göz fizik şartları hazır olduğu zaman (ışık, görme duyusu, boyut ve mesafe) cisimleri ve eşyayı görür. Kalp ise bu fizik şartlara bağlı görmenin ötesinde, Allah’tan kaynaklanan bir kabiliyetle eşyanın ötesini anlayabilme, ötedeki saklı gerçeği keşfedebilme, sonsuza uzanabilme yeteneğine sahiptir.

İdrak, bir şeyi anlamadır. ‘Basiret’ idrakin bu yüceliğe ulaşmasıdır. İnsan, evrendeki duyular ötesi özellikleri, insanın derinindeki sırları, eşyadaki ilâhí izleri bu ‘basiret’ duygusuyla idrak eder, anlar.

‘Basiret’ bir açıdan da Hakk’ı görebilme, onu anlayabilme ve onu doğru olarak tanıma kabiliyetidir. Basireti bağlanmış kimse kalbi kör kimsedir. O, Hak’tan gafildir (habersizdir), Hakk’tan gelen daveti görecek yeteneği yitirmiştir.  

Ancak her ‘basar-görme’ sahibi ‘basiret’ sahibi değildir. Kafa gözüyle bakan, baktığı şeyi dış görünüşü ile tanır, onu kendine göre algılar.  Ancak o gördüğü şeyin gerçeğine ulaşamaz. Basiret sahibi ise, gördüğü şeyin gerçeğine ulaşır, duyuların ve hayallerin ötesini idrak eder. Ki bu da ancak kalp gözüyle, yani basiretle olur.

Yukarıda geçtiği gibi Kur’an’da ‘basiret/basar’, normal görme olarak ta kullanılmaktadır.  Ancak bu kullanışlarda kalp gözüne, yani basiretin kavram anlamına da işaret vardır. Şu örnekte olduğu gibi:

“... De ki: Kör (a’mâ) olanla gören (basîr) bir olur mu?” (6 En’am/50 ayrıca bak. 11 Hûd/24. 27 Neml/81)

Bu âyetlerde geçen körler, Hakk’ı görmeyenler; basiret sahipleri ise Hakk’ı görüp, anlayıp teslim olanlardır.

Allah’tan gelen vahy, yani Kur’an âyetleri de birer ‘basiret’tir.

“Doğrusu, size Rabbinizden ‘basiretler’ geldi; artık kim görürse kendisi içindir, kim de kör olursa kendi aleyhinedir.” (6 En’am/104)

Allah’ın âyetleri, insanın gerçeği görmesini, kalp gözünün açılmasını sağlayan nurdurlar, belgelerdir. Bunları görmemek, bunlarla kalbi aydınlatmamak, tek kelime ile körlüktür, tam bir cahâlettir.

İbn Kayyim'e göre basîret, Allah'ın mümin kulunun kalbine koyduğu bir nûrdur. Öyle ki insan bununla Peygamber'in verdiği haberin kesin şekilde gerçeği ifade et­tiğini kavrar. Böylece şüphe, tereddüt ve hayretten kurtulur. Basîret sahibinin kalpteki gözü açık olur. Onunla Ahireti ve devamlılığını anlar, dünyanın da geçiciliğini  görür.  (İbn Kayyim el-Cevziyye. Tehzibu  Medaricü's-Sâlikîn, s: 94)

 

-          Basiret - iman ilişkisi:

Şehâdet getirerek iman etmek kişiye ‘basiret’ kazandırır. Tersi de mümkün. Basireti güçlü olanların imanı da güçlenir. Bu tıpkı ‘iman-takva’, ‘iman-ibadet’, ‘iman-ihlas’, ‘iman-sevgi’  bağlantısına benzer.

‘Basiret’ iman eden yüreklere indirilmiş ilâhí bir nûr’dur. Allah’ın ‘el-Basîr’ isminin iman eden kullarda bir yansımasıdır. Esmâu’l-Hüsnâ’nın pek çoğunun insan veya müslüman üzerindeki tecellisi gibi.  

Mü’min bu nûr (ışık) sayesinde Hakk’ı anlar, idrak eder ve gereğini yapar. Allah’ın âyetleriyle karşılaştığı zaman, ne anlama geldiklerini kavrar, yani bütün âyetler onun için bir anlam ifade ederler. Basiret sahibi bir kimse için âlemde anlamsız bir şey yoktur.

İbni A’rabî; bir kimse küfürden imana geçerse, onun için “işte bu adam basiretiyle gerçeği gördü” derdi. Yani böyleleri gerçeği araştırarak buldu, gördü, anladı ve kabul etti demektir.  (Lisanu’l-Arab, 1/93)

Sürekli salih amel işleyen mü’minlerin kalpleri temiz olduğu için basiretleri etkin haldedir. Günahlarla ve isyanla kirletilmemiş bir kalp nûr (aydınlık) içerisindedir. Mü’min bu nûr ile eşyanın, yani insana sunulan her türlü âyetin ötesini idrak eder, bu idrak ve kavrama sonrasında da teslimiyetini artırır.

İnkârcıların ve inatçı müşriklerin kalpleri bu görevini yapamaz. Tıpkı gözleriyle basiretle bakamadıkları gibi. “Onların kalpleri vardır ama onunla gerçeği anlamazlar.” (7 A’raf/179)

Şu hadis bir gerçeğin altını çiziyor.

Kur’an bir takım kalplerin pas tuttuğundan söz etmektedir. (83 Mutaffifin/14) Peygamberimiz (sav) kalplerin pas tutmasını şöyle açıklıyor; “Kul bir hata yaptığı zaman kalbinde siyah bir iz meydana gelir. Eğer kişi, o hatadan kendini çeker, af ister ve tevbe ederse kalbi cilalanarak (o leke silinir). Şayet kul aynı hatayı yapmaya devam ederse, kalpteki leke artırılır. Hatta bir zaman gelir, bu lekeler kalbi tamamen kaplar. İşte bu durum Allah’ın; “onların yapageldikleri ameller kalplerini paslandırmış sözündeki paslanmadır.” (İbni Mace, Zühd/29, Hadis no: 4244, 2/1418. Tirmizí, Tefsir/75, Hadis no: 3334. 5/434)

‘Basar’, görmeyi ve görme gücünü ifade ederken, ‘basiret’ görmeyi sağlayan nûr’u ifade etmektedir. Kur’an âyetleri insanların gerçeği görmelerine ışık uttukları için onlara da ‘basiret’ denmiştir. (7 A'raf/203. 28 Kasas/43) 

Bu nûr’dan, bu basiret gücünden mahrum olanlar, aydınlıktan yoksun kalıp yollarını şaşıranlardır. Onlar, Hakk’a sırt çevirdikleri için nûr’suzluğu, basiretsizliği kendileri seçmiştir. (2 Bekara/17)

İnatçı kafirler, doğru yola çağrılsalar bile işitmezler. Onlar bakar kördürler. (7 A’raf/198) Onların kalpleri vardır; bununla kavrayıp anlamazlar, kulakları vardır; bununla duymazlar, gözleri vardır; bununla görmezler. Bunlar tıpkı dört ayaklılar gibidirler. Dört ayaklı yaratıklar da bazı sesleri duyarlar, bazı şeyleri görürler ama ne olduğunu anlamazlar. (7 A’raf/179)

Kur’an-ı Kerim  şöyle diyor:

“De ki: Bu, benim yolumdur. Ben bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da ...” (12 Yusuf/108)

Peygamber (sav) insanları bir hayale, bir belirsizliğe, temelsiz şeylere davet etmiyor. O’nun davet ettiği şey, mantıklı, isbatlı, anlaşılan, basiretle idrak edilebilen şeydir. Onun kuruntularla, aslı astarı olmayan şeylerle ilgisi yoktur. Bu davet, körükörüne, batıl ve bozuk amaçlara, nefsin isteklerine bir davet değildir. Bu davet ne dediğini bilen, hikmete çağıran bir Peygamberin davetidir.

Basiret (diğer bir deyişle ferâset, kalp gözünün açıklığı, iman nûruyla bakabilme, Allah’ın âyetlerini, Hakk’ı anlayabilme ve gereğini yapabilme anlayışıdır.

Basiret (ferâset) sahibi olanlar, Hakk’ı ve O’nunla ilgili şeyleri, O’nun davetini anladıkları gibi, baktıkları zaman da Allah’ın nûruyla bakarlar. (Tirmizí, Tefsir/16, no: 3127) Bu bakımdan kendi hatalarını anlarlar, kusurlarını ve eksikliklerini görürler ve düzeltme yoluna giderler.

Basiret aynı zamanda Allah’ın hükümlerine uygun yaşama şuurudur.  

 

-          Basiret – ilim ilişkisi

Basar, yalnızca kafa gözü ile görmek değildir. Meselâ bir âyette şöyle deniyor:

Hiçbir beşerî görüş ve tasavvur O'nu kuşatamaz, halbuki O her türlü beşerî görüş ve tasavvuru çevreleyip kuşatır: zira yalnız O'dur (hikmetine) tam nüfûz edilemez olan, her şeyden haberdâr bulunan. (6 En’am/103)

Burada geçen görme; baştaki göz ile görme olduğu gibi asıl anlamı, insan O’nun mahiyetini tam anlamıyla tanımayamaz demektir. Zira Allah (cc) ma’kulatın değil, mahsusatın ilgi alanındadır. Allah’ın mahiyeti akıl tarafından bilinemez ama O (cc) eserleriyle yani her türlü âyetleriyle tanınır. Allah (cc) için, O bilinir denilmez, ama O (cc) tanınır denilir. Gözler ve bilgi dünyası ne kadar güçlü olursa olsun, asla Allah’ı göremez, mahiyetini, her hangi maddi bir şeyi biliyor gibi bilemez.

Basiret sahibi olan O’nu kendi eserleriyle, âyetleriyle ve insanın algı dünyasına serdiği belgelerle tanıyabilir, O’nun hakkında ârif (ma’rifet sahibi) olabilir. Bu sıradan bir eşyayyı tanıma, şimdiye kadar bilinmeyen bir şeyi keşif yolyla bilme, bir şey hakkında malumat sahibi olma değildir. Bu, O’nu, O’nun Rabliğini, tasurruflarını ve fiillerini idrak etme ve tanımadır.

Bu şekilde ma’rifet ehli olan kimselere de ‘basiret sahibi’ de denilir. Zira onlar hem akıllarını Allah’ın verdiği nûr ile sağlıklı bir şekilde kullanırlar, hem de Allah’ın âyetlerini çiğneyip geçmezler. Onları sıradan bir yaratık gibi düşünmezler. Onların yaratılış hikmetleri, üzerlerine hakim olan gücü, arkalarındaki sakladıkları görünmez hakikatleri tefekkür ederler.

Kur’an şöyle buyuruyor: “Kaldı ki, göklerde ve yerde nice âyetler, işaretler var ki, onlar [üzerinde düşünmeden] sırtlarını çevirerek yanlarından geçip gidiyorlar!” (12 Yusuf/105)

İşte kimileri böyle yaparlar. Her gün etraflarında binlerce âyete/mucizeye tanık olurlar, âyetlerin içinde yaşarlar, hatta âyetler onların içinde yaşar. Gözlerinin önünde âyet sayılabilecek nice olaylar olur da onlar anlamazlar. Sırtlarını dönüp geçerler. Onlara asla ibret gözüyle bakmazlar.

Basiret sahibi olmayan bakar körler, kalp gözü kapalı olanlar; Allah’ın âyetleri karşısında sağır ve kör kesilirler. Ne o âyetleri anlarlar, ne de o âyetlerin  arkasındaki gerçekleri idrak ederler. Sürekli günah ve isyanda oldukları için kapleri bu basiret nûrunu kaybetmiştir. Bu nedenle Hakk’ı anlamakta, kabul etmekte ve gereğini yapmakta güçlük çekerler.

Basiret sahipleri gören kimseler, basireti olmayanlar ise kör (âmâ) kimselerdir. “Ve onlardan sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları –üstelik hiç görmüyorlarsa- sen mi doğru yola getireceksin?” (10 Yunus/43)

Onların bu körlüğü karanlık gibidir. Tıpkı görmenin, yani basiret sahibi olmanın nûr (aydınlık) olduğu gibi. (35 Fatır/19)

Ancak ilimden az da olsa pay almış basiret sahibi kimseler böyle değildir.

Kur’an, basiret sahiplerini azabı hak etmiş kimselerin durumundan ibret almaya davet ediyor. “... Artık ey basiret sahipleri ibret alın.” (59 Haşr/2)

Şüphesiz ki kalpleri paslanmış ve kirletilmiş, eşyayı olayları, âyetleri ve insan olarak konumunu anlayabilme nûrunu kaybetmiş kimseler ne ibret alırlar, ne de basiretle bakabilirler.

Kur’an, basiret sahiplerini ifade ederken ‘ulu’l elbab-kalp sahipleri’ (39 Zümer/9), ‘ulü’l ebsar-basiret sahipleri’ (59 Haşr/2), ‘ulü’n nühâ-sağduyu sahipleri’ (20 Tâhâ/54) tabirlerini kullanıyor.

Bu gibi basiret sahipleri nefislerinin isteklerine kapılarak günaha dalmazlar, kalplerini günahlarla kirletmezler ve karartmazlar. Böylece onlar ilahî bir bağış olarak bir nûr’a, bir sağlam anlayışa, tatmin edici bir yoruma kavuşurlar.

Basiret sahibi olarak manevi gerçekleri, ya da gaybî haberlerin arkasındaki hikmeti idrak ederler.

 

-          Basiret ve ilim adamı ilişkisi

Kur’an şöyle buyuruyor:

“... ve Allah’a kulları içinde yalnızca (bunun hikmetini ve amacını) bilenler (âlimler) hakkıyla saygı duyarlar: çünkü Allah çok üstün ve yücedir, tarifsiz bir bağışlayıcıdır.” (35 Fâtır/28)

“Âlimler manevi bilgiye sahiptirler. Bu bilgi, gözlemlenebilen fenomenin gerçekliğin tümünü kapsamadığı, çünkü bu fenomenin varlığının yanısıra, “yaratılmış varlıkların idrakleri dışındaki bir alan”ın da mevcut olduğu anlayışından doğar.” (M. Esed, Meâl s: 890)

Aslında bu âyet aynı srenin 19. âyetini tamamlıyor. “...Şu bir gerçek ki sen, O idraki aşan bir Hakikat olmasına karşın, Rablerine karşı derin bir ürperti (haşyet) duyanları ve kulluğun hakkını verenleri uyarabilirsin...”

Haşyet, korkulan şeyi bilerek saygı ile birlikte, içi titreyerek korkma demektir. (Müfredât, s: 213)

İman eden bir kul, Allah’ın kendisine yakın olduğunu ve kendisini her an gözettiğini kalbinde hisseder. O bunu bilerek Rabbinden haşyet eder, korkar.

Haşyet; sürekli Allah’ın  (cc) huzurunda olmanın bilincidir.  Bundan dolayı Kur’an bu korku sıfatını daha çok alimler hakkında kullanmaktadır. (35 Fâtır/28)

Haşyet, marifetle (tanıma-idrak) ile birlikte ortaya çıkan bir korku türüdür. Allah (cc) bilinmez ve insanın gözüne görünmez. Bilen, bilinenden daima üstündür.

Bu gerçeği bilenler Rablerinden ‘haşyet’ ederler/saygı duyarlar. 

‘Havf’ harekete geçme, ‘haşyet’ ise derlenip toparlanma ve sakinleşmedir. Mesela, korkunç bir tabiat olayını gören kimsenin iki durumu olur: Birincisi ondan korkma halidir. İkincisi ise o olayın kendine zarar vermemesi için tedbir alması veya bir yerde karar  kılmasıdır. İşte bu durum ‘haşyet’ halidir. Kişi o olay karşısında korkudan sonra onun tehlikesini anlamış ve ondan korunmak üzere tedbir almıştır.

Allah’tan haşyet duyan, O’na itaat eden, ma’siyeti (günah işlemeyi) terkeden; işte gerçek âlim budur. Böyle bir kimse ‘haşyet’in taşıdığı bütün korkularla Allah’tan korkandır. Zaten Allah’ı hakkıyla bilmeyenler O’ndan gereği gibi haşyet duymazlar. Abdullah ibni Mes’ud (ra); “Allah’tan haşyet duymak için ilim, aldanmak için de cehalet yeter” demiştir. (İbni Teymiyye, et-Tefsiru’l Kebir,  3/329-330

Kur’an’ın bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı vurgusuna bir de bu açıdan bakmak gerekir. (39 Zümer/9)

 “Hiç (manen) ölüyken hayat verdiğimiz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık (nûr) tuttuğumuz kimse, içinden çıkma imkanı bulamayacağı zifiri karanlıklara gömülüp giden kimse gibi olur mu? İşte inkârcılara yaptıkları işte böyle güzel görünür.” (6 En’am/122)

İlim sahipleri Allah’ın ‘gör’ dediği yerden bakarlar. O zaman hayatın ve ölümün tarifi, buranın ve ötenin, fani olan ile baki olanın, kâr ile zararın, saadet ile felâketin, kalıcı olan ile geçici olanın, gerçek aşk ile oyalayıcı aşkın tanımları da elbette değişir.

Zira onlar ‘basiret’ sahidirler. Anlayışları vardır, fehmederler, idrak ederler, anlarlar. Zira onlar, Allah’ın kendilerine nûr verdiği kimselerdir. İlim aynı zamanda insana lutfedilen bir nûr değil midir?

Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: “Ben Allah hakkında sizden daha fazla bilgiye sahibim ve benim haşyetim-korkum sizden fazladır.” (Buharí, Edeb/72. Müslim,  Fedâil/127, 128, no: 2356)

Bir hadis-i kudside de Allah’tan en çok haşyet duyanların O’nu en iyi bilenler olduğu söylenmektedir. (Darimí, Sünen, Mukaddime/34, no: 368)

Buradaki ilim vurgusu dikkatimizi çekmektedir. Bir kimsenin bilgisi arttıkça ma’rifeti artar. Ma’rifeti artanın Allah’a karşı saygısı (haşyeti) çoğalır. Zira böyleleri Allah (cc) hakkında basiret sahibidir. Olayın farkındadır, ne ile karşı karşıya bulunduğundan gafil değildir.

Kur’an Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle davranan takva sahiplerini ‘ğayb’a iman edenler olarak tanımlıyor. Bu da onların basiret sahibi olduklarını, sağ duyu ile hareket ettiklerini gösterir.

“Ğayb, Kur’an'da insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, onu aşan hakikatin tüm safhalarını ifade etmek için kullanılır. Bu nedenle, bilimsel gözlemlerle isbatı veya reddi sözkonusu olamaz veya hatta genel kabul görmüş spekülatif düşünce kategorileri içinde bile yeterli biçimde kapsanamaz. Örneğin, Allah'ın varlığı, evrenin yaratılış amacı, ölümden sonraki hayat, zamanın gerçek mahiyeti, ruhsal güçlerin varlığı ve birbirleriyle ilişkileri vb. gibi... Ancak asıl hakikatin gözlemlenebilen çevreden çok daha fazlasını kapsadığına ikna olan bir kişi, Allah'a imana ve böylece hayatın bir anlamı ve gayesi olduğu inancına ulaşabilir.” (M. Esed, Meâl s: 4)

Kur’an, Hz. Davud’da ve oğlu Hz. Süleyman’a hüküm (karar) vermenin öğretildiğini ve  her ikisi de ilim bahşedildiğini haber veriyor.  (21 Enbiya/78-79)

Her ikisine de verilen nimetler içerisinde ilmin ön plana çıkması, şüphesiz ilmin yüceliğini göstermek ve âlimlere ilim ahlâkı öğretmek içindir. Her iki peygamber de kendilerine verilen üstünlüğü ilme dayandırmakta, buna karşın sahip oldukları büyük mülkü ilmin yanında söz konusu bile etmemektedirler.

Bu da şu âyetin haber verdiği gerçekle uyumludur:  “…Allah sizden iman etmekte olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin….” (58 Mücadile/11)

 Zaten bütün ilimlerin kaynağı Yüce Yaratıcı değil midir? Bütün ilim sahiplerine ilimlerini bağışlayan O’dur. İlim elde etmeye yarayan akıl, idrak, sezgi, duygu organlarını ve diğer bütün araçları insanların emrine veren O’dur.  

Öyleyse ilim, insanı azdırıcı, Rabbinden uzaklaştırıcı bir sebep olamaz. İnsanı azdırıcı sebep olsa olsa insanın bilgiyi yanlış kullanması, asıl Bilenin adıyla başlamaması veya basiretinin kıtlığıdır.

         Her iki peygamberin kendilerine verilen ilâhî ilim sayesinde isabetli kararlar verdiklerini, adaletle iş yaptıklarını görüyoruz. Şüphesiz bu da onların son derece basiretli olduklarını gösterir.

         Sahici bilgi insana sınırını öğrettiği gibi, usûl ve edep de öğretir. İnsanı ma’rifet sahibi yapar. Ma’rifeti artan kimse basiretli olur. Basiretle hareket eden isabetli sonuçlara ulaşır.

 

-          İlim adamı hangi konularda basiretli olmalıdır?

  • Vahyi anlamada, Hz. Muhammed’in mesajını ve davetini idrak etmede.
  • Bilginin hedefini, amacını, faydalarını ve insanı götüreceği yeri  

anlamada.

  • Bilgiyi üretirken, bu bilgi neye yarayacak, ne kadar iş görecek, ıslah

edici mi, ifsat edici mi olacak gibi konularda.

  • Teenni ile hareket etmede. Kur’an’ın verdiği örneğe göre, Hz. Süleyman

Hüdhüd kuşunun Sebe’ ülkesinden getirdiği haberi ne tasdik ettiği, ne de yalanladı. Ama araştırmaya değer buldu. Araştırma ile sağlam bilgi elde ettikten sonra gereğini yaptı.

Burada bir ilim adamının karar/hüküm vermede acele etmemesi gerektiğini, araştırma yaptıktan sonra eyleme geçmesinin isabetli olacağını görüyoruz.

  • Her şeye evet dememede. Basiret sahibi ilim adamı toptancı değildir.

O her şeye, her görüşe, her ictihada hayır demediği gibi evet de demez. Çabasıyla, araştırıcı bakış açısıyla ve basiretiyle yanlışı doğrudan, faydalı bilgiyi/görüşü zararlıdan ayırmaya çalışır.

  • Başkalarının ürettiği bilgiler veya ileri sürdükleri fikirler

konusunda. İlim adamına yakışan onları mahkûm etmeden, saldırmadan, aşağılamadan okumak, dinlemek, anlamaya çalışmak. Sonra da katılmadığı görüşleri ilim adamına yakışır tarzda tenkit etmektir.

Zira ilim adamının hedefi bal yapmaktır. Arı için çiçeğin çeşidi, rengi, adresi önemli değil, balına malzeme olup olmaması, çiçek özü taşıyıp taşımaması önemlidir. İlim adamı “Hikmet mü’minin yitik malıdır” prensibiyle hareket eder. Her âlim bir çiçek gibi ise, o, ilimden bal yapmak üzere bu çiçeklere yanaşır, alacağını alır, sonra da kendi peteğinde kendi balını üretir.

  • İnsanî ilişkilerde.  Hem dostluk ilişkilerinde, hem alış-verişlerinde ilim

adamı ferasetli olmalı. Kendisine zarar verebilecek kişilere ve olaylara karşı uyanık, basiretli davranmalıdır.

  • İlmi aktarırken/hüküm verirken.  Rasûlüllah (sav) Muaz b. Cebel’i (ra)

Yemen’e göndermek istediği zaman ona şöyle sordu:

“-Sana bir dava geldiği zaman nasıl hüküm vereceksin?”  Muaz b. Cebel;

 “-Allah’ın Kitabıyla” şeklinde cevap verdi. Peygamber bu sefer;

“-(Sana gelen davanın hükmünü) orada bulamazsan” diye tekrar sordu. O da;

 “-Allah’ın Rasûlü’nün sünnetiyle hükmederim” dedi. Peygamberimiz;

“-Ne Rasûlüllah’ın sünnetinde ve ne de Allah’ın Kitabında (o meseleyi) bulamazsan? diye yine sordu. Muaz şöyle cevap verdi:

 “-Kendi görüşümle ictihad edeceğim ve bundan da geri kalmayacağım.” Bunun üzerine Peygamberimiz eliyle onun göğsüne vurarak;       

“-Rasûlüllah’ın elçisini, onu memnun edecek şekilde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” buyurdu. (Ebu Davud, Akdiye/no: 3592. Tirmizî, Ahkâm/3, no: 1327)

Bu örnek, sahebenin kendi insiyatifini,  bilgisini ve basiretini nasıl kullandığını gösteren bir örnektir.

Usûl âlimleri müctehid olmanın şartlarını sayarken şu şartı da eklemişlerdir: “Yaratılış olarak bu işi becerebilecek bir kabiliyette olmak. Açık bir zihne, ince bir anlayışa, geniş bir kavrayışa, basirete (sağlam bir bakış açısına) sahip olmak.” (M. Ebu Zehra, İ. H. Metodolojisi, s :  325-332. A. Zeydan, Fıkıh Usülü,  s: 522-527)

 

-          Basireti olumsuz etkileyen faktörler

-          Cimrilik ve dünya malına aşırı meyil. Böyle bir bilginde vakar olmadığı

gibi, ilminin de bir ağırlığı olmaz. Bu kötü huy onun basiretini bağlar.

  • Makam ve şöhret tutkunluğu. Her ikisi de ilim adamının derecesini

düşüren, ilminin etkisi azaltan ve basiretini yok eden takıntılardır.

  • Bağnazlık ve grup taassubu. İlim ehli sadece hakikatin arayıcısı ve

savunucusudur. Bu yaparken de asla bağnaz değil, usûl ve edep sahibi, tevazu  gösterip  basiretle hareket eden insandır. Hele o bir grubun, meşrebin, mezhebin ve partinin yılmaz taraftarı, fanatik savunucusu, müzmin aşığı olamaz. O zaman o hakikatin değil, bağlı bulunduğu grubun sözcüsü konumuna düşebilir.

  • Acelecilik ve sığ düşünce. Teenni yerine acelecilik, geniş düşünme

yerine sığlık, bir meseleyi bir kaç boyutla değerlendirme yerine dar bir açıdan bakmak, sunmak ilim adamına yakışmaz. İlmin kazandırdığı basiretle uyuşmaz.

  • Eskiye takılıp kalma, kutsama. Müslüman ilim adamı eskiyi kaldırıp

atmadığı gibi, eskiye takılıp da kalmaz. Hele hele eskiyi kutsamaya, dokunulmazlık  zırhınına sokmaya kalkmaz. Yararlanabildiği kadar yararlanır, onların doğrularını bu çağa taşır. Daha da önemlisi onlardan öğrendiklerini yeniden üretir.

  • Yersiz korku ve çekingenlik. İlim adamı taşıdığı ilim emanetini hakkıyla

yerine getiremekten ve ilim adına yanlış bir şey yapmaktan/yazmaktan korkar. Ancak yersiz korkulara da kapılmaz. Zira bu onun üretken olmasına engel olur.

  • Hasbi değil hesabî davranmak. İlim adamı hesap adamı değil, hasbî

davranandır. Yani gönülden, samimi ve doğrunun (hakikatin) aşkına konuşur/yazar. El âlem ne der, arkadaşlarım ne der, otorite ne der, mansıp/rütbe verenler ne der, maaş aldığım makam ne der, peşimdeki kitle (elimi öpenler) ne der diye hesap etmez. O hakikati uygun bir üslûpla uygun yerde, basiret ile ve ilim adabına uygun bir şekilde söyler ve yazar.

  • Diğer ilimleri veya meslekleri kötülemek. Diğer meslekleri veya ilim

dallarını kötüleme âlimin basiretini ve ufkunun genişliğini daraltır. Unutmamak gerekir ki Allah (cc) adıyla başlayan her ilim, her meslek saygın olduğuna göre, ilimler arasında yarıştırma yapmak isabetli değildir. Bunun yerine her ilim adamı kendi alanında başarılı ve ümmete faydalı olmaya bakmalıdır.

 

-          Son söz

Her müslüman az çok ilim sahibi olmalıdır. Yani her müslüman biraz da âlim,

en azından farz-ı ayn olan bilgileri  bilen insandır.

Her müslüman aynı zamanda basiretle hareket etmeli/ferasetle davranmalı. Kişinin ilmi arttıkça bu güzel huyları daha gelişir, daha de yücelir. Öyleyse yukarıdan beri anlatılanlar her müslüman için geçerlidir. Ancak âlimlerin yeri şüphesiz ki daha farklıdır.

Âlimlerin taşıdığı ilim emâneti ve ümmete rehber/imam (önder) olma

sorumluluğu onların her alanda daha ileri ve üstün olmalarını gerektirir. 

Basiret onlara daha da yakışıyor. Onların yürek kulaklarının, kalp gözlerinin

açık, basiretlerinin geniş olması gerekiyor.

 

Hüseyin K. Ece

3.10.2010

Zaandam-Hollanda